Kan Kapısının Son Varisi kitap kapağı

1. bölüm / 1

Bölüm 1

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: Bölüm 1
  1. 1 Bölüm 11.118 kelime · Okuduğun bölüm

Daha önce hiçbir yere ait olmadığınızı hissettiniz mi?

Sadece yaşadığınız şehre ya da büyüdüğünüz eve değil, ailenize, geçmişinize, hatta kendi hayatınıza bile… Size verilen ismin üzerinize yıllardır tam oturmadığını, aynaya baktığınızda gördüğünüz yüz size tanıdık gelse de onunla bütünüyle özdeşleşemediğinizi…
Çocukluğumdan beri aynanın karşısında gereğinden uzun kaldığım zamanlar olurdu. Aynadaki elbette bendim, bunda şüphe edilecek hiçbir şey yoktu. Yine de bazen, yansımanın ardında henüz tanımadığım bir benliğin sessizce beni beklediğini hissederdim. Bunun ne zaman başladığını ya da nedenini hiç anlayamadım. Bildiğim tek şey, çevremdeki herkes hayatına ait görünürken bende yerli yerine oturmayan bir şey olduğuydu. Yıllar geçti, şehirler değişti, ben büyüdüm. Ama içime yerleşen o yabancılık, yerini hiç terk etmedi.
Çocukluğum bu hissi anlamaya çalışmakla geçti. Mahallede arkadaşlarımla en sevdiğimiz oyunları oynarken bazen hiçbir sebep yokken olduğum yerde durur, gözlerimi uzak bir noktaya diker, çevremdeki seslerin yavaş yavaş benden uzaklaştığını hissederdim. Sanki görünmez bir el beni bulunduğum yerden usulca çekip alırdı. Bunun ne kadar sürdüğünü hiç bilmezdim. Kendime geldiğimde oyun devam ediyor olurdu. Değişmeyen tek şey ise, aralarında olsam da kendimi onlardan ayrı hissetmemdi. Bunu kimseye anlatmadım. Nasıl anlatabilirdim ki? Çocuk aklımla bile söylediklerimin tuhaf karşılanacağını biliyordum. Eve döndüğümde çoğu zaman aynanın karşısına geçip uzun uzun kendime bakardım. Yüzümde değişen bir şey arıyormuşum gibi… Sanki eksik olduğunu bildiğim parçayı görecekmişim gibi… Ama her seferinde bulduğum koca bir hiçlik olurdu.
Üstelik hayatımda bunu açıklayabilecek belirgin bir eksiklik de yoktu. Bu kadar güzel bir çocukluğum varken neden böyle hissediyordum? Annem beni sevgisiyle büyütmüş, babam çocukluğum boyunca kendimi güvende hissetmem için elinden geleni yapmıştı. Küçük ama sıcak bir evimiz, birlikte gülerek geçirdiğimiz akşamlarımız vardı. Bizi her gören mutlu bir aile olduğumuzu söylerdi. Bu yüzden içimde taşıdığım boşluğa bir anlam veremiyordum. Zamanla bunun çocukluğun geçici hayal gücünden ibaret olduğuna inanmak istedim. Bir gün büyüyecek ve geçecekti. En azından ben öyle umuyordum. Ama yıllar ilerledikçe o tanımlayamadığım yabancılık kaybolmak yerine benimle birlikte büyüdü.
Liseye geldiğimde arkadaşlarım geleceklerini planlıyordu. Kimi hukuk okumaktan, kimi doktor olmaktan, kimiyse dünyayı dolaşmaktan söz ediyordu. Ben ise kendimi eski kitapçıların rafları arasında ya da müzelerin sessiz salonlarında buluyordum. Sararmış sayfalara sinmiş o kendine özgü ağır koku, yüzyıllar önce yaşamış insanların yazdığı mektuplar ve çatlamış taşlara kazınmış silik yazılar bana bugünün telaşından daha yakın geliyordu. Geçmiş, nedense bugünden daha sahici hissettiriyordu. Sanırım bugün UCLA’ da Tarih okumam da bu yüzden kimseyi şaşırtmamalıydı.
Los Angeles gibi bir şehirde tarihe tutkuyla bağlanmak, çoğu insana biraz tuhaf görünürdü. Burası geçmişi uzun uzun hatırlayan değil, durmaksızın yarına yetişmeye çalışan bir şehirdi. Bir köşede göğe uzanan yeni bir bina yükselirken birkaç sokak ötede bir kafe kapılarını açıyor, bir başkası valizini toplayıp hayallerinin peşinden koşuyordu. Dün ise kimsenin dönüp bakmadığı eski bir fotoğraf karesi gibi geride kalıyordu. Cam kuleler gökyüzünü her geçen gün biraz daha doldururken caddeler, hiç dinmeyen bir telaşın ritmiyle gece gündüz akıp gidiyordu. Neon ışıkları, korna sesleri ve kalabalığın hiç bitmek bilmeyen uğultusu… Bazen Los Angeles bana, nefes almak yerine koşmayı seçmiş devasa bir canlıyı hatırlatıyordu. İnsanlar bu ritmin içinde ahenkle dolaşırken ben çoğu zaman o kalabalığın arasına yanlışlıkla karışmış biri gibi yürüyordum.
“Bayan Valean, beni dinliyor musunuz?”
Profesör Heather Garcia’nın sesi, zihnime ansızın düşen ağır bir taş gibi bütün dalgınlığımı paramparça etti. Başımı kaldırdığımda Emma elini gözümün önünde sallıyordu. Dudaklarının kenarındaki o muzip gülümseme, yine dersten koptuğumu çoktan ele vermişti. Ön sıralardaki birkaç öğrencinin bana döndüğümü fark edince yüzüm kızardı. Harika… Yine tam zamanında gerçek dünyaya dönmeyi başaramamıştım.
“Özür dilerim, profesör.”
Profesör Garcia’nın yüzündeki ifade değişmedi. “Umarım dersin bundan sonrasına dahil olmayı düşünürsünüz, Bayan Valean.”
Sınıfın farklı yerlerinden bastırılmaya çalışılan kahkahalar yükseldi. Ben de bakışlarımı utançla sırama indirdim.
“Yine mi daldın?” Emma, sesini alçaltmasına rağmen eğlenen halini gizleyemiyordu.
“Sanırım biraz. Hiç farkında değilim.”
Bana uzun uzun baktı. “İlinca, ikimiz de bunun ‘biraz’ olmadığını biliyoruz.”
İtiraz etmedim çünkü haklıydı. Emma başını hafifçe sallayıp kahverengi saçlarını omzunun arkasına attı. Onu dağınık saçlarla görmek neredeyse imkansızdı. Cilt bakımından saç serumlarına kadar kullandığı ürünleri saymaya kalksam büyük ihtimalle yarısında pes ederdim. Gardırobundaki kıyafetlerin renk uyumunu benden daha iyi bildiğine de hiç şüphe yoktu. Okula gelmeden önce kombinini ve makyajını planlamak için alarmını en az yarım saat erken kurduğuna emindim. Ne zaman bunu söylesem itiraz eder, hiçbir şeyi planlamadığını iddia ederdi. Benim sabah rutinim ise birkaç dakikada hazırlanıp bir fincan kahve içmekten ibaretti. Saçlarım kabul edilebilir görünüyorsa ve kahvem elimdeyse güne başlamaya hazır sayılırdım. Ders biter bitmez birlikte amfiden çıktık. Koridor her zamanki gibi kalabalık ve gürültülüydü. Öğrenciler kantine uğruyor, kütüphaneye yöneliyor ya da bir sonraki derslerine yetişmeye çalışıyordu. Pencerelerden içeri giren öğle güneşi taş basamakların üzerine uzun şeritler halinde düşüyordu. Emma yürürken kahvesinden bir yudum aldı.
“Profesör Moreau bugün dönem ödevini açıklayacakmış.”
“Harika.”
Yürümeyi bırakmadan bana yan gözle baktı. “Harika mı?”
Kaşlarından biri öyle bir yükseldi ki suratının aldığı şekle gülmemek imkansızdı. “Senin için iyi olmuş olabilir tabii. Hatta harika! Geçen yaz tatilinin yarısını antika mezar taşlarıyla ilgili kitap okuyarak geçiren sendin. Yani ödeve hazırlıklısın.”
“Abartıyorsun.”
“Hiç sanmıyorum.”
“Bir taneydi.”
Emma kollarını göğsünde birleştirip bana kuşkuyla baktı. “Yalan söyleme.”
Kendimi tutamadım, gülmeye başladım. Sonra Emma da bana katıldı. Emma en tuhaf alışkanlıklarımla bile dalga geçerdi ama bunu hiçbir zaman canımı acıtacak bir yere taşımazdı. Çantamın içindeki karmaşanın arasında not defterimi ararken bakışları üzerimdeydi.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Hayatında hiç… normal bir şeyler yapmayı düşündün mü?”
Başımı çevirip ona baktım, şaşkınlığımı yüzümde gizleyemedim. “Normalden kastın ne?”
“Şey…” Bir an kelimelerini seçmeye çalıştı. “İnsanlar hafta sonları plaja gider, sinemaya gider, arkadaşlarıyla buluşur.” Kısa bir duraksamanın ardından bana baktı. “Sen ise yeni açılan bir müzeyi geziyor, iki yüz yıllık haritaları inceliyor ya da…” Burnunu buruşturdu. “O kötü kokulu mumyaların sergilendiği salonlarda saatlerini geçiriyorsun.”
“Öncelikle, o mumyalar kötü kokmuyordu.”
Emma kahkahasını tutamadı. “İlinca, söylediğim onca şeyin içinde takıldığın tek nokta gerçekten mumyaların kokusu mu?”
“Çünkü haksızlık ediyorsun.”
“Gerçekten mi?”
“Elbette. Hem gittiğim son sergi harikaydı.”
Emma iki elini yana açtı. “İşte tam da bunu kastediyorum.”
Emma’nın haklı olma ihtimali gülümsememi söndürdü. Dışarıdan bakınca gerçekten tuhaf görünüyordum. Yaşıtlarımın heyecanlandığı şeyler bende aynı karşılığı bulmuyordu. Eski bir haritanın kıvrılmış kenarı ya da yüzyıllar önce yazılmış birkaç satır, kalabalık bir partinin uyandırdığı merakı tek başına uyandırabiliyordu. Bir süre daha birbirimize takılarak yürüdük. Emma’nın en sevdiğim yanı buydu. Bana takılır, benimle tartışır, hatta bazen beni hiç anlamıyormuş gibi konuşurdu. Ama bunu yaparken hiçbir zaman değişmem gereken biriymişim gibi hissettirmezdi. Aynı şeylerden hoşlanmıyor olmamız, dostluğumuza hiç engel olmamıştı. Hatta belki de bizi birbirimize yaklaştıran şey buydu. Onun yanında, kendimi olduğum gibi davranabileceğim çok az insandan biriyle yürüyormuşum gibi hissederdim.
“Bazen senin yanlış zamanda doğduğunu düşünüyorum, İlinca.”
Bu cümleyi Emma’dan ilk kez duymuyordum. Yıllar içinde ailemden de birkaç arkadaşımdan da benzer şeyler işitmiştim. Her seferinde gülüp geçtim. İşin garibi, gecenin en sessiz saatlerinde aynı düşünce bazen benim de aklıma uğrardı. Sonra hemen kendime kızardım. Çünkü kulağa mantıklı gelmiyordu. Bir insan gerçekten yanlış zamanda doğabilir miydi? Sonuçta herkes yaşadığı çağın bir parçasıydı. Öyle olması gerekmiyor muydu?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…