5. bölüm · Kalbindeki İz

✨2. BÖLÜM ✨

Esma Balcı

"Selam arkadaşlar, yeni bölüme geçmeden önce sizden ufak isteklerim olacak. Lütfen bölüme oy verip, bol bol, yorumlar yapalım olurmu? Olur olur.

Çünkü kitabım okunup 'ta oy verilmeyince, falan emeğimin karşılığını alamadığımı düşünüyorum. Birde satır aralarına lütfen yorumlar yapalım olurmu? Çünkü ben bölümü attıktan sonra sizin okurkenki tepkilerinizi çok merak ediyorum. Göremesemde bunları yazdığınız yorumlardan anlamak istiyorum. İnanın bu yorumlar, verdiğiniz oylar benim için o kadar kıymetli ki..
Lütfen yapalım olur mu?"

Sabah telefonumun çalan alarmıyla uyanmıştım. Yavaşça yataktan doğrulup alarmı kapatmak için telefonu aldım. Dünden beri hiç şarja takmadığım için baya bir şarjı azalmıştı. Ama şarj aletim yanımda olmadığı için mecburen yerine koydum.

Komodinin üzerinde bir not görünce gözlerimi kırpıştırdım. Dün yoktu bu not burada nereden gelmişti. Yavaşça uzanıp onu aldım ve açıp okumaya başladım zaten çok kısaydı.

Yemekler için teşekkür ederim. Dün biraz agresif olduğum için sana patladım kusura bakma. Odaya da sen askeriyeye girip birdaha çıkmayınca endişelenip girdim, yanlış anlama. İlerideki gardropta senin forman ve postalların var. Amcam koymamı söylediği için oraya koydum. Giy ve yemekhaneye gel. Antrenman saat altıda başlayacak.

ALTAY

Notu okuduktan sonra yüzümde istemsiz bir tebessüm oluşmuştu. Altay benim gibi değildi, kolay kolay kalp kırmazdı eğer kırarsa da hemen özrünü dilerdi.

Yavaşça kalkıp karşıdaki gardroba doğru ilerledim. Açtığımda gerçekten de askeri üniformamı, postallarımı ve bordo beremi bulmuştum. Onları alıp lavaboya geçtim. Lavabo hem duşakabin hemde lavabodan oluşuyordu, kapıyı açtığımızda karşımıza ufak bir kare alan çıkıyor karşıdada iki kapı oluyordu. Bunlardan biri lavabo diğeri duşakabindi. Benim şuan bulunduğum yer ise elimizi yıkamamız içindi. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra hızla formamı ve postallarımı giyip beremi taktım. Çıkardığım elbiseyi de katladım. Lavabodan çıkınca gardroba yerleştirmiştim, çantam ve telefonumu da koyduktan sonra yavaşça odadan çıkmıştım.

Koridorda bu sefer yürürken dünden daha rahattım üzerimde forma olduğu için herkes dönüp bana bakmıyordu. Yemekhaneye indiğimde timdekileri duvar köşesinde bir masada otururken görmüştüm. Kahvaltımı alıp yanlarına gittiğimde

"Şükürler olsun bir an hiç gelmeyeceksin sandık" dedi tuğra, şaşkınlıkla taylanın yanındaki boş sandalyeye yerleştiğimde hiçbir şey anlamadığım için yiğit açıklama yaparak

"Ya şimdi şöyle, bizde timdeki herkes toplanmadan yemeğe başlanmaz" dediğinde anlamıştım ve bu beni gülümsetmişti. Altay onlara komutanlık yaparken onlara karşı soğuk davranmıyor olmalıydı. Bu Yiğitin söylediklerinden de anlaşılıyordu.

"Altay nerede" dediğimde Oktay alayla kaşlarını kaldırdı

"Altay değil artık rütbedesiniz efsun hanım Komutan nerede diyeceksin" dediğinde derin bir nefes verdim tamam bu çok normal birşeydi. Sinirlenmeme gerek yoktu.

"Komutan nerede" dediğimde Sarp güldü

" Sanane, komutan seni ne ilgilendirir" demesiyle kafasına şamarı yemesi bir olmuştu. Bu velet benimle uğraşmadan duramıyordu!

"Sende iyi alışmışsın ha benim kafama vurmaya " dediğinde sırıttım

"Üst rütbendekilerle nasıl konuşacağını öğretmediler mi velet sana" dediğimde timdekiler kocaman bir kahkaha atmıştı. İşimi biliyordum.

"Siz çok acımasızsınız efsun hanım" dedi Sarp alıngan bir sesle ve ekledi

"Ve sizden bir yaş küçüğüm sadece ayrıca velet ne ya" diyip yüzünü buruşturduğunda kıkırdadım tam o esnada altayda gelmişti.

"Hayırdır ne bu neşe sabah sabah"

"Valla komutanım efsun sağolsun güldürüyor bizi" diyen barana tebessüm etmiştim.

"Goygoyu bırakın da yemeğinizi yiyin antrenmana geçeceğiz" diyen altayla birlikte hepimiz kahvaltımızı yapmaya başlamıştık. Meraklı bir insan olduğum için taylana doğru eğildim.

"Altay yani Altay komutan neşeli olmanıza neden bu kadar şaşırdı" dediğimde kafasını bana çevirdi birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra omuz silkti

"Sen gelmeden önce sabahın erken saatlerinde kalktığımız için çoğunlukla hepimizin suratı sirke satıyor olurdu. Ama sen daha geldiğin ilk günden hepimizi kahkahalara boğduğun için şaşırmış olmalı" bunu duyunca yüzümden istemsiz bir tebessüm oluşmuştu.

Daha ilk günden bana böyle samimi davranmaları iyi hissettiriyordu. Çünkü bana bu zamana kadar hiç haksızlık yapılmamış, hep saygı duyulmuştu evet ama bu hep babamdan dolayıydı. Babam çok saygın birisi olduğu için bana hep sevmeseler bile sahte gülücükler sunar sahte ilgilerle yaklaşırlardı.

Özellikle babam bekar bir adam olduğu için babamla birsürü kadın evlenmek istiyordu. Tabi bunu isteyen çoğu kadın bana yaklaşır bana iyi davranır sahte gülücükler, sahte ilgiler, sahte şefkatler, sahte endişe, sahte birsürü şey sunarlardı bana...

Tabi ben kendi annemden başka birisiyle babamın adı yan yana anılasın istemediğim için ve babamda annemi çok sevdiği için hiçkimseyle evlenmemişti. Babam anneme gerçekten çok aşık ve sadık bir adamdı. Yıllarca tek ilgilendiği kadın ben olmuştum. Annemi tanımıyordum ama anneme sırılsıklam aşık olduğunu biliyordum. Bunu adı geçtiğinde parlayan gözlerinden anlayabiliyordum. Tabii orada biraz hüzünde vardı ama buda annemin hayatta olmamasından kaynaklanıyor olmalıydı.

Ama timdekiler o kadınlar o adamlar o insanlar gibi değillerdi. O kadar samimi insanlardı ki...

Bana karşı tavırları asla sahte değildi ve gerçekten daha birbirimizi tanımadan bile bana karşı iyi davranıyor, kadınım diye beni aşağılamıyorlardı. Ve bu beni mutlu ediyordu.

Hepimiz kahvaltımızı yaptıktan sonra birlikte bahçeye eğitim yapacağımız alana geçmiştik. Altay elindeki kronometre ile bize baktı

"On kilometre koşacaksınız başlayın"

Onun sözüyle timdekilerle birlikte koşu alanında koşmaya başladık. Onlarla birlikte koşarken en arkadan Sarp geliyordu.

"Sarp daha hızlı koş burada yavaş insanlara yer yok!" Demişti Altay sert bir sesle

Sarp onun sert sesiyle ürküp hepimizi sollayınca hepimiz koca bir kahkaha atmıştık. Altay kızmasa arkamızdan yürür gibi koşacağına o kadar emindim ki...

"Oğlum sen görevde ne yapacaksın acaba? komutan vur demedikçe artık teröristi de vurmaz öylece izlersin sen" diyen baran hayretle arkasından ona bakıyordu.

"Aşk olsun abi ayıp ediyorsun ben öyle bir adam mıyım" dediğinde timle birlikte hepimiz aynı anda

"Evet" diyince yüz kızartıcı bir küfür savurnuştu.

"Yazıklar olsun size! birde tim arkadaşları aile gibi olur derler siz ne biçim timsiniz"

"Kim ne dediyse seni yemiş oğlum, her denilene böyle saftirik gibi inanır mısın sen" onun hemen yanında koşan Oktay ona bir aptalmış gibi bakarak sormuştu bu soruyu.

"Niye yalan söylesinler ki" diyen Sarpa cevabını veren tuğra olmuş arkasından ensesine bir şamar indirirken

"O zaman teröristler biz masumuz dediğinde onlara da inanırsın sen" demişti. Herkes gülerken bizi susturan Altay olmuş

"Goygoyu bırakın kesin sesinizi burası askeriye olduğunuz yeri bilin" demişti.

Altayın sesini duyduğumuz an hepimiz susmuştuk. Askeriyede kendisi gibi değildi sürekli sert, otoriter, mesafeli, disiplinli biriydi. Biz hepimiz koşmaya devam ederken altayın yanına babam gelmişti. Bizim time görevleri veren timin komutanı babamdı. Altay babama asker selamı verirken babam direkt konuya girmeyi uygun görerek

"Operasyona gitmeniz gerekiyor. Sınırın dışında bir yer suriye taraflarında Kuzey batı bölgesinde bir köye teröristler saldırı düzenleyeceklermiş, onlardan önce gidip orayı korumaya almanızı emrediyorum hemen!" Dediğinde Altayın kasıldığını ellerinin yumruk olduğunu fark etmiştim.

Neler oluyordu?
Altay neden bu kadar sinirlenmişti?

Geçmiş Yazarın Anlatımıyla...

Altay on yaşındaydı. Evde anne ve babasının ortasına oturmuş film izliyorlardı.

Babasının adı Fatih
Annesinin adı Didem di...

Burası dağlık bir yaylaydı. Şehrin gürültüsünden bıktıkları için ailecek buraya gelmiş, birkaç gün burada tatil yapmayı düşünüyorlardı.

Nereden bileceklerdi ki tatil için geldikleri yerin kendilerine mezar olacağını...

Altay anne ve babasının ortasında otururken elinde koca bir kasede patlamış mısır vardı. Babası annesine, annesi altaya, altayda babasına patlamış mısır yediriyordu. Bu onların ufak bir oyunuydu.

Fatih ve Didem altaya burada bir nevi paylaşmayı aşılıyordu. Oğullarını çok sever, tüm değerleri öğretmeye çalışır, hep sevgiyle yaklaşırlardı.

Altayın anne ve babası hiç sevgi görmeyen çocuklardı. Fatih bir yetimhanede büyümüştü. Annesi Fatihi doğurmak istememişti. Genç bir kadınken daha lise zamanlarında Fatih'e hamile kalmış, bunuda çok geç farkettiği için kürtaj olamamıştı. Bazen sinirle ağır eşyalar kaldırıp zıpladığı, oğlunu düşürmeye çalıştığı bile olmuştu. Ama olmamış, Fatih sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmişti. Ama annesi doğduğu gün Fatih'i yetimhaneye vermiş, arkasına bile bakmadan gitmişti...

Didemi ise annesi de babasıda sevmezdi. Kızlarını çocukluktan beri döver, sürekli sözlü ve fiziksel olarak şiddet uygularlardı. Dideme hiç para vermez, bazen keyfi olarak aç bırakırlardı. Lise zamanları ise Didem ve Fatih aynı lisede birbirlerine rastlamışlardı. İkisininde birbirine gönlününü kaptırması çok uzun sürmemişti. Bir gün didemi anne ve babası para karşılığında satmaya kalkışınca Didem ve Fatih kaçarak evlenmişlerdi.

Onlar bunca acıyı çekmelerine, hiçbir şekilde anne baba sevgisi ne demek bilmemelerine rağmen, oğullarını çok sevmiş hiç bırakmamışlardı.

Üçü birlikte ailecek film izlerken, dışarıdan çığlık ve silah sesleri geldiğinde Fatih ayaklanmıştı. Endişeyle oğlunu kucağına aldı Didem.

"Fatih neler oluyor"

"Bilmiyorum güzelim bakmam gerek" diyen Fatih çiviye asılı olan silahı alırken Didem endişe ile kocasının kolunu tuttu

"Gitme Fatih korkarım" dediğinde Fatih durdu eşinin alnına düşen saç tutamlarını yavaşça geriye itti

"Saklanın ve ben seslenmeden asla dışarıya çıkmayın" diyen Fatih her ihtimale karşı karısının alnına, oğlunun da yanaklarına ufak ufak öpücükler kondurmuştu.

Altay annesinin üzerindeki hırkayı sımsıkı kavramış, ürkek gözlerle anne ve babasına bakıyor, git gide yükselen sesler yüzünden annesine dahada sokuluyordu.

Fatih arkasını döndüğü an Altay hızla annesinin kucağından inip babasının bacağına yapıştı.

Babası altayın güvenli limanıydı o olmazsa korkardı Altay.

Kim bilebilirdi ki bundan sonra babasının birdaha hayatında olmayacağını.

"Baba gitme" dedi hızla ürkek gözlerle bakıyordu kapıya. Çığlıklar git gide yükseliyordu. Gitmeye kararlı olan Fatih oğlunun bu halini görünce durdu. Bir tek oğluna hayır diyemezdi, yine öyle oldu kıyamadı oğluna, o ürkek, korkudan titreyen hallerine, derin bir nefes verdi oğlunu kucağına aldı

"Tamam oğlum, tamam aslanım buradayım" dediğinde oğlunu sımsıkı kucaklamıştı.

Eşine duvardaki kilimi indirmesini işaret etmişti Fatih. Burası dağ köyü olduğu için her ihtimale karşı bir sığınak hazırlamışlardı.

Didem seslerin yükselmesiyle kocasına yaklaştı, dudaklarına uzanıp kocasını öptü. Biliyordu gelecek olanı. Kocasını son kez öpmek istemişti. Hemen ardından ise hızla orayı ilerleyip tahta kapıyı açmıştı.

Tam o anda evlerinin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Fatih kucağındaki oğlunu Didemin açtığı kapıya doğru hızla ilerletirken öndeki teröristin elindeki bıçağı savurmuştu. Altayın kalbinin üzerinde savrulmuş bıçak değişik bir çizik atmıştı tam kalbinin üzerine. Altayın acı dolu çığlığı ortalığı yarmıştı. Çizik ölümcül değildi sadece orada bir izi kalacaktı.

O günü kalbinin üzerine mühürleyen, anne babasının ölümünün mührü olan bir iz...

Babası oğlunu hızla sığınağa koyduğunda kapı aralıklı kalmıştı. Altay acılar içinde bir elini kalbine bastırıyor bir yandan da aralık kalan kapıdan anne ve babasına bakıp ağlarken teröristlerin elindeki bıçaklar sırasıyla anne ve babasının karnına, kalbine ve vücuduna sırasıyla saplandı. Yirmi altı bıçak darbesi saydı altay, anne ve babasını toplamda yirmi altı bıçak darbesiyle kaybetmişti.

Altay bunu izlerken ne çığlıklarını susturabildi nede gözyaşlarını...

Yapmayın!
Annem ve Babama dokunmayın!
Canları acır!
Yapmayın o kadar batırmayın!
Bir tanesi yetmezmi?
O kadar batırmayın annemin canı yanar!
Yapmayın benim babam çok kanıyor!
O kadar güçlü değil babam dayanamaz!
Anne, Baba beni bırakmayın bana bakın!

Küçücük bir çocuk böyle cümleler kurabilir miydi?
Hangi çocuk böyle bir çaresizlik altında kalırdı?
Hangi çocuk yirmi altı bıçak darbesi karşısında bir tanesi yetmezmi diye çaresizce bağırırdı?
Hangi çocuk daha on yaşında anne ve babasının ölümünü kendi gözleriyle izlerdi?

Teröristler altayın anne ve babasını öldürdükten sonra altaya doğru ilerlerken tam o anda kapıda türk askerleri belirmiş vakit kaybetmeden onları vurmuşlardı. Bir asker hızla altaya doğru koşup onu kucağına aldığında Altayın ağzından kırgın bir cümle döküldü

"Birazcık daha erken gelip annem ve babamı kurtarsaydınız olmaz mıydı?
Bakın kanadılar çok kanadılar. Çok canları yandı. Hadi doktora götürelim, ne duruyorsunuz birşey yapın!"

Derken hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bağırıyor, anne ve babasının cansız, kanlar içinde kalan bedenlerine bakıyordu...

"Anne Baba kalkın gittiler o adamlar" diye mırıldanıyordu. Belki bir umut kalkarlar diye... Altay onlara, cansız bedenlerine bakarken bir türk askeri eğlip Fatih ve Didemin nabzını kontrol ettiğinde gözlerini kapadı tek bir kelime çıktı ağzından

"Ölmüşler"

O kelime altayın zihninde yankılandı. Boğazı yırtılırcasına acıyla haykırdı

Anne!
Baba!
Uyanın!

Askerin kucağından inmek için çırpınıyor adamın göğsünü yumrukluyor.

Yalan söylüyorsunuz!
Onlar beni bırakmaz!
Şaka yapıyorsunuz!
Anne, Baba haydi kalkın! Diyordu.

Bir çocuğun sesi titrermiydi küçük altayın sesi tir tir titriyordu...

Ama anne ve babası uyanmadı. Kalbinin üzerindeki bıçak izi canını yaktı umursamadı, askerin kucağından en sonunda inip, Anne babasının elini tuttu annesinin yanaklarını öptü babasının göğsüne sokuldu onlara sarıldı kana bulandı hereyeri, umursamadı ama ne yaptıysa olmadı anne babası uyanmadı.

Altay çok bağırdı, çok ağladı, anne ve babası uyansın diye çok uğraştı ama olmadı. Anne ve babası hiç uyanmadı. Altay kalbinin üzerindeki yara iziyle çaresizce orada öylece kalakaldı...

GÜNÜMÜZ
«{-EFSUN-}»

Altaya baktığımda yumruk olan ellerinin, eklem yerlerinin bembeyaz kesildiğini farkettim. Tamam sinirlenmekte haklıydı ama sanki başka birşey var gibiydi. Bize bir baş işareti yaptığında hepimiz cephaneliğe doğru koşmuştuk.

Cephaneliğe geldiğimiz an hızla hepimiz silahlarımızı kuşanmaya başlamıştık. Babam ve altay böyleyse durum ciddiydi.

Üzerimize çelik yeleği geçirdikten sonra silah, tabanca, el ve sis bombası, yedek şarjör gibi ihtiyacımız olan şeyleri kuşanıp daha fazla vakit kaybetmeden dışarı çıkmıştık.

Helikopter ise zaten hazırdı. Babamın karşısına hepimiz sırayla dizildiğimizde babam tek tek hepimize baktı.

"Göreviniz basit. Belirlenen yere gidip birkaç gün gerekirse birkaç hafta orada kalıp nöbet tutacaksınız. Sizi önce Allah'a sonra oğlum altaya emanet ediyorum. Yolunuz açık olsun" dedikten sonra altayın işareti ile hepimiz helikoptere binmiştik.

Helikopterin kapısı büyük bir gıcırtı ile kapanırken yavaşça havalanmıştı. Hepimiz elimizde silahlarımızla birbirimize bakıyorduk. Altayı hepimiz biraz olsun tanıdığımız için bu görevin onu neden bu kadar sinirlendirdiğini anlayamıyorduk. Normalde de bu tarz şeylere hepimiz sinirlenirdik tabi ki kim olsa sinirlenirdi ama Altay çoğunlukla soğukkanlılığını korurdu şimdi ise yumruklarını sıkmaktan eklemleri bembeyaz kesilmişti...

"Altay neyin var" dediğimde bana baktı sert bir nefes verdi

"Birşeyim yok sinirim bozuldu"

Sert bir nefes veren bu sefer bendim. Birşey vardı biliyordum. Eklemleri bembeyaz kesilmiş, çenesi kasılmış omuzları gerilmişti.

"Komutanım" sarpın sesiyle ona bakan Altay bir hayli tersti sanki birşeyler canını sıkıyor sıkmaktan da öte canını yakıyor gibiydi.

"Ne var" altayın öfkeli çıkan sesiyle Sarp ne diyecekse dilini ısırıp sustu. Olduğu yere sindi.

"Altay biraz sakin mi olsan?" Dediğim an bana öyle bir bakış attı ki...

"Nasıl sakin olayım? Benden nasıl sakin olmamı istiyorsunuz efsun? Orada o köyde binlerce aileler çocuklar var. Ya yetişemezsek ve onlar birilerine zarar verirse? Ya geç kalırsak? O zaman biz ne yapacağız efsun?" Öfkeli çıkan sesiyle bize bakarken derin bir nefes verdi

" Ya küçük bir çocuk gelip bize kırgın bir sesle "Birazcık daha erken gelip annem ve babamı kurtarsaydınız olmaz mıydı? Derse ne diyeceğiz biz?" Dediğinde hepimiz şaşkınlıkla ona bakıyorduk. Herzaman kontrollü sakin olan adamın neden bu kadar telaşlandığını anlayamıyorduk.

Nereden bilebilirdim ki o kırgın çocuğun kendisi olduğunu o cümleleri daha on yaşında kurduğunu?

Hepimiz hiçbirşey anlamasak ta sustuk, başka yapacak hiçbirşey yoktu çünkü. Buradan Suriye sınırlarına gitmemiz uzun bir zaman almıştı yaklaşık üç saat otuz dakikadır helikopterdeydik. Helikopter köye yakın bir arazide indiğinde bizde çok vakit geçmeden helikopterden inmiştik. Altay en önde yürürken bizde rütbelere göre onun arkasına dizilmiş onun peşinden yürüyorduk. En önde Altay onun arkasında Taylan, Baran, Ben, Yiğit, Tuğra, Oktay, Sarp... Arka arkaya dizilmiş yürüyorduk.

Helikopter köye yakın bir konumda durduğu için beş dakikalık bir yürüyüşün ardından köye varmıştık. Dağlık bir köye gelmiştik. Çok fazla ev yoktu, sınırda olduğu için toplasan yirmi ev ya vardı ya yoktu. Büyük ihtimalle teröristler onları esir alıp köleleri yapacaklardı bu bile şimdiden sinirlenmeme yol açmıştı! Diğer ihtimaller de vardı tabi ama içinde bir tane bile iyi birşey yoktu!

Hepimiz birlikte köye vardığımızda köydekiler helikopterin sesinden olsa gerek, hepsi evlerinden çıkmış bize bakıyordu. Kaşları çatık insanların gözleri kafamızdaki bordo bere ve kolumuzdaki türk bayrağını görünce düzelmiş gülümsemişlerdi. Hepsinin önünde duran tahmini ellili yaşlarının ortasında bir bey amca bize doğru yüzünde ufak bir tebessüm ile bize doğru yürümüş altayın karşısında durmuştu.

"Ne oldu komutan hayırdır" demiş altaya bakarken tebessüm etmişti. Tatlı tontiş bir amcaydı. Hafif göbekli birisiydi saçlarına yaşlılıktan dolayı yer yer aklar düşmüştü. Koyu kahverengi gözleri tatlı bir çehresi kemerli bir burnu vardı. Üzerinde kareli bir oduncu gömlek, altınada erkeklere özgü şalvar giymişti. Altay bu tatlı amcaya tebessüm ederken etrafta kadınlar ve çocuklar olduğundan onların korkmaması için amcayı biraz uzağa çekmiş onunla konuşurken

"Baran, Oktay, Yiğit siz benimle gelin etrafı kolaçan edelim. Taylan, Efsun, Tuğra, Sarp sizde köydekilerle ilgilenin" dediğinde hepimiz kafamızı sallamıştık.

Biz köydekilere doğru ilerlerken herkes meraklı gözlerle bize bakıyordu. Hepimiz onlara baktığımızda küçük, kumral, bukleli saçları, ela gözleri, küçük sevimli bir bedene sahip bir kız çocuğunun hayran hayran bana baktığını farkedince gülümsedim. Ona tebessüm ettiğimde bu onu o kadar çok sevindirmişti ki ellerini çırpıp koşarak benim yanıma gelip bacağıma yapışması bir olmuştu. Timdekiler bize şaşkınlıkla bakarken kızın annesi olduğunu düşündüğüm kadın

"Kızım ne yapıyorsun gel buraya" dediğinde küçük kız umursamadı uzun kıvrımlı kirpiklerinin arasından melul melul bana bakarken gülümsedi

"Sende bu abiler gibi asker misin?" Eliyle timdekileri gösterip bana bakıyordu. Heyecanlı çıkan sesiyle güldüm. Yavaşça karşısında diz çöküp onun göz hizasına geldim.

"Evet bende o abiler gibi askerim"

"Yaaa" diye tatlı tatlı mırıldanması gülüşümü büyüttü. Ellerimle onun yüzüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına attım.

"Adın ne bakalım" dediğimde heyecenla konuştu

"Belinay"

İsmini duyduğumda dudaklarımdaki gülüş keyifli bir hal aldı. Ne güzel bir adı vardı tamda onu

"Adın gibisin Belinay. Ay gibi parlak, zarif ve güzel hep böyle ışılda güzelim, ışığın hiç sönmesin"

Cümlemi duyar duymaz gözleri ışıldarken sevinçle boynuma atlayıp sımsıkı sarıldığında bir an şaşırmış ama sonrasında bende ona sarılmıştım.

"Ooo efsun hanım bakıyorum küçük hayranlarınız var" alaycı bir ses tonuyla konuşup bana takılan sarpla kıkırdadım bulduğu her boşlukta bana takılmayı hiç bırakmıyordu.

"Teveccühünüz Sarp bey" dediğimde kahkaha attı.

" Her yerde bu kadar neşeli olmayı nasıl beceriyorsun Sarp?" Tuğranın sesiyle ona döndüğümüzde bezgin gözlerle sarpa bakıyordu.

" Şamatalık yapmadığın bir an bile yok. Görevde bile hiç susmuyorsun abi ya" sesinde bile bıkmışlık vardı artık tuğranın.

"Abartmayın ya hem sarpa laf etmeyin, o olmasa burası çok sıkıcı olurdu" dediğimde sarpı savunmam onları şaşırtmış olmalı ki dünden beri sürekli adamın kafasına şamarı indirdiğim ve oda sürekli bana sataştığı için normal olarak şaşırmışlardı.

Dünden beri sürekli birbirimizle uğraşıyor olabilirdik ama iyi çocuktu ve timin moral kaynağı olduğu bir gerçekti.

"Helal be efsun ablam" sarpın sesiyle ona döndüm

"Abla derken? Yaşlı mıyım ben Sarp ne ablası ya" diye homurdandığımda Taylan'da dahil herkes koca bir kahkaha atmıştı gıcıklar!

"Efsun" altayın sesini duyunca başımı çevirdim ileride ayakta durup bana bakıyor kafasıyla yanıma gel diye işaret veriyordu. Belinaya sarılmayı bırakıp yavaş yavaş yürüyerek onun yanına gittim.

"Bir sorunmu var?" Dediğimde derin bir nefes verdi

"Bir süre burada kalacağız. Köydekilerin can güvenliğini tamamen sağladığımızdan emin olduktan sonra gideceğiz. Seninde o süre zarfında köydeki kadınlarla ilgilenmeni istiyorum, durumu onlara uygun bir dille izah edip yanlarında kalmalı onlara göz kulak olmalısın" diyince kafamı sallamakla yetinmiştim.

"Senin neyin var peki? Görev haberini aldığımızdan beri bir garipsin" dediğimde kaşları çatılmıştı

"Bir sorunun, bir derdin varsa bana anlatabilirsin. Böyle içine kapanmana gerek yok" dediğimde tüm sinirini benden çıkartmak ister gibi bana dönmüş

"Ne yapmamı istiyorsun efsun! Ne yapayım küçücük çocukların olduğu bir köye gelmiş baskın yapacak tuzak kuracaklar diyorlar ne yapayım kalkıp göbek mi atayım!" Diyip sinirle bana bağırdığında donmuş kalakalmıştım. Ben kötü birşey mi demiştim? Yada bağırmasına gerek varmıydı peki? Bağırılınca kabuğuma çekildiğimi biliyordu o halde bana neden bağırmıştı?

Ona arkamı dönüp kadınların yanına doğru yürümeye başladım. Birşey vardı şuan altayda, bu benim tanıdığım Altay değildi. Dün kırılgan bir çocuk gibiydi. Ondan iğrenmemden korkmuştu. Sabah ise akşam benim sinirimi bozduğu için not gönderip özür dilemişti. Şimdi ise gelmiş bana bağırıyordu. Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? Aklımı bulandırıyordu bir iyi bir kötü oluyordu. Ben geçmişte yaptığım hatalar yüzünden yıllar geçmesine rağmen pişman olup kendimi affettirmeye çalışıyordum öcünü mü alıyordu?...

Kadınların yanına geldiğimde kendimi toparlamak adına derin derin nefesler alıp veriyordum, şuan daha önemli işlerim vardı Altay konusunu sonra düşünecektim.

"Merhaba, sizlerle biraz konuşabilir miyiz?" Dediğimde hepsi tedirgin gözlerle bana bakıyordu. Haklılardı da aslında sınırla sınır dışı arasında bir köydü burası. Market, mağaza, hastane, eczane... Gibi daha birçok yere çok uzaktı. Çoğu kişinin bilmediği bir köy olması muhtemeldi. Biz türk askerlerinin neden geldiğini merak ediyor ve ister istemez tedirgin oluyorlardı. Onları anladığım için tatlı tatlı konuşuyor onları korkutmamaya dikkat ediyordum. Kafamla onların yanındaki küçük çocukları gösterdim göndermeleri için. Konuştuklarımızı duymalarını ve korkmalarını istemiyordum. Onlarda anlamış olmalılarki bir tane otuzlu yaşların ortasında bir kadın çocuklara bakıp gülümseyerek

"Çocuklar hadi siz biraz ileride oyun oynayın bakalım. Bizde asker ablanızla biraz konuşalım olurmu" demişti. Tatlı bir kadındı. Kahverengi küt saçları vardı. Omuzlarında bitiyordu, kısaydı saçları. Kalp şeklinde dudakları, çekik gözleri ve hafif kemerli bir burnu vardı. Ne çok uzun nede çok kısaydı, zayıftı. Üzerinde köyde olduğundan olsa gerek çiçek desenli renkli bir etek ve ince bir kazak vardı. Çocuklar ise uslu söz dinleyen çocuklar olmalı ki kafalarını sallamış kadının sözlerini ikiletmeden ilerideki yeşil alana doğru koşmuşlardı. Kadın bana döndüğünde ifadesi endişeliydi.

"Ne oldu, neden geldiniz? bir sorun mu var?" Demişti endişeyle. Derin bir nefes verdim tekrar. Tebessüm etmeye çalıştım ama olmadı.

" Öncelikle şunu söyleyeyim buraya size zarar vermek için gelmedi-" derken yaşlı kafasında yazma, üzerinde değişik, desenli ama yine renkli bir etek ve ince bir kazak giyen, büyük iri gözleri ve ince dudakları kemerli bir burnu olan teyze sözümü kesmişti.

"Biliriz zarar vermek için gelmediğini kızım. Omzundaki bayraktan anlarız sizi. Türk askerisiniz siz. Zarar vermez korursunuz, yara açmaz yaraları sararsınız. Herkes bilir sizleri iyi niyetlerinizi... Bizim endişemiz ondan değildir. Siz buraya geldiyseniz bir sorun vardır. Söyle bakalım güzel kızım ne diye geldiniz köyümüze"

Sözleriyle kalbimin üzerinde tatlı ılık suların gezindiğini hissetmiştim. Öyle bir tonda söylemişti bu kelimeleri öyle içten konuşmuştu ki insanın kalbi sıcacık oluyordu. Biz türk askerlerini bu şekilde bilmeleri bizleri onurlandırıyor gittiğimiz yolun verdiğimiz bunca emek ve çabanın boşa olmadığını gösteriyordu. Bu sefer tebessüm etmekte hiç zorlanmamış hatta kocaman gülümsemiştim.

"Sağol teyzeciğim" dedikten sonra durumu açıklamaya başlayarak

"Buraya gelme nedenimizi aslında bir nevi anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Bir istihbarat nedeni ile buraya geldik. Köyünüze teröristlerin saldıracağı söylendi bize. Biliyorsunuz köyünüz çok ıssız bir yerde saldırmaları çok kolay olacaktır. Bizlerde bu yüzden geldik aslında birkaç gün boyunca burada kalıp sizin güvenliğinizden emin olana kadar nöbet tutacağız. Bu süreçte sizlerden istediğimiz birkaç şey var. Gerekmedikçe lütfen evlerinizden çıkmayın özellikle de çocuklarınızı çıkartmayın evde oynasınlar. Ani bir çatışma çıkarsa ya kurşun gelebilir ya sizlerden yada çocuklarınızdan birilerini esir alıp bizlere karşı koz olarak kullanabilirler. Bunların yaşanmaması için lütfen size birşey dediğimizde yapın olurmu?"

Dediğimde hepsi dehşet içinde etrafa bakıyordu. Çoğu kadının gözleri ileride oynayan çocuklarına kaymıştı elleri kalplerine gitmiş korkarak çocuklarına bakıyorlardı. Korktukları çatışma çıkması değildi evlatlarına birşey olmasından korkuyorlardı. Bunu farkedince boğazıma koca bir yumru oturdu.

Benim annem yoktu...

Yaşlı teyze bana onaylamak niyetiyle kafasını sallayınca dudaklarıma zoraki bir tebessüm kondurup hızla onlara arkamı döndüm. İyi değildim şuan hiç iyi değildim. Şimdi hiç sırası değildi hayır şuan annemi düşünmenin sırası değildi. Ama tutamamıştım kendimi şimdiden gözlerim dolmuştu bile hızla yürümeye başladım. Sakinleşmem hızla kendimi toparlamam gerekiyordu şimdi sırası değildi buraya insanları korumak için gelmişken duygusallık yapmanın sırası değildi. Ama olmuyordu işte yapamıyordum söz geçiremiyordum kendime.

Efsundum işte ben yine efsunluk yapıyordum. İnattım ben inadım inattı. Duygusaldım olur olmadık şeylere üzülür ağlardım. Ani mod değişimlerim olurdu gülerken aniden suratım asılır ağlayadabilirdim. Bu kadar duygusalken asker olmuştum. Fazla cesaretliydim, normalde bu kadar ağlakken askerken terörist vurunca üzülmezdim mesela. Değişik bir kızdım Altayın dün dediği gibi değişik bir kalbim vardı. Şimdide efsunluğum tutmuştu. Olur olmadık yerde duygusallaşmıştım.

Efsundum ben işte, dışarıya gülücükler saçan, ama kendini içten içe yiyip bitiren, kendini paramparça eden Efsun. Herkesin derdine derman olupta kendine bir merhem bile olamayan Efsun...

Kalbim acıyordu ama... Biraz önce çocuklarla ilgili uyarıda bulunduğum an çocukları olan tüm kadınlar onlara bakmıştı. İnsanın içi ister istemez sıkışıyordu. Benim bir annem yoktu işte etrafta ne zaman böyle annesiyle birlikte bir çocuk görsem kalbim sıkışırdı.

Eksik bir çocuktum ben. Anne kokusu, anne şefkati, anne sıcaklığı, anne sevgisi, anne kucağı, anne nedir bilmiyordum işte. Benim bir annem yoktu ki annelikle ilgili hiçbir şeyi bilmiyrdum. Bir anne nasıl kokardı mesela çiçek gibi mi? Yada neydi anne şefkati düştüğünde yarasını öpmek, evladının saçlarını okşamak mı? Neydi anne sıcaklığı sarıldığında oluşan o sıcaklık mı? Neydi anne kucağı annenin dizlerinde uyuya kalmak mı? Ne demekti anne? Sığınak mı? Ev mi? Yuva mı? Mutluluk mu? Huzur mu? Neydi anne demek neydi!

Sinirlerim bozulmuştu. Bir Altayın bağırması üzerine bu olay...

Kafamdaki düşüncelere o kadar dalmıştım ki sert birşeye çarpınca durdum. Elin burnuma giderken kafamı kaldırıp çarptığım şeye baktığımda sinirlerim bozulduğu için güldüm. Kocaman bir çınar ağacına çarpmıştım.

Çınar ağacı o kadar heybetliydi ki sanki yerden değil gökyüzünden çıkmış gibiydi. Gövdesi eski, kabukları çatlamış, ama hala dimdik duruyordu. Dallarıysa sanki heryöne koşmak ister gibi farklı yerlere uzanıyordu. Yaprakları yemyeşildi rüzgarla hafifçe hışırdıyor insanın kulağına tatlı bir melodi gibi geliyordu...

Etrafıma bakınca anladım, köy sınırlarından çıkmıştım. Köy uzakta kalmış buradan bir nokta kadar görünüyordu, belliki fazla uzaklaşmıştım. Ama biraz kafa dinlemeye ihtiyacım olduğu için köye gitmek yerine çınar ağacının altına çöktüm. Dizlerimi karnıma çekip kollarımı dizlerime doladım ve başımı dizlerime yaslayıp gözlerimi kapadım.

Biliyordum görevdeydim şuan duygularımı bir kenara bırakmam gerekiyordu ama olmuyordu işte yapamıyordum insan bazen kendisi bile kendine hakim olamıyordu ki. Bende olamıyordum işte canım yanıyor, kalbim sıkışıyor, boğazıma koca bir yumru oturuyordu işte...

İnsan elindekilerin kıymetini bilmezdi çoğu zaman. Hep kendinde olmayana imrenirdi. Benimde annem yoktu işte anneleriyle böyle mutlu mutlu gezen çocukları görünce onlara imrenirdim bende. Kafamda binlerce soru dönerdi mesela o kadınlar benim dediklerimi duyunca korkarak evlatlarına bakmışlardı onlara birşey olur korkusuyla elleri kalplerine gitmişti. Peki ya benim annem hayatta olsaydı oda benim için böyle endişelenir miydi? Oda beni sever miydi? Beni kızım diye çağırır bağrına basar mıydı. Babam hep annen seni çok severdi der ama insanız işte arada içimizi bir kurt kemirirdi acaba babam yalan mı söylüyor? Annem beni gerçekten seviyor muydu? Diye düşünmeden edemiyordu insan. Annesi olmayanlar anlardı beni. Biz hep belkiler ve keşkelerle büyürdük...

Mesela babam bilmezdi ama çocukken benimle hep annem yok diye dalga geçerlerdi. Kesin seni sevmiyordu derlerdi. Kalkıpta hayır annem beni severdi demezdim diyemezdim hiçbir zaman hiç kimseye, nasıl derdim ki? Bilmediğim annem beni seviyor muydu nereden bilebilirdim ki?

Merak ederdim çoğu zaman anne kokusunu nasıl birşeydir diye. En çok duyduğum bu olurdu anne kokusu... Her anne farklı kokar derler çocuklar ise o kokuyu burnuna değdiği ilk andan beri hafızalarına kazırmış. Yıllar geçse bile unutmazmış o kokuyu. Kokusundan tanırlarmış annelerini. Benim annem nasıl kokuyordu acaba? Çiçek gibi mi kokardı mesela? Nasıl kokardı benim annem? Nasıldı sesi? Nasıldı yemeklerinin tadı? Nasıldı benim annemin sıfatı? Nasıl bir insandı mesela? Konuşkan mıydı yoksa çekingen, asosyal bir insan mıydı? Neşeli miydi yoksa durgun muydu? İnsan içine karışan biri miydi yoksa insanlardan çekinen biri miydi? Nasıldı benim annem nasıldı ya nasıldı!

Yanıma oturan biriyle elim hızla belime gitmişti. Köyden uzaklaşmıştım ama terör faktörünü unutmuştum. O kadar dalgındım ki kafam uçmuştu. Kafamı kaldırdığımda karşımda Taylanı görünce derin bir nefes verdim, ama sonrasında sessiz gelmesi sonucunda kaşlarım çatılmıştı.

"Senin burada ne işin var" diye sinirle yükselmiştim ama o rahatca omuz silkti yanıma oturunca sırtını koca çınar ağacına yasladı bana baktı

"Peki senin burada ne işin var"

"Sanane" diye çemkirmeme engel olamamıştım. Bana gıcıklığına yapar gibi tekrar omuz silkti

"Sen köyden dalgın dalgın yürüyüp uzaklaşınca bende ne olur ne olmaz diye peşinden geldim malum benim bile geldiğimi yanına oturunca anladın" diyince gözlerimi kapadım haklıydı.

"Tamam gördün beni iyiyim şimdi gidebilirsin"

"Gidemem neyin var söyle gideyim"

"Sanane ya"

"Anlatmazsan gitmem"

"Ne yapacaksın"

"Dertleşeceğim"

"Beni tanımıyorsun bile"

"Anlatırsan daha iyi anlayabilirim"

"İstemiyorum"

"Ama ben istiyorum" dediğinde sinirle koluna sertçe vurdum.

"Ya sen ne gıcık birşeysin ya, dünden beri toplasan birkaç cümle anca konuşmuştun, suskun birşeydin. Benim yanımda ne diye konuşuyorsun yine sessizce dursana" dediğimde inadına yine omuz silkti

" Olmaz, bir derdin var anlat ki yardım edeyim"

" Yok bir derdim falan"

" Var bir derdin falan"

" Yok dedim"

" Var dedim"

" Yok"

" Var"

" Yok"

" Var"

" Evet var" diye en sonunda sinirle bağırdım. İnattım ama şuan onunla inatlaşacak psikolojide değildim. Sinirle nefesimi verdim.

" Neyin var" dediğinde sesi bu defa daha yumuşaktı

" Hiçbir şeyim yok" diye mırıldandım. Dizlerimi karnıma dahada çektim kollarımı sımsıkı dizlerime sardım, omuzlarım çöktü küçücük kaldım.

" Sorunda bu ya hiçbir şeyim yok. Benim bir annem yok, bana yemek yapan, kokusuyla sakinleştiren, ninniler okuyup saçlarımı okşayarak uyutan, kızım diye seven, benimle oyunlar oyanayan, saçlarımı ören bir annem yok. Annem yok benim" diye çaresizce bağırdığımda o artık eskisi gibi değildi. Sakinde değildi kaşları çatılmıştı Bir eli yumruk olmuştu. Dikkatle beni dinliyordu ona baktığında derin bir iç çekti.

" Biliyor musun" dedi aniden ona baktığımda kafasını çevirip bana baktı

" Benimde bir annem var çok iyi bir anne. Ama bir babam var, var ama yok" dediğinde bu sefer kaşları çatılan bendim oda ne demekti öyle? Ne dediğini anlamadığımı anladığında, tebessüm etti ama hiçte gerçekçi değildi bu tebessüm

" Yani şöyle babam var ama yok. Bir babam var evet ama bana hiç babalık yapmadı şu ana kadar. Annemin yanında iyi melek gibi bir babaya dönüşüyordu, ama annem yokken tam bir iblis oluyordu. Bazen döver bazen söverdi. Aç bıraktığı annem gelene kadar odalara kapattığı da olurdu" dediğinde kaşlarım ne kadar çatılabilirse o kadar çatılmıştı. Sustum birşey demedim devamı olduğunu hissediyordum ağzını açtığında yanılmadığımı anlamıştım.

" Hani dedin ya suskunsun diye evet suskunum çünkü çocukken hep susturuldum ve şuan sanki susmam gerekiyormuş gibi hissediyorum ister istemez"

" Üvey baban mı o adam" dediğimde kafasını iki yana salladı

" Hayır öz babam. Ama bana hiç babalık yapmadı onun yerine bir adam vardı hep o bana babalık yapardı. Gizli gizli yapardı bunuda annem ve babamın tanıdığı ama sevmediği biriymiş galiba. İyi biri olduğu için sevmemişlerdir büyük ihtimalle çünkü gerçekten ben onun hiçbir şeyi olmama rağmen gelip bana babalık yapardı" dediğinde istemsizce gülümsedim ama birşey vardı içimde sanki bazı şeyleri bana eksik anlatıyordu. Ve bunları neden bana anlatıyordu? Şimdilik hiçbirşeyi sorgulamamaya karar vermiştim.

Aniden ona sarılmam da kaçınılmaz olmuştu. Şuanda ikimizinde buna çok ihtiyacı olduğu belliydi. Başta şaşırmış kasılmıştı ama sonrasında oda kollarını etrafıma dolamıştı. Bir eli sırtımı diğer eli saçlarımı okşuyordu. Derin bir nefes verdim. Neden bilmiyorum ama bu gövde çok tanıdık geliyordu...

"Ne oluyor lan orada" diye bağıran Altay'ın sesini duyunca ikimzide hala birbirimize sarılı şekilde dururken sesin geldiği yöne baktığımızda timdeki herkes karşımızda dikilmiş Taylan ve bana bakıyordu. Neden sarıldığımızı anlamaya çalışıyorlardı büyük ihtimalle Taylan hızla geri çekilmişti, bende itiraz etmeden ondan ayrılmıştım. Hiç istifimi bozmadan sırtımı çınar ağacına yasladım.

"Size ne" dediğimde altayın kaşları çatılmıştı

"Komutanınım ben senin bana hesap vermek zorundasın"

"Bunu neden yapayım burada seni ilgilendiren birşey yok. Benim kiminle sarıldığım seni ilgilendirmez bu bir görev değil" dediğimde Altay dişlerini sıkıyordu

"Efsun delirtme beni"

"Asıl sen delirtme beni be! ne yapmaya çalışıyorsun sen" diye en sonunda bende yükselmiştim. Kafamı karıştırıp durmaktan başka birşey yapmıyordu. Bir gelir kırılgan masum bir çocuk gibi bana bakardı bir gelir sinirimi bozardı ertesi gün bunun yüzünden özür notu gönderirdi göreve gelirdik neyin var derdim bana bağırırdı, ne yapmaya çalışıyordu bu adam geçmişin öcünü mü almaya çalışıyordu benden!

Sinirle ayağa kalktım. Hiçbirine bakmadan köye doğru yürümeye başladım kalkıpta onunla uğraşamazdım. Ben gelip geçmişteki hatalarımı telafi etmeye çalışayım adam gelsin benim kafamla oynasın gerizekalı işte!

Arkadan sesler geliyordu daha doğrusu altayın sinirli sesleri geliyordu taylana hesap soruyordu kesin buna emindim bana soramadığı için tüm sinirliyle ona patlayacağı aklıma gelince sinirle arkamı dönüp tekrar onlara doğru yürümeye başladım benim yüzümden onun fırçalanmasını istemiyordum. Büyük adımlar atarak onların yanına gittiğimde Taylan hazır ol duruşunda durmuş Altay ona bağırıyordu. Sinirle Taylanın kolunu kavrayınca şaşkınlıkla tüm tim Altay ve Taylan bana baktı gözlerimi hiç çekinmeden altayın gözlerine diktim

"Bana kızıp hesap sormuyor yada soramıyorsan ondan da hesap sormayacaksın" dediğimde tüm tim dehşete düşmüş gibi bize bakıyordu. Altyaın çenesi kasılmış dişlerini sıkıyordu. Boynundaki damarlar belirginleşmişti

"Efsun" dedi bağırmak istiyordu ama daha önce bağırdığı için sinirli olduğumu biliyordu ve ses tonunu ayarlamaya çalışıyordu pek beceremiyordu ama deniyordu.

"Ne va-" derken sözümü kesen şey köyden gelen silah sesiydi. Hepimiz direkt kafamızı köye çevirmiştik. Hayır hayır hayır düşündüğüm şey olamazdı olmamalıydı hayır bizim yüzümüzden onlara birşey olamazdı!

Eğer onlara birşey olursa kendimi asla affedemezdim. Ben buraya geldim diye Taylan peşimden gelmişti. Taylan ve ben yokuz diye herkes buraya toplanmıştı hayır onlara birşey olamazdı! Benim yüzümden onlara birşey olmamalıydı benim hatam yüzünden onlara zarar gelmemeliydi.

Hepimizden önce Altay hızla arkasını dönmüş bizleri umursamadan tek başına hızla köye doğru koşmaya başlamıştı ne kadar endişeli olduğu o kadar belliydi ki. Onlardan birine birşey olduysa herkesin canına okuyacaktı okuyacaktık!

Merhaba canlarım nasılsınız?
Bölümü nasıl buldunuz?
Altayın ilk bölümde neden bu kadar kırılgan olduğunu şimdi anlamışsınızdır diye düşünüyorum.

Aslında geçmişini sonraki bölümlerde yazacaktım, ama altayı anlamadan dinlemeden yargılamanızı istemediğim için, bu şekilde bu bölümden yazdım.

Efsunun anne özlemine ne diyorsunuz peki? Annesine ihtiyaç duymuştu bütün hayatı boyunca annesi yok diye dalga geçmişlerdi, bu duygusallığını şımarık gibi görünmesini anlayın lütfen...

Seviliyorsunuz görüşmek üzere 💫🇹🇷