Bölümler 2Şu an: SEN KRİZİ
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Suçlu olduğunu biliyorum. Suçlu olduğunuzu biliyorum. İkiniz de küçük çocuklar gibi davranıp başkalarının hayatlarını hiçe saydınız.
Söylesene, o lanet büyüyü neden seni zindanlarda çürümeye bırakan adama yapmadın? Neden bana yaptın? Belki de onun canını böyle daha çok yakacağını düşündün. Bu düşünce bile başlı başına bir saçmalık.
Çünkü ben, bu saçmalığın can bulmuş hâliyim.
Çocukları arasında görünmeyen bir ruh kadar yokum. Neden ben, büyücü? Neden?
Bazı geceler bunu düşünmekten çıldıracak gibi oluyorum. Her zaman güçsüzdüm... Senin bu hamlenle tamamen öldüm.
Onu cezalandırmadın. Ben onun varisi değildim. O taht hiçbir zaman benim olmayacaktı.
Sen akıllı ve kurnazsın. Babam, seni kaybetmek istemediği için seninle savaşa girdi ve bunun bedelini seni kaybederek ödedi. Onun canını derinden yakmıştın. Peki, bu büyüye ne gerek vardı?
Kime anlatıyorum ki? Sabaha kadar konuşsam ne değişecek sanki? Ama konuşacağım. Her gün, sabaha kadar zihnimin içinde susmayan o sesleri sen de duyacaksın.
Bu büyüyü bozmayacaksın, biliyorum.
Ama sen de şunu bil: En ağır bedeli ödeyen üç kişi var ve bunlardan biri babam değil. Bak, o orada, tahtında, varisleriyle birlikte mutlu.
— Şimdilik, — dedi büyücü.
Zindanın karanlık bir köşesinde, hiçbir şekilde karşılık vermeden duran bu adam, her gün yaşamakla ölmek arasında gidip geliyordu. Ardından konuşmaya devam etti:
— Güçsüz değilsin. Sadece gücünün farkında değilsin. Sen, onun evlatları arasında doğduğu gün gökten on bir yıldızın kaymasına neden olan tek çocuksun. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun. Taht senin olacak, Atlas. Onu senden almaya çalışanlar çok ağır bedeller ödeyecek.
Gözlerimi kapatarak zindanın ışık almayan bir köşesine oturdum. Canım yanmasa söylediklerine gülerdim. Fakat kalbimden yayılan ince sızı, bütün bedenimi paramparça etmeye yetiyordu. Kendimi yarı felç olmuş gibi hissediyordum.
Bedenimde gezinen bu ince sızı, zindanın içinde dolaşan kemirgenlere benziyordu. Acelesi yoktu. Yavaş yavaş vücudumu ele geçiriyordu. Sonra ise...
Zindandan kurtuluş yoktu. Tıpkı bedenimin bu acıdan kurtuluşu olmadığı gibi.
Ne acıydı doğrusu... Ölüm bile seni bu zindandan kurtarmıyordu. Bedenin ölse bile ruhun aynı acıyı burada çekmeye devam ediyordu.
Bedeni yok eden, ruhu süründüren bu ölümsüz acı, ben daha zindana düşmeden kalbimi bulmuştu.
Oturduğu yerden bir ses geldi. Dikkatlice baktığımda yerde bir diş gördüm. Onun yüzünü görebilmek umuduyla bulunduğumuz yerin tam ortasında bir alev yaktım.
Bir anda zindan aydınlandı. Alevler yüzüne yansırken gölgesi üzerime düştü.
— Pişman mısın? diye sordum.
Zorla gülümsemeye çalıştı ama başaramadı.
Ağzında yalnızca iki diş kalmıştı. Beyaz saçları birbirine girmiş, bir kısmı dökülmüştü. Elleri ve yüzü buruş buruş olmuştu. Tırnakları uzamıştı. Vücudundaki yaraların iyileşme ihtimali yoktu. Derisinde sıvı dolu kabarcıklar vardı ve o kabarcıkların içinde kurtçuklar geziniyordu.
Tıpkı...
Tıpkı bir ölümlüye benziyordu.
Bu görüntü beni daha da sinirlendiriyordu. Bütün bunları bir ölümlü yüzünden yaşıyordu.
Değer miydi gerçekten?
Farkında olmadan elimi sıktım. Onu sarsmak, hatta öldürmek istiyordum. Ölümsüz olan birini öldürmek...
Yırtık pırtık elbisesinin içinde en çok dikkatimi çeken şey, sol tarafındaki boşluktu. Bana yaptığı büyünün bedeli olarak kalbini tanrılara vermişti.
Çektiğim acı, onun acılarının yanında hiç kalırdı. Ama böyle olmasını ben istememiştim.
Gözlerini ateşten ayırıp bana çevirdi. Yaşayan tek yanı o gözleriydi.
— Pişman değilim. Bana acıma.
Yutkundum.
— Peki ya kendime, büyücü? Kendime acıyayım mı?
Ateşe doğru yaklaştı. Yüzündeki kemikleri daha yakından görebiliyordum. Bir de sol yanındaki o boşluğu...
Tam oraya, kalbinin olması gereken yere örümcekler ağ örüyordu.
— Bedel ödeyeceksin, Atlas. Tıpkı baban ve ben gibi. Ama tek bir farkla... Sen kazanacaksın.
Ortada yanan ateşi bir parmak şıklatmasıyla söndürdü.
İkimiz de yeniden ruhlarımızın karanlığına gömüldük.
— Kalbinin acısını duyuyorum, — dedi.
Gülümsedim.
— Hissetmiyorsun ama duyuyorsun. Ne mutlu sana, büyücü.
Vücudumdaki acı yeniden beni ele geçirmeye başladı. Gece yarısı olmak üzereydi. Nefes alışverişim düzensizleşti. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
— Nasıl biri? Güzel mi?
Acının beni ele geçirmesine izin vermeyecektim.
Kendine gel, Atlas. Kendine gel.
— Bilmiyorum, büyücü. Hâlâ acıyla başa çıkabiliyorum.
— Peki ya yarın, Atlas? İşte o zaman onun yanından bir an bile ayrılmak istemeyeceksin.
Etrafındaki zincirlere baktım.
— Şu zincirlerden birine kendimi bağlamak istiyorum. Sonra da acıyla bütünleşip dayanabildiğimi sana göstermek... Ama dayanamıyorum.
Hızlı hızlı nefes almaya başladım. Bedenimdeki acılar aklımı kaçırmama neden olacaktı.
Devam ettim:
— Sana tek bir şey soracağım. Bunun adı aşk mı olacak? Ben bir ölümlüye... Ah!
Karanlığın içinden koyu mavi gözleri bir ateş gibi parladı.
— Git, bul onu. Artık dayanacak gücün kalmadı. Ama dediğin ancak sen istersen olur.
Gözleri yeniden karanlığın içinde kayboldu.
— Ve o da isterse, büyücü, — dedim.
— Adını öğrenince bana da söyle, — dedi.
Pislik büyücü! Şu hâlinde bile eğlenecek bir şeyler arıyordu.
Yapamadım.
Acılarıma engel olamadım. Onlarla savaştım ve kaybettim.
İşte buradaydım.
Bir sen krizi tuttu beni.
Varlığını hissettiğim anda bedenime yayılan felç edici acılar birden bire yok oldu. Derin bir nefes alıp verdim. Bir anda vücudumdaki her şey yoluna girmişti.
Kalbim artık beni öldürmek için değil, yaşatmak için atıyordu.
Sen ölümlüsün, suçsuzsun.
Ben ölümsüzüm, suçsuzum.
Bir ölümlüye muhtaç olduğum için utanıyor, bu aciz bedenime acıyordum.
---
Çiçek saksıları ve sarmaşıklarla süslenmiş balkonunda çayını yudumluyordu. Her şeyden, herkesten habersiz yaşıyordu.
Gökyüzünde yaşananları bilseydi, küçücük kalbi bunları kaldırabilir miydi?
Bilmediği bir sırrın en büyük parçası olmuştu.
Yüzü gülüyordu ama gözleri...
Gözlerinde, kalbinden kopup gelen bir hüznün izleri vardı.
Yalnızdı. Peki, yüzündeki gülümsemeyle kimi kandırıyordu?
Kalbinin acısını hissediyordum.
Kendisini mi kandırıyordu? İnsan kendisini iyi olduğuna inandırmaya çalışırken ne kadar zorlanırdı, kim bilir. Bir de kalbi böyle buz gibi atarken...
Sanki bir kuyunun içine atılmıştı da kuyudan çıkmak yerine onun tadını çıkarıyordu. Kalbi savaşıyordu ama kuyuyla değil, kendisiyle.
Elektrikler bir anda kesildi.
Sokak karanlığa büründü.
Tam gitmek üzereyken bir hıçkırık sesi duydum. Bir anda kendimi balkonunda buldum.
O beni görmüyordu ama ben o karanlıkta onun en gerçek hâlini görüyordum.
Kalbi ağrıyordu. Gözyaşlarıyla sesini duyurmaya çalışıyordu.
Kalbimde yeniden ince bir sızı hissettim ama bu, acı veren bir sızı değildi.
Bir haberdi.
Kalbi beni hissediyordu, o beni görmese bile.
Bu nasıl olabilirdi?
Onun kalbi beni nasıl hissedebiliyordu?
Balkonuna birkaç ateş böceği kondurdum. Bir anda ağlamayı bıraktı. Gözlerini sildi, gözlerinin önüne düşen dağınık saçlarını topladı.
İşte yine o ince sızı...
Bu kez umut ve minnet doluydu.
İstemeden gülümsedim.
Nasıl bir bağ kurulmuştu aramızda?
Ateş böceklerinden biri eline kondu. Başını sağa eğerek onu izledi. Gözleri dolu doluydu ama yüzü gülümsüyordu.
İşte bu gerçekti.
Gülümsemek ona gerçekten yakışmıştı, ölümlüye.
Esintiyle masasının üzerindeki kâğıtlar etrafa dağıldı. Onları toplayıp yeniden masanın üzerine koydu. Ardından ateş böceklerine son bir kez baktı.
Oturduğu yere uzanıp gözlerini kapattı. Gözlerinden damlalar birer birer düşmeye devam ediyordu. Sonunda o damlaların da sonu geldi.
Uyumuştu.
Üzerini battaniyeyle örttüm.
Sana iyi bakmam gerek, sayın ölümlü.
Aslında aramızda hiçbir fark yoktu. Kendime yalan söylüyordum. Umursamaz davranıyordum ama karanlık bir an beni ele geçirdiğinde acizliğim bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
Masadaki kâğıtlar yeniden dağılmak üzereydi. Hepsini elimde toplayıp göz gezdirdim.
— Aman Tanrım!
Bölüm etkileşimi
