1. bölüm / 1
Kalbimin Pistinde✧1. Kristal ✧
Bölümler 1Şu an: ✧1. Kristal ✧
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ciğerlerime dolan hava o kadar soğuktu ki, her nefes alışımda boğazımda küçük cam kırıkları varmış gibi hissediyordum. Ama bu acı benim için bir çeşit ödüldü. Pistin sessizliğinde yankılanan tek ses, patenlerimin altındaki çeliğin buzu tıraşlarken çıkardığı o ritmik hışırtıydı.
Hızımı artırdım. Gözlerimi karşıdaki boş tribünlerin bir noktasına dikip zihnimde koreografiyi başlattım. Bir Cross-over ile ivme kazandıktan sonra geriye doğru süzülmeye başladım. Vücudumun her kası bir yay gibi gergindi. Sağ patenimin dış kenarına yüklendiğim o an, hayatımın en kritik saniyelerinden biriydi. Sıçradım. Havada üç tam tur dönerken dünya bir bulanıklıktan ibaretti. Triple Lutz... İnişe geçtiğimde buzun sertliğini dizlerimde hissettim ama Landing sırasında denge merkezim milimetrik bir sapmayla sola kaydı.
Savruldum. Bir an için pistin beyazlığıyla tavanın griliği birbirine karıştı. Ancak düşmedim. Zarif bir Spiral pozisyonuna geçerek durumu kurtardım; bacağımı gökyüzüne doğru uzatırken buzda derin ve pürüzsüz bir yay çizdim.
"Yeterli, Sezen! Gel buraya," diye bağırdı Hulusi Bey.
Patenlerimin dişlerini buza çakarak durdum ve kenara doğru süzüldüm. Alnımdan süzülen ter damlası buz gibi havada anında soğuyordu.
"Dengeni kaybettin," dedi Hulusi Bey, elindeki dosyaya bir şeyler not ederken. "Lutz'un inişinde vücut eksenin hala o kostümün azizliğine uğruyor. Hareketlerin kısıtlı."
"Biliyorum," dedim soluk soluğa. "Omuzlarımı özgürce açamıyorum. Kumaş sanki beni hapsetmiş gibi."
Hulusi Bey başını kaldırıp bana gülümsedi ve cebinden lacivert, üzerinde altın yaldızlı harfler olan o kartı uzattı. "İşte bu yüzden seni mahallenin terzisine değil, bir büyücüye gönderiyorum. Kutay Acar."
İsmi duyduğum an, içimde bir yerlerde bir buz tabakasının çatladığını hissettim. Kutay... O kara kuru, elinde makasla annesinin eski perdelerini kesip kendine pelerin yapan o çocuk, şimdi moda dünyasının parlayan yıldızı mı olmuştu? Kartı parmaklarımın arasında sıkarken, yıllar önce dizim kanadığında beni sırtında taşıyan o çocuğun kokusunu hatırlar gibi oldum.
Nişantaşı’ndaki atölyenin kapısından içeri adım attığımda, buz pistinin o steril ve soğuk dünyasından çıkıp lüksün ve emeğin harmanlandığı sıcak bir kozaya girmiş gibiydim. Etraf ipek ruloları, tül yığınları ve devasa aynalarla doluydu.
Ve oradaydı.
Sırtı bana dönüktü. Üzerindeki beyaz, dar tişört omuzlarının ne kadar genişlediğini, kollarındaki kasların ne kadar belirginleştiğini kanıtlar nitelikteydi. Siyah bir mankenin üzerinde bir kumaşı iğnelemekle meşguldü. O kadar odaklanmıştı ki, içeri girdiğimi bile fark etmemiş gibiydi.
"Hala aynı titizlik," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
Yavaşça döndü. Bakışları önce paten çantamda, sonra kızıl saçlarımda durdu. Gözlerinde o tanıdık, muzip parıltı belirdi ama bu kez çok daha olgun, çok daha delici bakıyordu.
"Zamanlama harika, Sezen Köse," dedi sesi. O kadar pürüzsüz ve derindi ki, bir an dengemi kaybedecek gibi oldum. "Hala o küçük, inatçı şampiyon gibi tam vaktindesin."
"Sen de hala iğnelerle konuşuyorsun, Kutay Acar," diye karşılık verdim.
Aramızdaki mesafe azaldığında boyunun ne kadar uzun olduğunu fark ettim. Yanıma geldiğinde kokusunu aldım; odunsu, pahalı ama bir o kadar da tanıdık. Elindeki mezurayı omuzlarına attı ve beni bir sanat eserini inceler gibi süzdü.
"Buzda süzülürken seni izledim," dedi, sesi şimdi daha alçaktı. "Ama o üzerindeki paçavralar seni yavaşlatıyor. Seni bir kutuya hapsediyorlar. Ben ise senin o hırçın ruhunu dikişlerimle serbest bırakmak istiyorum."
"Hadi ama," dedim meydan okurcasına. "Alt tarafı bir kostüm dikeceksin."
"Hayır," dedi, bana bir adım daha yaklaşarak. "Ben senin ikinci tenini yaratacağım. Öyle bir kostüm olacak ki bu, Hydroblading yaparken buzun yüzeyine yaklaştığında kumaş seninle bir bütün olacak. Ama uyarayım; benimle çalışmak o Triple Axel'ları atmaktan daha sancılıdır."
"Ben acıya antrenmanlıyım, Kutay. Sadece işini yap."
Gülümsedi. O gülümseme, çocukluğumun en güvenli sığınağıydı ama şimdi en tehlikeli sınavım gibi duruyordu.
Kutay, "Şimdi, lütfen şu yüksek platforma çık," dediğinde sesindeki profesyonellik beni bir anlığına çocukluk arkadaşımdan uzaklaştırıp karşısındaki "konu"ya dönüştürdü. Platforma çıktığımda kendimi bir podyumda değil, bir mikroskop altında gibi hissediyordum. Üzerimde sadece incecik antrenman kıyafetlerim vardı ve aynalardaki yansımam, Kutay’ın keskin bakışlarıyla birleşince huzursuzca kıpırdandım.
"Düz bak, omuzlarını serbest bırak," diye uyardı beni. Elindeki siyah mezurayı sanki bir kement gibi boynuna asmıştı. Yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, giydiği beyaz tişörtün kumaş dokusunu bile görebiliyordum.
Mezurayı göğüs kafesimin etrafına doladığında nefesimi tuttum.
"Nefes almayı unutuyorsun, Sezen," dedi fısıltıyla. Sesi tam kulağımın dibindeydi, sıcaklığı tenimi yakıp geçti. "Buzda bu kadar gergin olursan, Step Sequence sırasında akıcılığını kaybedersin. Bedenin kumaşla kavga etmemeli, ona teslim olmalı."
"Kavga etmiyorum," diye mırıldandım, aynadaki gözlerine bakmamaya çalışarak. "Sadece... bu kadar yakın olmana alışık değilim."
"İşimi yaparken mesafeleri sevmem," dedi ve mezurayı belime indirdi. Parmak uçları, tişörtümün üzerinden bel kavisime değdiğinde vücudumdan bir elektrik akımı geçtiğini hissettim. Bu, buzun verdiği o uyuşukluktan çok farklı, canlandırıcı ama tehlikeli bir histi. "Belin çok ince, bu iyi. Hareketlerde esneklik sağlar ama kostümün ağırlık merkezini tam buraya oturtmalıyız. Yoksa bir Lutz dönüşünde kıyafetin savrulması dengeni bozar."
Diz çöktüğünde bakışlarım istem dışı geniş omuzlarına ve saçlarının ensesindeki o hafif kıvrıma kaydı. Kutay, mezurayı bacağımın iç kısmına yerleştirdiğinde duraksadı. Bakışları, diz kapağımın hemen yanındaki o küçük, beyaza çalan yara izine odaklandı.
İşaret parmağının ucu, yara izinin üzerinde çok hafifçe gezindi. O an, Nişantaşı’ndaki bu lüks atölye silindi; yerine donmuş bir göletin kenarı, ağaçlardan süzülen kış güneşi ve burnumun ucundaki sızı geldi.
"Hala burada," dedi Kutay, sesi artık bir tasarımcıya ait değildi. "Hala o ilk düşüşün izini taşıyorsun."
"Senin sayende," dedim, sesim her zamankinden daha kısık çıkmıştı. "O gün beni eve kadar sırtında taşımasaydın, annem patenleri çoktan çöpe atmış olurdu."
Kutay başını kaldırıp bana baktı. O siyah gözlerde, on beş yılın biriktirdiği ama hiç eskimemiş olan o koruyucu ifadeyi gördüm. "Sırtım hala o günkü kadar sağlam, Sezen. Ama artık düşmene izin vermeyecek kadar iyi kıyafetler dikiyorum."
Yavaşça ayağa kalktı. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Ben platformun üzerindeyken göz göze gelmiştik. "Eskiden ebe oynarken benden kaçardın. Şimdi ise kaçacak bir buzun kalmadı. Bu kıyafet bittiğinde, üzerinde benim imzam olacak. Sahneye çıktığında sadece kendine değil, bana da güvenmek zorundasın."
Yutkundum. "Ben sadece kendime güvenmeye programlıyım, Kutay. Buzda yalnızsın. Kimse elini tutmaz."
Kutay bir adım daha yaklaştı, elimin üzerine elini koydu. Teninin sıcaklığı, buz tutmuş kalbimi eritecek kadar güçlüydü. "Artık değil," dedi.
Atölyeden nasıl çıktığımı, o ağır meşe kapıyı arkamdan nasıl kapattığımı hatırlamıyordum. Nişantaşı’nın akşamüstü kalabalığı yüzüme sert bir rüzgar gibi çarptı ama bu, buz pistinin o tanıdık soğuğu değildi. Bu, Kutay’ın parmak uçlarının bıraktığı yangını söndürmeye yetmeyen, beyhude bir esintiydi.
Kaldırımda öylece durdum. İnsanlar yanımdan geçip giderken, ben hala o aynalı odada, platformun üzerindeydim. Sırtımda onun nefesini, bileğimde ise o meşum mezuranın soğuk ama bir o kadar da sahiplenici dokunuşunu hissediyordum. Çantamın askısını omzumda düzelttim. Patenlerimin ağırlığı her zamankinden daha fazlaymış gibi geldi; sanki içlerinde sadece çelik ve deri değil, tüm o çocukluk hatıraları birikmişti.
Yürümeye başladım. Mağaza camlarındaki yansımama baktığımda, her zamanki disiplinli, yüzünde duygudan eser olmayan Sezen’i göremedim. Yanaklarımda, buzda en sert Axel atlayışını yaptıktan sonra bile oluşmayan bir kırmızılık vardı. Kutay... Onu sadece "mahalledeki çocuk" olarak hatırlamaya devam etmek çok daha güvenliydi. Şimdi ise karşımda duran o adam, zihnimdeki tüm kategorileri altüst etmişti. O karizmatik duruşun, işine olan o vahşi tutkunun altında hala benim tanıdığım o korumacı çocuk vardı; ama bu kez bakışları korumaktan fazlasını istiyor gibiydi.
Metroya binerken kalabalığın içinde kayboldum. Kulaklıklarımı taktım ama müzik bile zihnimdeki uğultuyu bastıramadı. Sürekli aynı sahne dönüp duruyordu: Diz çöküşü, o eski yara izine dokunuşu... Sanki o yara izi sadece derimde değil, ruhumda da bir kapıydı ve Kutay o kapının anahtarını hiç kaybetmemişti.
Eve girdiğimde annemin mutfaktan gelen sesini duydum ama konuşacak halim yoktu. "Yorgunum anne, biraz uzanacağım," diyerek kendimi odama attım. Işığı açmadım. Sokak lambasının sarı ışığı perdelerin arasından sızıp odama soluk bir hüzün yayıyordu.
Çantamı köşeye fırlatıp yatağımın kenarına oturdum. Komodinin çekmecesini çekip en altta, eski bir defterin arasında sakladığım o fotoğrafı çıkardım. Kenarları sararmış, hafifçe bükülmüş bir kare...
Fotoğrafta henüz on yaşındaydım. Ayağımda bana iki numara büyük gelen ilk patenlerim vardı. Yanımda ise Kutay... Üzerinde dikiş izleriyle dolu, kendi diktiği tuhaf bir yelek, yüzünde ise dünyayı fethedecekmiş gibi duran o mağrur ifade. Kolunu omuzuma atmış, sanki tüm dünyaya "Ona ben bakıyorum," der gibi bakıyordu kameraya.
O zamanlar aşk, sadece masallarda duyduğumuz bir kelimeydi. Bizimkisi ise aşktan daha köklü, daha ilkel bir şeydi. Birbirimizin büyümesine şahitlik etmiştik; ben onun dikiş dikerken parmaklarına batan iğnelerin acısını biliyordum, o ise benim pistte düştüğümde kaç saniye sonra ayağa kalkacağımı.
Fotoğrafı göğsüme bastırdım. Kutay’ın atölyesinde söylediği o söz kulaklarımda yankılandı: "Bedenin kumaşla kavga etmemeli, ona teslim olmalı."
Teslim olmak... Benim lügatimde karşılığı olmayan tek kelimeydi. Buzda teslim olursanız, yerçekimi sizi parçalara ayırırdı. Ben hep kontrol eden taraftım. Ama Kutay’ın o mezurayı belime doladığı an, kontrolün parmaklarımın arasından kayıp gittiğini hissetmiştim.
Tam o sırada telefonumun ekranı aydınlandı. Tanımadığım bir numaradan mesaj gelmişti. Kalbim, bir Sit Spin'e girerkenki o ani hızlanmayla çarpmaya başladı.
“Yarın sabah 07:00'deki antrenmanına geleceğim. Kostümün esneme payını hareket halindeyken görmem lazım. Geç kalma, Kraliçe.”
Mesajın sonundaki "Kraliçe" ifadesi, çocukken bana taktığı lakaptı. Gülümsememe engel olamadım. Telefonu yastığımın altına koyduğumda, o gece uykunun bana uğramayacağını biliyordum. Yarın sabah buzun üzerinde sadece antrenörüm olmayacaktı; geçmişim, bugünüme dikilmek üzere tam karşımda duracaktı.
O gece uyku, sanki ulaşılması imkansız bir Quadruple Axel gibi benden uzak durdu. Yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönerken, zihnim Kutay’ın attığı o tek kelimelik "Kraliçe" imzasında asılı kalmıştı. Çocukken bu lakabı bana, mahallenin arkasındaki küçük buz pistinde dengemi sağlayamayıp düştüğümde, ağlamamak için çenemi dik tuttuğum için takmıştı. "Sen ağlamıyorsun, senin tacın düşer diye korkuyorsun galiba kraliçe," demişti o zamanlar.
Şimdi ise o tacın ağırlığını gerçekten hissediyordum.
Sabah alarmı çalmadan çok önce uyandım. Odanın içi henüz gri bir karanlığa gömülüyken kalkıp hazırlandım. Antrenman çantamı hazırlarken her hareketi bir ritüel gibi yavaşça yaptım. Tozluklarımı çektim, yedek bağcıklarımı kontrol ettim. Kalbimdeki o tuhaf çarpıntı, sanki bir yarışma finaline çıkacakmışım gibi midemi bulandırıyordu. Evden sessizce çıktım. Sokaklar henüz uyanmamıştı ama benim içimde fırtınalar kopuyordu.
Piste vardığımda salonun o devasa ışıkları henüz tamamen açılmamıştı. Sadece pistin üzerindeki spot lambalar yanıyor, buzun yüzeyini bir elmas gibi parlatıyordu. Soyunma odasında patenlerimi bağlarken ellerimin titrediğini fark ettim. "Kendine gel Sezen," diye fısıldadım aynadaki yansımama. "O sadece çocukluk arkadaşın. O sadece bir tasarımcı."
Patenlerimin bağcıklarını her zamankinden daha sıkı çektim. Bileklerimi tamamen sarmalıydılar; çünkü bugün, hataya yer yoktu.
Piste ilk adımı attığımda, o keskin soğuk havayı ciğerlerime çektim. Boş salonda sadece benim patenlerimin sesi yankılanıyordu. Birkaç tur Stroking yaparak ısınmaya başladım. Vücudumun açılmasını beklerken, gözüm sürekli giriş kapısındaydı.
Ve sonra, kapı o ağır gıcırtıyla açıldı.
Kutay içeri girdi. Üzerinde siyah, vücuduna kusursuz oturan bir palto ve elinde bir tablet vardı. Adımları kendinden o kadar emindi ki, buzun üzerindeki otoritemin sarsıldığını hissettim. Tribünlerin en ön sırasına, Hulusi Bey'in yanına oturdu. Paltosunu yanındaki koltuğa bıraktığında, dünkü o beyaz tişörtünün yerine siyah bir balıkçı yaka kazak giydiğini gördüm. Bu haliyle daha da ulaşılmaz ve daha da tehlikeli görünüyordu.
"Günaydın Kraliçe!" diye seslendi sesi, boş salonda çınlayarak. "Bakalım bu sabah buz sana itaat ediyor mu?"
Hulusi Bey başıyla bana işaret verdi. "Hadi Sezen, ısınmayı bitir. Kısa programın teknik bölümlerine geçiyoruz. Kutay her açını izleyecek."
Müziğim başlamadan önce pistin ortasında durdum. Başımı hafifçe yana eğdim ve gözlerimi Kutay’ınkilerle birleştirdim. Ona ne kadar güçlü olduğumu göstermek istiyordum. Sadece bir tasarımcıya değil, bana acıyarak bakan o küçük çocuğa, artık kendi ayakları üzerinde duran bir kadını kanıtlamalıydım.
Müzik, kemanın hüzünlü ve sert tınılarıyla başladığında hareket geçtim. İlk olarak bir Step Sequence serisine girdim. Ayaklarım buzun üzerinde karmaşık figürler çizerken, vücudumu her zamankinden daha fazla esnetiyordum. Kutay’ın gözlerinin üzerimde olduğunu bilmek, hareketlerime ekstra bir keskinlik katıyordu.
"Dönüşlere odaklan Sezen!" diye bağırdı Hulusi Bey.
Hızlandım. Geriye doğru bir Crossover serisiyle ivme kazandım. Şimdi en zor kısma geliyordum. Bir Triple Flip. Sıçradığımda havada bir mermi gibi döndüm. İnişim (landing) o kadar pürüzsüzdü ki, buzdan sadece ince bir kar tozu kalktı. Hemen ardından bir Sit Spin'e çöktüm. Kendi eksenim etrafında dönerken dünya bir bulanıklıktan ibaretti; ta ki o siyah noktayı, yani tribünde oturan Kutay'ı görene kadar.
Dönüşümü bitirip dikleştiğimde nefes nefese kalmıştım. Kutay oturduğu yerden kalkmış, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu. Yüzünde ne bir hayranlık ne de bir eleştiri vardı. Sadece derin bir konsantrasyon...
Pistin kenarına, tam onun durduğu noktaya kadar kaydım. Parmaklıklara tutunarak ona baktım. "Nasıl?" diye sordum, sesimdeki meydan okumayı gizlemeyerek. "Kumaşın bu tempoya dayanabilir mi?"
Kutay öne eğildi, yüzü yüzüme çok yakındı. Gözlerinde o dünkü ateşli bakışın yerini, profesyonel bir avcının dikkati almıştı. "Sorun kumaşta değil Sezen," dedi alçak bir sesle. "Sorun senin kalçalarındaki o mikro kasılmalarda. Atlayıştan hemen önce korkuyorsun. Kostümünü dikerken o korkuyu gizleyecek bir dikiş bulabilirim belki ama buzun üzerinde seni benden başka kimse kurtaramaz."
Kutay’ın sözleri, az önce iniş yaptığım buzun kendisinden daha soğuk bir duş etkisi yaratmıştı. "Korkuyorsun," demişti. Ben, Sezen Köse; hayatını buza adamış, her sabah şafak sökmeden o soğuk pistte ter döken kadın mı korkuyordu? Öfkenin ve inkarın damarlarımda buzlu bir su gibi aktığını hissettim.
"Ben korkmam, Kutay," dedim, parmaklıklara tutunan ellerim bembeyaz kesilirken. "Ben sadece hesaplarım. Fizik kurallarını, momentumu ve merkezkaç kuvvetini hesaplarım. Eğer o 'mikro kasılma' dediğin şeyi görüyorsan, bu vücudumun hata payını sıfırlama çabasıdır."
Kutay, hiçbir şey söylemeden tribünlerin arasındaki merdivenlerden indi. Ayakkabılarının altındaki kauçuk tabanların betonla çıkardığı o tok ses, kalbimin ritmiyle eşleşmişti. Pistin kapısına geldiğinde, Hulusi Bey bile şaşkınlıkla ona bakıyordu. Kutay, ayakkabılarını umursamadan buzun üzerine ilk adımını attı. Buz, deri ayakkabılar için kaygandır; ama o, sanki kendi evinin salonunda yürüyormuş gibi dengeli ve ağır adımlarla bana doğru ilerledi.
Tam önümde durdu. Aramızda sadece o ince parmaklık vardı ama o an dünya sadece ikimizden ibaretti.
"Hesap yapmak, bir matematikçinin işidir Sezen," dedi, elini kaldırıp omzuma koyarak. Dokunduğu yer, sentetik kumaşın üzerinden bile alev alıyordu. "Buz pateni ise duyguların fiziksel bir formudur. Eğer havaya sıçradığında zihninde sadece 'açılar' varsa, inişin bir makine kadar ruhsuz olur. Ben ruhsuz bir kadına elbise dikmem."
Elini omzumdan aşağıya, kürek kemiğimin üzerine kaydırdı. Bu hareket o kadar profesyonel ama bir o kadar da mahremdi ki, nefesimin boğazımda tıkandığını hissettim.
"Buradaki kaslar," dedi, parmak uçlarıyla sırtımdaki o gergin hattı takip ederek. "Hala çocukken bindiğin o bozuk bisikletten düşecekmişsin gibi kasılıyor. Serbest bırak. Eğer bu sırtı serbest bırakmazsan, dikeceğim o ipek şifonlar senin üzerinde bir zırh gibi durur. Ben senin parlamanı istiyorum, saklanmanı değil."
"Kutay, herkes izliyor..." diye fısıldadım, gözlerim istemsizce tribündeki antrenörüme kayarken.
"İzlesinler," dedi, bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan. "Onlar bir sporcu görüyor, ben ise yıllar önce o göletin kenarında titreyen ama pes etmeyen kızı görüyorum. O kız korkmuyordu Sezen. Sadece yanındaki çocuğa güveniyordu. Şimdi de aynısını yap."
Elimi parmaklıktan çekip onun boşta kalan eline koydum. Teninin sıcaklığı, buzun o keskin soğuğuna karşı verdiğim en büyük savaştı. "Peki," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Ne yapmamı istiyorsun?"
Kutay geri çekildi, yüzünde o zafer kazanmış ama bir o kadar da şefkatli gülümseme belirdi. "Aynı seriyi baştan yap. Ama bu sefer inişi hesaplama. Sadece yere konacağını bil. Ben buradayım, seni izliyorum. Hatanı kumaşla kapatmayacağım; hatanı, seni o kadar güzel göstererek yok edeceğim ki kimse nereye bastığına bakmayacak."
Pistin ortasına doğru geri geri kaydım. Kutay kapının yanında, kollarını göğsünde kavuşturmuş bekliyordu. Müziğin başlamasını beklemedim. Kendi içimdeki o çocukluk melodisini duyar gibiydim. Hızlandım. Bu kez bacaklarım daha hafifti. Triple Flip için sıçradığımda, havada kaç tur döndüğümü saymadım. Sadece Kutay’ın o siyah bakışlarını düşündüm.
Yere indiğimde, buzun üzerinde sanki bir pamuk yığınına konmuşum gibi hissettim. Kusursuzdu.
Başımı kaldırıp ona baktığımda, Kutay’ın başıyla hafifçe onay verdiğini gördüm. O an anladım ki; bu yarışma sadece madalya için değildi. Bu, Kutay’ın ellerinde yeniden şekillenen bir kadının, kendi korkularıyla yaptığı ilk gerçek danstı.
Antrenman bittiğinde, patenlerimi çıkarırken parmaklarımın soğuktan uyuştuğunu ama kalbimin hala o son atlayışın hızıyla çarptığını hissediyordum. Soyunma odasının sessizliğinde, sadece kendi nefesimi duyabiliyordum. Kutay dışarıda, Hulusi Bey ile bir şeyler konuşuyordu. Onların sesleri derinden gelen bir uğultu gibiydi.
Patenlerimin koruyucularını takıp çantama yerleştirdim. Aynaya baktığımda, darmadağın olmuş kızıl saçlarımı ve yüzümdeki o tuhaf kararlılığı gördüm. Bu adam sadece bir tasarımcı değildi; o, benim yıllardır kimseye göstermediğim zayıf noktalarımı elindeki bir iğneyle kurcalayan biriydi.
Dışarı çıktığımda Kutay, siyah paltosuna bürünmüş, kapının yanında telefonuna bakıyordu. Beni görünce telefonunu cebine attı ve o her zamanki hafif, meydan okuyan gülümsemesini takındı.
"Kraliçe'nin enerjisi yerinde," dedi, sesi boş koridorda yankılanarak. "Ama bu enerjiyle sadece buzu değil, beni de eriteceksin diye korkuyorum."
"Öyle bir niyetim yok Kutay," dedim, çantamın askısını düzelterek. "Sadece işimi yapıyorum."
"İşini yapmak için önce bir şeyler yemen lazım. Buzda harcadığın o kalorileri geri almazsan, provada ayakta duramazsın. Gel, şu köşedeki eski pastaneye gidelim. Hala oradaki vişneli turtaları sevdiğini biliyorum."
Donup kaldım. Vişneli turta... On yaşındayken, her başarılı antrenman sonrası babamın beni götürdüğü o küçük dükkanı nasıl unutmamıştı? "Hala orada olduğunu biliyor musun?" diye sordum hayretle.
"Ben seninle ilgili hiçbir şeyi unutmadım Sezen," dedi, sesi bir an için ciddileşerek. "Sadece bazı şeyleri hatırlatmak için doğru zamanı bekledim."
Pastaneye girdiğimizde burnuma dolan o taze hamur ve tarçın kokusu, beni bir anda geçmişin güvenli kollarına fırlattı. Küçük, ahşap masalardan birine oturduk. Kutay, benim söylememe gerek kalmadan iki orta şekerli kahve ve bir dilim vişneli turta sipariş etti.
"Neden?" diye sordum, ellerimi kahve fincanının etrafına dolayarak. "Neden yıllar sonra, tam da bu yarışma öncesi?"
Kutay arkasına yaslandı, gözlerini üzerimden ayırmıyordu. "Çünkü bu yarışma senin zirven olacak Sezen. Ve ben, o zirvede üzerinde sadece bir elbise değil, bir sanat eseri olsun istedim. Ayrıca..." Duraksadı, bakışları masadaki vişne lekesine kaydı. "Seni o gün göletin kenarında bıraktığımda, bir gün geri döneceğime dair kendime söz vermiştim. Ama o zamanlar sadece ipliklerim vardı, şimdi ise bir imparatorluğum var."
"Kutay, biz sadece çocukluk arkadaşıyız," dedim, sesimdeki savunma mekanizmasını yeniden devreye sokarak.
"Arkadaş mı?" Kutay masanın üzerinden uzanıp elimi tuttu. Parmakları hala dikiş dikmekten nasırlaşmıştı ama dokunuşu inanılmaz derecede nazikti. "Hangi arkadaş, diğerinin her düştüğünde çıkardığı sesin notasını ezbere bilir? Hangi arkadaş, diğerinin gözlerindeki korkuyu bir bakışta anlar?"
Başımı eğdim. Haklıydı. Aramızdaki şey hiçbir zaman sadece arkadaşlık olmamıştı. Bu, iki yarım ruhun birbirini bulma çabasıydı. Ama şimdi, araya giren yıllar, kariyerler ve o sarsılmaz gururumuz vardı.
Bölüm etkileşimi
