2- 20 KASIM

Vaveyla Yazarı: Şimal TAN

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 2- 20 KASIM

MABEL MAYSA KABALCI
"Eğer ölürsem bilin ki ; söyleyeceklerim bitmedi, konuşmam yarım kaldı. Alıp vermekte olduğum nefesim gibi... "
~ M. Maysa KABALCI ~
İyi okumalarr ♡
___________________________________
20 Kasım /Kabalcılar Köşkü
Yemyeşil , büyükçe bir bahçesi olan kocaman ve bembeyaz bir köşktü burası. Uzaktan öyle sıcak , öyle sevimli görünüyordu ki kimsenin aklından burada asıl neyin yaşandığı geçmezdi.
Gerçeklerin üzerini kapayan bu köşkte taş kalpli bir adam yaşıyor , bir kadın susmak zorunda kalıyor , minik bir kız çocuğu ise tüm bunlardan habersiz her gün boy atlıyor ; kapı pervazına çizilen çizgilere bir yenisi daha ekleniyordu.
Koca köşkte tatlı bir telaş vardı. Minik Maysa'nın altıncı yaş gününün telaşıydı bu. Anne ve babası bahçede misafirleri karşılarken Maysa ise annesinin iki yandan ördüğü saçlarıyla pembe , kışlık , tüllü elbisesiyle toz pembe renklerle döşenmiş odasında yüzünü somurta somurta oturuyordu. Kapının önünde kollarını bağlamış bir şekilde oturmasının ve somurtmasının sebebi en iyi arkadaşı Aras'ın doğum gününe gelemeyeceğiydi.
Ve bu ilk defa oluyordu. Şimdiye kadar hatırladığı ne kadar doğum günü varsa hepsinde Aras vardı , aynı şekilde o da Aras'ın hiçbir doğum gününü kaçırmamıştı.
Odasına doğru yaklaşan adım sesleriyle yerinde huzursuzca kımıldanıp kapı kulpunu çeviren ve içeri giren kişiye baktı. Bu onun bu dünyada görüp görebileceği en güzel kadın ; annesiydi. Ülkesinde onu herkes güzel yüzü ve tasarımlarıyla tanıyordu. Televizyonlar , magazin , moda dergileri , markalar... Ünlü model Belgin Sayhan'dı o.
Kendi gibi kalbi de güzeldi ki insanların ilgisini çeken şeyde onun dış görünüşünden ziyade kalbiydi. Fakat Maysa bilemezdi ki ; Belgin Arslanoğlu'nun kızı olmanın, hayatını mahvedeceğini...
Annesine gözlerini devirip tekrar yere oturunca Genç kadın elbisesinin eteğini toparlayıp minik kızının yanına , yere oturdu ve tıpkı onun gibi sırtını kapıya yaslayıp kollarını dizlerinde birleştirdi. Sonra ninni gibi çıkan rahatlatıcı ses tonu odanın içindeki sessizliği böldü. "Onun gelmesini bu kadar çok mu istiyorsun?"
Minik kız "Hmm hmm..." diye mırıldandı annesine. Annesi konuşmaya devam etti. "Ama belkide bu senin son doğum günün değildir." O gün , o an annesinin ne demek istediğini anlamamıştı. Keşke anlayacak yaşta olsaydı...
"Hem Aras bundan sonra ki doğum günü partilerinde de gelebilir , neden hemen keyfini kaçırıyor ve aşağıda üflenmeyi bekleyen pastaya haksızlık ediyorsun?" Maysa boncuk boncuk bakan gözlerini annesinin güzel yüzüne çevirdi. Annesi haklıydı.
Çekimser bir şekilde sordu ; "Pasta neli?" Annesi kızının kendisininkine benzeyen gözlerinin içine kocaman gülümseyip cevap verdi. "Çilekli."
Maysa'nın da minicik dudakları yukarı kıvrıldı. Sonra ışıldayan gözleri annesinin yüzünde birşeyi farketti. Gözünün etrafında bir koyuluk vardı. Minik elini havaya kaldırıp annesinin yüzüne , gözünün etrafında duran şişkinliğe koydu. Genç kadının yüzünde ki gülümseme bir anda kayboldu , yerini hüzün kapladı.
"Burana ne oldu anne?" Dalgın bir ifadeyle kızının öpmeye bile kıyamadığı yüzüne bir kez daha gülümseyip kısık çıkan sesiyle konuştu. "Birşey olmadı." Yutkundu. "Hiçbir şey olmadı , senin annene hiçbir şey olmayacak. Bunu sakın aklından çıkarma." Elini kızının minik ve üşümüş eline koyup avcunun içine aldı ve dudaklarına götürüp öptü. Dolan gözlerini burnunu çekerek sildiğinde tekrar gülümsemeye çalışmak onun için çok zor bir hâl aldı. Sonra konuyu değiştirdi. "Boyunu ölçmeyi unuttuk , kalk bakalım ayağa!"
Yerden hızlıca kalkıp üzerine çeki düzen vererek komidine ilerledi. Maysa çoktan kapı pervazında ki yerini almıştı. Genç kadın komidinin çekmecesinden bir keçeli kalem çıkarıp kızının yanına ilerledi. "Evet... Şimdi dik dur bakalım."
Minik kız aklınca parmak ucuna doğru kalktığında annesi kocaman bir kahkaha attı. "Senin o kafanın içinde ki zekâna hayranım Maysa. Şimdi gerçek boyuna in bakalım." Maysa annesinin bunu farketmesiyle yanakları kızara kızara topuklarının üzerine bastığında annesi eğilip elini kızının başının üzerine koydu ve doğru bir ölçüm yaptığından emin olduğunda kalemle kapı pervazına minik bir çizgi daha ekledi.
Minik Maysa heyecanla yaslandığı kapıdan ayrılıp arkasını döndü ve en üstte yeni çizilmiş olan çizgiye baktı. Ağzı şaşkınlıkla açıldığında genç kadın kızının yanına çöküp başını onun hizasına getirerek dudaklarını kulağına yaklaştırdı ve fısıldadı. "Ne kadarda uzamışsın." İkisi de ışıldayan gözleriyle kapı pervazında ki minik çizgilere bakıyorlardı. Maysa arkasını dönüp tam hizasında duran yüze baktı.
"Ben ne zaman senin boyuna geleceğim anne?" Annesi bir kez daha kahkaha attı. Gözlerinin dolmasını engelleyemeyerek buruk bir şekilde gülümsediğinde ağzından fısıltıyla şu kaçtı. "Bilmiyorum..."
Evet bilmiyordu. Genç kadın kızının o kadar uzun süre yaşayıp yaşamayacağını da kızının o boya geldiğini görüp göremeyeceğini de bilmiyordu.
Gözleri yanmaya başladığında kendini toparlayıp çabucak konuyu değiştirdi. "Kesinlikle uzayacaksın ve bir gün benim boyuma geldiğinde seninle şık kıyafetler giyinip önemli davetlere gideceğiz." dedi ve dalgın dalgın kızına bakmaya devam etti.
Minik kız gözlerini kocaman açıp sordu; "Babamla gittiğiniz davetlere mi?" Genç kadın başını salladı. "Evet , babanla gittiğimiz davetlere..."
O adamdan , kocasından bir baba olarak bahsetmek bile ona çok güç gelirken neredeyse ağlayacaktı. Kızını omuzlarından tutup kapıya doğru yönlendirdi ve ayağa kalktı. Elini kızına uzattı. Maysa annesinin uzattığı eli tutup onunla birlikte odasından sonrada evden çıktı. Bahçeye geldiklerinde minik gözleri onu alkışlayan kişilerde gezindi. Bütün herkes buradaydı. Teyzesi ona bakıyor ve alkışlıyordu. Annesinin çok yakın arkadaşları ve onların çocukları bile buradaydı fakat Aras yoktu işte.
Tekrar yüzü düşse de artık pastanın yanına gelmişlerdi. Gözleri annesinin onun için yaptığı çilekli pastadaydı. Üzerini okumaya çalıştı. Fakat bilmediği bir sürü harf vardı. ''İyiki doğdun Mabel'' diye okudu annesi onun yerine.
Mabel... Bu ismi pek sevmiyordu minik kız fakat o henüz bilmese de bu isim bizzat ona aitti. Sadece kimse ona bu isimle hitap etmezdi, hepsi buydu.
Hepsi buydu...
Ardından tamda diğer yanında duran bedenle gerildi minik bedeni , kendini kastıkça kastı huzursuzluktan. Babasıydı bu...
Artuk Kabalcı... Gözleri etrafta öyle bir geziniyordu ki , öyle temkinliydi ki... Kimseye hiçbir şey belli etmeden kendi zihninde ki tilkileri oynatıp duruyordu... Ya da mavi şapkalı maymunlar olsa gerekti.
Mavi şapkalı maymunlar... Bu adamın zihninde tam anlamıyla bu maymunların planı vardı , kimsecikler bilmiyordu bunu. Günün sonunda... Belki de.
Kızının tam yanında durduğunda Maysa artık pastayı üflemesi gerektiğini düşündü fakat eksiklik çok belliydi.
Pastasını aile dostlarının oğlu , en yakın arkadaşı Aras ile birlikte üflerdi hep. Bunu neden yapıyordu bilmiyordu ama diğer çocukların onun pastasına yaklaşmasını bile istemezken Aras'ın doğum günü pastasını onunla birlikte üflemesini istiyordu. Her seferinde pastayı birlikte üflüyorlardı. Ardından tam karşılarında , onları çekmekte olan kameraya poz verdiklerinde doğum günü albümüne bir fotoğraf daha eklenmiş oluyordu.
Gözlerini ona bakan insanlarda gezdirdi. Teyzesi minik kızın dikkatini çekti. Gözlerini dalgın bir ifadeyle kız kardeşi Belgin'den hiç ayırmıyordu.
Teyzesinde bir gariplik olduğunu sezmişti , evet. Ama anlayamazdı ki, küçüktü işte.
Artuk Kabalcı sabırsızlıkla bir nefes verip kızını omzundan dürttü. "Kızım hadisene, üfle şunu!" diyen babasının öfkeli sesi kulaklarına dolarken pastasına doğru eğilip tam üfleyeceği sırada bahçeye çok tanıdık olan siyah bir araba girdi.
Aras gelmişti. Onlar gelmişlerdi.
Aras'ın annesi Perihan Hanım arabadan indiğinde eşi Lokman Bey ise arka koltuğun kapısını açıyordu. Kapı açıldığında içeriden elinde hediye paketiyle kumral bir çocuk indi.
Bu Aras'tı.
Halbuki annesi ve babasıyla birlikte bir iş görüşmesi nedeniyle şehir dışına gideceklerdi. Şimdi ne olmuştu da buraya gelmişlerdi?
Aras elindeki hediye paketiyle minik kıza doğru koşarken Maysa için zaman durmuştu. Sandalyesinden hızlıca inip ona doğru gelen çocuğa doğru koşmaya başladı. "Aras abi!"
Ondan üç yaş büyük olan ve boy olarakta ondan epey uzun olan kumral çocuğa doğru koştu ,koştu ve en sonunda Aras'ın elinde ki hediye paketini yere atmasıyla kollarını açıp birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. Aileleri arkada konuşurlarken onların yaptığı tek şey sarılmaktı.
"Maysacığım doğum günün kutlu olsun birtanem. Çok fazla acelemiz olduğu için hediyeni verip gitmemiz gerekiyor." Bunu diyen Aras'ın annesi Perihan hanımdı. Maysa başını Aras'ın omzundan kaldırıp yüzüne baktığında mutluluk ikisinin de yüzünden okunuyordu.
"Uçaklarının kalkmasına yarım saatten az kalmış birtanem , o yüzden acele et." Annesi bunu derken elindeyse bir fotoğraf makinası tutuyordu. Nasıl poz verdiklerine bile bakmadan üstteki tuşa bastığı an Maysa parmak ucuna kalkıp kumral çocuğun çenesine bir öpücük kondurdu.
Bunu filmlerde görüyordu. Bu sahne geldiğinde annesi sürekli Maysanın gözünü kapatıyor oluyordu ve Maysa tam olarak göremiyordu. Bu nedenle dudak değilde çeneden öpüldüğünü sanıyordu.
Aras'ın babası Lokman Bey, gözlerini saatten ayırıp ortağı Artuk'la tokalaştıktan sonra aceleyle şoför koltuğuna bindi. Perihan Hanım ve Belgin Hanım birbirlerine sarılıp tekrar ayrıldıklarında Perihan Hanım hızlı adımlarla oğlunun yanına gitti ve omzundan tutup arabaya yönlendirdi. "Oğlum hadi , uçağı kaçıracağız. Döndüğümüzde tekrar geliriz. Maysayla doya doya oynarsınız."
Çetin bir Kasım yağmurunun habercisi olan gök gürültüsü yükselirken ikisi de sarılmayı bırakıp birbirlerinden ayrıldılar.
Minik kızın ağzı aralandı. "Gitme."
Aras minik kızın elini bırakırken şunu dedi; "Söz... Gerçekten söz, geri geleceğim. Hem de elimde bir sürü şekerlemeyle."
Onun doğum günü partisinde olmayı çok istiyordu ve bu nedenle ağlamamak için kendini zor tutarken minik kızın elini bırakıp arkasını döndü , annesinin onun için açtığı kapıdan arabaya bindi. Kapı kapandığında ellerini cama koymuş Maysa'ya bakıyordu.
Minik kız ilerleyip yerde ki hediye paketini aldı ve ona el salladı.
Bilmiyordu ki ; bunun onu son görüşü olacağını. Sadece onu değil burada ki çoğu kişiyi , hatta neredeyse herkesi son görüşü olacaktı...
En acı vereniyse şuydu... Bu gün annesini de son gördüğü gün olacaktı.
Pastayı üflemiş , Aras'ın hediyesini açmıştı. Bu pembe renkli , yumuşacık bir örgü atkıydı. Atkıyı boynuna doladı ve bütün gün onu çıkarmadı... Akşam oldu , herkes evine gitti ve parti bitti. Yine çıkarmadı. Uyku saati geldiğinde evde garip bir huzursuzluk vardı.Sanki her an bir şey olacakmış gibiydi...
Dışarıda şiddetli bir şekilde yağmur yağıyor , bahçede hâlâ toplanmamış olan doğum günü hazırlıkları yağmurun altında ıslanıyordu.
Gök gürledikçe kalbi korkudan pır pır atarken pijamalarıyla yatağında ki yerini aldı ve pembe atkıya sarılıp her zaman olduğu gibi annesinin elinde ki masal kitabıyla ona masal anlatmaya gelmesini bekledi.
Fakat bir gariplik vardı. Bir türlü gelmiyordu...
Yatakta oturup seslendi; "Anne!"
Ses gelmedi. Birkez daha seslendi. "Anne!"
Alt kattan bir kapı çarpma sesi geldiğinde yataktan kalktı ve yalın ayaklarla kapıya doğru ilerleyip açtı. Odasından çıkıp karanlık koridora doğru kafasını uzattı. "Anne?"
Dışarıda gök gürleyip şimşek çaktıkça perdesi olmayan camların gölgesi uzun koridorun ahşap zeminine düşüyor ve küçük kızı korkudan çığlık atmaya zorluyordu. Dolunayın ışığı karanlık geceyi biraz olsun aydınlatıp uzun ince koridora süzülürken minik ayaklarıyla hızlı adımlar atıp anne ve babasının yatak odasına ilerliyordu.
İçini garip bir his kapladı. Korku değildi bu. Endişe de değildi; belki iki duygunun birleşimi gibiydi ama tam olarak değildi.
Hayatı boyunca kurtulamayacağı bu hisle ilk tanıştığı andı Kasım 20 gecesi...
Asla unutamayacağı , zihninin biryerlerinde gezinecek , unutmak için inat ettiğinde zihninin duvarlarına her defasında daha sert kazınacak bu gece her şey gitmişti elinden.
Çocukluğu ; çok sevdiği çizgi film karakterleri , olmak istediği ve hayalini kurduğu mesleği...
Ailesini ; annesini , teyzesini ve teker teker herkesi... Kaybetmeye başlayacaktı.
O bütün bunlardan habersiz yine de yatak odasının kapısını açtı ve karanlıkta zar zor seçebildiği ; yerde yatan kan revan içinde ki bedene baktı.
Kan görüntüsünün , bu ıslaklığın gök gürültüsüyle birleşince bir kabustan daha korkutucu hale geldiğini hiç bilmezdi. Ölmek ne demekti bilmezdi , kaybetmek ne demekti bilmezdi... O sadece boyunun hâlâ kapı pervazından ölçüldüğü , pembe rengini seven , oyuncak bebekleriyle oynayan bir kızdı. O çocuktu. Bilemezdi.
O gece gökyüzü , bu yağmur damlalarını sanki bu minik beden için yeryüzüne gönderiyordu. Gök , sanki bu minik kız için gürlüyor ve şimşek çakıyordu.
Bulutlar asıl şimdi ağlıyordu.
Şimşek şimdikilerden daha şiddetli çaktığında başından beri evin içinde dolanan iki kötü el minik bedeni tuttu. Ayakları havalandığında büyükçe bir çığlık attı.
Çığlık gök gürültüsüyle karışıp evin heryerine ulaştı...
Bir annenin ölümünden daha fazla acı veren birşey varsa o da minik bir kızın attığı çığlıktı...

Günümüz/ Mabel Maysa Kabalcı
Bir insanın kaderinin sessizlikten ibaret olması mümkün müydü?
Sessizlik...Hiç bu kadar başımı ağrıtmamıştı benim. Duvarlara bakmak , güneşin göz yakan ışığına kıyasla daha da acıtıyordu gözlerimi.
Mahsurdum ben buraya. Kanatmışlardı ve daha küçücük bir çocukken hapsetmişlerdi beni bu kadere. Büyüdükçe anladım. Ben terkedilmiş bu köşkün unutulan bedeniydim.
Kabalcılar Köşkü'ndeydim...
Köşkün o soğuk duvarlarında asılı devasa bir panoya kurmuştum tüm hedefimi. Kırmızı ince iplikleri ellerimle ayırırken aynı zamanda panoda ki tarihleri okuyordum. Bu tarihlerin her biri önemliydi çünkü bu tarihler aynı zamanda birilerinin ölüm tarihi olacaktı.
Evet olacaktı... Her biri piyonlarımdı ve bu piyonları kullanmadan ne kaleyi ne de atı oynatacaktım. Fil olduğu yerde duracaktı. Vezir hiç kıpırdamayacaktı. Ta ki şah ayaklanana kadar...
Kırmızı ipler mavi ipleri tam ortadan bölerek ilerliyor ve bir tarihi işaret ediyordu. Bugünü... '1 Ekim 2025'
Kırmızı ipleri takip etti gözlerim. İp ilerledi, bir banka binasının fotoğrafının yanından geçti ve raptiye tek bir fotoğrafın üzerinde durdu.
İşte buydu, ilk sıra bu isimdeydi. Benim yiyeceğim ilk piyonum buydu. Maalesef ben beyaz taraf değildim, oyuna ilk ben başlayamazdım fakat bananeydi ki kuralallardan. Bozacaktım oyunu ve ilk ben başlayacaktım. İlk bu isimden başlayacak ve tahtada adım atılmadık kare bırakmayacaktım.
Önümde ki sehpada duran satranç tahtasına baktım. Her bir taş olması gereken yerdeydi ve ben bunu bozacaktım. Çünkü ben yalnızca haklı olup fakat aynı zamanda madur olmayı seçmeyecektim. Haklı olmak sanıldığı kadar iyi değildi. Huzur vermiyordu.
Her yeni bir gün zaman kaybı demekti. Asıl huzursuzluğum bu köşke hapsoluşum değildi. Takvimde yırtacak yaprağım da kalmamıştı fakat asıl huzursuzluğum buna da değildi...
Tek yaptığım bu koca zengin ve aynı zamanda içi boş köşkün masraflarını karşılamaktı. Evet, bir zamanlar mutlu bir aile tablosu gibi görünen bu köşk zamanla perili bir köşkü ; terk edilmiş bir evi andırmıştı. Keza zaten öyleydi.
Bu yaşıma kadar bu duvarlarla konuşarak büyümüş ve kimliğimi gizleyebildiğim kadar gizlemiştim zaten dış dünyadan. Ben neden takvim yapraklarını yırtmakla uğraşsaydım ki?
Üstelik yırtacak başka takvimim yokken...
Ölmeli miydim, öldürmeli miydim kendimi?
Mazi bütün bunların üzerini kapatacak kadar güzelken bunu yapamıyordum. Ben intihar edemiyordum.
Özlemek yoruyordu...
Özlemek acıtıyordu...
Kader bana bunu hiç acımadan yapıyordu.
Bazen kaderden dilendiğim zamanlar olurdu. Kaderden biraz olsun mutluluk dilediğim ve isyan ettiğim zamanlardı bunlar... Böyle zamanlarda hâlâ yaşıyor olmamın bir sebebi olabileceğini düşünüyordum ve bu nedenle kıymıyordum canıma. Çünkü ölmesi gereken ben değildim, onlardı. Karşımda duran bu panoda yazan isimler ve daha niceleri...
Onları bulacaktım. Bana bunu yapanın da karşısına çıkacaktım elbet ama herşey sırasıylaydı.
Pes edemezdim. Savaşçı olmalıydım bir kaçak değil. Çünkü ben kadere dilenmektense; kadere direnmeyi , savaşmayı tercih ederdim.
Bugünde tam olarak o gündü. Elimde ki kalem dizimde ki defterin sayfasına şunları yazıyordu;
Dünyaya geldiğim bu ev; Kabalcılar Köşkü'nü kendime asla bir yuva edinmedim. Burada yıllarca gizlendim ve şimdi de gidiyorum. Olur da bu not birinin karşısına çıkarsa bilinsin ki gerçekleri bir bir ortaya dökmeden asla pes etmeyeceğim. Benden ne çaldıysanız bin misliyle sizden geri alacağım.
Ve bildiğim tek şey ; bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Sizin için de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Çünkü hapsettiğiniz ve ölüme terk ettiğiniz beden büyüdü. Kusuruma bakmayın, sırrınızı açığa çıkarmak için elimden geleni yapacağım.
Bu nedenle bu notu okuyan kişi, artık her kimsen... Sana da merhaba...Ben Maysa.
Ölmedim, hayattayım ve geliyorum. Hem de eli boş değil, yanımda getirdiğim intikamla..
Defterin açtığım herhangi bir sayfasına rastgele yazdığım şeyleri gözden geçirdim ve sayfayı defterden yırtıp elime aldım. Gözlerim tekrar panoya döndü.
"Bahtiyar Akal..." Boğazımda ki gıcık bir türlü gitmeyince öksürdüm ve bu ismi iyice zihnime kazıdım. "Benim güzel piyonum... Vaktin geldi."
Saçımda ki son bigudiyi de çıkarıp yere attım ve elime silahımı aldım. Bu silah henüz kimsenin canına mâl olmamıştı. Temiz ve masumdu, belki de tıpkı benim gibiydi.
Havaya kaldırdım , zavallı Bahtiyar Akal'ın fotoğrafını delik deşik edene kadar sıktım. Ayağımdaki topuklular satranç tahtasını yere savurdu. Yere düşen taşları ayağımın ucuyla itip oturduğum yerden kalktım. Siyah rugan cilt stilettolarımın üzerinde dikeldiğimde kenarda duran , içi giyeceklerle ve yüklü miktarda para demetleriyle dolu koca valizin kulpunu uzatıp sağ elime aldım. Boynumda takılı olan annemin mücevherini düzeltip biraz önce yazdığım notu ve öbür elime aldığım gül işlemeli, mor taşları olan hançerle panoya ilerledim.
Son bir kez baktım panoya. Çocukluğumu hapsettiğim bu koca köşkün içerisinden birazdan geri dönmemek üzere çıkacaktım. Bu evde ki her şey sonsuza kadar öylece durmaya mahkumdu fakat ben mahkum olmayacaktım. Vakit gelmişti, şimdiye kadar beklediğim hataydı zaten.
Yazdığım notu panoya ortaladım ve hançeri tam üzerine sapladım. Notumu da bıraktığıma göre artık gidebilirdim. Bu cehennemimi terk edebilirdim.
Yıllardır üzerinde çalıştığım bu panoya son defa , bu odaya son defa , tüm katları dolaşırken her adım attığımda yankı yapan koridorun duvarlarına son defa , aşağı katlarda ki ; annemin girmeye cesaret edemediğim odasına son defa ve bir zamanlar dünyaya gelmek üzere olan fakat daha doğmadan annemin karnında annemle birlikte can veren erkek kardeşimin büyük bir hevesle dizilmiş ama hiç kullanılmamış odasına son defa baktım.
Geride bıraktım... Bir zamanlar biz yaşadığımız her an açık olup bizi aydınlatan avizeleri geride bıraktım. Bu lüks yeri benim cehennemim yapan herşeyi durdurmak için çıktım dışarı. Anahtarı kilide vurdum ve herşeyi geride bıraktım.
Çünkü sıra intikam denen şu eğlenceli ama bir o kadarda zor olan oyunun sırasıydı...
Sıra yabancı yerleri kendime yer edinmek , yabancı insanlara köle olup onlar benim kölem olana kadar hadlerini bildirmek, herkesi ve herşeyi uykusundan uyandırmaktaydı.
Bu nedenle gidiyordum...
Çağırdığım taksiye binip her yerini avcumun içi gibi bildiğim bu semti onlarda terk etmişti ve sıra bendeydi. Ben de terk ediyordum.
Şoföre söylediğim yere biraz daha hızlı gitmesi için rica edip tekrar arkama yaslandığımda güneş yavaş yavaş batıyor ve gökyüzünü turuncuya boyuyordu. Bu turuncu bulutlarda hüzünlü bir ambians yaratırken gözlerim şoföre takıldı. İlk defa smokin giyen bir taksi şoförüne denk geliyordum.
Ona olan bakışlarım dikkatini çekmiş olacaktı ki dikiz aynasından bana döndü. Gözlerimi kaçırdım ve radyodan gelen sesle tüm dikkatimi radyoya verdim.
"Emeklilere müjde! TİF BANK bu yıl emeklilere en yüksek promosyon tanıyan iki bankadan ilki olacak..."
TİF Bank... Herşeyin sebebiydi. Herşeyin sebebi bu bankanın kuruluş tarihiydi...
Koca bir on sekiz yılımı çalan bankaydı bu banka. Çocukluğumun en güzel yıllarının , aile diye bildiğim insanların , annemin... Katiliydi bu banka.
Herşeyimi almıştı. Özgürlüğümü, insanlığımı, hayallerimi , hedeflerimi , umutlarımı , inançlarımı... Kimliğimi dâhi. Her şeyin sebebi olan bu bankanın sonunu getirmek için yapmıştım bu planı.
Doğum günümle aynı tarihte kurulan bu banka , bana beni unutturmuştu
Benden annemi almıştı birkere , gerisinin ne önemi vardı?
Şimdi de başka insanların başka hayatlatını çalıyordu bu banka.
TİF Bank hayatımıza girdiği tarihten itibaren önce ülkenin çeşitli yerlerinden cinayet haberleri alındı. Sonra dolandırıldığını ihbar eden vatandaş sayısı arttı. Kanun koyucular da dahil olmak üzere yargıtayların da anlam veremediği birşey vardı.
Şikayetçilerin açtığı dava dosyaları sonuçsuz kalıyor , şikayetçiler şikayetlerini her seferinde geri alıyor ve konu öylece kapanıyordu. Her gün bir cinayet haberi alıyorduk ve ardı arkası kesilmiyordu.
Bütün bunları yapan kişiyi, benim gibi nadir insanlar biliyordu.
Tüm bunların sebebinin TİF BANK kurucusu Artuk Kabalcı olduğunu sadece madurlar biliyordu.
Babam Artuk Kabalcı'nın hain planlarını... Annemi öldüren Artuk Kabalcı'nın gerçekte kim olduğunu ve bu bankayı ne için kurduğunu sadece öldürülenler ve madur bırakılan aileler biliyordu...
Daha bir çoğunun yakınını...Kiminin eşini ,kiminin anne babasını , kiminin çocuklarını öldüren Artuk Kabalcı'ydı benim babam.
Artuk Kabalcı masum değildi ama bir şekilde masum olduğunu kanıtlamıştı.
İşte olay da zaten burada başlıyordu.
Bütün cinayetleri ve dolandırıcılıkları gerçekleştiren kişi Artuk Kabalcı'nın ta kendisiydi , birilerini öldürdüğü iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı elbet fakat ne yargılanmış ne de göz altına alınmıştı. Açılan davaların hepsini kazanmıştı çünkü...Herkes ona çalışıyordu. Davaya bakan yargıç... O da ona çalışıyordu ve bu sayede davaların hepsini kazanıyordu. Bütün ülkeye masum olduğunu ve bu cinayetlerle , dolandırılanlarla hiçbir bağlantısı olmadığını kanıtlıyordu. Ayrıca cinayetler de polise yanlış yansıtılıyordu. Ona açılan davaların her birinin dosyası kapatılıyor ve ilgilenilmiyordu.
Annemin dosyası gibi...
Annem Belgin Sayhan... Ünlü ve güzel Model Belgin Sayhan gibi... Ölümüyle tüm Türkiye'yi üzüntüye boğan , -güya- bir trafik kazası nedeniyle hayatını kaybeden Belgin Sayhan.

Bizzat boğazından bıçaklanarak öldürüldüğü hâlde üzerini trafik kazası nedenine bağlanarak kapatılan Belgin Arslanoğlu'nun ölüsünü bizzat ben görmüştüm.
Annem ölmemişti , öldürülmüştü... Artuk Kabalcı tarafından fakat ben faha bunu bile duyuramamıştım insanlara.
Herşey doğum günü gecemde olmuştu. O öldükten sonra koca köşkte tek iki canlı beden vardı o da ben ve teyzemdi. Annemin ölümünden sonra bana teyzem bakmıştı. Yakın zamanda da amansız bir hastalığa yakalanıp o da terketmişti beni.
Annemin ölüm haberlerinin her birinde bir kişiden daha bahsediliyordu.
Mabel...
"Annesiyle aynı arabada trafik kazasıyla hayatını kaybeden minik bebek Mabel..." diye söz edilen kişi benden başkası değildi.
Annem ve babam -özellikle annem- bana her zaman "Maysa" diye hitap ederlerdi fakat kimliğimde yazılı olan isim Mabel Kabalcı'ydı. Her zaman bunu merak eder ve daha küçücük yaşımda bana "Mabel" dediklerinde bunu garipserdim.
Bunların her birinin öylesine şeyler olmadığını nereden bile bilirdim ki...
Bunlar öylesine şeyler değildi , her biri özenle düşünülmüş bir planlamaydı. Annem bunları planlamıştı.
O öldürüleceğini biliyordu.
Ve beni başından beri teyzeme emanet edeceğini de iyi biliyordu. Ki doğum günü partimde teyzemin üzerinde ki gerginliğin sebebi de bunun olacağından korkuyor olmasıydı.
Maysa Sayhan... Bu benim kimlikte yazan ismimdi. Evet , annemin kızlık soyadıydı bu ve aynı şekilde teyzemin de soy adıydı bu. Teyzem amcalarının oğluyla evliydi , eşini bir zehirlenme sonucu kaybetmişti yıllar evvelinde.
Ve ben nüfusta teyzemin kızı olarak görünüyordum çünkü Mabel Kabalcı henüz altı yaşındayken annesiyle aynı arabada ölü bulunmuştu(!)
Tüm Türkiye beni ölü olarak biliyordu fakat ben buradaydım.
Sapasağlamdım... Ölen kişi Mabel Kabalcı'ydı ve Maysa Sayhan buradaydı.
Mabel Maysa yaşıyordu , ta kendisiydim.
Annem bunu beni korumak için planlanmıştı ve ben de bunun karşılığını verecektim.
Şuan hayatım teyzemin ağzından hiç eksik etmediği "Onlara fırsat verme , seni öldürmek için birden fazla sebepleri var , seni benim kızım olarak bildiklerini sakın unutma , gün gelince herşeyi öğreneceksin , kimliğini sakın açığa çıkarmalarına izin verme" cümlelerinden ibaretti ve ben bunu herkes için yapacaktım.
TİF BANK'ın aldığı her can için.
Gözlerim açılmıştı ve ben bu gözleri bir daha kapatmayacaktım. Çünkü sıra benim sıramdı. Oyunda başından beri vardım , sadece oynamamıştım. Ama artık oynuyordum.
Araba adrese yaklaşırken şoförden radyonun sesini biraz daha açmasını istedim.
"Merhabalar... Merhaba... İsminiz neydi..? Ahmet. Ahmet bey TİF Bank'tan memnun musunuz..?" Sesleri pür dikkat dinledim. "Elbette. Elbette memnunum neden olmayayım..?"
Bu adam artık her kimdiyse, konuşurken sesinin titremesinden bile belliydi tehditle orada bulunduğu ve haber kanallarına röportaj verdiği.
Belki bir rehindi ; belki de daha öncesinde Artuk Kabalcı'dan şikayetçi olmuştu fakat ailesiyle tehdit edilince bu röportajı vermek , yalan söylemek zorunda kalmıştı. Kim bilir...
Madurlar herşeyin farkındaydı.
Ben de madurdum ve benim gibi olanlar için de bunu yapacaktım.
Araba verdiğim adreste durunca şoföre parayı ödeyip arabadan indim ve önümde duran , üzeri dev yazılı "Nilüfer Gazinosu" na baktım. İçeride beni oyunumun ilk oyuncağı bekliyordu ki benim varlığım hakkında dâhi en ufak bir bilgisi bile yoktu. Tüm dünya gibi...
Yapacaktım... Son dört yıldır beklediğim an gelmişti ve ben artık hazırdım.
Artuk Kabalcı'nın sonunu getirmek için buradaydım ve bundan sonrakiler de bu nedenden başka hiçbir şey olamayacaktı.
Artuk Kablacı'nın sonunu, kızı getirecekti.
Ben Maysa Sayhan...
Buradayım ve burada olduğum sürece durmayacağım.
Şımarıklık yapmıyordum ; sadece kendi oyunumda eğlenmeye çalışıyordum...
♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡♡
OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLERRR 🩷
Nasıldı beğendiniz mii
Bir sonra ki bölüm gelene kadar
hoşçakalın...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18