2. bölüm / 7
Kaçış ve kader2. Bölüm: BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA
Bölümler 7Şu an: 2. Bölüm: BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA
- 1 1. Bölüm : GEÇMİŞİN İZLERİ3.134 kelime
- 2 2. Bölüm: BEKLENMEDİK KARŞILAŞMA2.148 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. BÖLÜM :GEÇMİŞİN İZLERİ1.893 kelime
- 4 4. BÖLÜM :GÜVEN2.179 kelime
- 5 5.BÖLÜM : NERGİS2.758 kelime
- 6 6. Bölüm: KAÇIŞ2.353 kelime
- 7 7.BÖLÜM : GERÇEKLER1.872 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
~Kaderin unutturduğunu, bir gün gözyaşla hatırlatılır ~
Geçmiş Zaman
13 yaşındaki İdil, odasına doğru ilerliyordu. Genç kız artık büyümüş, liseye geçmeye hazırlanıyordu. Annesine benzeyen, beline kadar uzanan kahverengi saçlara ve güzel kahverengi gözlere sahipti. Diğer kızlara göre biraz uzun boyluydu.
Bugün okulda güzel bir gün geçirmiş, arkadaşlarıyla şakalaşıp bolca gülmüştü. Ancak evdeki halinin aksine, okulda herkesin yüzünü güldüren neşeli biriydi.
Odasına girdiğinde, beyaz tonlarda döşenmiş huzurlu odasına göz gezdirdi. Her zamanki gibi ilk işi, camın önünde duran nergis çiçeğini sulamak oldu.
Annesini hatırlatan bu çiçek, onun kokusunu ve adını taşıyordu. Çantasını bir kenara koyup üzerini değiştirdikten sonra çiçeğin yanına döndü. Çiçeği eline alıp yatağa oturdu ve önüne bırakarak fısıldadı:
"Keşke burada olsan..."
Aslında çiçekle konuşmuyordu; annesinin hatırasını yaşatıyordu.
Babası, annesinin cenazesinden sonra onu mezara götürmeyi yasaklamıştı. Ancak İdil gizlice mezarlığa gidip annesini ziyaret ediyordu. Çiçeğin yapraklarını okşadı ve hüzünle konuşmaya devam etti:
"Keşke yanımda olsan... Gidip buradan kurtulsak seninle."
Annesini çok severdi; onu kaybettikten sonra bu evde kendini yalnız hissetmişti.
Korumaya ihtiyacı var mıydı? Babası ona bir daha el kaldırmayacağına yemin etmişti, ama o yemini tutmamıştı. O an, yıllardır geçmeyen izler zihnine doluştu: omuzlarında, sırtında ve bacaklarındaki kemer izleri. Yaprakları okşamayı sürdürdü. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve sessizce yatağın üzerine düştü.
Babası ona hep annesine benzediğini söylerdi. Bu sözler zihninde yankılanırken aniden elinden düşen çiçeğin saksısı yere devrildi. Toprak ve parçalar odaya saçılmıştı. Gerçekliğe döndü. Yerdeki dağınıklığa baktı ve yere çömelip kırık saksıyı toplamaya çalıştı. Çiçeği ellerine aldı, ama elleri kanıyordu. Ayak seslerini duyunca bakışlarını kapıya çevirdi. Babası geliyordu.
Hemen ayağa kalktı. Üstündeki toprağı silkeledi ama ellerindeki kan, kıyafetine bulaştı. Kapı birden açıldı. Babası, Kemal Özdemir, içeri girdi. Alkol kokusu odayı doldurdu.
"NE DÜŞÜRDÜN YİNE?" diye bağırdı. Sendeleyerek İdil’e yaklaştı. Kokusu boğaz yakıyordu. İdil burnunu kapattı. Kemal bunu görünce öfkeyle eline vurdu:
"ÇEK ELİNİ BURUNDAN! ÇEK!"
Titreyen elleri yavaşça indi. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, babasının dikkatini çekti.
O anda, Kemal tokadı İdil’in yüzüne indirdi. Küçük bir sızı hissetti genç kız. Sert zemine, çiçeğin düştüğü yere yığıldı. Yerdeki saksı parçaları tenine battı. İnce bir çığlık dudaklarından döküldü. Babası bu kez yerdeki kırık çiçeği gördü ve daha da öfkelendi.
"SEN YİNE O ÇİÇEKLE Mİ KONUŞUYORDUN?!" diye haykırdı. Bu kez İdil kendini tutamadı. Ayağa kalkıp babasının karşısına dikildi.
"Evet, konuşuyordum! Ne yapmamı bekliyorsun? Annemin mezarına gitmeme bile izin vermiyorsun! Büyüdüm artık baba, büyüdüm!" diye haykırdı.
Kemal söylediklerini umursamadı. Kemerine uzandı. İdil geriledi ama bu bile babasını durdurmaya yetmedi. Kemerini çıkarıp iki ucunu avucunda birleştirdi.
"Demek büyüdün ha? Demek ben kötü biriyim, öyle mi?" diye bağırdı ve kemeri İdil’in kollarına indirdi. Genç kız acı içinde yere yığıldı. Babası vurmaya devam ederken,
"Anneni senin yüzünden kaybettik! Bunu sakın unutma!" diye kükredi. Yorulana kadar devam etti ve sonunda arkasını döndü.
"Sana bu gece yemek yok! Bir daha bana karşı gelirsen, bununla bırakmam, anladın mı?!" diye bağırarak odadan çıktı. Kapıyı kilitledi.
Yalnız kalmıştı İdil. Artık dayanacak gücü kalmamıştı. Annesinin nergis çiçeğini elinde tutarken, gözleri yavaşça kapandı.
Şimdiki Zaman
Burnuma taze kahvaltı kokusu geldiğinde yataktan kalktım. Terliklerimi giydim ve lavaboya ilerledim. Yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda saçlarımın darmadağın olduğunu fark ettim. Ellerimle saçlarımı düzeltirken ellerimdeki tırnak izlerini fark ettim.
Yine kabus görmüştüm.
Yani, büyük ihtimalle.
Fazla aldırış etmedim. Saçlarımı toplayıp yüzümü kuruladıktan sonra banyodan çıktım. Üstümü değiştirmeye çok fazla üşendiğim için direkt mutfağa yöneldim. Beklediğim gibi, Sanem kahvaltıyı hazırlamıştı. Ona bakındım ama etrafta göremedim. Masaya oturdum. Her zaman olduğu gibi not bırakmıştı. Notta, "Kahvaltını et ve aşağı gel. Bugün çok yoğunsun!" yazıyordu.
Alt tarafına da her zamanki notunu eklemişti: "Tablette bugün kimler geleceği yazıyor."
Tebessüm ettim. Her zamanki gibi onun notunu kolaylıkla anlamıştım. Her zamanki gülen yüzünü de koymayı ihmal etmemişti.
Masanın üzerindeki termosa uzandım ve bardağıma çay doldurdum. Sabah kahvaltılarında çayım eksik olmazdı. Bir yandan çayımı yudumlarken masanın ucundaki siyah tablete uzandım. Bugünkü hasta listeme baktım. Birkaç kişinin rutin kontrolü vardı. Demek ki gün kolay geçecekti. Biraz daha kahvaltı ettikten sonra mutfağı toplarlayıp odama ilerledim.
Dolabımı açtım ve bir süre baktım. "Giyecek bir şeyim yoktu," dedim içimden. Ciddiyim, neden bu kadar az kıyafetim var?
Tamam, aslında kıyafetlerim çoktu ama ben hiç birini giymek istemiyordum. Off! Anlaşıldı, bugün de elbise giyeceğim. Elbise dolabıma yöneldim. Kapağını açmadan kendime baktım.
Saçlarım uzamıştı, gözlerimin altı çökmüştü. Derin bir soluk verdim. Dolabı açtım ve içerisine baktım. Yeni aldığım mavi kareli elbiseye uzandım ardından üzerime geçirdim. Fermuarını çekerken. "Kilo mu almıştım?" diye düşündüm. Halbuki alırken bol olmuştu; şu anda dardı. Acilen diyete girmem lazım.
Aşağı inmem gerektiği için makyaj masama yöneldim. Yine fazla bir şey yapmayacaktım. Göz altlarımı kapattım, saçlarıma su dalgası yaptım ve bir toka taktım. Biraz maskara, biraz allık; iyiydi. Son olarak rujumu sürüp ayakkabılığa yöneldim. Beyaz ince bir topuklu ayakkabı aldım ve giydim. Son olarak parfüm sıktım.
Dış kapıya yöneldiğimde tabletimi almayı unuttuğumu fark ettim. Koşup mutfakta bıraktığım tableti aldım ve evden çıktım.
Alt kata indim. Sanem’i gördüğümde. “Günaydın,” dedim bir yandan gülümseyerek. O da bana selam verdiğinde odama girdim ve listeme bakmaya başladım. Bir yandan da camın önünde duran çiçeklere su veriyordum. Nergis çiçeğine baktım, bir yaprağı solmuştu. Solan yapraklarını topladım, daha çok güneş alan bir yere koydum.
"İyi olacaksın, anne" diye mırıldandım.
Çiçeğe bakmaya devam ettim. Evet, bu alışkanlığım hala sürüyordu. Biraz daha onunla ilgilenip yerime oturdum. Dosyalarıma baktım. Ardından telefon çaldığında saate baktım. Normalde ilk hastamın gelmesine daha vardı. Elim telefona uzandı.
“Efendim, Sanem?” dedim, ne olduğunu anlamayan bir tonda.
“Hevi, Cem Bey geldi,” dediğinde sesinde bir tedirginlik vardı.
“Tamam, gelsin. Bekliyorum,” dedim. Telefonu kulağımdan çekerken Sanem konuşmaya devam etti: “Hevi, biraz garip ama…”
Sözünü yarıda kesip “Gelsin, sorun değil,” dedim ve telefonu kapattım.
Biraz sonra kapı açıldı. Yıllar sonra burnuma o kötü koku geldiğinde yüzümü buruşturdum. Önce bunun sahibine baktım; Cem olduğunu fark ettim. Yüzümdeki ifadeyi toparladım ve zorla da olsa tebessüm ettim.
“Hoş geldin, Cem,” diyerek ayağa kalktım. “Otursana” dedim.
Ama ne karşılık verdi ne de oturdu. Kapıyı kapatıp, varlığından bile haberim olmadığı kapının arkasındaki anahtarla kilitledi.
“Cem, ne yapıyorsun?” dedim hafif titreyen sesimle.
İster istemez birkaç adım gerilemiştim. Yüzümdeki tebessüm silinmiş, bunun yerine korku gelmişti.Cem kapıyı kilitledikten sonra anahtarı çıkarıp karşısındaki camdan aşağı fırlattı. Sonrasında bana yürümeye başladı ama sendeliyordu. Sorumu tekrar ettim: “Cem, ne yapıyorsun?”
Bu sefer karşılık verip: “Ne yapıyormuşum?” diye sordu, alaycı bir şekilde gülümserken.
Yutkundum. Vücudum titremeye başlamıştı. O bana yaklaşıyor, ben ise geriliyordum. Masanın altındaki butona gözüm ilişti. "Bir gün kötü bir şey olur da basarım," diye düşünürdüm hep.
Cem bana yaklaşırken hızla ilerleyip butona bastım. Buton sayesinde, Sanem'in bir şeyler olduğundan haberi olacaktı. Ben de onun gelmesi umuduyla bekliyordum. Cem masanın arkasına geçtiğinde, ben de kapıya yöneldim. Kapı zorlanıyordu ama açılmıyordu. Yangın merdivenine baktım ama Cem'in tam önünde olduğunu fark edince geri çekildim. Cem bana yaklaşıyor, bir yandan da konuşuyordu:
"Ah, korktun mu? Bir şey olmayacak, merak etme. Sadece bana istediğimi ver, yeterli."dedi sarhoş bir şekilde
Bir yandan da üstündeki gömleğin düğmelerini açıyordu. Yutkunamadım. Sanem'in çabuk olması için dua ediyordum. Sadece birkaç saniye sonra, Cem bana sadece bir adım uzakta, üstü çıplak bir şekilde karşımda duruyordu. Ben ise titreyip, olduğum yere sinmiştim.
"Cem, gerçekten iyi misin? Bak, konuşabiliriz," diyordum, korkumu oldukça belli ederek.
Cem bir yandan kemerini çıkarmaya başladı. Gözlerim doldu, titremeye başladım. Herkese göre normal gibi gözüken o kemer, benim travmalarımın baş sebebiydi.
"Benden korkuyor musun?" diye sordu, aramızdaki mesafeyi kapatmaya çok az kalmışken. "Senden değil, elindeki kemerden korkuyorum," diye geçirdim içimden.
Kapı daha da zorlanmaya başladı. En sonunda kapı büyük bir sesle açıldı.
Kapıya döndüm; siyah saçlı, uzun boylu bir adam vardı. Önümdeki Cem'i hızla kenara itti. Gözlerim kararmaya başlıyordu. Ona baktığımda, kollarımı tutarak sarsıyordu. Son gördüğüm, hazel olarak bildiğim, yeşil ve kahvelerden oluşan endişeli gözleri oldu.
Sonrasında göz kapaklarım birleşti. Vücudumun soğuk bir zemine düşmesini beklerken, iki sıcak kol beni tutmuştu. Son duyduğum, yabancı olan anlamını bilmediğim bir kelime oldu, ardından bilincim tamamen kapanmıştı...
🎻
Marc, toplantı yapmak üzere toplantı salonundaydı. Asistanı Maria, yıllık gelir tablosundan bir şeyler anlatıyordu, ancak Marc'ın dikkati dağınıktı. Maria’ya çıkması gerektiğini, on dakika sonra devam edeceklerini söyledi. Herkes odadan çıkarken o hâlâ koltuğunda oturuyordu. İçinde kötü bir his vardı; aptal kardeşi Cem kesin yine bir şeyler yapmıştı.
Tam bu sırada telefonu çaldı. Arayan Cem'in korumalarından biriydi. Hızla açtı:
"Söyle!"
Neredeyse söyleyeceklerini biliyordu v
e derin bir nefes aldı.
"Efendim, bildirmem gereken bir şey var," dediğinde Marc sinirlenmeye başladı. Uzatmayı sevmez, net olunmasını isterdi. Tam bu anda başka bir koruma odaya girdi:
"Efendim, kardeşiniz Cem, psikoloğuna saldırmış," dedi.
Marc hızla ayağa kalktı, telefonu hızla kapatıp kenara savurdu.
"Arabayı hazırlayın!" diye emir verip hızla çıkış kapısına yöneldi. Başını sallayarak korumasına işaret etti. Koruma hemen birini arayarak arabayı hazırlattı. Marc ve ekibi şirketten çıkana kadar arabalar hazır olmuştu.
Marc hızla arabasına bindi ve korumasından aldığı konuma sürdü. Geldiği yer, beyaz, üç katlı bir binaydı. Hızla arabadan inip içeri girdi. İçeride ağlayan kumral bir kadın gördü. Kadına öfkeli bir sesle sordu:
"Neredeler?"
Kendi kendine söyleniyordu: Umarım bir şey yapmamışsındır. Kadın, üst kattaki bir kapıyı gösterdi. Marc hızla ilerledi. Kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitliydi. İçeriden bir kadının, Cem’e yalvararak yapmaması gerektiğini söylediğini duydu.
Marc’ın aklı karışıktı: Kardeşim gerçekten yapmış mıydı? Üstelik annemiz yüzünden kadınlara karşı ne kadar hassas olduğumu bilmesine rağmen…
Arkasına döndü ve yüzündeki ciddi ifadeyle korumalarına kapıyı kırmalarını emretti. Kapıyı birkaç zorlamanın ardından açtılar. Marc hızla içeri daldı ve kardeşini kıza yakın bir şekilde görünce hızla ilerleyip onu kenara itti. Kız tanıdık birine benziyordu ama nereden tanıdığını çıkaramadı.
Gözlerine odaklandı; bal köpüğü kahverengi gözlere... Tam “İyi misin?” diye soracakken kız bir anda bayıldı.
"Putain!" (Siktir) dedi sinirle. Düşmesini engellemek için kızı sıkıca tuttu. Arkadan kumral kadın, “HEVİ!” diye bağırdı. Marc, derin bir nefes verdi. Kızın adının Hevi olduğunu öğrenmişti. Onu kucağına aldı ve Cem’e dönerek:
"Nous en reparlerons, vous avez dépassé vos limites!" (Bunu konuşacağız, haddini aştın!) diye adeta kükredi.
Kumral kadın korkuyla ona baktı. Marc çıkışa yöneldi. Kadın arkasından seslendi:
"Nereye götürüyorsun?"
Marc, bir an duraksayıp öfkeyle soluyarak, "Hastaneye," diye yanıtladı. Binadan çıkıp arabaya ilerledi. Hevi’yi arka koltuğa yatırdı. Kumral kadın da arabaya bindi ve Hevi’nin başını kucağına aldı. Marc ön koltuğa geçip arabayı çalıştırdı ve sürmeye başladı. Aynadan arkaya bakarak kadına sordu:
"Adın ne?"
Kumral kadın, endişeli bir yüz ifadesiyle cevap verdi:
"Sanem" dedi dalgın bir sesle. Bir yandan Hevi’nin saçlarını okşuyordu, bir yandan "hepsi sizin yüzünden oldu"diye mırıldanıyordu.
Marc, otoriter bir sesle devam etti:
"Sanem, arkadaşının bir hastalığı var mı?"
Sanem birkaç saniye düşündü ve kendinden emin olmayan bir şekilde, "Hayır, hayır yok," dedi. Kendini buna inandırmaya çalışıyor gibiydi.
Marc tekrar konuştu:
"Polise haber verdin mi?"
Sanem öfkeyle:
"Hayır, vermedim ama vereceğim," dedi.
Marc sinirle kükredi:
"VERMEYECEKSİN! KİMSEYE SÖYLEMEYECEKSİN!". Kardeşinin yaptıklarını gizlemek zorundaydı. Bunun iş dünyasındaki imajlarına zarar vermesini istemiyordu.
Hastaneye geldiklerinde Marc hızla arabadan inip Hevi’yi kucağına aldı ve korumalarıyla hastaneye girdi. Kızın titreyerek mırıldandığını fark etti. Dikkat kesildi. Hevi, “Anne... Anne beni bırakma,” diyordu.
Marc bu sözler üzerine düşündü: Ne yaşamıştı bu kız?
Kızı özel bir odaya aldırıp muayenesini yaptırdı. Başına iki koruma dikti ve uyanınca haber verilmesini istedi. Oradan ayrıldı. Kardeşinin yanına gitmeyi düşündü ama sinirleri hâlâ yatışmamıştı
Marc hastaneden ayrıldıktan sonra bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Kardeşinin yanına gitmek istemiyordu, çünkü şu an yüz yüze gelirse kontrolünü kaybedebilirdi. Arabada derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Aklına bir an Hevi’nin “Anne beni bırakma” diye sayıkladığı sözler geldi. Ne yaşamış olabileceğini tahmin edemiyordu.
Belki de annesiyle ilgili bir şeyler yaşadı, diye düşündü. Bunu öğrenmek için en doğru yer annesinin yanına gitmekti. Aracını büyük beyaz malikaneye doğru sürdü.
Malikaneye vardığında arabayı hızla evin önüne park etti. Kapıyı kapatmadan merdivenleri tırmandı ve doğrudan annesinin odasına yöneldi. Kapının önünde durdu, derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı. İçeriden annesinin cılız bir sesle “Girin” dediğini duyunca içeri girdi.
Yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Oda, tıbbi cihazlarla ve ilaçlarla doluydu. Annesi uzun süredir felçliydi. Bir zamanlar güçlü ve zarif olan kadından geriye sadece zayıf bir beden kalmıştı. Yine de gözlerindeki bilgelik ve keskinlik yerindeydi.
Marc, konuşmak için ağzını açmadan önce annesi söze girdi:
“Votre frère vous a-t-il encore causé des ennuis?” (Kardeşin yine başını belaya mı soktu?)
Marc şaşkınlıkla annesine baktı. Onun nereden bildiğini anlayamıyordu.
“Je sais.” (Bilirim ben.)
Anneler her şeyi hissederdi, bu durum da farklı değildi. Annesi ona titreyen gözlerle baktı.
“Ne sois pas trop en colère contre lui, d'accord? Il ne sait pas ce qu'il fait.” (Ona çok kızma tamam mı? Ne yaptığını bilmiyor.)
Marc bir şey söylemek istiyordu, ama içindeki öfke hâlâ dinmemişti. Birine böyle bir şey yapmayı nasıl göze alabilirdi? diye düşündü. Verdiği tüm sözler yalan mıydı?
Derin bir nefes aldı. Annesine söz veremese de deneyecekti. Yavaşça ayağa kalktı, annesinin elini okşadı ve alnına bir öpücük kondurdu.
“Je ne peux pas le promettre, mais je vais essayer.” (Söz veremem ama denerim.)
Kapıya yöneldi. Arkasına döndüğünde annesinin dolmuş gözlerle ona baktığını gördü. Küçük bir baş hareketiyle ona veda edip odadan çıktı.
Arabaya bindiğinde kendini dağ evine gitmek zorunda hissediyordu. Belki burada sakinleşebilir ve olayları daha net düşünebilirdi. Aracını sürerken aklında sürekli aynı soru dönüp duruyordu: Hevi kimdi? Ona ne olmuştu ve neden kardeşimle böyle bir olayın içinde yer alıyordu?
Malikâneden ayrılırken, içindeki hisler karışık ve çalkantılıydı. Marc’ın aklında, hem kardeşinin durumu hem de Hevi’nin geçmişine dair bilinmezlikler vardı. Annesinin sakinleştirici sözleri bile bu karışıklığı yatıştıramıyordu...
Bölüm etkileşimi
