10. bölüm · kabileler arası

9. Bölüm Sensizliğin Altında

chaer yeong

Oy ver lan😡
_________________
Yeji nefes almayı unutmuş gibiydi
Kalabalığın içindeki bütün sesler yavaş yavaş boğuklaşırken gözleri yalnızca karşısındaki kişide kalmıştı. Meydandaki insanlar hâlâ konuşuyor, muhafızlar bağırıyor, herkes tilki prensesinin kayboluşunu tartışıyordu ama Yeji hiçbirini duymuyordu.

Çünkü karşısındaki adamın bakışlarında açıklayamadığı bir şey vardı.
Hyunjin de ona bakıyordu.
Uzun süre.
Rahatsız edici kadar uzun.

Yeji normalde bakışlarını kaçıran biri değildi ama bu sefer garip hissediyordu. Sanki bu yüzü daha önce bir yerde görmüştü. Hayır, görmekten de öte… biliyordu.
Bu his sinir bozucuydu.

Ama Yeji’nin içindeki huzursuzluk geçmemişti.

Meydanın diğer tarafında ise Ryujin sinirden neredeyse önüne geleni parçalayacak gibi görünüyordu. Yeraltı dünyasından çıktığından beri tek kelimeyi bile düzgün konuşmamıştı. Üzerindeki siyah ceket toz olmuştu, saçları dağılmıştı ve bileklerinde hâlâ ölüm meleğinin zincirlerinden kalan kırmızı izler vardı.

Çünkü Chaeryeong yoktu.
Bu düşünce beyninin içinde durmadan dönüyordu.
Onu bırakmıştı. Onu bırakıp gitmişti.

Her ne kadar başka şansı olmasa da o anı düşündükçe içindeki öfke daha da büyüyordu. Kendine sinirleniyordu. Ölüm meleğine sinirleniyordu. Yeraltı dünyasına sinirleniyordu.

Ve en kötüsü…
Chaeryeong’un korkmuş bakışları aklından çıkmıyordu.

Kurt kabilesinin muhafızları çoktan meydanın etrafını sarmıştı. İnsanlar korkmuştu çünkü tilki prensesinin kaybolduğu haberi iki kabile arasında yayılmaya başlamıştı bile. Kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Tek bilinen şey, prensesin Ryujin ile birlikte yeraltı ormanına gittiği ve geri dönmediğiydi.

Bu bile tek başına büyük olaydı.
Çünkü iki kabile zaten yıllardır birbirine tam güvenmiyordu.
Şimdi ise tilki prensesi kaybolmuştu.
Ve Ryujin yanında tanımadıkları bir kızla geri dönmüştü.
İnsanlar doğal olarak şüphelenmeye başlamıştı. "Yanındaki kız kim?”
“Yeraltından mı geldi?”
“Tilki prensesine ne oldu?”
“Bence bir şey saklıyorlar…”

Fısıltılar gittikçe büyüyordu.
Ryujin sonunda sinirle arkasını döndü.
“Biraz daha boş yaparsanız gerçekten birinizi öldürücem.”
Kalabalık anında sustu.
Yeji istemsizce kaşını kaldırdı.
“İnsanların içinde sürekli tehdit savuruyo musun sen?”

Ryujin ona baktı.
“Şu an hiç enerjim yok.”
“Fark ettim zaten. Suratın beş gündür uyumamış gibi.”
Ryujin istemsizce kısa bir nefes verdi. Bu neredeyse gülmeye benzeyen bir sesti ama yüzündeki öfke hâlâ gitmemişti.

Yeji birkaç saniye onu izledi. Sonra sessizce konuştu.
“Onu suçlama.”
Ryujin kaşlarını çattı.
“Neyi?”
“Kendini.”
Bu cümle birkaç saniyeliğine havada kaldı.

Ryujin bakışlarını kaçırdı. Çünkü Yeji doğru söylemişti. Kendini suçluyordu. Hem de düşündüğünden daha fazla.
“Onu orada bırakmak istemedim,” dedi sonunda düşük sesle.
Yeji cevap vermedi.

Çünkü Ryujin’in sesindeki kırılmayı ilk kez duymuştu.
Tam o sırada muhafızlardan biri öne çıktı.
“Prensesim.”
Ryujin sinirli şekilde baktı.
“Ne var?”
“Kabile liderinin elçisi sizi görmek istiyor."

Meydandaki hava tekrar gerildi.
Çünkü “görüşmek” dedikleri şey aslında sorguydu.
Ryujin bunu biliyordu.
Yeji de insanların bakışlarından anlamıştı zaten.

Birlikte büyük taş binanın içine girdiklerinde ortam daha da rahatsız edici hâle geldi. Salonun ortasında uzun siyah masa vardı ve masanın etrafındaki herkes onları izliyordu.

Sanki suçluymuş gibi.
Ryujin bundan nefret etmişti.
Masadaki tek tanıdık yüz ise Hyunjin’di.
Ama o da hiç dost canlısı görünmüyordu.
Kollarını bağlamış, sessizce onları izliyordu.

Yeji o bakışları görünce yine garip hissetti. Sebebini bilmiyordu ama Hyunjin ona baktığında içi huzursuz oluyordu. Sanki açıklanmayan bir şey vardı

Hyunjin sonunda konuştu.
“Tilki prensesi nerede?”
Ryujin’in çenesi gerildi.
“Bilmiyorum.” “Seninleydi.”
“Farkındayım.”
“Ve şimdi kayıp.”
Ryujin sinirli şekilde sandalyeye yaslandı.

“Bak, bunu ben de biliyorum. Sürekli aynı şeyi söyleyip durmayın.”
Hyunjin’in yüz ifadesi değişmedi.
“Yeraltı dünyasında tam olarak ne oldu?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ryujin birkaç saniye düşündü.

Ölüm meleğinden bahsetmek istemiyordu. Çünkü böyle bir şey duyulursa kabileler arasında kaos çıkardı. İnsanlar korkardı.

Bu yüzden yalnızca başını geriye attı.
“Saldırıya uğradık.”
“Kim tarafından?”
“Bilmiyorum.”
Ryujin yalan söylemişti.
Ve Hyunjin bunu anlamış gibi gözlerini hafif kıstı.

Yeji araya girmek zorunda kaldı çünkü ortam gittikçe kötüleşiyordu.
“Gerçekten bilmiyoruz nerede olduğunu. Ama onu bulucaz.”
Masadaki adamlardan biri küçümseyici şekilde güldü.
“Senin isimin ne tam olarak?”
Yeji’nin yüzü gerildi.
“Yeji.”

Hyunjin gözlerini yavaşça ona çevirdi.
“Peki kimsin?”
Yeji birkaç saniye sustu.
Çünkü cevabı gerçekten bilmiyordu.
“Nereden geldin?” diye devam etti Hyunjin.
“Yeraltı dünyasından.”

Salondaki birkaç kişi huzursuzca kıpırdandı.
“Hangi kabiledensin?”
Yeji kaşlarını çattı.
“…bilmiyorum.”
Bu sefer salonda hafif fısıltılar başladı.
“Nasıl bilmiyor?”
“Yalan söylüyor.”
“İmkânsız…”

Yeji sinirlenmeye başlamıştı.
“Gerçekten bilmiyorum tamam mı?”
Hyunjin gözünü ondan ayırmadı.
“Ailen?”
“Hatırlamıyorum.”
“İsmini kim verdi?”

Yeji birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça konuştu.
“Kendim buldum.”
Bu cevap salonun içindeki herkesi daha da şüphelendirmişti.

Ryujin sonunda araya girdi.
“Tamam yeter artık.”
Hyunjin ona baktı.
“Yeraltı dünyasından gelen kimliği belirsiz bir kız var ve tilki prensesi aynı gün kayboluyor. Şüphelenmemizi mi beklemiyosun?”

Ryujin direkt ayağa kalktı.
“Sanki ben bilmiyorum bunu.”
“Davranışların suçlu gibi.”
Ryujin sinirden gülmeye başladı.
Ama o gülüş hiç normal değildi.
“Ben her zaman böyleyim.”
Tam ortam yeniden gerilecekken salonun kapısı sertçe açıldı.

İçeri giren muhafız nefes nefeseydi.
“Elit birlik yeraltı geçidinde bunu buldu!”
Salon bir anda sessizleşti.
Muhafız elindeki kılıcı masanın üstüne bıraktığında Ryujin’in gözleri büyüdü.
Çünkü o kılıcı tanıyordu. Minho’nun kılıcıydı bu.
Üstelik üzerinde hâlâ kan vardı.

Yeji’nin yüzü anında gerildi.
Ryujin ise birkaç saniye boyunca hareket etmedi.
Sonra yavaşça nefes verdi.
“…kahretsin.”

İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.
Çünkü Minho güçlüydü.
Eğer onun bile kılıcı bu halde bulunduysa…
Ryujin düşünmek istemedi.
Tam o sırada salonun dışından hafif bir kahkaha sesi duyuldu.
Sessizlik oldu.
Çünkü o ses normal değildi.

Sakin ama rahatsız ediciydi.
Kapının önünde siyah pelerinli bir kız durmuştu.
Jisoo.
Gözleri yorgun gibiydi.
Ama aynı zamanda fazla şey görmüş gibi.

Jisoo ağır adımlarla içeri girdiğinde salondaki insanlar istemsizce geri çekildi.
Çünkü kızın içinde garip bir şey vardı.
Açıklanamayan bir şey.

Hyunjin’in yüzü ilk kez hafif değişmişti.
Jisoo bunu fark etmiş gibi kısa süre ona baktı.
Sonra gözlerini başka yöne çevirdi.
“Gece sessizleşmiş…
Kan toprağa değmiş…
Ve gölgeler uyanmış…”

Ryujin direkt kafasını tuttu.
“Başım zaten ağrıyo bir de bu başladı.”
Yeji istemsizce güldü.
Ama Jisoo gülmüyordu.

Bakışları bir anda boşluğa kaydı.
Sanki başka bir şey görüyordu.
Hyunjin sonunda ona döndü.
“Sen.”
Jisoo gözlerini yavaşça ona çevirdi.
“Nereden biliyorsun bunları?”

Jisoo başını hafif yana eğdi.
“Bazı insanlar geleceği rüya gibi görür…”
Bakışları kısa süre Yeji’ye kaydı.
“Bazılarıysa kâbus gibi yaşar.”
Hyunjin’in gözleri hafifçe daraldı.
“Soruma cevap vermedin.”

Jisoo birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça masanın üstündeki kanlı kılıca baktı.
Ve dudaklarından neredeyse fısıltı gibi bir cümle döküldü.
“Henüz ölmedi…”

Ryujin’in başı anında ona döndü.
Salondaki herkes sustu.
Ryujin birkaç adımda önüne geldi.
“Ne dedin?”
Jisoo ilk kez direkt onun gözlerinin içine baktı.
Ve bu sefer sesi tamamen ciddiydi.
“Ama çok yalnız.”

Salonun içindeki meşaleler hafifçe titredi.
Jisoo’nun bakışları bir anda boşluğa kaydı.
Sanki başka bir yer görüyordu.
Başka bir zaman.
Sonra çok yavaş şekilde fısıldadı:
“Kan kokusu büyüyor…”
______________________1
LANET OLSUN BU BÖLÜMDE KISA OLDU! ÇOK KIZGINIM😡