JOHN WICK kitap kapağı

1. bölüm / 1

JOHN WICK

1. BÖLÜM BABAYAGA

Vaveyla Yazarı: Eray Aydın

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. BÖLÜM BABAYAGA
  1. 1 1. BÖLÜM BABAYAGA1.381 kelime · Okuduğun bölüm

Yağmur, New York’un üzerini gri ve ağır bir kefen gibi örtmüştü. Islak asfaltın üzerine vuran sarı sokak lambaları, mezarlık taşlarının arasına sızan cılız ışıklar gibi parıldıyordu. Şehrin gürültüsü buraya, toprağın altına gömülü sessizliğin hüküm sürdüğü bu yere ulaşamıyordu. Şemsiyelerin siyah kumaşları rüzgârın sert darbeleriyle dalgalanırken, rahibin ağzından dökülen kelimeler havada donup kalıyor, kimsenin içine işlemiyordu.
John ayakta duruyordu. Sırtı dimdikti ama içinde bir şeylerin kırıldığını, içinin boşaldığını hissediyordu. Siyah takım elbisesi ıslanmıştı; ne yağan soğuk yağmuru ne de yüzüne çarpan rüzgârı duyumsuyordu. Bakışları tek bir noktaya kilitlenmişti: Helen’in toprağa indirilen tabutuna.
Hayatında binlerce insanın son nefesini verişine şahit olmuş, ölüme biçim ve rota vermişti. Ancak ölüm, ilk kez onun ruhunu bu denli derinden soymuş, geriye sadece çırılçıplak bir boşluk bırakmıştı. Helen onun dünyasıydı. Karanlıktan çıkış bileti, kan kokan ellerini temizleyen tek sudur diye inandığı sığınağıydı. Şimdi o sığınak, ıslak çamurun altına gömülüyordu.
Cenaze dağılırken kalabalığın arasından tanıdık bir figür yaklaştı. Marcus. Yaşlı dostu, geçmişin kanlı koridorlarından arta kalan yegâne yoldaşı. Marcus elini omzuna koyduğunda John kıpırdamadı bile.
"Üzgünüm John," dedi Marcus, sesi fırtınanın içinde tok ve derinden geliyordu. "Zaman her şeyi tamir etmez ama hafifletir."
John cevap vermedi. Hafifleyecek bir şey yoktu. Helen gittiğinde John Wick adındaki adamın yaşama sebebi de onunla birlikte gitmişti. Marcus başka bir şey söylemeden geri çekildi, mezarlığın sisli patikasında kayboldu. John ise mezarın başında, gökyüzü tamamen kararana dek tek başına bekledi.
Eve dönüş yolu sessizdi. 1969 model Mustang Mach 1’in homurdanan V8 motoru bile içindeki sessizliği bastıramıyordu. Geniş cam pencereleri, koyu renk ahşap zeminleri ve kusursuz düzeniyle o modern banliyö evi, artık bir ev değil, sadece anıların yankılandığı devasa bir müzeydi. Helen’in yokluğu evin her köşesine sinmişti. Duvardaki tablolarda, mutfak tezgâhında bırakılmış boş bir fincanda, yatak odasının dolabında asılı duran kokusunu henüz kaybetmemiş hırkasında...
John içeri girdiğinde ışıkları yakmadı. Ceketini çıkarıp sandalyenin arkalığına fırlattı. Bir kadeh burbon doldurdu ama bardağı masaya bıraktıktan sonra tek bir yudum bile almadı. Koltuğa oturdu ve karanlığa baktı. Bu evde yaşamak, her nefeste Helen’i yeniden kaybetmek gibiydi.
Ertesi gün öğleden sonra kapının zili çaldığında evin içindeki boğucu sessizlik ilk kez bölündü. John kapıyı açtı. Karşısında sarı üniformalı genç bir kurye duruyordu.
"John Wick?" diye sordu çocuk, elindeki taşıma kafesini hafifçe yukarı kaldırarak.
"Evet."
"Sizin adınıza bir teslimat var. Bir de mektup."
Çocuk kafesi yere bıraktı, evrakı uzattı. John imzalarken kafesin içinden gelen küçük, hırıltılı bir soluma sesi duydu. Kurye ayrıldıktan sonra kapıyı kapattı ve kafesin önünde diz çöktü. Küçük, sevimli bir beagle yavrusu, iri ve meraklı gözleriyle doğrudan ona bakıyordu. Boynunda 'Daisy' yazılı küçük bir tasma vardı. Kafesin üzerindeki zarfı eline aldı. Zarfın üzerindeki el yazısı Helen’e aitti.
John’un parmakları titredi. Zarfı dikkatle açtı, kâğıdı çıkardı:
“Sevgili John,
Hastalığımın bana zaman bırakmadığını biliyordum. Sana bir şeyler söyleyebilmek, vedalaşabilmek için çok çabaladım ama kelimeler yetmedi. Hayatına nasıl girdiğimi ve seni o karanlık dünyadan nasıl çekip çıkardığımı biliyorum. Şimdi ben gidiyorum ama senin yeniden o karanlığa gömülmene izin veremem.
Senin sevecek bir şeye ihtiyacın var John. İlgilenecek, seni bu hayata bağlayacak bir ruha ihtiyacın var. Arabalar, hız ya da sessizlik sana yetmez. Bu küçük dostuma iyi bak. Ağlamayı bırak ve yaşamaya devam et. Seni her zaman seveceğim.
Helen.”
John kâğıdı göğsüne bastırdı. Yıllardır tek bir damla gözyaşı dökmemiş, acıyı sadece fiziksel bir engel olarak görmüş bu adamın gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Kafesin kapağını açtı. Daisy çekingen bir adımla dışarı çıktı, burnunu John’un eline dokundurdu ve ardından küçük kuyruğunu sallayarak kendini onun kucağına bıraktı. O an, John’un taşlaşmış kalbinde ufacık, kırılgan bir ışık yandı.
Günler ritmini bu küçük köpekle bulmaya başladı. Sabahın erken saatlerinde Daisy’nin mamasının hazırlanışı, bahçede yapılan yürüyüşler ve Mustang’in yolcu koltuğuna kurulan o minik gövde... John konuşmuyordu ama Daisy’nin gözlerindeki saf sevgi, Helen’in sesini fısıldıyordu ona.
O gün de benzer günlerden biriydi. Benzin ibresi kırmızıya yaklaştığında John kasabanın çıkışındaki eski istasyona yanaştı. Mustang’in deposunu doldururken motorun sıcaklığı havada titriyordu. Tam o sırada istasyona eski model, modifiyeli siyah bir SUV yanaştı. İçinden üç genç adam indi. Üzerlerindeki pahalı ama uyumsuz kıyafetler, ceplerindeki kolay para ve küstah tavırları New York sokaklarının küçük çaplı çetelerini andırıyordu.
İçlerinden biri, sarı saçlı, deri ceketli ve gözlerinde kontrolsüz bir kibir taşıyan genç adam doğrudan John’a doğru yürüdü.
"Güzel araba," dedi Rusça aksanıyla harmanlanmış İngilizcesiyle. "69 Mach 1 mi o?"
John başını kaldırmadan pompayı yerine astı. "Evet."
"Ne kadar istiyorsun buna?" dedi genç, cebinden bir tomar para çıkarıp parmaklarının arasında oynatarak. "Söyle fiyatını."
"Satılık değil," dedi John sakince.
Genç adamın yüzündeki sırıtış gerildi. Reddedilmeye alışık olmadığı belliydi. Başını eğip arabanın içine baktı, ön koltukta oturan Daisy’yi gördü.
"Peki ya şu küçük şey? O kaça?"
John’un gözleri bir anlığına gencin gözleriyle buluştu. O bakışta ne korku vardı ne de öfke; sadece dipsiz, tekinsiz bir soğukluk vardı. Genç bir an duraksadı, içgüdüsel bir ürperti hissetti ama arkasındaki adamların varlığına güvenerek geri adım atmadı.
"Her şeyin bir bedeli vardır ihtiyar," dedi genç, alaycı bir tonla Rusça küfür savurarak.
John sakinliğini bozmadı. Genç adama kendi dilinde, kusursuz bir Rusça ile karşılık verdi: "Bugün değil evlat."
Gencin kaşları çatıldı, yüzündeki küstah ifade bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. John arabanın kapısını açtı, bindi ve gaza basarak istasyondan uzaklaştı. Aynadan arkasında kalan üçlünün öfkeyle baktığını görebiliyordu.
Gece yarısı çöktüğünde banliyödeki ev yine derin bir sessizliğe gömülmüştü. John yatağında uzanmış, tavanı izliyordu. Daisy yatağın hemen yanında, kendi minderinde uyuyordu.
Gece saat iki sularında Daisy aniden başını kaldırdı. Kulakları dikildi, boğazından boğuk bir hırıltı çıktı. Ardından aşağı kata doğru koşup havlamaya başladı.
John hemen doğruldu. Eski refleksleri, yılların pasına rağmen bir saniye bile gecikmemişti. Kasları gerildi, nefesi yavaşladı. Yataktan çıplak ayakla kalktı ve koridora adım attı.
Aşağıdan gelen bir kırılma sesi duyuldu. Arka cam kapı zorlanmıştı.
John merdivenlere doğru sessizce yaklaştığı anda karanlığın içinden üzerine bir gölge fırladı. Çelik bir borunun sert darbesi John’un omzuna indi. Darbenin şiddetiyle sendeleyen John dengesini toplamaya çalıştı ama ikinci bir adam arkadan atılarak onu yere yıktı. Yıllardır dövüşmemişti, bedeni eski hızında değildi ama zihni her hamleyi okuyordu. Kendisini tutan adamın burnuna dirseğiyle sert bir darbe indirdi, kemik kırılma sesi odayı doldurdu.
Tam ayağa kalkacağı sırada, üçüncü bir kişi kafasına beyzbol sopasıyla vurdu.
Dünya bir anlığına karardı. John yüzüstü parkenin üzerine düştü. Ağzına dolan kanın metalik tadını aldı. Başındaki zonklama gözlerini bulanıklaştırıyordu. Vücudu emirlere uymuyor, kasları felç olmuş gibi titriyordu.
Maskeli adamlardan biri John’un sırtına bastı. Başındaki adam maskesini sıyırdı. Gündüz istasyonda karşılaştığı gençti bu. Iosef Tarasov. Yüzünde aynı mide bulandırıcı sırıtış vardı.
"Demiştim sana ihtiyar," dedi Iosef, John’un yüzüne eğilerek. "Her şeyin bir bedeli vardır."
O sırada küçük Daisy, sahibini korumak için cılız havlamalarıyla Iosef’in bacağına doğru koştu.
"Hayır..." diye fısıldadı John. Boğazından çıkan ses yırtık ve çaresizdi. Bütün iradesini kollarında toplamaya çalıştı, yerde sürünmek istedi. "Hayır, dur..."
Iosef hiç tereddüt etmedi. Ayağını geri çekip küçük köpeğe sert bir tekme savurdu. Daisy acı dolu bir inlemeyle duvarın kenarına savruldu. Bir inilti daha duyuldu ve ardından o ses tamamen kesildi.
John’un içinde bir şey patladı. Kırılan kemiklerinin acısı, başındaki derin zonklama tamamen silindi. Göz bebekleri küçüldü, damarlarındaki kan sanki aniden dondu. O an yerde yatan adam artık emekli olmuş, bahçesinde huzur arayan John değildi.
Iosef sopayı bir kez daha kaldırdı ve John’un kafasına indirdi.
Karanlık bu kez onu tamamen içine çekti.
Sabahın ilk ışıkları evin kırık penceresinden içeri sızdığında etraf mezar gibi sessizdi. John gözlerini açtı. Başındaki kan pıhtılaşmış, yüzüne yapışmıştı. Acıyı hissetmiyordu. Vücudu mekanik bir aygıt gibi tek bir hedefe kilitlenmişti.
Yavaşça doğruldu. Elleri titreyerek yerdeki kan izlerini takip etti.
Köşede, soğuk parkenin üzerinde hareketsiz yatan küçük bedeni gördü. Daisy’nin minik gövdesi artık nefes almıyordu. Helen’den ona kalan son köprü, dünyaya tutunmasını sağlayan son bağ da koparılmıştı.
John küçük köpeği kucağına aldı. Bedenine sarıldı, gözlerini kapattı ve öylece durdu. Ne bir çığlık attı ne de küfretti. Yüzündeki ifade insanlıktan tamamen arınmış, taştan bir maskeye dönüşmüştü.
Ayağa kalktı. Daisy’yi kucağında dışarı, arka bahçeye taşıdı. Yağmur yeniden çiselemeye başlamıştı. Çamurlu toprağı elleriyle ve bir kürekle kazdı. Küçük bedeni dikkatle yerleştirdi ve üzerini örttü.
Eve geri döndüğünde adımları artık tereddütlü değildi. Banyoya gitti, yüzündeki kurumuş kanı yıkadı. Aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinde ne keder vardı ne de pişmanlık. Yıllar önce bir mezara gömdüğü adam, aynadan doğrudan ona bakıyordu.
Aşağı kata indi. Bodrumun kapısını açtı. Tozlu basamakları inip en dipteki beton zemine ulaştı. Yıllar önce bir daha asla dokunmamaya yemin ettiği o betonun başında durdu.
Köşeden ağır bir balyoz aldı. Havaya kaldırdı ve tüm gücüyle betona vurdu.
Balyozun betonu parçalayan sesi, New York’un derinliklerine kadar yankılanacak bir fırtınanın ilk gök gürültüsüydü. Baba Yaga geri dönmüştü.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18