1. bölüm · İZCİ
BÖLÜM 1: DURGUN SUYUN AĞIRLIĞI
Yelce’de her şey vaktinden biraz sonra gerçekleşir. Güneş tepelerin arkasından geç doğar, mektuplar hep geç ulaşır, insanlar söylemek istediklerini hep yutkunduktan çok sonra söylerler. Bu kasaba, dünyanın geri kalanından kopmuş, kendi içine doğru bükülmüş bir cebi andırır. Burada zaman akmaz; pıhtılaşır.
Esin Karaca, mutfak masasında on yaşındaki kardeşi Umay’ın saçlarını tarıyordu. Umay’ın saçları saman sarısıydı ve Esin'in parmaklarının arasından bir su gibi kayıyordu.
Küçük kızın bakışları pencereden dışarıya, bahçedeki kurumuş yapraklara sabitlenmişti. Mutfaktaki sarkaçlı saat, her vuruşta sanki görünmez bir direncin içinden geçiyormuş gibi hantal bir ses çıkarıyordu.
Esin tarağı yavaşça çekti. "Çok sessizsin bugün. Ödevlerin bitti mi?"Umay başını çevirmeden omuz silkti.
"Bitti. Esin, bugün dondurma yiyebilir miyiz?""Henüz mevsimi değil Umay," dedi Esin. "Mert abin dolabı bile çıkarmamıştır."
"Ama hava çok sıcak," dedi Umay. Pencereden dışarı, rüzgârın tek bir yaprağı bile kımıldatmadığı o ölü durgunluğa baktı.
"Sanki güneş tam tepemizde durmuş, hareket etmeyi bırakmış gibi.
"Esin bir an duraksayıp pencereye baktı. Umay haklıydı; Yelce’nin havasında, insanın göğüs kafesini daraltan, açıklanamaz bir yoğunluk vardı. Beş yıl önce otoyolun 42. kilometresinde duran hayat, bu evin koridorlarında dilsiz bir hayalet gibi dolaşmaya devam ediyordu.
Annesi ve babası, kasabanın dışındaki o beyaz binada, bitmemiş bir cümlenin sonu gibi beklerken; Esin bu sessizliği her gün yeniden inşa ediyordu. Onlar orada, makinelerin ritmine hapsolmuşken, Esin burada zamanın mikrosapmalarını teninde hissediyordu.
Kasaba meydanındaki dev çınar ağacının altında, her zamanki ekip toplanmıştı. Yelce’nin o dilsiz öğle sonrasını birlikte geçiren dört arkadaş.Mert, dükkânının önündeki taburesinde oturmuş, elindeki ahşap parçasını zımparalıyordu. Çıkan tozlar, rüzgârsız havada yere düşmek yerine Mert'in dizlerinde asılı kalıyordu. Mert her zamanki gibi neşeliydi ama bu neşenin altında, Yelce'nin o ağır havasını dağıtmaya çalışan beyhude bir çaba vardı.
"Esin! Bak şuna," dedi Mert, elindeki yamuk yumuk ahşap figürü göstererek. Bir tavşan yapmaya çalışıyordu.
"Kulağını biraz fazla oymuşum, sanki bir şey dinliyormuş gibi durdu. Sence nasıl? Çok mu tuhaf?"
"Bence gayet iyi," dedi Esin, taburelerden birine ilişerek.
Deniz, yanında oturmuş, elindeki boş bir kahve bardağını çevirip duruyordu. Fizikçi gözleri her zamanki gibi uzaklardaki orman sınırına dikilmişti.
"Bugün hava çok ağır değil mi?" dedi Deniz aniden. "Sanki... sanki bir şeyin olması gerekiyor da, bir türlü olamıyor gibi. Bir gerilim var havada ama adı konulmamış. Saatim bugün üç saniye geri kalmış. Yine.
"Defne, çınar ağacının gövdesine yaslanmış, elindeki eski defterin boş sayfalarına bakıyordu. Kalemi kulağının arkasındaydı.
"Kütüphanede de aynı şey vardı," dedi Defne fısıltıyla.
"Raftaki kitaplar bile birbirine yaslanmış, sanki devrilmekten korkuyorlarmış gibi duruyordu. Bugün hiçbir yeni kayıt düşemedim. Sanki kasabanın hafızası bugünlük dolmuş gibi."
Esin, arkadaşlarının bu sebepsiz huzursuzluğunu dinlerken boynundaki kolyeye, Düğüm'e dokundu. Gümüş zincir teninde soğuk bir iz bırakıyordu. Beş yıldır boynundan hiç çıkarmadığı bu parça, kaza gecesinden kalan, ne olduğu anlaşılamayan ama hep orada duran o ağır yükün simgesiydi.
Akşamüzeri eve dönerken orman sınırında durdu. Yol kenarındaki çalılıklar hareketsizdi. Bir an durup ormanın karanlık derinliğine baktı. Hiçbir şey kımıldamadı. Ne bir hayvan sesi ne de bir yaprak hışırtısı. Sadece Yelce’nin o bildik, insanı yavaşlatan uyuşukluğu.
Eve girdiğinde Umay’ı masada oturmuş, önündeki boş tabağa bakarken buldu. Esin, mutfaktaki sarkaçlı saatin tik-taklarını dinledi. Ses, odanın içinde değil, sanki zihninin en derin yerinde yankılanıyordu.
"Hadi," dedi Esin, kardeşinin omzuna dokunarak. "Yemek yiyelim. Yarın belki Mert abin dondurma dolabını açar."
Umay sadece başını salladı. O gece Yelce’de yaprak kımıldamadı. Herkes evine, henüz bozulmamış bir dünyanın son huzurlu uykusuna daldı. Esin, penceresinden dışarı bakarken karanlığın içinde bir anlam aradı ama bulamadı. Her şey fazlasıyla normal, fazlasıyla durgundu.
Henüz kimse farkında değildi ama Yelce, son kez bu kadar derin ve dertsiz bir uykuya yatıyordu.
