1. bölüm / 1
IŞIĞA ADANMIŞ KALEMBIRINCI BÖLÜM – KONUŞMUŞTUK YA HANI…
Bölümler 1Şu an: BIRINCI BÖLÜM – KONUŞMUŞTUK YA HANI…
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
( بِسْــــــــــــــــــمِ االلهِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم )
Konuşmuştuk ya hani...
Sokaklar susmuştu, minareler yalnızdı. Kalemler ya satılmış ya da susmaya mahkûm olmuştu. Yüreklerdeki heyecan yerini hesaplara, hayâller menfaate, dualar suskunluğa bırakmıştı. Zihinler dünyevî ilimle dolarken, ruhlar açlıktan ölüyordu. Ve biz bu çürümenin içinde yaşıyor, alışıyorduk.
Oysa bir yerlerde hâlâ yaşayan bir umut vardı.
Bir dağın yamacında, eski bir köy evinde; duvarlarına Risale-i Nur’lar dizilmiş, vakitler Kur’an’la süslenmiş bir odada yetişiyordu Emin.
O, Said Nursî’nin talebesinin talebesiydi. Dedesinden kalan eski bir kitaplık, yıllar öncesine ait mektuplar, dualar ve nasihatler vardı elinde. Ama en önemlisi; kalbinde bir sevda vardı. Ne bir insana, ne bir hayale...
Allah’a duyduğu sınırsız, susuz bırakmayan bir sevda.
O gece Emin, mektubu tekrar tekrar okudu. Her kelime sanki kalbinde yankılanıyor, içini yakıyordu. Dedesinin her cümlesi, Said Hoca'nın sesini taşıyordu. Kitaplık sessizdi ama Emin’in içinde bir ilahi çağrı başlamıştı.
Penceresini açtı. Gecenin serinliği yüzüne çarpınca ürperdi. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar, bir sır gibi parlıyordu. O an, ne modernliğin iddiaları ne de insanların düşünceleri bir anlam taşıyordu. Sadece bir şey vardı: Kalbinin Rabbiyle baş başa kalışı.
Secdeye vardı. Gözleri dolu doluydu. Ne ağladığını biliyordu, ne de neden bu kadar yanıyordu içi. Ama bildiği tek şey şuydu:
Bu, başka bir sevdaydı. Bu, hakiki aşktı.
> "Yâ Rabbi...
Kalemimi aldım ama ne yazacağımı bilmiyorum.
Bana sen yazdır.
Beni nefsimle baş başa bırakma.
Şöhretten, alkıştan, gösterişten koru.
Ben, sadece Sen’i anlatmak için yaşamak istiyorum.
Ve eğer takatim kesilirse, yine de beni bırakma…
Çünkü ben, bu yola kendim için değil, Senin rızan için çıktım."
Kalemini aldı. Not defterine şöyle yazdı:
> “Bu kalem artık benden çıktı.
Ben sadece tutan bir elim.
Konuşan bir ruhum.
Ve ilahi aşkla yanmış bir kalbim…”
Sabah ezanına yakın, hafif bir ışık girdi odasına. Emin, gece boyunca hiç uyumamıştı. Ama yorgun değildi. İlk kez bu kadar huzurluydu. Çünkü artık sadece okuyan değil, yaşayan bir talebeydi. Said Nursî’nin “bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” anlayışını, sadece söz değil hayat felsefesi haline getirmişti.
Ve kendi kendine şunu mırıldandı:
> “Ben bu çağın değil, bu çağın ihtiyacı olan nurun yolcusuyum.”
Emin için okumak, biriktirmek değildi; anlamaktı, yaşatmaktı, ihya etmekti. Her sabah güneş doğmadan kalkar, seccadesine kapanır, sonra dedesinin defterlerinden bir not açardı. Her cümle sanki o gün için yazılmış gibiydi.
> “ “Yâ Rab, bana kelimeler değil, hikmet ver. Ses değil, sır ver. Kalem değil, nur ver. Yazdıklarım yaksın önce beni, sonra uyandırsın uyuyanları…”
O gece yazdığı not, sabah kütüphane masasının üzerinde unutulmuştu. Ve belki bir başkası okudu. Belki bir kalp titredi. Belki bir perde daha aralandı.
Emin, bilinmeyen bir kahramandı. Ne şöhret, ne alkış, ne kabul arıyordu. O sadece bir kul olmak istiyordu. Bir kalem…
Işığa adanmış bir kalem.
Emin, bir akşam kitaplığın en alt rafında, eskimiş defterlerin arasında sararmış bir zarf buldu. Üzerinde solgun bir yazıyla sadece şu yazılıydı:
> "Emin için... Emanetime sahip çıkan torunuma."
Titreyen ellerle açtı zarfı. İçinden çıkan kâğıt, yaşanmışlıkla ağırlaşmış gibiydi. Dedesinin eliyle yazılmıştı. Kur’an satırları arasında büyüyen, Said Nursî’nin dizinin dibinde diz çökmüş bir adamın kalemiydi bu.
Ve mektup şöyle başlıyordu:
> “Emin’im,
Bu satırları okuduğunda belki ben çoktan toprakla sırdaş olmuş olurum. Ama kalbimde taşıdığım sırlar, iliklerime işlemiş sevdalar, sana emanet.
Bilesin ki biz, bu hakikati kolay almadık. Nefsimizi sustura sustura konuşturduk kalemimizi. Kalabalıklardan değil, secdelerden öğrendik en hakiki ilmi. Said Hocam derdi ki:
‘Kalem, sahibini tanımazsa kibir olur. Sahibini tanırsa secde eder.’
Şimdi sen, bu devrin içinde bir yabancı gibi yaşayacaksın. Sana bakıp gülenler olacak, küçümseyenler… Ama sakın geri durma. Çünkü sen bu zamanda bir cevap değil, bir çağrısın.
İlmin ne kadar olursa olsun, dua etmeyi bırakma. Hafızan ne kadar dolarsa dolsun, kalbini boş bırakma.
Ve unutma:
Allah’ın rızasını arayan bir kalem, dünyayı değil göğü aydınlatır.”
Duan ol bana, yolun hep Hakk’a varsın.
Deden - Mehmed Sâlim
Emin, o gece mektubu göğsüne bastırdı. İçinde bir çınar büyüdü sanki. Karanlığın ortasında yaprak veriyor, kök salıyordu. Artık biliyordu: Bu yol, sadece onun değil; onun gibi nice adanmış yüreklerin yoluydu.
Ve defterinin ilk sayfasına şunu yazdı:
> “Ben, karanlık çağın kenarına düşmüş bir damlayım. Dönüşüm yok. Rabbimin nuruna akan nehirde kaybolmaya razıyım.”
Bölüm etkileşimi
