6. bölüm · İS KIYIL
(5) kehribar duman.
Biz sadece geçmişte masumduk Barz. Şimdilerde eski kendimi unutmuş durumdayım bana gerçek kimliğimi hatırlatıyorsun.
Hatırlatma Barz, eğer ben eskilere dönersem sen olmazsın.
♨
Zaman acımasızdı, hep en güçlülerin elindeydi. Kötü günlerin zamanı geç gider derlerdi. Eski günler hiç geçmezdi. Güneşe bakar ve bugünün bir an önce bitmesini dilerdim. Kendimi toparlamaya başladığım an zaman tükenmeye başladı. Omuzlarımdaki yük birikti ve ben artık altında yürümeyecek kadar güçsüzleştim.
Biliyordum eğer ben çökersem hiçkimsenin bana acımayacağını, başımı eğip korkularıma yenik düşersem herkesin kolayca korkutacağını.
İzin vermedim.
Ne bana, ne kardeşlerime kimsenin elinin uzanmasına izin vermedim. Hem kendimi hem ailemi korumaya çalıştım.
Kendimi yeterince korumuş muydum peki? Bu savaştan, bu intikamın kurbanı olmaktan kurtarabilir miydim kendimi?
Unuttuğum hisler bugüm tekrar benimleydiler, bundan hiç memnun değildim. Savaşan bir kadın için bu duygular zayıflıktı.
Bir ormanın içinde kuşun uçmadığıb kervanın geçmediği bir yerdeydim. Bağırsam bile kim sesimi duyup gelirdi ki? Yada kimin umrundaydım? Belkide onların işine gelirdi neticede kimsenin sevmediği biriydim. Seviliyorsam da en azından bunu hiç hissetmemiştim.
Meşalemin alevi sönmüş, Kum saatinin ışığı sönmüştü çünkü o kum saatinin asıl sahibi şuan burdaydı. Ateş kül olmuştu, çünkü o ateşin gerçeği burdaydı.
Ne yapacaktım şimdi ben?
Kalbim haddinden fazla hızlı atıyordu. Niye atıyordu? Korkumuyordum ben bir kere.
Beni de annem ve babamı öldürdüğü gibi mi öldürecekti?
Bu kadar acımasız olabilir miydi?
Ben onu öldüremeden, sözümü tutmadan mı ölecektim? İşte bu İmkânsızıdı.
Tam arkamdaydı nefesi saçlarıma değecek kadar çok yakındı. Benden ne kadar uzundu? Yanında fazla zayıf duruyor muydum? Bu önemli değildi önemli olan aklın gücüydü.
Saçlarımın bir kısmı elindeydi. İnceliyordu bir caniden farkı yoktu. Saçlarımın avuçlarında olması miğdemi bulandırıyordu. Ondan gerçekten de nefret ediyordum. Daha fazla dayanamayıp saçlarımı elinden hırsla çektiğimde, sinirle pelerinimizn başlığını taktım.
"Emaneti almaya geldim." dedim kontrol edemediğim sert sesimle. Ona doğru döndüm. Sert nefesler almaya başladı. Öfkelenmişti. Bir kaç adım gerilediğimde öfkesi gürlenen ateş gibi büyüdü.
Başım eğik olduğu için sadece parmaklarının kızardığını gördüm çok geçmemişti ki bir
çatırtı sesi duydum. Aynı sese benzer başka bir ses daha. Ne oluyordu?
Başımı çevirip sesin geldiği tarafa baktığımda, görmeyi istemediğim bir sahneyle karşılaştım. İşte korkutuğum buydu.
Ateş...
Öfkesini temsil eden o ateş hemen biraz ötemdeydi. Harlandıkça diğer bitkilere sıçradı. Şaşkınlık tüm bedenimde şok etkisi yarattı. Ateşin kızgın lavları ondan izin almış gibi her taraf sıçradı. Etrafımızı çember misali alan lavlar benim alanıma geçmesine çok az kalmıştı.
Bakışlarım onun tarafına döndü, gitmem gerekiyordu ama biliyordum ki o emanet denen şeyi alıp gitmeden kral kradeşlerimi görmeme izin vermeyecekti. Ağır yutkunuşlarım boğazıma teker teker dizildi.
Üşüyen parmaklarımı birbirine geçirdim. "Kral alterib beni buraya gönderdi." titrek bir sesle dile getirdiğim sözlerde bariz bir korku vardı. Bana şuan nasıl baktığını bilmiyordum, tek bildiğim öfkeli olduğuydu.
Ateş git gide gürleniyordu hazır beni dinliyorken kendimi açıklamalıydım. "Sende emaneti varmış." ilk defa birini dinliyordu, ilk kez lafını kesmiyordu. Hadi bakalım buda büyük bir başarıydı.
Bu defa eğlenmek istemiyor yoketmek istiyordu.
Sağ elinde bir değnek vardı ve değneğin üzerinde siyah bir yılanın başı vardı. Ürkütücüydü. Parmakları değneği o kadar çok sıkıyordu ki öfkesinin git gide harlandığını anlamamak için aptal olmak gerekirdi.
Bir adım geri çekildiğimde, "ben." demiştim ki. "Yüzünü aç." demesiyle sözlerim yarıda kesildi. Öyle bir biçimde bunu dile getirdi ki aslında bu ana kadar hiç korkmadığımı farkettim. Sesi kısık kelimeleri baskındı. Bu bir emirdi, artık bardığı taşıran son noktaydı.
Ne yapmam gerekiyordu, ateş etrafımdaydı ama arkamda değildi. Yüzümü görmek istiyordu. Beni şimdiye dek çoktan öldürmesi gerekiyordu yane en azından bu eylemde bulunması gerekiyordu. Bunu yapmıyordu daha büyüğünü yapmayacağının kanıtı yoktu elimde. Bu durumda yapacak tek bir şey kalmıştı.
O an hiç yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Arkamı döndüm ve düşünmeden koşmaya başladım.
Bu kişi ben değildim.
Bu sihir değildi. Bu ben değildim.
Kendime binlerce defa lanet ettim. Beni öldürecekti o kadar büyük bir hata yaptım ki bu hata boynuma bir urgan gibi geçecekti. Barz geçirecekti. Geldiğim yolda koşarken elbisemin eteklerini tutmuş karanlıkta düşmemek tanrı'ya dua ediyordum.
Onu öfkelendirme demişti kral. Dinlemiş miydim? hayır.
Geçmişin tatsız konularını açma demişti. Ben hiçbirşey yapmadan başarmıştım.
Kahretsin gerçekten tuzağa düşmüştüm. O başıma büyük bir bela olacaktı. Hemde öyle bir bela olacak ki artık kendimden ziyade kardeşlerimi korumam gerekecekti.
Nefes nefese yolun kenarından dönerken uğultulu bir basınç vardı kulaklarımda. Barz'ın arkamdan gelip gelmediğini bilmiyordum, çünkü adımlarının sesi yoktu.
Nefes nefeseydim. Uzun saçlarım sürekli yüzüme düşüyor elbisemin eteklerini tuttuğum için çekemiyordum.
Kalbim durmanın noktasına varmıştı, artık nefes alamıyordum.
O ateş beni yakmamıştı.
Ama yakacaktı o ateşin öyle birden bire çıkmasının sebebi neydi? Peşimden gelmiyordu gelse bile ben bilmiyordum.
Amacı neydi? Her ne ise tekin olmadığı kesindi. Barz benim duşmanımdı fakat şimdi bende onun hedefi olmuştum ve o sabırlı biri değildi. Canını sıkanı sağ koymazdı. Akıllı biriydi Kardeşlerime zarar verecekti.
Kim olduğumı biliyor muydu?
Anlamış mıydı?
Kör gecede ağaçlara çarpa çarpa gidiyordum. Lanet olsun nasıl bu kadar aptal olabilmiştim?
Nefes almayı bırakmıştım, anlımda boncuk ter düşüyordu. Koşarken ayağım birden fazla dallara takıldı, lakin durmadım bu ormanda kaldığım tek bir dakika benim hayatıma mal olacaktı. Tek kurtuşum kendimi wihides'e atmaktı..
Ben yıllarca derdini çektim onun. Biraz da kral uğraşsın bu avcıyla.
Bir hata yaparak yolumu değiştirdiğim. Karanlıkta ayağım sert bir şeye takıldığında ağzımdan çıkan çığlıkla öne doğru tökezlemem aynı saniyede oldu. Herşey bir anda gerçekleşti. Yüz üstü dengesizce yere düşmekten kendimi kurtulamadığım gibi, başıma aldığım sert darbeden de kurtaramadım.
Başımı bir taşa çarpmıştım. Şakaklarımda bir zonklama vardı. Acı, çok fazla acı. Ellerim yumuşak toprağı avuçladı. Elime aldığım toprağı güç almak istercesine sıktığımda görüşüm karardı sanki.
Hava karanlıktı lakin ağaçlar belli belirsiz görünüyordu. Ama şimdi.
Önümdeki manzara siyah bir perdeden farksızdı.
Yaşadığım bu durumdan kurtulmak adına gözlerimi kapatıp açtığımda, Şakaklarımda bir sızı hissettim. Hemen sonra ılık bir sıvının sızıp saçlarıma karıştığını hissettim.
Herşey bundan ibaretti. Gücümün kırıntısına kadar direndim bu acıya karşı dayanıklı olabilmek için. Toprağı sıkan avuçkarımın tutuşu gevşedi. "Lane-" devamı yoktu dilim geri kalan kelimeleri birleştiremedi.
Herkes hakkettiğini bulurdu, hakettiğini yaşardı. Yalancının mumu yatsıya kadarmış.
⏳
Bazen kendinini açıklamana gerek yoktur. Bakışların, ve ne hissettirdiğin önemlidir. Kim olduğunu söylemene gerek yoktur arkanda bıraktığın izlerin yeterdi.
Ben kendimden geriye bir çok iz bırakmıştım. Kim olduğumu anlatan bir çok şey bırakmıştım.
Kum saati.
Meşalem.
Bir korkak gibi kaşıçım, beni en iyi kim tanırdı? Benim bile kendimi tanımadığım kadar çok iyi tanıyan biri vardı. Bazen bir insanla yıllarca aynı çatı altında yaşarken bile onu tanıyamazken Biz hiç birbirimizi görmeden, sesimizi duymadan birbirimizi tanıdık. Birbirimizin zaafını bildik.
Barz'ın zaafı neydi?
Ses.
Seten nefret ederdi gürültü koptuğunda öfkelenirdi. Hepsi bu kadar onun hakkında bildiklerim. Onun aksine ben onun zaafını bilmiyordum.
Derinlerde bir kabusun içinde hapis gibiydim. Ateşin çatırtılı sesine eşlik etin kokusu geliyordu.
Bedenim soğuk bir kışa maruz kalmışcasına üşüyordum. Üşümekten daha büyük bir şey vardı. Korku. Yakınımda bana korku veren birisi vardı. Zihnim birden fazla ses vardı kendi etrafımdaki seslere odaklanamıyordum.
Gözlerimi yavaşça açtığımda Görüş açıma yıldızlar girdi. Bu sefer gülümsemedim onlara. İlk kez gülümsemek istemedim. Gökyüzü süslüydü. Ay yene yıldızları etrafına toplamış onlara masallar anlatıyordu. Herkesin aksine ben bu manzradan bunu çıkarmıştım. Yıldızlar uyumadan evvel ay onlara masal anlatırdı. Karanlık kusursuz bir görünüş sağlamıştı gökyüzüne.
Şakaklarımda çok yoğun bir sızı vardı. En son yaşadıklarımı bir bir hatırladım.
O lanet olası caniden kaçıyordum sonra ayağım takılmıştı, ve başımı bir şeye çarpmıştım.
Sonrası yoktu.
Olanların devamı olamazdı, çünkü bilincimi kaybetmiştim. Yerde boylu boyunca uzanıyordum. Kendimi fazla yorgun hissediyor, damarlarımdaki kan donmuş gibi hareketsizdim. Biri sanki bütün gücümü emmişti. Hiç olmadığım kadar yorgun hissediyordumm.
Beni kim getirtmişti buraya?
Artık toparlanmam gerekiyordu. Kaç saattir bu yerde bilinçsizce uyuyordum? Büyük bir bilinmezliğün içinde olmak beni tedirgin ediyordu.
Avuçlarımı nemli toprağa bastırdım, ve bundan destek alararak doğruldum.
Gözlerimin hedefine belkide sadece ateşin girmesini bekliyordum, lakin gördüklerim odunsuz yanan bir ateşle sınırlı değildi. Çok daha ötesinde bir şey vardı. O ateşin önünde oturmuş vahçice pişirdiği eti yiyen bir kişi vardı.
Barz...
Evet yanılmıyordum. Barz tam şuan da karşımda ateşin önünde hangi masum hayvanın canına kıydıysa onun ziyafetini çekiyordu.
Neyi avlamıştı bilmiyorum fakat öyle bir iştahla yiyordu ki acıktığında gözünün ne denli döneceğini düşünmek bile istemedim. Erkekler genel olarak da miğdesine çok düşkündü ama bu ete düşkündü. Et dışında hiçbir şey tüketmiyordu. Kaç saattir uyuyordum ki ben? Neyi avladıysa derisini soymuştu ama o kadar istemeyerek yapmıştı ki bunu, etin üzerinde hayvanın kılları vardı. Temizlikle alakası yoktu yemek olsun yesin yeterdi onun için.
Burnumdan sert bir nefes aldığımda artık sabır diye birşey kalmamıştı. Bazen başımı alıp gitmek istiyorum buralardan.
Beni yene bulmuştu!
Zaten öylece elinden kurtulacağımı sanmıyordum, bu sadece saçma bir hayaldi.
Ona hınçla bakmaya devam ederken bir anda kucağıma atılan et parçasıyla neye uğradığımı şaşırdım. Eti o kadar sert bir biçimde atmıştı ki son anda eğilerek kafama gelmesine engel olmuştum. Nasıl hayvansı işgüdülere sahipti böyle? Başımı eğip kucağıma düşen but parçasına baktığım sırada onun sesini işittim.
"Uykun bir avcıya göre çok ağır değil mi?" sesi oldukça kısık hatta bir fısıltı şeklindeydi. Yüzündeki mennüyetsiz ifade bundan rahatsız olduğunu söylüyordu. Sanırım uyanmamı beklemişti. Bakışlarım kıyafetlerini buldu. Zelcir halkı kostüm giyerdi, lakin onun üstündeki kıyafeti diğer kostümlerden çok farklıydı. Liderliğini, bilhasa gücünü simgelercesine üstünde taht kurmuş acı kahve kostümüne, kehribarları yakıcı bir renk katmıştı. Bana bir an olsun bakmadan elindeki eti yiyordu.
O kadar kaçmama rağmen beni yene bulup getirmişti. Öfkeyle nefesimi ikinci verişimde nefretle kusursuz çehresine bakıyordum. Acı kehribarlarının tek odağı şuan elindeki etti.
"Neydi senin ismin?" aniden gelen sorusuyla beklemediğim için şaşırdım. Birde ismimi mi soruyordu?
Bakışlarımın hedefine yüzünü aldım. Koyu kahverengi saçları anlının üzerinde buke halinde duruyordu.
Benim soruya cevap vermemi beklemeden kendi kendine Düşünmeye başladı ve çok geçmeden, "Şu nesli tükenen kuşlar." diye mırıldandı tek kaşını kaldırarak. Başını o an kaldırdı. Açık Kehribarları ateşin yansımasında daha da açık bir tona bürünmüştü. Dudakları keyif almış gibi iki yana kıvrıldı. Bir parça ateş de sanki irislerinin çukurunda saklıydı. Gözlerimin içine bakarken tek derdi eğlenmekti.
Onun eğlencesi masum değildi.
Yıllardır onun peşinde olan bir avcı olarak bana yaklaşımı fazla sakindi.
Bakışları yüzümde fazla oyalanıyordu bilhasa dudaklarımda, ve o bakışları dudaklarıma inince gözlerinde ki ateş harlanıyordu. Gözlerini kıstığında, "Çok aptal bir kuş sürüsü olduğu için çabuk nesilleri tükendi." bana üzülmüş gibi baksada üzülmediği bariz bir gerçekti.
Pelerinimin şapkası yüzümde olmadığı için beni artık tanıyordu. Eminim benimle çok uğraşacak, kolay kolay elinden kurtulamama izin vermeyecekti.
Öfkeyle derin bir nefes aldım. Neden bu kadar çabuk öfkelendiğimi bilmiyorum. Başımı çevirdiğimde tükürcesine, "En azından yılan gibi sinsi değiliz." bu kadar çabuk öfkelenen biri olmak beni yanlızca zarara sokuyordu, bu alçak çok sakindi benim aksime. Sakinlikle iş yürütüyordu sahtekâr herif. Benim söylediklerimle katiyen ilgilenmiyordu.
Yüzüne yoğun bir nefretle bakıyordum bana olan bakışları fazla yoğundu.
Başını yana yatırıp asi bukelerinin anlına düşmesine izin verdi. Dilini haylaz bir şekilde damağında gezdirdiğinde, "Hayvanları çok severim." tek kaşını kaldırdı. "Bilhasa kuşlar." diye devam etti. Benimle gerçekten oynuyordu.
Tanrı aşkına kuşlarla sorunu neydi? Düşündüklerimi tahmin etmişcesine yene beni yanıltmayan sözleri dile getirdi. "Etleri çok lezzetli, ama doyurmuyor." neden bana böyle bakıyor?
Düşmanımla karşı karşıyaydım ve onun bana olan yaklaşımı hiç hoş değildi.
Nefretle yüzümü buruşturduğumda dudağının köşesi tehlikeli bir biçimde kıvrıldı. "Onları yerken hissettiğim o haz duygusu anlatılmaz." önündeki ateş yavaş yavaş küle dönerken can alıcı kehribarına karanlık karıştı.
Dikkatli bakışlarını beni cezalandırır gibi bir an olsun üzerimden çekmiyordu. Ağırca bedenimi baştan aşşağı süzdüğünde, "Büyüleyici." diye fısıldadı boğuk bir sesle. gördüklerini beğenmiş gibi ısrarla bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Hayır kendime hakim olmam gerekiyordu. Fakat o böyle bakmaya, böyle konuşmaya devam ederse bu pek mümkün değildi.
Yavaştan gerilmeye başlamıştım. Burnumdan sertçe soludum. Gözleri yüzümü inceliyordu. Eline aldığı dalı kırdığında, "Beni büyülüyorsün." dedi derinden gelen kalın sesi bana korkuyu vadediyordu.
Susmasını istiyordum, eğer biraz daha böyle devam ederse kendimi tutmayacaktım. Dişlerimi birbirine bastırıp kendimi sakinleştirmek adına yumruklarımı sıktım.
Ona birşeyşer oluyordu, beni beğenmemesi gerekiyordu. Güzel bir kız değildim, ben savaşçı bir kadındım. O benim öldürmek için hedeflediğim adamdı.
Süretime uzunca bakıyor, baktıkları hoşuna gittiği için buna devam ediyordu. Çok tehlikeli bir zamanda ağırca dile getirdiği sözler geceyi ürküttü. "Ve eğer ben arzularsam." o sözleri devam etmesine izin vermeden hışımla elimi kaldırıp, "Kes şunu!" diye bağırdım. Sinirden ellerim kızarmıştı. "Sakın, sakın cüret etme!" Yüksek sesi sevmiyordu ama şimdi bundan rahatsız olmak yerine aksine etkilenmiş gibi gülümsedi.
Tüylerim ürperdi.
Onun dudaklarında asla masum gülüşler olmazdı. Tehlikeli bir zaferin dudaklarına yerleştirdiği o kibirli gülüş çehresinde esirdi.
Bakışları beni korkuyordu. Durdurulmaz bir adamdı. Kurallar ve sınırları asla dinlemezdi. "Kuşlar sessiz olmalı." yüzüme tehlikeli bir ifadeyle bakıyordu. Yutkunduğumda, "Yoksa onların sesini keserler." sözlerindeki keskinlik çizgimi geçmemem gerektiğini açıkça anlatıyordu.
"Kuşları avlamak bana zevk veriyor."
Kısaca beni de avlamaktnan bahsediyordu ama nasıl avlamak istediğinden emin değildim. Şimdi hedefinde ben vardım. İşte bunu hiç istemiyordum. Ben onu öldürmek için her gün planlar yaparken onun silahının namlusunu bana doğrultmasını istemiyorum. Çünkü o zaman ben onu öldürmeden o beni öldürecekti.
Benimle ilgilenmeyi bırakıp pişirdiği etten büyük bir parça koparıp yemeye başladığında, kehribarları hala üzerimdeydi. Neden bana bu kadar net bakıyordu ki? Bakışlarını artık benim üzerimden çekmeliydi.
Ona söyleyecek çok şeyim vardı ama şuan durumum buna müsait değildi. Yoksa bu sözlerine hala kayıtsız kalmazdım. Hayır konuşmama da izin vermiyordu. Onun yanındayken yanlızca o konuşabilirdi.
Emanet denilen şeyi almalı burdan defolup gitmeliydim. Ama nasıl?
Başındaki pelerinin büyük şapkası gür kestane saçlarının bir kısmını örtesede bir kaç tutamı yanlardan düşmüştü. Yüzüne bakınca bir erkeğe göre ne kadar büyük güzelliklerle ödüllendirildiğini farkediyordum. Tanrı onu yaratırken fazla özenmişti sanırım.
Yüzüne bakarken nasıl baktığımı bilmiyordum fakat bakışlarım hoşuna gitmiş gibi ağzındaki eti yavaş yavaş çiğnedi, "Beni beğeniyorsun yaramaz kuş." işte bunu ondan duymayı hiç beklemiyordum. Gözlerim irice açıldığında kendime hakim olmadan, "Seni beğenmek mi? Senden nefret ediyorum alçak herif." sakin ifadesinde bir değişikli oldu. Cehresi ağır ağır sertleştiğinde ürperdiğimi hssettim. Hoşuna gitmedi. Hazmedebilmek için gözlerini yumdu. Çenesini öyle bir sıktı ki oturduğum yerde sabit kalabilmek için büyük bir güç sarfettim.
Ürkütücü sessizlik uzun bir sürenin ardından sözleriyle paramparça oldu.
"Tekrar et, duymak istiyorum." itiraz istemeyen sesi beni artık korkutuyordu. Barz'ın öfkesinin sınırı yoktu. Herkesin aksine o öfkelenince bağırıp çağırmıyordu. Onun öfkesi sessiz ve korkunçtu. Duymak istediğini tekrar edecek cesareti kendimde bulamıyordum.
Ellerim yerde dolaşmaya başladı. Parmaklarım toprağın üzerinde gezinirken kuru dallardan başka bir şey buldu. Bir kaya taşıydı. Tedirgince onu avucuma sıkıca aldığımda dikkat çekmemeye çalışıyordum. Ondan kaçmadan evvel yaptıklarını hatırladım. Ruhu ateşle besleniyordu sanki, Ateşe olan bakışları fazla derindi.
İster istemez o an düşündüm. Onun bir ailesi var mıydı? yada bir arkadaşı?
Onu birileri sevebilir mi ki?
Birilerini sevmiş miydi?
Taşı parmaklarımın arasında sıktım biraz uzaktan nehrin hararetli sesine kurbağa sesleri karışıyordu. Yapacağım şey çok tehlikeliydi ve kaybetme şansım yoktu.
Ona bir cevap vermediğim için, "Konuşmak için sadece on beş saniyen var." dedi. On beş saniye sonra ne olacaktı? Herşeyi bir gizemden ibaretti.
Derin bir öfkeyle yumduğu gözleri açılmak için sabır dileniyordu.
Şimdilik bu benim tek şansımdı.
Ses çıkartmadan yavaşça ayağa kalktığımda süremin azaldığının farkındaydım. Kendi içinden sayıyordu.
Elimle tuttuğum kaya taşına baktım. Onu yaralayabilirdim ve o kendisiyle ilgilenirken ben ondan kurtulurdum. Peki ya sonrası? Bana zarar olacaktı kimseye değil.
Ve bem kimsenin umrunda değildim.
O an hiç düşünmeden elimdeki kaya taşını havaya kaldırıp kafasına isabet attım. Kaya taşı başına değmek üzere iken durdu, çünkü eli havada taşı yakaladı. Kanım dondu.
Kahretsin!
Taşı iri avucu arasına usulca alığ hapsettiğinde, Korkuyla üst üste yutkundum. Gözleri ağırca açıldı. Cehennem alazları mümkünmüş gibi daha çok harlanmıştı.
İşte şimdi korku bütün bedenimi sarıp sarmaladı. Süretindeki mimikler sessizdi. Cehhenimin varolduğu irisleri keskin bir hançer darbesinden farksızdı. Onun hissi acıydı. Nefes kesici, ölümcül bir gülüş yer edindi dudaklarında.
"Sadece üç saniyen kaldı." dedi oldukça kısık bir ses tonuyla. Bakışları o an beni geçmişin derin anılarına sürükledi.
"Sihir! Yardım et!" diye bağırıyordu günjen, hiçkimseden değil benden yardım istiyordu.
Korkudan dilim tutulmuşken ona yardım edeceğimi nasıl düşünürdü? Belkide bencilliği yüzünden gelecekteki o kadın olacaktım.
Karşımızda simsiyah tüylere sahip, oldukça iri bir gövdesi olan bid aslan duruyordu. Kendi gölgemden bile korkup saatlerce ağlıyordum evde. Ona yaklaşamazdım.
Arkasına sığındığım ağacın arkasında ürkekçe izliyordum günjen'i. O aslan tam karşısında ona doğru yavaş adımlarşa yürüyordu. Yardım etmesem günjen'i saniyeler içerisinde parçalara ayıracaktı o aslan.
Bana da aynısını yapmaz mıydı ki?
Beni kimse sevmiyordu, ama günjen önemliydi babam onu seviyordu. Annem de seviyordu. O aslan bana zarar verirse kimsenin canı yanmazdı ama eğer günjen'e bir zarar gelirse babam bana çok kızardı.
Günjen korkudan titreyerek karşısındaki aslana bakarken bakışları arkasında saklandığım ağacı buldu. Ağlıyordu. Yüzü soğuktan kıpkırmızı olmuştu, kış olduğu için karın içinde kalın kürkünü giymeden çıkamazdın.
Günjen ince gecelikleriyle dikiliyordu karşısında. "Sihir! Buraya gel çok korkuyorum." bende korkuyordum.
Günjen durmadan benim tarafıma baktığı için aslanın dikkati bu tarafa kaymıştı.
Hızla başımı ağacın arkasına sakladım. Hayır hayır beni görmemeliydi.
Dümdüz önümdeki ağaca bakarken günjen'in bencilliğine bir kez daha şahit oldum o gün. "Hadi ona git. Bana yaklaşma yoksa babam seni okla vurur ama ona gidebilirsin." doğruydu. Babam yaşasaydı eğer günjen için vururdu ama benim için asla yapmazdı.
Herşey günjen'in bencilliğiyle başlamıştı. O gün yaşanmasaydı belki şimdi ben bugünlere gelmezdim.
O gün Barz'ın karanlık yüzüyle karşılaşmıştım. Onu gerçek anlamda ilk kez orda görmüştüm.
Geçmişten zorlukla çıkıp ana döndüğümde nefes nefeseydim. Gözlerimdeki nefret şiddetini artırdı. O nefret kalbimde bir ateş yaktı ve hiç sönmeyecekti.
Onun istediği cevabı vermedim. Süre doldu ve o ayağa kalktı. Bu kalkış yıkacaktı. Barz istediği olmayınca hırçınlaşıyordu, bu olduğunda ise kimse ona engel olamazdı.
"Sana bir şans vermişken, şimdi o şansı da kaybettin." acımasızca sarfettiği sözleri hatamı bir tokat gibi yüzüme vurmuştu.
Aramızda sadece kül olmuş bir ateş vardı.
Belimde duran hançerime elim gittiğinde, gözleri bir avcı edasıyla elimi takip etti, ve bana doğru bir adım attı. Sönmüş ateş sanki odun atılmış gibi bir anda alevlendi.
Bakışları hala belimdeki hançerin üzerinde duran elimin üzerindeydi. Dudağının köşesi kavislendi.
Bana doğru bir adım daha attığında hançeri çekip çıkarttım. Gözleri tıpkı o gün gibi bakıyordu. Gardımı düşürmeden, "yaklaşma." dedim. Kendimi korumak adına hançeri ona doğrultmuştum. Bakışları ilgisizce hançerimi inceledi daha sonra soluğu yüzümde aldı. Gözlerinde oluşan o duyguyu beğenmedim. Belliki bana bakmak hoşuna gidiyordu. Sözlerime aldırış etmeden üzerime doğru gelmeye devam etti. Aramızdaki mesafe canını sıkmış gibiydi.
"O elindeki oyuncakla yetineceğimi mi düşünüyorsun?" yetinmezdi biliyorum. Onu alt etmek için daha güçlü silahlara ihtiyacım vardı, lakin bunu dile getirmedim. "Seni öldürmek içi-" dedimiştim ki keskin sesiyle cümlelerimi birbirinden ayırdı. "Şşşt. Sesini duymak istemiyorum." elimdeli hançerin tutuşunu artırdım. Asla geri adım atmadım.
Sözlerimi tamamlamama izin verse bu şekilde yüzleşmeyecektim onunla. Beni köşeye sıkıştırmak onu eğlendirmişe benziyordu.
Konuşmak için kalın dudakları aralandı, sözlerini duymaya hiç hazır değildim. "ölüm kelimesi bir ceylanın ağzından benim ismimle anılmamalı." kesik kesik nefeslerimle yeterince besleyemediğim kalbim göğsümü tekmeliyordu.
Az önce söylediğimden fena halde öfkelenmiş gibi bakıyordu. Kehribarlarınının içine karışıp gözlerime sunulan o öfkeyi sevemedim.
Bana doğru bir adım daha attı. Hançeri tutan ellerim zelzeleye uğramış gibi titriyordu. Başını sol omzuna atırdı ve ateşin kıvılcımları güzel çehresini önüme sundu.
Aramızdaki mesafe tükenmek üzereydi.
Bakışlarımın odağındaki yüzüne bakmaktan o an alıkoyamadım kendimi. Kesten rengindeki sakallarının uçları gözleri gibi kehribara gidiyordu. Bronz Teninin doğalı buğdaydı fakat güneşin kavurucu sıcaklığı ona broz bir ten bahşetmişti.
Acı kahvenin ve kehribarın içinde bulunduğu savaşçı bir kıyafet vardı üstünde. Pelerininin şapkası oldukça büyük omuzlarından genişleme iniyordu. Boynunda parlayan zincirin ucundaki aslan sembolü aslında kim olduğunu açıkça belli ediyordu.
Yaklaştıkça ondan aldığım is kokusu ruhuma çöreklendi. Ateş kokuyordu.
Gözleri gözlerim haricinde hiçbir noktaya uğramak istemiyordu. "Ben istemediğim sürece sen adımı bile hatırlayamazsın börf." hançerin sapını biraz daha sıkı kavradığımda, "Uzaklaş barz." dişlerimin arasından yüzüne karşı tısladım. Elini bana doğru uzattı. Aramızda sadece bir adım vardı.
Gözlerim eş zamanlı olarak boş avucunun içine düştü. Tam avcunun içinde önce kehribar bir duman yükseldi, ve çok geçmemişti ki elinde bir kıvılcım yükseldi. Karanlık geceyi aydınlatan o kıvılcım ateşin aleviydi. O tutulmuş gibi yanlızca gözlerime bakarken ben şaşkına dönmüştüm. Bedeninde kor bir yangın vardı. Barz ateşi temsil eden o kehribardı. Quşai Barz'ın silahı olabilr miydi?
E
linde bir ateş parçası var börfa, elini yakmıyor ateş tenini yakmıyor!
Yutkunduğum esnada Avucundaki ateş yavaş yavaş söndü, ve kendinden geriye kahverengi küçük bir kutu bıraktı. İrislerim dehşetle büyüdü. Tamam daha önce büyücülerin yaptığı büyülere çoğu kez raslamıştım, britif gibi özel güçlere sahip insanları da görmüştüm lakin bu çok farklıydı. Barz büyüyle bunu yapmıyordu onun doğasında bu vardı. Üatelik bununla sınırlı değildi.
Yırtıcı bir aslandı. Aynı zamanda bir insana dönüşüyor, ve ürkütücü denilecek bir yükseklikte güçleri vardı.
Peşine düştüğüm adam sandığımın ötesinde güçlüydü.
Beni korkutan düşüncelerimden kurtulmak hiç kolay değildi. Sanki o ateşi bilerek bana göstermişti. Bu yaptığıyla beni kolayca köşeye sindirmek istiyordu.
Başımı iki yana salladım, ahşap olduğunu düşündüğüm kutunun üzerinde wihides mührü vardı. O kutunun içinde ne olduğunu bilmiyordum, ama üzerinde bir kilit vardı.
Emanet diye bahsettiği şey bu küçük kutu muydu? Hançeri tekrar belime yerleştirdim. Onunla göz teması kurmadan, elimi uzatıp kutuya dokunmuştum ki parmaklarım daha kutuya değmeden sert ve sıcak parmaklar tarafından bileğim havada yakalandı.
Bakışlarımı kaldırıp bu kadar yakından az önceki ateşten farksız gözlerine çevirdim. Parmakları bileğimi sardığında kalın dudakları aralandı. "Atan gibi ellerimde küllerinin dökülmesini istemiyorsan eğer." dişlerimi sıktım. Bileğimi elinden çekmeye çalıştım ama değil çekmek hareket dahi etmedi. Ateşten farksız sıcak nefesi yüzümde can buldu.
İri parmakları sarmaşık gibi dolanmıştı bileğime. Elimi bir kez daha çekmeye çalıştığımda tuttuğu elim sayesinde beni kolayca kendisine çekti. Haddini aşmıştı.
Onun istediği üzerine yokedilen bu meafe sayesinde artık bedenlerimiz arasında yok denilecek bir mesafe vardı.
Geçmişimle bu kadar yakın olmak hiç iyi değildi, hemde hiç. Geniş bir göğsü vardı, omuzları doğuştan dik ve yapılıydı. Heybetli bir cüssesi vardı. Her konuda benden güçlüydü.
Kendimi geri çekeceğim an nefesini kulağımda hissettim. Tüylerim diken diken oldu. Nefesi bir yangın gibiydi, değdiği yeri yakıyordu. Bana bu kadar yakın olmasına katlanamıyordum.
Sıcak nefesini hissetmeme izin verdiği anda, "Benim yürüdüğüm yolda senin adımlarının izi olmayacak börf." kulağıma fısıltı tonunda tısladığı sözler büyük bir yıkım yaratmıştı bende. Umutlarımı telef eden bu adam benim için kusursuz bir ölümdü.
Kalbimin hızı şuan erişilmez bir boyuta ulaşmıştı. Niçin atıyordu?
Aramızda duran elimi işi bitmiş gibi savurur gibi bıraktı. Bileğim uyuşmuştu. Dengesizce gerilediğimde yutkunmakta güçlük çektim. Benim ona olan nefretimden daha büyük bir nefreti vardı bana karşı.
Daha fazla beklemeden hızla elindeki kutuyu alıp geri çekildim, çünkü o asla geri çekilmezdi. Asla bir adım geri atmazdı.
Arkamı döndüğüm an hızlı bir şekilde yürümeye başladım. Pelerinimin şapkasını başıma geçirip yüzümü örttüm. Burdaki işim bitmişti. Rahat bir nefes koyuverdim, hiç bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim.
Hızlı adımlarla ilerlerken arkamda davudi sesini duydum. "Bana geri geleceksin." ne için geleceğimi dönüp sormadım, fakat sözlerine eklediği son cümle ile adımlarım durdu. "Çünkü sana ait olan bende."
Çünkü sana ait olan bende?
Durup ona söylediklerini sormalıydım, ama kendimde daha fazla savaşacak gücü bulamadım. Ben savaştıkça kaybedeceğimin korkusu yenigiyle geri çekilmemi sağlıyordu. Onunla bir dakika daha aynı havayı soluyamazdım.
Neyi kastetiğini dönüp ona sormayı ne kadar çok istesem de bunu yapmadım. Onunla yeterince vakit harcamaıştım. Barz'ı son görüşüm olmayacaktı. İntikamdan vagzçememi istiyordu. Amacı zaten beni ortadan kaldırmak değil mi? Ne için geri çekilmemi istiyor?
Bu işin sonunda zaten sağ kalmayacağım. Ya ben onu öldüreceğim ya o beni, ama ikimiz asla aynı dünyada yaşamayacağız.
Dolunayın ışığı sayesinde aydınlanan ormanda yürüyordum. Saat kaçtı bilmiyorum fakat bir an önce kaleye dönmeliydim. Kardeşlerimden bilgi almalıydım. Kutuyu elbisemin üzerindeki korsenin altına sıkıştırdım. Onu kaybedersem asla kardeşlerimi göremezdim.
İçimde bir his artık Bu ormana sık sık geleceğimi söylüyordu. Çünkü düşmanım burdaydı.
🔥
Uzun bir yolun sonucunda nihayet kaleye sapa sağlam dönmüştüm ve tabi kutunun başına bir şey gelmeden onun getirmiştim. Kaleye döndüğümde kralı oldukça öfkeli gördüm. Beni gördüğünde sanki öfkesinin asıl sebebi ben mişim gibi tüm hıncını benden çıkartmıştı. O kadar yorgundum ki ona hiçbir şekilde karşılığını vermedim. Zaten bu kadar öfkeliyken bunu yapmak aptallık olurdu.
Eğer karşılık verseydim hayatta izin vermezdi gidip kardeşlerimi görmeme, ama izin vermek zorunda kalmıştı. Kutuyu ona sağ salim getirmiş anlaşmamıza uymuştum. Ona Barz'ın beni tanımadığını söylemiştim. Başıma gelenlerin hiç birini anlatmamıştım.
Eğer anlatsaydım ordan çıkamazdın.
Ve böylelikle kaleye geldiğim gibi çıkmam bir olmuştu. Kalenin çifliğinden bir at alıp yola koyulmadan önce yanıma bir kaç poğaça da almıştım. Acıkmıştım. İsteseydim yemek yiyebilirdim ama tek bir dakika dahi kaybetmek istemiyordum.
Bizim ormana giden yoldaydık. Tam Bir ordu asker vardı peşimde. Haddinden fazla yorgundum ama kardeşlerimi bir an önce görmeliydim. Bizim ormanın girişindeki yola girdiğimizde kötü bir his kondu içime.
Artık meraktan ziyade onlar için endişelenmeye başladım, korkmaya başladım. Ya başlarına bir iş geldiyse? Ya onlara da bir şey olduysa? Bir an önce evimize varıp görmek istiyordum. Kral onları esir almadığını söylemişti.
Ne kadar güvenebilirim tanımadığım bir adama? Hele ki bu kişi benim babamın ezeli düşmanı iken?
Güvenemezdim. Artık hiç kimseye güvenemezdim.
Soluklarım hızlandığında bizim eve yaklaşmamıza çok az bir süre kaldı. Atın dizginlerini çekip hızlanmasını sağladım. Arkmadan gelen nal sesleriyle diğer askerlerin de hemen peşimden geldiğini anlamış oldum. Bizim yaşadığımız alana geldiğimizde atın hızını düşürüp yürümesine izin verdim. Ağaçların arasından çıkıp bizim evimizin karşısına geldiğimde atı durdurdum.
Sessizliğin hakim olduğu alanda küş kanadını çırpsa dünya kopacaktı.
Boğazımda büyük bir düğüm olduştuğunda yutkunmak istedim lakin başarısız oldum. Atın dizginlerini tutan ellerim buz kesti. Gözlerim aynı noktada kilitlenmiş gibi kalırken, atın üzerinden beceriksizce indip evimizin önüne kadar yürüdüm. Güçsüz adımlarım birbirine dolanıyor yürümeyi zorlaştırıyordu.
Omzuma aldığım dertlerin altında güçlenmeye çalıştıkça çöküşe doğru gidiyordum.
Bir evimiz yoktu.
Evimizi yıkmışlardı.
Yıllardır ayakta duran o ev yoktu, onun içinde yaşanılan o hayat yoktu, o anılar yoktu. Hepsi o harabenin içindeydi.
Yıkılmıştı.
Ailemden bana kalan tek sermaye bu evdi, ve onu da bizim gibi harabeye çevirmişlerdi.
💥
BÖLÜM SONU~
Öncelikle şunu duyurmak istiyorum. Bu aralar çok yoğunum üç kitabı yazarken bölümler gecikebiliyor. Bu süreçte hem SOĞUK HİS kitabını hemde SİHİN kitabını yazıyorum. bu süreçte Bölümlerin geç gelmesi çok doğal.
Yetiştirebildiğim kadar atmaya çalılacağım.
O zaman biraz bölümden bahsedelim.
Böyle bir son beklediğimiz kesindi.
Börfa'nın neler yapabileceğini kestiremiyorum. Kızımız artık o eskideki korkak kız çocuğu değil. Gözü kara savaşçı bir kadın.
Bundan sonra neler olacak hiç bilmiyorum. Bu bölümde geçmişten bir parça yazdım orda okuduklarımız içler acısıydı? Günjen geçmişte bencil bir çocuktu şimdi öyle olup olmadığını gelecek bölümlerde okuyacağız
Ve gel gelelim en önemli konuya;
Sizce evi kim yıktı? Günjen ve şeta'nın nerde olduğu hakkında bir fikriniz var mı?
Kurgu'ya bu bölümlerden sonra yeni isimler katılacak. Börfa'nın yalan söylemesinin bedeli neye mal olacak sorusuna sizin cevap vermenizi istiyorum.
KENDİNİZE ÇOK İYİ BAKIN, GELECEK BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE✋
