1. bölüm / 1
İRİSKARANLIĞA AÇILAN GÖZLER
Bölümler 1Şu an: KARANLIĞA AÇILAN GÖZLER
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BARIŞ ASİLKAN
Kafamda onlarca tilki dönüp duruyordu, ama hiçbirini yakalayamıyordu. Bir planın ucu diğerine tutunamıyor, her senaryo eksik kalıyordu. Elimde tuttuğum dosyanın sahibine ihtiyacım vardı.
Yer altı dünyasının babası olarak anılan Reşat Saykut hakkında bildikleri, benim dahi tahmin edemeyeceğim kadar fazlaydı. O göründüğünden çok daha fazlasıydı. Reşat Saykut' la 13 yaşında tanışmış birini hafife almak büyük bir hata olurdu. Belki onun için çalışıyordu, belki tamamen masumdu... Ya da belki hiçbiriydi.
Kahretsin! Beynim durmuş gibiydi. İhtimaller havuzunda çırpınıyor, her çıkış yolu biraz daha derine çekiyordu beni.
Zihnimde yankılanan düşüncelerden biri bas bas bağırıyordu, ama çok tehlikeli ve riskli bir ihtimaldi. Eğer bu yolu seçersem, bu küçük kadın korkacaktı ve bana güvenmesi imkânsız hale gelecekti. Ama onu kendi tarafıma çekmek zorundaydım. Başka çarem yoktu. Peki, nasıl?
Gözlerim, benden bağımsız bir şekilde dosyanın üzerine yeniden kaydı. Sayfalar arasındaki satırları tararken, aradığım şeyi anında gördüm. Çalıştığı yer. Küçük bir markette kasiyer olarak çalışıyordu. Basit ama işlevsel bir plan şekillenmeye başladı zihnimde. Onu kaçıracaktım. Zor olmamalıydı. Küçük bir kadın… Bir kasiyer… Ama biliyordum, Eylül Aydın sadece bunlardan ibaret değildi.
Dosyanın kapağına sertçe kapattım ama elim hâlâ üzerinde kaldı. Sayfanın en başında yazan ismi tekrar tekrar okudum. Eylül Aydın.
Ne tam olarak bir kurban ne de bir suçlu. Onu bir kategoriye sokmak imkânsızdı.
Tekrar fotoğrafına kaydı gözlerim. Soğuk, soluk bir baskı. Ama onun gözleri… İçinde yanan öfke tanıdıktı. Benim yıllar önce taşıdığım öfkeye ne kadar da benziyordu. Aynı savaşı veriyorduk sanki, aynı karanlıkta yol alıyorduk. En büyük ortak noktamız, kimsesizliğimizdi.
Derin bir nefes aldım ve dosyayı masaya bıraktım. Ama gerçekler, bu kâğıt parçalarına yazılanlardan ibaret olsaydı, her şey daha kolay olurdu. Sayfalar dolusu bilgi, suç kayıtları, raporlar… Ama bunca sayfa arasında anlayıp gördüğüm tek gerçek şuydu: Eylül Aydın, dosyaların anlayamayacağı bir kadındı.
Ayaklandım. Artık bu planı yürürlüğe koymalı ve Reşat Saykut’u bitirmeliydim. Tereddüt için zaman kalmamıştı.
Emniyetin soğuk, dar koridorlarında sert ve kararlı adımlarla ilerledim. Ayak seslerim taş zeminde yankılanırken, ardımdan yükselen “Komiserim!” seslerini duymazdan geldim. Durursam düşünecektim. Düşünürsem tereddüt edecektim. Tereddüt ise artık lüksüm değildi.
Ben büyük bir cesaretle ona gidiyordum. Eylül’e.
Koridorun sonunda soğuk metal kapının dış dünyaya açıldığı an, keskin bir rüzgâr yüzüme çarptı. Emniyet binasının ağır, kasvetli havasından çıkmıştım. Ama üzerimde hâlâ, içimde yükselen bir ağırlık vardı.
Arabamın yanına vardım ve kapıyı açmadan önce son kez emniyet binasına döndüm. Buraya geri döndüğümde her şey değişmiş olacaktı.
Bir an bile daha fazla düşünmeden direksiyona geçtim. Motorun homurtusu, içimdeki sessizliği bozdu. En zor görevime doğru yola çıktım.
🌷
EYLÜL AYDIN
Marketin floresan ışıkları gözlerimi yormaya başlamıştı. Kasadaki küçük dijital ekranın solgun mavi ışığı yüzüme vuruyordu. Arka planda alışveriş arabalarının tekerlekleri zeminde gıcırdıyor, reyonlardan gelen müşteri uğultuları birbirine karışıyordu. Yakındaki bir çocuk huysuzca ağlıyor, annesi onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
İçimde tarifsiz bir yorgunluk vardı. Bugün bitmek bilmiyordu. Derslerden sonra buraya gelmiş, kasanın başına geçmiş ve saatlerdir durmaksızın çalışıyordum. Hafta sonu bir an önce gelmeliydi. Gelseydi de 48 saat boyunca aralıksız uyusaydım. Göz kapaklarım ağırlaşırken, içimde garip bir özlemle yatağımı düşündüm. Şu an sıcacık battaniyemin altına girip uyumak için neler vermezdim!
Tam hayallerime dalmışken, market arabasının tekerleklerinin çıkardığı sert sesle irkildim. Başımı kaldırınca, elinde dolu bir alışveriş arabasını sürükleyen orta yaşlı kadını fark ettim. Gözüm hemen arabadaki malzemelere kaydı. Eğer bu müşteri benim kasama gelirse, bugünü iyi bir kârla kapatabilirdim.
Hemen yüzüme hafif, samimi bir gülümseme kondurdum. Kadın, bu tavrımı sıcak karşılamış olmalı ki, diğer kasaya yönelmek yerine bana doğru geldi. Yan tarafta çalışan Ömer’le göz göze geldim. İçimde beliren zafer duygusuyla ona küçümseyici bir bakış attım. O ise dişlerini sıkarak bana kızgın bir ifadeyle baktı. Kırmızı görmüş boğa gibiydi.
Yanlış hamle, Ömerciğim. Benimle yarışmayacaksın.
Ben istediğim şeyi elde ederdim. Tuttuğumu koparırdım. Başka seçenek yoktu. Ya o iş olacaktı ya da olacaktı. Başka oluru yoktu.
Kadın yavaşça eşyalarını kasaya dizmeye başladı. Hareketlerinde bir tereddüt vardı sanki. Elimi barkod okuyucuya götürmüş, ürünleri geçirmeye hazırlanıyordum ki, onun bana dikkatle baktığını fark ettim. Gözleri sanki bir şeyleri çözmeye çalışıyordu.
Tam elime makarna paketini almıştım ki, beklenmedik bir soru geldi:
"Sen bizim eski komşu Naciye'nin kızı değil misin, yavrum?"
Bir an elimdeki paketle kalakaldım. İçimde soğuk bir boşluk oluştu. Uzun zamandır kimsenin çocuğu, kızı, kardeşi ya da ablası değildim.
Ben kimseydim.
Hiç kimse…
Derin bir nefes alarak yüzüme nötr bir ifade yerleştirdim. Gözlerim anlık olarak donuklaştı ama kendimi hızla toparladım.
"Yok teyze, değilim," dedim. Sesim her zamanki gibi düz ve duygusuzdu ama içimde bir şeyler titredi. Bu sorulara alışmış olsam da, her seferinde içimde bir yerlere dokunuyordu. Ve bunu engelleyemiyordum. Engelleyemezdim ki…
Kadın biraz daha dikkatle baktı ama sorgulamaktan vazgeçti. Ben ise hızla ürünleri kasadan geçirerek ödemeyi aldım. O çıkarken içimdeki sıkışmış hissi atmak istedim.
Kaçmam lazımdı.
Gözlerim hızla etrafa dolaştı, bir bahane aradım. Derken, yanda taşan çöp kovasını görünce içimde garip bir rahatlama oldu. Mükemmel bir bahane.
Çöpü almak için hemen dışarı çıktım. Arkamda Ömer’in bir şeyler söylendiğini duyuyordum ama umurumda bile değildi. Kendimi dışarı attığım an, yüzüme çarpan serin hava içimi biraz rahatlattı. Derin bir nefes aldım. Gökyüzü kasvetliydi, bulutlar yağmur yüklü gibiydi. Hava ağırdı, tıpkı içimdeki hisler gibi.
Belki de gerçekten bir mucize olup, yatağıma ışınlanabilirdim.
Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Yakınlardaki bir çöp konteyneri bularak elimdeki fazlalıklardan kurtuldum. Marketten biraz daha uzaklaşıp rahat bir nefes almaya çalıştım.
Etraf oldukça sakindi. Yanlışlıkla tenha bir sokağa sapmıştım ama şu an ondan daha büyük dertlerim vardı. Örneğin, Reşat Saykut ve narsist oğlu Boran Saykut. Onlardan nasıl kurtulacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ama halledecektim. Şimdiye kadar iyi idare etmiştim.
Derin bir nefes aldım. Uzun siyah saçlarıma uzanıp tokayı çıkardım ve saçlarımı serbest bıraktım.
Markete dönme vakti gelmişti. Bir adım attım, sonra bir adım daha… Ama sonrası gelmedi. Kalın kollar beni aniden kendine çekti. Sert bir gövdeye çarptım. Hareketlerim tamamen kısıtlanmıştı. Bu iri bedene karşı koymam neredeyse imkansızdı.
Boynumda bir yanma hissettim. Ağzımı açıp bağırmak istedim ama yapamazdım. Zaten bağırsam da kim duyacaktı ki?
Boynumdaki yanma yavaş yavaş geçti. Ama bedenim ve zihnim uyuşuyordu. Bir şekilde beni etkisiz hale getirmişti. Kollarında yığıldım. Bilincim tamamen kapanmadan önce tok ve kalın bir ses duydum:
"Buldum seni. Artık benden kaçamazsın, küçük kadın."
Ve bilincim beni terk etti.
🌷
Bilinçsizliğin sisinden çıkarken, ense kökümde ve şakaklarımda zonklayan bir acı hissettim. Ağır bir uyuşukluk bedenime çökse de, altımdaki yumuşak zeminin sıcaklığı bu hissi bir nebze bastırıyordu. Yavaşça gözlerimi açtım. İlk karşılaştığım şey, loş bir ışığın duvara düşen silik yansıması oldu. Gözlerimi rahatsız etmiyordu ama içinde bulunduğum durum mideme bir düğüm gibi oturmuştu.
Üzerimde hâlâ market kıyafetleri vardı. Açtım. Ve… hava kararmıştı. Bir dakika!
Son anılar zihnime doluştu. Biri beni bayıltmıştı. Kimdi? Yeni bir düşman mı? Yoksa sapığım Boran mı? Kafam iyice allak bullak oldu. Olduğum yerde hafifçe doğruldum. İşte o anda…
Camın önündeki koltukta oturan adamı fark ettim.
Bana bakıyordu.
Gözlerim onu süzerek zihnimde hızla bir değerlendirme yaptım. Simsiyah giyinmişti. Tıpkı yeraltında terör estiren o adamlar gibi. Ayak bileğini diz kapağına yaslamış, rahat ama otoritesini hissettiren bir şekilde oturuyordu. Saçları koyu kumral, gözleri ise keskin bir yeşildi. O kadar belirgindi ki loş ışıkta bile parlıyordu.
Kabul ediyorum, biraz ürkmüştüm. Ama sadece azıcık. Çok değil.
Gözlerimi ondan ayırıp etrafı inceledim. Orta boy ahşap bir dolap, yerdeki ahşap parkelerle bir çalışma masası ve üzerine serilmiş sade bir halı vardı. Perdeler yoktu. Önce şaşırdım ama camların filmli olduğunu fark edince nedenini anladım. Ve odanın ortasında… ben vardım. Yumuşak ama tanımadığım bir yatakta oturuyordum. Yatak rahattı ama benim yatağım gibi değil.
Tekrar adama döndüm. Beni izliyordu. Pür dikkat.
Bu bakışlar mideme bir yumruk gibi oturdu. İçimdeki huzursuzluk arttı. Sonunda daha fazla dayanamayarak, sesi titrememesi için kendimi zorlayarak sordum:
"Ne istiyorsun benden?"
Çünkü bir şey istemese, beni buraya getirmezdi.
Sesim düşündüğümden daha soğuk ve sert çıkmıştı. Ama içimdeki korku zerre azalmıyordu. Korkum çığ gibi büyüyor, beni içine hapsediyordu.
Karşımda oturan adamın bakışlarında küçük bir alay izi belirdi. Başını hafifçe sağ omzuna doğru yatırdı. Yüzünde samimiyetten uzak, zafer dolu bir tebessüm vardı. Neydi bu kibir? Neyi kazanmıştı?
"Ne istiyorum, öyle mi?" diyerek beni tekrarladı. Benim aksime, sesi rahattı ve sakindi. Ben ne kadar gerginsem, o bir o kadar rahattı.
Elimde olmadan sinirlendim. Hangi devirde yaşıyorduk ki insanlar bu kadar kolay kaçırılıyor ve bunu yapanlar bu kadar rahat olabiliyordu?
"Senin hakkında çok şey bilmiyorum ama senin çok şey bildiğini biliyorum, Eylül."
Eylül.
Adımı biliyordu. Hatta beni tanıyordu. Ne bildiğim hakkında bile bir fikri vardı. Buz kesmiştim. Küçük bedenim titremeye başladı. Sanki damarlarımda akan kan yavaşlamış, beni içeriden donduruyordu. Yine de güçlü durmalıydım; şu durumda yıkılmak aptallık olurdu. Çenemi kaldırıp sert bir ifadeyle ona baktım.
"Adımı nereden biliyorsun?"
Bu sefer sesim daha sert çıkmıştı. Saniyeler geçtikçe daha da geriliyordum. Bedenim kaskatı kesilmiş, ağır bir zırha dönüşmüştü sanki.
"Sen hâlâ bunun bir tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun? Seni rastgele seçtiğimi mi sanıyorsun?"
Kelimeleri boğazıma bir yumru gibi oturdu.
Ne demek istiyordu?
Ben onun için ne ifade ediyordum?
Benden gerçekten ne istiyordu?
Yoksa Reşat’ın köpeklerinden biri miydi?
Kafamdaki düşünceler beni esir alırken, sinir kanıma hızla nüksetmişti. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeyecek kadar kontrolümü kaybetmiştim. Benimle oynamalarından, beni bir piyon gibi kullanmalarından bıkmıştım.
Yumuşak yataktan bir hışımla kalktım. Karnım aç olduğu ve çok ani hareket ettiğim için gözlerimin önüne siyah bir perde inmiş gibiydi. Birkaç adım sendeledim ama umursamadım; artık kontrollü falan olamıyordum.
"Sen de onun itisin! Sen de ona çalışıyorsun! Ama şunu bil: Ne sen, ne Boran, ne de Reşat beni yenemeyeceksiniz! Bu savaşı ben kazanacağım! Şimdi git, bu cümlelerimi patronuna ilet!"
Sözlerimi oldukça yüksek bir sesle sıralamıştım. Bu, yeşil gözlü adamı bir hayli kızdırmışa benziyordu. Öyle ki gözlerinde yanan öfke bunun en büyük kanıtıydı. Az önceki sakin tavrı kuytu köşeye kaçmış, asıl kişiliği kendini göstermeye başlamıştı. Biraz daha ürktüm. Bu sefer saklayamadım ve geriye doğru birkaç adım attım.
Oturduğu koltuktan kalktı. "Kural bir: Benimle konuşurken kelimelerini özenle seç, yoksa senin sonunu getirmek zorunda kalırım, anladın mı?"
Gözlerindeki öfkeye rağmen sesi beklediğimden daha yumuşaktı. Cevap vermek için fazla gecikmedim.
"Sen kimsin ki seninle konuşurken saygılı olacağım? Ayrıca benim sonumu getirmek isteyen onca insan varken emin ol, bu sana düşmez."
Yüzünde alaylı bir ifade belirdi. Olduğu yerden yavaş adımlarla ayrılarak bana doğru yürümeye başladı. Daha da kasıldım. Kafamdan geçen tek mantıklı şey:
kaçmaktı.
Etrafıma kısaca göz gezdirdim. Yatağın yanındaki uzun su bardağına takıldı gözlerim. Şu an için en mantıklı silahtı. Daha fazla düşünmeden el çabukluğuyla bardağı kaptım ve tereddüt etmeden adama fırlattım. Her şey çok ani olduğu için kaçamamıştı. Bardak, sağ omzuna çarpıp kırıldı. Üzerinden şoku atmasını beklemeden açık kapıdan hızla dışarı fırladım.
Arkamdan yeşil gözlünün sesi geliyordu.
"Kaçamazsın! Benden kurtulmak mümkün değil, Fırtına!"
"Fırtına ne be! Git, kelime haznene daha çekici takma adlar bul!"
Üç kat merdiven indikten sonra sonunda binanın dış kapısını bulmuştum. Dışarı çıktığımda yüzüme vuran karanlık ve soğuk rüzgâr beni titretmeye yetmişti. Saçlarım sert rüzgârın etkisiyle arkama savrulmuştu. Ciğerlerime derin, temiz bir soluk çekip yeniden hızla koşmaya başladım.
Hızlı koşma konusunda üstüme yoktu. Yarı yarıya sokaklarda büyümüş sayılırdım, bu yüzden iyi bir kaçış tecrübem vardı.
Önümde iki yol vardı. Biri ıssız bir sokağa çıkıyor, diğeri bir ormana sapıyordu.
Orman daha mantıklıydı. İzimi kolayca kaybettirebilirdim. Evet, belki riskliydi ama mantıklıydı.
Son sürat ormana daldım, giderek derinlerine ilerliyordum. Bir müddet sonra yağmur yağmaya başladı. Üzerimde ince bir kazak vardı ve ayaklarımda spor çoraptan başka hiçbir şey yoktu. Şiddetle yağan yağmur yüzünden yerler çamura dönmüştü ve koşmak giderek zorlaşıyordu. Yorulan bacaklarım artık beni taşımak istemiyordu. Daha fazla direnemeyerek yere yığıldım.
İyi bile dayanmıştım. Çünkü birkaç kez ayağımı da burkmuştum. Düştüğüm yerde yenilgiyi kabul ettim. Avuçlarımı çamura dönen toprağa bastırarak son bir gayretle oturur pozisyona geldim.
Başımı göğe kaldırıp yağmuru yüzümde hissettim. "Gördün mü, annem? Ben her şeye inat yaşamaya çalışıyorum. Oysa ki siz de ölmemi istediniz, değil mi? Yoksa beni bu cehennemde tek başıma bırakmazdınız."
Ne yapacaktım? Kaçmıştım ama şimdi ne olacaktı?
Kocaman ıssız bir ormanda yaralı, yavru bir ceylan gibi kalmıştım. Korkuyordum ve burada böylece kalmıştım. Kafamı kaldırıp etrafa göz gezdirdim. Nafileydi. Heryer karanlıktan ve ağaçtan oluşuyordu. Gözlerimi sıkıca yumup kendi karanlığıma sığındım.
Tam o esnada enseme vuran sıcak bir nefes hissettim. Bedenim kaskatı kesildi. Kan dolaşımım yeniden durdu ve daha çok titredim. Aynı kalın ve tok ses tek kelimeyle tüm dünyamı başıma yıktı.
"Sobe."
Gözlerimi yenilgiyle yumdum. Buraya kadardı çünkü beni bulmuştu.
Yeni düşmanım diğerlerine benzemiyordu. Onlardan daha güçlüydü.
Bölüm etkileşimi
