5. bölüm · İntizardasın Ayçiçeği

5. Yeter ki Yaşa

Bena Asrım

Tüm tim üyeleri de ambulansın arkasından hastaneye gitmişti. Toprak kenardaki sandalyelerden birinde, dirseklerini dizine yaslayarak oturuyordu. Tekin Yarbay önemli bir toplantısı olduğunu söyleyip askeriyede kalmıştı. Bende yaşananları sindirmeye ve ağlamalarının arasında kriz geçiren Defne’yi sakinleştirmeye çalışıyordum.

“O hainin meselesi yüzünden Çınar can çekişiyor!” diye bağırdı Sadık. Kollarımın arasında tutmaya çalıştığım Defne’yi bırakıp Sadık’ın yanına gittim hızlıca. “Eğer bir daha ağzından Yağız için o kelime çıkarsa,” dedim kulağına doğru fısıldayarak. “Kardeşim demem timle olan tüm bağını keserim üsteğmen.”

Sadık yapmacık bir şekilde gülümseyip “Niye fısıldıyorsun komutanım?!” dedi bağırarak. Sinirlerini kontrol edemediği için kendimi tutuyordum ancak o şu an patlamaya hazır bir mayın misaliydi. “Zorlaştırma.” dedim onu tiye alarak.

“Ya ben neyi zorlaştırıyorum Allah aşkına? Biz o hainin hainliğini ispatlamak için kardeşimizi toprağa mı vereceğiz? Çınar ölüyor, komutanım!” diye bağırmaya devam etti. Ona cevap vermek için ağzımı açtığımda Defne’nin bağırışları bölmüştü beni. Omzumun arkasından ona baktığımda Seyhan ve Alkım onu tutmaya çalışıyordu, eğer tutmazlarsa Defne daha çok kötüleşip kendi tırnaklarıyla kendine zarar veriyordu istemsizce. Sadık’ı kolundan tutup uzaklaştırdım, kimsenin olmadığı bir köşede durduğumda “Lan öldü,” dedim. “İhanetse ihanet, ama çocuk öldü Sadık.” dediğimde bakışları bir gram yumuşamamıştı, siniri hâlâ yerindeydi. Konuşmasına izin vermeden devam ettim.

“Sen Yağız’ın önümüze koyduğu o kitabı siklemedin bile değil mi? İçinden çıkan mektuptan da haberin yok.” dedim gözlerinin içine bakarak. Sadık’ın kaşları çatıldı, “Ne mektubu?” diye sordu. “Bilmem,” diye cevapladım hemen, “okumadım.”

“Belki bir gün astsubayın masumluğunu kanıtladığımda sen okursun.”

Sadık gülmeye başladı, “Kanıtlamak? Masumluk?” dedi gülüşünün arasında. Baskın bir sesle “Üsteğmen!” dememle bir anda gülüşünü kesti.

“Üzerimizdeki üniformaların varlığını unutmuş olmana sayıyorum tavırlarını.” dedim. “Ayrıca evet, masumluk ve kanıtlamak. Ben, Yağız Baydar’ın masumluğunu kanıtlayacağım! Fotoğraflara rağmen. Çünkü ben Yağız’ı gördüm, tanıdım. Şehadet için yaşayan o çocuk, hain ithamını yediremediğinden sıktı kafasına! İhanetse ihanet, hainlikse hainlik; ben o çocuğun kanına bulanan ellerimi unutmam. Senin gözün, seni defalarca kez yaşatmayı başarmış birine bu kadar kör olmuş olsa bile.” Son sözümden sonra ameliyathanenin oraya göz ucuyla bakıp kendimi hastanenin girişindeki banka attım, şafak yakındı, kaç saattir buradaydık bilmiyorum; saymaya çalışsam da asla sayılmıyordu bu saatler. Sırtımı banka yaslayıp yüzümü karanlık gökyüzüne çevirdim, akla hayale sığmayan mevzular vardı.

Çınar Bulut, giydiği kurşun geçirmez yeleğe rağmen nasıl vurulmuştu?

Diğerleri önden gitmişti hastaneye, ben önce Arşid’i sorgu odasına kilitleyip öyle gelebilmiştim. Ona sormam gereken çok şey vardı. İntikamını almam gereken bir asker, boyunda açılmış bir yara ve çocuklar vardı.

“Çakır Bey?” diyen sesle gözlerimi gökyüzünden çektim, önüme baktığımda biraz uzağımda gördüğüm oydu. Aybüge, intikamını alacağım yarayı bir şekilde saklamayı başaran kadın. Yüreğime korkmamı sağlayacak şeyler yapan kadın. Şu an aldığım nefes kadar yakınımda, ilk nefesim kadar uzağımda olmasını istediğim kadın. Ne kadar saklasa da boynuna her baktığımda görüyordum, ancak bu kez saklamamıştı.

Girişe giden yoldan sapıp yanıma geldi. “Siz?”, diye sordum merakla. “Biliyorum,” dedi. Derin nefes aldı. “Neden burada olduğumu merak etmişsinizdir.” Ayakta durmaması için kenara kayıp bankta yer açtım, tebessüm edip yanıma oturdu. Ellerine takıldı gözlerim, değişmemişti. Hâlâ parmaklarıyla oynuyordu konuşmaktan çekindiğinde.

“Alkım gelemeyeceklerini söyledi.” Yüzünü bana çevirip “Arkadaşınız yaralanmış.” dediğinde kafamı salladım ağır ağır, o kadar ani olmuştu ki hâlâ idrak edememiştim. Kâbus gibi geliyordu.

Yüzünü benden çekip “Iı...” diye bir ses çıkarıp iç çekti. “Sizi rahatsız etmek istemem, ne diyeceğimi de kestiremiyorum, mazur görün. Alkım’lar ne tarafta?”

Oturduğum yerden ayağa kalkıp bana bakan gözlerine baktım. “Gelin benimle.” dedim kafamı hafiften omzuma yatırarak. Bacaklarının üzerine koyduğu sırt çantasını eline alarak ayağa kalktı. Beraber yan yana hastaneye girdiğimizde fazla uzak kalmayan ameliyathanenin önüne gittik. Vardığımızda “Teşekkür ederim.” diye mırıldanarak Seyhan’ın yanına gitti. Alkım, buralarda gözükmüyordu. Bende kendimi duvara yaslayıp saate baktım. Burada durmamalıydım artık.

“Seyhan.” dedi Aybüge kısık bir sesle, onun yanına oturup sırt çantasını uzattı. “Siz burada olursunuz diye kıyafet getirdim Alkım’la sana. Sana sormadan dolabını karıştırmak gibi olmasın diye Alkım’ın kıyafetlerinden getirecektim ama onlar sana olmayabilir, kendi kıyafetlerimden getirdim. Eğer rahatsız olurs-”

“Olmam, Eflin.” dedi Seyhan tebessümle. “Teşekkürler.”

Sırt çantasını Seyhan’ın oturduğu sandalyenin yanına koyup “O nasıl?” diye sordu. Seyhan’ın gözleri bana döndüğünde kafamı iki yana salladım. Bunu gören Aybüge yanıma geldi. Meraklı gözlerini gözlerime dikip “Niye iki yana salladın kafanı?” diye sordu kaşlarını çatarak. Tam önümde durduğu için bakışlarımla arka çaprazını işaret edip “Şuradaki turuncu saçlı kızı görüyor musun?” dediğimde arkasını tam dönmeden omzunun üzerinden hafifçe Defne’ye değdirdi bakışlarını. “Eskiden sevgililerdi Çınar’la, niye ayrıldıklarını bilmiyorum, umurumda olan bir şey de değil ancak ikisi de hâlâ seviyor.”

“Durumu o kadar kötü yani Çınar’ın?” dedi soru sorar gibi. Kaşları yeniden eski hâline dönmüştü. “Onun yanında söyleyemeyeceğiniz kadar.”

Onaylayan bir ses çıkardım. “İyileşse bil-”

Ameliyathaneden çıkan doktoru görünce cümlemi yarım bırakıp diğerleri gibi doktorun yanına gittim. Defne duvardan destek alarak oturduğu yerden hızlıca kalkıp “Yaşıyor mu?” diye sordu.

“Yaşıyor.” dedi doktor.

Hepimiz derin bir nefes almıştık, en azından ölmemişti. Defne, “Ama durmuştu kalbi, başucundaydım ben durmuştu.” diye tekrarladı kendini. Doktor, “Kalbi yeniden atmaya başladı,” dedi, “ancak hayati tehlike devam ediyor. Kurşun kalbe değil, çevredeki dokulara isabet ettiği için dayanabildi.”

Hepimiz susmuştuk, Sadık’la kesişti bakışlarımız. O da biliyordu ki Çınar bu saatten sonra yaşasa bile hayatta olmayacaktı. Kalbinden vurulmuştu, bir daha askerlik yapamazdı bundan sonra.

Defne’nin “Olsun,” diyen titrek sesiyle ona döndüm. Gördüğüm gencecik kız bir günde yaşlanmıştı. “Atlatır, yaşıyorsa bunu da atlatır.” Sanki ona baktığımı fark etmiş gibi bana döndü. Her an ağlamaya hazırdı.

“Yaşar değil mi Çakır abi?” deyip sendeledi. Düşmesine izin vermeyip tuttuğumda ağlaması şiddetlendi. “Midem bulanıyor” deyip elini ağzına götürdüğünde “Seyhan!” diye seslendim ama ses gelmedi. Etrafa bakındığımda yoktu, “Nerede lan bu kız?!” dediğimde “Bir hışımla gitti.” dedi Aybüge eliyle çıkışı göstererek. Defne kollarımdan sıyrılıp çöp kutusunun önünde eğilip öğürmeye başladığında Aybüge onun yanına gidip yere eğilerek Defne’nin saçlarını öne düşmesini engelleyecek şekilde arkadan tutmaya başladı. Aytuğ, boş gözlerle duvara bakan Toprak’a sesleniyordu ancak bir cevap alamıyordu. Sadık öylece yanımda duruyordu ve ben hiçbir şey düşünemiyordum. Seva’nın istediği elbette ben değildim, takıntısından daha ağır basan gayeleri vardı. Bir dakika daha duramazdım hastanede, bir kez olsun geriye dönüp bakmadan hastaneye fazla uzak olmayan askeriyeye doğru yol aldım.

Arşid’in olduğu odanın önüne geldiğimde bir astsubay selam verdi. “Komutanım, giremezsiniz.” dedi tüm ciddiyetiyle. Anında “Nedenmiş?” diye sordum.

“Tekin Yarbayın emri. O gelene kadar kimseyi sorgu odasına alamam.” dedi düz bir sesle astsubay. “Astsubayım,” dedim derin bir nefes soluyarak. “Öyleyse yarbay geldiğinde haber edersin burada olduğumu.” deyip bir anda sorgu odasına girip anında kapıyı geri kapatıp içeriden kilitledim. Kapının ardından yüksek sesle “Komutanım!” diyen astsubaya “Merak etmeyin fazla oynamam oyuncağınızla!” diye karşılık verdiğimde “Ne oli burada?” diyen sesle bana fazla uğramayan sinir duygusunu her zerremde hissettim. Sorgu odasının ışığını yakıp ona doğru döndüğümde geniş geniş sırıttı Arşid. Hâli hazırda var olan sinirimi ikiye katlayan hareketi bu oldu. Bir hışımla yanına gidip, onu ensesinden kavrayarak yüzünü defalarca kez masaya çarpmak gibi bir planım yoktu ancak sağlıklı düşünemiyordum. Çınar’ı, Yağız’ı, Aybüge’si derken her şey aynı dönemde üst üste gelmişti.

“Konuş orospu çocuğu!” diye bağırdım tuttuğum ensesini geriye itip bana bakmasını sağlayarak. Elimi ondan çektim, kendime hâkim olabilmek adına zor bela yanından uzaklaşıp masanın önüne bir sandalye çekip oturdum. “Beni insanlıktan çıkarma.” dedim dişlerimin arasında.

Arşid korkmuş gözlerine ve kanayan burnuna rağmen hâlâ sırıtıyordu. “Ne anlatayim sağa yüzbaşı.” dediğinde, kafamla ona kendisini işaret edip “Önce o sırıtışı sileceksin.” dedim. İnadına yapar gibi daha çok sırıtıp “Gülmeyi sevirem.” dediğinde oturduğum sandalyeden kalkıp masanın üzerinden ona yumruk attım. Sözden anlamıyorsa anladığı dilden konuşmakta çekinmezdim. “Yüzünü dağıttığımda da sırıtırsın it!” diye soludum.

“Çınar nasıl vuruldu, o kurşun yeleği nasıl deldi?!” diye bağırdım odanın içinde. Arşid belli belirsiz inlemelerin arasında “Çınar?” dedi ve ekledi “Hee, Fetih’i deyirsen.” dedi geniş geniş.

Ona daha fazla zarar vermemek adına kendimi sakinleştirmeye çalışırken sesim olduğundan yüksek çıkıyordu. “Nasıl vuruldu, söyle!” Sorgu odasının mide bulandırıcı beyaz ışığına rağmen bu ışıktan daha da mide bulandırıcı olan suratına baktım.

Bağırışımın ardından kapının arkasından “Komutanım!” diye bir ses geldi. Omzumun ucundan kapıya bakarken “Bi’ susun lan sizde!” deyip tekrardan önümdeki piçe döndüm.

“Vallah bilmirem.” dedi Arşid rahatlıkla, ona ciddi bir zarar vermeyeceğimi biliyordu, öyle sanıyordu. “Seva’nın buluşudur, bundan gayri bununla vuracasın, dediydi.”

Alayla ve sinirle gülüp “Seva’nın buluşu?” diye sordum. O sandalyeye tekrar oturmadım, kollarımı göğsümün altında kavuşturup ayakta devam ettim.

“He vallaha. Yeni silahiymiş, öyle dediydi.”

“Sahibin nerede?” dedim sesimi sakin tutarak.

Arşid, “Ne oldi? Çoh mu özledin?” dediğinde bir anda kendimi onun yanında buldum, elim onun boğazına gitti. Boyun, kanayan yara. Aklıma gelenle sinirim bariz bir nefrete döndü, ellerimde hissettiğim onun boynu değil bir kanın sıcaklığıydı artık.

“Nasıl yaptın?” dedim fısıldayarak. Düşüncelerim benden habersiz kelimelere dökülüyordu. “Onun boynuna...” deyip güçlükle yutkundum.

Arşid sıktığım boğazına rağmen konuşmaya çalıştı, “S-sen, o ögretmeni soris-”

“Nasıl yaptın lan!” diye patladım tekrardan. “O çocukları nasıl kullandın, o öğretmenin nasıl yaktın canını?!” Boğazındaki elim sıkılaştı, “Söyle.” dedim güçlükle. “Söyle ki onun boynundaki yaranın aynısı ben açayım sana.”

Öksürmeye başlayınca elimi çektim. Derin derin nefes aldı Arşid. “Sana daha çoh yara açtıydım yüzbaşı, hatırlamir misen?” dediğinde “Hatırlıyorum.” dedim. Arşid bana bakıp, “Gendi yaralarının hesabini soracahına onun yarasının intikamini almak istirsen.” dedi. “Sana ne lan bundan.” diye cevapladım. Arşid aptal aptal sırıtıp, “Sen oni sevirsen yüzbaşı, ona aşıksın?” dedi. Cümlesi bir aydınlanmadan çok soru niteliğindeydi. Kafamı yana çevirip güldüğümde yüzündeki sırıtışla bana bakmaya devam ediyordu. Yüzümü tekrardan ona çevirip dilimi damağıma vurup, “cık” sesiyle cevap verdim. Arşid, bunun üstüne “Eyi, eyi.” dedi ve ekledi.

“Seva onu sevdigini duysaydi bu sefer onu ettirmeylen kalamazdi.” dedi Arşid. Her bir hücreme kadar yandım, onu kanlı canlı karşımda gördüğümde bile böyle yanmamıştım ben, elini tuttuğumda böyle yanmamıştım. Uğradığım şoku gizleyip, “Ne ittirmesi?” diye sordum düz bir sesle. Arşid iğrenç bir şekilde gülüp, “He sen bilmirsen ya dogri.” dedi ve devam etti:

“Aybüke miydi neydi ismi, ha o avrat tükürdü Seva’nın yüzüne, Seva’da oni ettirdi, kafasindan kan aktiydi ögretmenin, ölmedi heral.”

Arşid’in varlığını unutarak duvara kilitlendi bakışlarım. Kafasını kanatan bir darbe, hafızasını silebilirdi. Unutmadı, Yavuz. Unutturdular. Dedi içimden bir ses, diğeri durmadı sardı boğazımı, yıktı beni. Kaçırıldığını hatırlıyor ama. Seni tanımamazlıktan geliyor.

Arşid’in tam yanına gittim. Bir elimi sandalyeye diğerini masaya koyup onun kulağına eğildim.

“Ben yaşadığım müddetçe.” dedim fısıldayarak. “Bırak Sarah’ı, dünya üzerindeki hiç kimse o kadına bir daha zarar veremez.”

O, bana yüzünü bile dönemezken kapının ardından bir ses yükseldi. “Alkılıç! Çık dışarı!” Bu ses, Tekin Yarbay’ın ta kendisiydi. Kapıya doğru ilerleyip kilidi çevirip kapıyı açtım.

“Komutanım.” dedim sakin bir nefes vererek. “İzin verin, daha sorgu bitmedi.”

Tekin Yarbay, çarpık ve alay içeren bir gülümsemeyle içerideki Arşid’e bir bakış attı. “Senin istediğin sorgu değil yüzbaşı.” dedi imayla. Sorgu odasından çıkıp kapıyı arkama dönmeden geriden kapının kulpunu kavrayarak kapattım, astsubay kapının hemen yanına geçip nöbetine devam etti. Tekin Yarbay, “Benimle gel, emirdir.” deyip ilerlemeye başladığında hafif bir sesle “Emredersiniz, komutanım.” deyip onu takip ettim. Kendisine ait olan odaya gittiğimizde peşinden girip kapıyı örttüm. O masasına geçip bana dönük bir şekilde sandalyesine oturduğunda yan tarafına hafifçe eğilip çekmeden bir rapor olduğunu düşündüğüm tek kağıtlık dosya çıkarttı. Masanın önünde, ellerimi hafifçe bacaklarımın yanların yaslamış bir şekilde hazırda bekliyordum. Tekin Çelik, dosyada yazanı okuyup derin bir iç çekti ve acı bir şekilde bana baktı.

“Bu bir soruşturma raporu.” dedi ağır ağır. “Senin adına açılmış bir savcılık soruşturması.”

Cümleyi idrak ettiğimde; avuç içlerimin terlediğini, yüreğimde ilk defa sebebi korku olan bir ağrı hissettim. Verdiğim ve tuttuğum sözün ellerimden kayıp gidecek olması gibi bir his. En son annem ve babamın şehit töreninde uğramıştı bana. Bunca yıldır mesleğimi dosdoğru bir şekilde icra ediyordum. Tim operasyonu harici özel görevlerde de yer almıştım ve hepsinden alnımın akıyla çıkmıştım. Şimdi, ne diye benim adıma savcılık soruşturma açmıştı ki?

Ben suallerimi yöneltmeden yarbay konuşmasına devam etti. “4 yıl önceki kaçırılma olayı.” diye başladı. “Kaçırılman sorgulanıyor.”

Gözlerim kendiliğinden kısıldığında beraberinde kaşlarım da istemsiz çatılmıştı. “Neyini sorguluyorlar?” dedim boğuk çıkan sesimle.

“O zamanlar kıdemli üsteğmendin.” dedi Tekin Yarbay. “Yüksek rütbeli birisi yanına sızan düşmanı nasıl fark etmezmiş, öyle diyorlar.”

Acı bir şekilde sinirden dudaklarım kıvrılırken “Benden şüpheleniyorlar yani.” dedim. Bir soru değildi, idrak etme ve onay beklemeydi.

“Kısacası evet.”

“Komutanım.” dedim düz bir ifadeyle. “Çatışmanın ortasındaydık. Çatışma durduğu an tam kulağımın arkasından o kadının sesini duydum. Ben yüz üstü yere yatarak mevzilenmiştim, hamle yapmak için doğrulamadım bile. Saniye geçmeden bir iğne ucu hissettim ensemde veya boynumda, hatırlamıyorum. Uyandığımda beni bulduğunuz alandaydım zaten.”

Tekin Yarbay dikkatle dinledikten sonra “Ben seni biliyorum evlat.” dedi. “Ama onlar en küçük tanesini bile araştıracaklar ki bunu yapmalılar zaten.”

“Öyle.” diye onayladım. “Onlar da görevlerini yapıyorlar sonuçta.”

Tekin Yarbay, oturduğu sandalyeden kalkıp avuç içlerini ters yönde masanın kenarına yasladı. Yüzüme bile bakmadan, “Bırakılacak eşyaları, askeri kimliğini, zimmetli silahını falan hemen bırakmanı istiyorlar. Öyle yazıyor yani raporda. Onları bıraktıktan sonra Birlik Komutanlığına dilekçeyle haber eder, çıkarsın. Tedbiren görevden uzaklaştırıldın. Bilirsin, kanun böyle.” dedi ve yutkundu. “Gidebilirsin, Alkılıç.” diye ekledi. Acı bir şekilde bana bakmayan komutanıma gülümsedim. Son kez sağ elimi hafif açıyla yukarı kaldırıp parmak uçlarımı şakağıma yasladım. “Emredersiniz, komutanım.” deyip odadan çıktığımda bir kez olsun bakmamıştı bana. Onun dediğini yaptım. Gerekli yerlere silah, kimlik gibi şeyleri teslim ettim. Hazırlanma odasına girip kapıyı ardımdan örtünce derin bir nefes alıp sırtımı kapattığım kapıya yasladım. Zor bela bedenimde güç bulup bana ait olan dolabın önüne geldim; üniformamı çıkarıp sivil kıyafetlere geçmek için. En zoru da bu oldu. Öncelikle isimliğe gitti ellerim. Üniformamın sol göğüs kısmında taşıdığım soyadım. Kenarından kavrayıp isimliği söktüğümde, avucuma aldığım tüm hayatımdı, vatanımdı, belki de kalbimden bir parçaydı. Aitsizlik hissinde yanmıştı ruhum, şimdi ise küllerim evinden kovuldu. İsimliği tuttuğum avucumu sıktım. İlk başta hafifçe içeriye kıvrılan parmaklarım yumruğa döndü, parmak boğumlarım beyazlaşana kadar sıktım avucumu. En sonunda pes edip avucumu açtım ve tamamen sivil kıyafetlerimi giydim. Dolabı kapatıp kapıya gittim, son kez başımı hafifçe geriye çevirip Sancak Timi’ne ait hazırlanma odasına göz gezdirdim. Derin bir nefes soluyup kendimi odadan dışarıya attım. Hızlıca askeriyeden ayrılacağımı düşünüyordum ancak bunu yapmadım. Ağır ağır, yavaş yavaş yürüdüm koridoru. Tanıdığım birkaç asker sivil hâlde olmama rağmen saygıdan başlarıyla selam verdiklerinde onların alışık olmadığı bir şekilde, hafifçe kıvrılan dudaklarımdaki minik tebessümle selamlarını aldım. Askeriyenin bahçesinden de tamamen ayrıldığımda evime doğru yürümeye başladım. Uzaktı biraz ancak yürümek her daim iyi geliyordu bana. Ellerim kot pantolonumun cebindeyken sakince yürüdüm Şemdinli sokaklarında. Bir zamanlar, içim daraldığında kendimi Karşıyaka sahilinde yürürken bulurdum. İzmir’in en güzel yanıydı, masmavi denizde babamın gözlerini arıyordum herhalde. Şu an neredeyse unuttuğum gözlerini arıyordum gençken.

Bana kırılmadın değil mi baba, diye geçirdim içimden.

Ellerim boynuma gittiğinde hissettiğim zincir soğukluğuyla iç çektim. Zinciri çekip tişörtümün dışına çıkardım.

Yavuz Çakır Alkılıç. A Rh (-). 17.11.1992. İzmir.

Künyeyi boynumda unutmuştum, kimse de bir şey dememişti. İyi ki unutmuştum, en azından bu kalmış oldu elimde. Sol cebimdeki telefonumu çıkarıp saate baktım, sabah 8’i 12 dakika geçiyordu. Oturduğum binaya yaklaşmıştım, bir diğer cebimdeki anahtarı alıp binanın girişindeki kapıyı açıp içeriye girdim. Bana ait olan 7. daireye vardığımda bir duş alıp uzun zamandır okumaya cesaret edemediğim kitabı önüme aldım. Hüseyin Nihal Atsız’dan Ruh Adam.

...

Eflin Aybüge Çakırlı anlatımından.

Hastaneden ayrıları saatler olmuştu, Alkım’la Seyhan’ın lojmandaki evlerine dönmüştüm. Hazırlandıktan sonra salondaki boy aynasının önünde son dokunuşlarımı yapmaya başlamıştım. Uçlarını siyah keten pantolonumun içine sıkıştırdığım açık mavi salaş gömleği bel kısmımdan biraz çekiştirerek bol gözükmesini sağladım. Düzenli olarak siyaha boyadığım, özünde kumral olan dalgalı saçlarımı açık bıraktım. Neredeyse belime kadar geliyorlardı. Aynanın önünden ayrılıp telefonumu elime alarak koltuğa oturdum. İlk önce kilit ekranındaki saate baktım. 8’i 12 dakika geçiyordu. Kilidi açıp bu bölgedeki ev ilanlarına göz atmaya başladım. Her daim burada onların evini işgal edecek değildim.

Çünkü ben, sadece 4 güncük, diye geldiğim Şemdinli’de öğretmenlik yapma kararı almıştım. Anneme ve babama göre buradaki 3. günümdü, yarın döneceğimi sanıyorlardı. İlk başta bu kararı tek başıma verdiğim için onları yok saymış, onlara sırtımı dönmüş gibi hissetmiştim ancak böyle hissetmemin doğru olmadığının da oldukça farkındaydım. Ben, 27 yaşındaydım ancak onların gözünde hâlâ üzerine titredikleri bebektim. Kaçırılmamdan sonra beni gözlerinin önünden asla ayırmamaya başladılar. Buraya gelişim, 4 yıl önceki olaydan sonra ilk defa tek başıma şehir değiştirişimdi. Şimdi ise temelli burada kalmaya niyetliydim. Onlara bunu söylemeyecektim çünkü zaten babam 2 güne kalmaz görev yaptığım okulun müdüründen -en yakın arkadaşlarının birinden- bunu öğrenmiş olacaktı. Burada öğretmenlik yapabilmem için öncelikle orayı bırakmalıydım, zaten atanmadığım ve özel bir okulda çalıştığım için müdür çıkışımı onaylamıştı. Burada ise bugün göreve başlıyordum. Biraz daha evlere bakınıp telefonu kapattım. Koridordan geçip vestiyere ilerledim. Telefonu çantama atıp ince ama topuğu fazla uzun olmayan siyah topuklularımı giydim. Evden çıkıp içimdeki tarifsiz neşeyle okula doğru gitmek için bir taksi çağırdım. Yol bittiğinde ücreti ödeyip indim. Okul küçüktü, Sedef Hanımla geldiğimiz ve onun görev yaptığı yerdi. Bense öğretmenleri olmayan 1. sınıfların öğretmeniydim artık. Ekim ayında olduğumuz için fazla zaman kaybetmiş sayılmazdık, yetiştirebilirdim. Okul bahçesine girdiğimde kızlar mavi renk okul formalarıyla ip atlıyorlardı, erkekler ise diğer yanda misket oynuyorlardı. Bir anlığına kendi çocukluğumun aklıma gelmesiyle tebessüm ettim, mavi önlüklerinin etkisiydi sanırım bu. Zilin çalmasıyla onlara doğru, “Hadi bakalım, sınıflarınıza.” dedim neşeyle. Her biri okula koşturduğunda, bahçede hiç kimsenin kalmadığına emin olduktan sonra bende okulun içine girdim. Sınıfa doğru ilerlerken bu okulun müdiresiyle göz göze gelince çocukları bekletmemek adına sesli bir selam vermek yerine tebessüm edip başımla selam verdim, o da aynı şekilde gülümsediğinde kendi yoluna gittim. Sınıftan içeriye girdiğimde her biri oturduğu sıradan ayağa kalktı. Sınıfın kapısını ardımdan örtüp tebessümle onlara “Oturabilirsiniz.” deyip çantamı ve üzerimdeki ince ceketi masama bırakıp sınıfın ortasına, tahtanın önüne yöneldim.

“İsmim Eflin Aybüge, sizin öğretmeninizim.” dedim bakışlarımı her birinde gezdirerek. 14 kişilerdi, bu civarın en küçük ve en az öğrencili okuluydu. Sadık Bey ve Sedef Hanım’ın ikizleri Ayça ve Aytaç’ta 1. sınıflardı. Şemdinli’ye bile biraz mesafesi vardı. “Siz bana Büge öğretmen diyebilirsiniz. Tanışalım mı?” diye sordum. Hep bir ağızdan “Evet!” cevabı gelince teker teker hepsi kendini tanıttı.

“Büge ab-” Aytaç, hata yapmış gibi şaşkınlıkla eliyle ağını kapattı. Onun bu hâline kıkırdadığımda o da elini çekip güldü. “Öğretmenim.” diye düzeltti. “Bugün ders işleyecek miyiz yaa?” dedi. “Ne oldu Aytaç, istemiyor musun yoksa?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Kafamı omzuma eğip diğerlerine de bakış attım. “Yoksa sizde mi istemiyorsunuz?” diye sordum. Cevap gelmedi ancak hepsinin dudaklarında muzip bir sırıtış vardı.

“Bu ilk dersimiz.” dedim onlara bakarak. “Ve en özel dersimiz olacak. Size onu anlatacağım.” dedim başımı geriye çevirip tahtanın üzerindeki Atatürk köşesine bakarak.

...

Son dersin zili çalalı neredeyse 5 dakika olmuştu. Masanın etrafına yayılan bazı eşyalarımı toplayıp sandalyeye astığım ceketi kolumun arasına alıp okuldan çıktım. Bahçe kapısından dışarı adımımı attığımda, “Öğretmenim!” diye bir ses duydum. Ayça, anında dizlerimin dibinde bitmişti. Gülümseyip saçını sevdim, “Annen nerede, niye gitmediniz daha?” diye sordum.

Cevap Ayça’dan değil, bir başkasından ama yeni tanımama rağmen yabancı hissetmediğim bir sesten geldi.

“Sedef raporluymuş bugün. Sadık almak için beni arayıp izin istedi, bende onun yerine çocukları almaya geldim.” dedi bana bakmadan. Siyah bir arabanın kaputuna yaslanıyordu. Sesi yorgundu, yorgun olmakta haklıydı da. Kaldırımda duran Aytaç, Çakır’a doğru yüzünü kaldırarak “İnanmamıştın bana!” dedi zafer içeren bir sesle. “Demiştim işte Büge abla öğretmenimiz oldu diye, bak gördün işte.”

Bahçe kapısının önünü işgal etmemek adına biraz duvara doğru ilerledim, Ayça da benimle geldi. “Çakır amcam seni görmek için bekledi.” dedi ve dediği gibi hemen eliyle ağzını kapattı. Hâlâ kaputa yaslanan ve bu tarafa bakmayan Çakır, birbirine bağladığı kollarını ayırıp yüzündeki sırıtışı gizleyerek kalktı ve “Hadi binin arkaya.” dedi daha canlı bir sesle. Ayça ve Aytaç hemencecik arabaya bindiğinde tam önümde durdu.

Ben niye hâlâ buradayım ya?

Çakır amcam, seni görmek için bekledi.

Bu cümle niye heyecanlandırmıştı, değişik bir duruma sokmuştu beni? En önemlisi, niye tanıdıktı bu adam daha yeni tanışmamıza rağmen?

Hızlıca “İyi günler.” dedim. Ters yöne döndüğümde, tam ilerleyecekken beni kolumdan kavradı. Kafamı şaşkınlıkla çevirip ona baktığımda yanlış bir şey yapmış gibi hemencecik çekti elini hafif kavradığı kolumdan. Tamamen ona dönüp “Bir şey mi oldu?” diye sordum.

“Aynı yere gidiyoruz, bizimle gelsen olmaz mı?” diye sordu nazikçe.

“Gerek yok.” Dediğimde sesim normalinden daha kısık çıkmıştı. Aslında itiraf etmek gerekirse, onun yanında olmak istiyordum. Bir şeyler hatırlatıyordu bana. Gözleri sanki makyajla kapattığım yaranın yerini ezbere biliyor gibi bakıyordu.

“Çocuklar sevinir?” diye bir karşı teklif sundu cevabıma. Omzumu bilmiyorum der gibi silktim. Başını hafifçe omzuna yatırdı, “Bu kadar inatçı mısın sen?” dedi bunaldığını belli ederek.

Bu tavrına güldüm.

Arabanın etrafında dönüp sürücü tarafındaki kapıyı açtı. Binmeden önce kolunu kapıya yaslayarak “Bekliyorum.” dedi. Sonra hemen “Bekliyoruz yani.” diye düzeltti.

Teklifine kabalık etmeye gerek yoktu. Çok az adımlar atıp ön taraftaki yolcu koltuğunun kapısını açtığımda kıvrılan dudaklarıyla içeri girdi. Bende girip kapıyı üstüme örttüm.

“Ya sağ tarafa ben bincektim. Hıh!” dedi Ayça kollarını birbirine dolayıp surat asarak. Aytaç oflayarak kardeşinde olan bakışlarını çekti. Dikiz aynasından ona göz kırptığımda “Oha!” dedi bir anda. Çakır arabayı çalıştırıp kenara çektiği yerden çıkarıp yola odaklandığında yine de güldü Aytaç’ın tepkisine. Kafamı arkaya çevirip onlara bakacakken gülüşü beni durdurdu. Ona baktığımı fark etmiş gibi bir saniyeliğine kafasını bana çevirdi ama anında gözleri yine yola kaydı. Direksiyon hakimiyetini sağ eline aldıktan sonra sol kolunu hafif kırıp açık pencereye yerleştirerek elini başına yasladı. Gittik, gittikçe yol uzuyordu sanki. Yine de umursamadım, yolları seven bir insan olduğumdan ya da nedenini anlamadığım içimdeki tarifsiz duygudan. Bacaklarımın üstünde olan kol çantamı açıp içindeki bin türlü eşyanın arasından telefonumu aramaya koyuldum. Sanırım diplere doğru gitmişti. Ben eşyaları karıştırırken, o bana dönüp göz ucuyla ne yaptığıma baktı, yeniden gözünü yola çevirdi.

“O çanta küçük olmuş,” dedi gözleri yoldayken. “Yetmezse söyle, göreve çıkarken kullandığım sırt çantasını vereyim sana.”

Telefonumu bulmuştum. Çantayı kapatırken “Ha, ha, ha.” dedim sahte bir gülüşle. “Biraz muzip bir karakterin var sanırım.” dedim kısık bir gülümsemeyle. Başımı arkaya çevirdiğimde gördüğüm manzara gülümsetmişti. Sağ kenar, sol kenar kavgası yapan ikizler, birbirlerine doğru, ortaya yaklaşmışlardı. Ayça’nın başı Aytaç’ın omzuna, Aytaç’ın başı ise kardeşinin saçlarının üzerine düşmüştü. İkisi de huzurlu bir uykunun içindeydiler.

Derin bir iç çekti Yavuz yola devam ederken, gizlemeye çalışıyordu belki de arkadaşının acısını. Bakışımı ikizlerden çekip yan bir şekilde ona baktım. “Ne kadar kaldı?” diye sorduğumda “Az kaldı.” dedi. Telefondan ev ilanlarına bakmaya devam ettim. Bir yer bulmuştum, emlakçıyla gidip konuşacaktım. Bakışlarımı telefondan çekmeden “Beni yolun üzerindeki emlakçıya bırakır mısın?” diye sordum. Bakışları yine hafifçe bana değdi. “Niye?” diye sordu.

“Alkım’la Seyhan’ı daha fazla rahatsız etmeyeyim. Ev bakacağım.” dedim ve o sormadan açıkladım. “Öğretmenliğe başladığıma göre temelli buradayım artık.”

Çakır, anlamış gibi bir mırıltı çıkarıp “O konu...” dedi fısıltıdan biraz yüksek bir sesle. “Kafam dağınık. Unutmuşum.” diye açıkladı.

“Cesaretin gerçekten takdir edilesi. Ancak korkmuyor musun aynı şeyi yine yaşamaktan?” dedi soğuk bir kararlılıkla.

Başımı öne eğip parmaklarımla oynamaya başladım. Konuyu değiştimek adına “İzin gününde misin sen bugün?” diye sordum.

“Cık.” diye bir sesle yanıtladı. “Ordudan ihraç edildim.”

Bir anda parmaklarımla oynayışım durdu. Ona döndüğümde “Ne?” kelimesi çıktı dudaklarımdan. Çakır, arkadaki ikizlere kısa bir bakış atıp uyuduklarını görünce arabayı kenara çekti. Arabadan dışarı çıkıp kapıyı bile kapatmadan arabanın önünden dolanıp yolun kenarındaki bayırın önünde durdu. Sanırım kestirme bir yol kullanmıştı çünkü caddede değildik. Bende çıkıp yanına gittim. Ben arkadaşı komada olduğu için bu kadar kötü olduğunu düşünmüştüm. Oysa o birden fazla şeyle baş etmeye çalışıyordu. Tam yanında durup “Anlatabilirsin.” dedim dostane bir şekilde. Ortamı yumuşatmak için “Benim hafızam kötüdür, unuturum.” dediğimde kafasını yan tarafa, bana ters yöne çevirdi.

“Unutursun.” dedi boğuk bir tınıyla, bana bakmadan.

Niye böyle dediğini düşünmeye zorladı içimden bir ses beni. Ona bakarken çatılan kaşlarım da içimdeki huzursuzluğun bariz belirtisiydi. Ona bakmayı kesip önümdeki dağ manzarasına baktım.

Kalbim sıkışıyordu. Nedensizce ağlamak istiyordum. Bir boşluk vardı içimde. Nereye gitsem beni takip eden, en mutlu anımda beni hüzünlendiren bir boşluk, bir ses, bir his. Sarılmak isteyip de sarılamadığım biri vardı sanki, öyle çok yanıyordu canım bazen. Gökyüzünde olmak istiyordum ama yeryüzüne tutsaktım. Betimleyemez, anlatamazdım bu hissi. Kendi aileme bile yabancı hissettirirdi bu his. Huzur birinde, bir şeyde veya bir durumdaydı ama ben onu bulamıyordum, o bana gelmiyordu.

Gözlerimden yanaklarıma sessizce yaşlar düşerken özgür bıraktım onları. Beni izlediğinin farkındaydım ancak gizleme lüzum yoktu.

Bana doğru döndü ve beni kolumdan kavrayarak kendine çekti. Beklemiyordum ancak teslim oldum. Yanağımı göğsüne yasladığımda çenesini saçlarımın tepesinde hissettim. Kalbinin atışlarını duyabiliyordum. Kollarım sırtına dolandığında belli belirsiz ellerini belimde hissettim. Ellerinin belimdeki varlığından cesaret alıp biraz daha sokuldum.

“Unut.” diye fısıldadı saçlarımın arasında. “Yeter ki yaşa. Unutsan da gam yemem.”

Cümlelerinde ima vardı. Yavaş yavaş zihnimde bazı görüntüleri açan ima.

“Senin yaraların daha çok, kendi yaralarına bakmalısın.”

“Alışığım.”

Ve ben, onu hatırladım.