4. bölüm · İNTİKAM DUYGUSU

4. BÖLÜM: GECE YARISI ZİYARETÇİSİ

Eren Eryiğit

Saat sabahın 05.15’ine geliyordu. Yağmur tamamen dinmiş, yerini Nişantaşı’nın tarihi binaları arasına çöken yoğun bir pusa bırakmıştı. 3. kattaki Sancaktar ailesinin dairesinden çıkan Yılmaz Komiser ve Çaylak Demir, gıcırdayan ahşap merdivenleri çıkarak 4. kata ulaştı.

Sokağa bakan yüksek tavanlı bu kat, binanın en sessiz ve en kasvetli yeriydi. Dairenin kapısında pirinç bir plaka üzerinde "Hikmet Paşazade - Emekli Büyükelçi" yazıyordu. Yılmaz Komiser, kapının yanındaki antika pirinç çanı iki kez çaldı.

Çok geçmeden kapı yavaşça aralandı. Karşılarında ilerlemiş yaşına rağmen son derece dik bir duruşa sahip, robdöşambrını giymiş, taranmış gri saçlarıyla Hikmet Paşazade duruyordu. Gözlerindeki soğuk ve tecrübeli ifadeden, saatlerdir uyumadığı ve kapının çalınmasını zaten beklediği anlaşılıyordu.

"Komiserim," dedi Hikmet Bey, sesi pürüzsüz ve mesafeliydi. "Aşağıdaki felaketi duydum. Buyurun, içeri geçin."

Daire buram buram eski kitap, pipo tütünü ve kaliteli ahşap kokuyordu. Salonun köşesindeki şöminede hafif kor kalıntıları parıldıyordu. Yılmaz Komiser salona girer girmez gözleriyle etrafı taradı. Demir ise şöminenin hemen yanındaki döküm askılığa odaklanmıştı. Askılıkta kurumaya bırakılmış, üzerinden hâlâ hafif bir nem yükselen koyu renk bir pardösü ve ıslak bir şapka asılıydı.

Yılmaz Komiser, koltuklardan birine oturmadan doğrudan konuya girdi. "Hikmet Bey, aşağıda işlenen cinayetle ilgili binadaki herkesin ifadesine başvuruyoruz. Ancak 3. kattan Selim Sancaktar’ın ifadesinde dikkatimizi çeken bir detay oldu. Cinayet saatinde, yani saat 23.43 sularında merdivenlerde üst katlara, tam da bu daireye doğru hızlı adımlarla çıkan ıslak ve şapkalı birini görmüş."

Hikmet Paşazade hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemede ne bir panik ne de bir suçluluk izi vardı. Yavaşça berjer koltukta oturduğu yerden elindeki gümüş tabakadan bir sigara çıkardı.

"Selim Bey yalan söylememiş komiserim," dedi Hikmet Bey, sigarasını yakarken. "Ama gördüğü kişi ben değildim. O saatte gelen kişi yeğenim Kaan’dı."

Çaylak Demir hemen not defterini çıkardı. "Yeğeniniz mi? Gece yarısı, bu fırtınada mı ziyarete geldi?"

"Kaan biraz fırtınalı bir çocuktur," diye yanıtladı Paşa, dumanı ağır ağır havaya üfleyerek. "Bursa’dan İstanbul’a yeni gelmiş. Yağmura sırılsıklam yakalanmış. Saat 23.40 gibi binanın girişine gelmiş. Hatta bana dediğine göre, binaya girdiğinde kapının önünde durup telefonda konuşurken bodrum kattan gelen sert kavga ve bağrışma seslerini duymuş."

Yılmaz Komiser pürdikkat dinlemeye başladı. "Aşağıdaki kavgayı duymuş yani?"

"Evet," dedi Paşa. "Kaan merdivenlerden yukarı çıkarken, saat 23.43 sularında 2. katın sahanlığında üstü başı darmadağınık, eli ayağı titreyen bir adamla burun buruna gelmiş. Adam panikle yukarı kaçıyormuş. Kaan o adamın halinden ve aşağıdan gelen seslerden bir şeylerin ters gittiğini anlamış. Saat tam 23.45’te benim kapımı çaldı."

Demir askılıktaki pardösüyü işaret etti. "Peki bu pardösü neden hâlâ burada Hikmet Bey?"

"Sırılsıklamdı komiserim," dedi Hikmet Paşazade sakince. "İçeri girdi, elimi öptü. Onu o halde dışarı dondurucu soğuğa salamam. 'Bu ıslak şeyle dışarı çıkma, zatürre olursun. Sen bana ver o hırkanı, şöminenin yanına koyayım kurusun. Ben de sana kendi ceketimi vereyim' dedim. Kendi ceketimi verdim. Tam bir çay ikram edecekken telefonu çaldı. Acil bir haberi aldığını söyleyip 2-3 dakika içinde benim ceketimle çıktı gitti. Zaten o gittikten az sonra kapıcının karısının çığlığını duyduk."

Yılmaz Komiser, şöminenin yanındaki pardösüye doğru yürüdü. Kumaşa eldivenli eliyle hafifçe dokundu. Kaan’ın verdiği saatler, Selim’in kaçış anı ve Paşa'nın ceket detayı mantık zinciri gibi oturuyordu.

"Yeğeninizin açık adresini ve telefon numarasını alacağız Hikmet Bey," dedi Yılmaz Komiser. "Kaan’ın da ifadesine başvuracağız."

"Memnuniyetle komiserim," dedi Hikmet Bey. "Ama size bir tavsiye; katili sadece merdivenlerde aramayın. O bodrum kattaki mahluk, bu binadaki pek çok kişinin canını yakıyordu."