13. bölüm · İntikam Ateşi
Bu Nikah Kıyılamaz!
Sıla Çevik
Saat 13.52
Doruk kucağımda uyuyordu. Yanıma oturup uyuklamaya başladığında onu kendime yaslamıştım. Doruk'sa bir kaç saat içinde şekilden şekile girmiş sonundaysa kucağıma kurulmuştu. Başı karnımın üzerindeydi. Bedeni ise bacaklarımın arasındaydı. Kolları belimin iki yanından beni sarıyordu. Doruk'un başını okşamak huzur vericiydi.
Yakından fark ettiğim çok fazla detayı vardı.
Doruk siyah saçlı değildi. Koyu kumraldı saçları. Yüzünde yer yer ve çok az seçilir çilleri vardı. Burnu biçimliydi. Mükemmel bir fiziği vardı. Üzerinde ne zaman giydiğini bile bilmediğim beyaz bir tişört vardı. Sweati her zaman ki gibi üzerindeydi demek isterdim ama değildi. Üstündeki beyaz tişört ise vücudunu olduğu gibi gösteriyordu. Kolları güçlü gözüküyordu. Karın kasları ise ayrı bir meseleydi.
Ellerim onun kumral saçlarında dolaştıkça Doruk'un dudaklarından durumundan memnunmuş gibi mırıltılar dökülüyordu. Bacaklarım uyuşmaya başlamıştı ama bu ortamı sevmiştim. Huzur vericiydi.
Doruk kıpırdanmaya başladığında bakışlarımı gözlerine çevirdim. Uyku mahmurluğuyla koyulaşmış mavi gözlerini görmek istiyordum.
Gözlerini araladığında dudağımın köşesinde oluşan gülümsemeye engel olamadım. Gözleri tam da istediğim gibiydi. Okyanusları topraklarımı bulduğunda bakışlarında şaşkınlığı ve mutluluğu aynı anda okudum.
"Gidersin sanmıştım." dedi uyku mahmurluğuyla.
"Sana gidecek bir yerim olmadığını söylemiştim." dedim sakin bir sesle.
Başını kaldırıp bana baktı. "Gidecek yerin olmadığı için mi gitmek istiyorsun Sıla Çevik?"
"Gitmek zorunda hissettiğim için gitmek istiyorum Doruk Akıncı."
"Gitmek zorunda değilsin ki." dedi tatlı tatlı. Bana böyle davranmaya devam edersen nasıl gideceğim Doruk Akıncı?
"Gide-"
"Gitme ne olur... Alıştım ki ben sana. Öyle böyle bir alışkanlık değil bu. Sen yokken ne yaptığımı bilemez oldum." dedi. Yanımda duran ellerinden birini kaldırdı. Yüzüme yaklaşan elleri yüzüme gelen bir kaç saçı kulağımın arkasına itti. Benim ellerimse hâlâ saçlarındaydı. Kendini garip hissediyordum. Ama ellerimi bu yumuşak saçlarda gezdirmek tarif edilemezdi. "Gidersen arkanda bırakacaklarını da düşünmelisin." dedi üzgün bir sesle.
"Hiçbir canlı sonsuz değildir."
"Biliyorum. Ama ben sensiz ne yapacağımı bilmiyorum. İlk zamanlar sana çok kötü davrandım farkındayım. O hastane odasında başını beklerken fark ettim haksızlık yaptığımı." Anlını göğüslerimin arasına bastırdı. "Gitme. En azından bana biraz zaman ver. Seni gitmekten vazgeçirebilirim."
"Neden antidepresan kullanıyorum, biliyor musun?" diye sordum.
"Konuyu değiştirme."
"Ailemi kaybettikten sonra bir kaç yıl psikoloğa gittim. Psikolog yazdı antidepresanı. `Sürekli kullanma ama kendini çok yorduğunu düşünürsen kullan` demişti. O gün bugündür aksiyon olmadan olmuyor. Uyuşturucu gibi."
"Gideceksin."
"Bir keresinde antidepresanı atmamıştım ve bütün gece kriz geçirmiştim. En sonunda Çağrı`yı aramayı başarmıştım. O da beni hastaneye götürmüştü." dediğimde boş gözlerle bana bakıyordu. "Aslında bir kaç gün hastanede kalmam gerekiyordu ama ben akşamına hastaneden kaçmıştım. Çok rezil bir andı." diyerek gülmeye başladım. Gülmemi kesmeden devam ettim. "Gizem yanıma geldi. Bana 'Seni götürmeye geldim, kalk.' dedi, bende dinledim bunu. Beni hastaneden kaçırırken bir tek `Biz kaçıyoruz!` demediği kalmıştı."
Ellerim hâlâ saçlarındaydı. Gözlerim gözlerinden bir an olsun ayrılmıyordu. Benim bakışlarım gülerken onunkiler kan ağlıyor gibiydi.
"Gitmeyeceksin." dedi sert bir sesle.
"Sana sormadım."
"Bende sana sormadım." dedi. Çok mantıklıydı. Dumur olmuştum.
Doruk yavaşça üzerimden kalktı. Kendini yataktan dışarı attı. Saçlarından ayrılan ellerim havada kalmıştı. Yattığım yerde dikleşip Doruk`a baktım. Arkası bana dönük öylece duruyordu. Ayağa kalktım ve ona yaklaştım. Nereden geldiğini bilmediğim bir hisle ona sarıldım. Kollarımı kollarının altından geçirip yüzümü sırtına gömdüm.
"Gitsem bile." dedim kısık bir sesle. Nerede olacağımı iyi biliyorsun." Ankara`da olacaktım. Beni bu yaşıma getiren Ankara'da...
"Hayır!" dedi sert bir sesle. "Unut bunu!"
"Ne kadar kabul etmesende benim orada bir düzenim var Doruk!"
"Ne düzeninden bahsediyorsun sen ya?" dedi sinirli sesi. "Vadettiğin şey yaşam değil ki. Nasıl bir düzen olabilir?"
"Sırf diğer şirket orada diye söylüyorsan bunları," dedim sakin bir sesle. "Ben onlardan daha güçlüyüm kolay kolay yenilmem."
"Kızım harbi ne dediğini anlamıyorum şuan. Şirket ne alaka!?"
"Şirket Ankara'da ya gerizekalı! Sırf bu yüzden Ankara'ya gitmemi istemiyor-"
"Yeter! Ne Ankara'sı kızım? Gideceğim yeri biliyorsun, dedin. Ölmeni istemiyorum ben. Sen gelmiş bana burada saçma sapan şeyler söylüyorsun!"
Gideceğim yeri mezarlık sanmıştı. Hayır, Doruk hayır. Mezarlık değil. Ölüme değil. Ankara'ya döneceğim sadece.
O an kafamda bir şimşek çaktı. Ben ona gitmem demiştim. Gidersem de gideceğim tek yerine ailemin yanı olacağını söylemiştim. HAYIR LAN HAYIR! ONU DEMEK İSTEMEDİM!!
"Doruk." dedim sakin bir sesle. "Ben onu demek istemedim. Gidersem nerede olacağımı biliyorsun derken evimden bahsetmiştim."
"Yüreğime indi!" dedi sert bir sesle. "Daha ne kadar yüreğime indireceksin sen ya!"
Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki kapı açıldı. Adını tam olarak hatırlamadığım bir erkek kapı da duruyordu. Bir de erkekti! Bir kadının oda kapısının `Pat!` diye açılmayacağını bile bilmeyen bir erkek!
"Pardon." dedi bana ve Doruk'a döndü. "Doruk acil konuşmamız lazım."
"Burada konuş."
"Yalnız."
"Burada konuş." dedi tekrar Doruk.
"Evleniyorum." dediğinde Doruk`un ağzından kocaman bir "NE!" nidası döküldü.
"Kaan nasıl karşı çıkmadı buna?"
"Sorun orada zaten mal! Efnan'la evlenmiyorum."
"Kimle?"
"Bade diye biri."
"Ne oluyor biri bana da açıklayabilir mi?" diye patladım en sonunda. Efnan, Bade... Kaan ne alakaydı şuan?
"Alptuğ ve Efnan sözlüydü. Ama Alptuğ şuan başka biriyle evleneceğini söylüyor. Ne olduğunu bende çok anlamış değilim." dedi Doruk ve sert bir şekilde Alptuğ olduğunu hatırladığım kişiye döndü.
"Efnan hastaneye kaldırıldığı gün-"
"Bir de Efnan hastanelik mi oldu?" dedi Doruk hayretler içinde.
"Amına koyim sende bir sik bilmiyorsun!" dedi Alptuğ sert bir sesle. "Neyse dinle. O gün Efnan'ın annesi olduğunu iddia eden bir kadın geldi. Efnan'ı bırakmamı istedi. Aksi takdirde Kaan`ı öldüreceğini söyledi. Mecbur kaldım. Şimdi ise bir çocukla evlenmek zorundayım." dedi ve elini cebine attı. İki kağıt çıkarıp bize uzattı. "Bunlarda nikah davetiyeleri. Götünüze mi sokarsınız yoksa gelir misiniz orası size kalmış."
Alptuğ odadan çıkıp kapıyı kapattı. Bakışlarım Doruk'a döndü. Doruk elindeki davetiyelere bakıyordu.
"Olmaz." dedi fısıldayarak. "İzin vermemeliyiz."
"Ne yapabiliriz ki?"
"Bilmiyorum." dedi tükenmiş bir sesle. "Yeminime bilmiyorum. Ama bir şey yapmamız lazım." Mavi harfleri bana döndü. "Yardım et. Sen ne yapmam gerektiğini bilirsin."
Sustum. Bilmiyordum demek isterdim ama ne yapmamız gerektiğini çok iyi biliyordum. "Nikahı basalım." dedim tek nefeste.
"Nasıl? Herkes orada olacak ve eğer biz olmazsak bizim bastığımızı anlarlar."
"Aslında," dedim sakince. "Bu nikahı basmak isteyecek birini tanıyorum."
Bakışları kısıldı. "Efnan." dedi benim gibi sakin bir sesle. Tabi ki Efnan seni gerizekalı. Ben basıp kızımı kaçıracağım?
"Efnan." diye onu onayladım. "Ve ben buradaki kimsenin tanımadığından emin olduğum bir kaç kişi tanıyorum."
"Sizinkiler." dedi yine sakin bir sesle.
Bizimkiler: Çağrı, Gizem, Yeliz, Kutay ve Erdem...
Doruk davetiyelerden birini bana uzattı. Nikah bu akşam 19.00'daydı. "Ee." dedim hızlıca. "Hazırlanmamız lazım bizim! Çok az kalmış!"
Elim cebime gitti ama telefon yine yoktu. Neredeydi bi siktiğimin telefonu?!
Doruk elini cebine atıp telefonumu bana uzattı. Telefonu elime alıp kilidi açtım ve aramalara girdim. Hangisini arayacağımı çok düşünmedim. Durumu en iyi izah edecek tek bir kişi vardı.
Aramaya basıp telefonu kulağıma götürdüm. Telefon ilk çalışta açıldı. "Öt." dedi kadınsı ama sert ses.
"Nikah basacağız." dedim onun kadar sert bir sesle.
"Nerede?"
"İstanbul'da."
"Kaç kişi?"
"Bizimkiler. İsterse Özgür'de gelebilir. Ne kadar fazla o kadar iyi."
"Çağrı gelmez." dediğinde duraksadım. Gelmezdi. "Ekip kurabilirim."
"Yeliz ekiplik bir durum yok." dedim hızlıca. "Küçük bir nikah olur. Ayrıca nikah bu akşam. Hızlı olmanız lazım. Hızlıca birilerini topla ve buraya gel."
Telefonu kapatıp Doruk'a döndüm. "Mafya olan arkadaşın mıydı o?" diye sordu. Başımı sallamakla yetindim.
O nikah kıyılmayacaktı. Ve biz bunu başaracaktık.
3 Saat Sonra
Yelizler gelmişti. Şirkette değildik. Şehrin merkezinde bir kafede oturuyorduk. Çağrı gelmemişti.
Yeliz, Gizem, Erdem, Özgür, Efnan, Doruk ve ben bir masada oturuyorduk. Evet, Efnan da buradaydı. İkna etmesi zor olmamıştı. Alptuğ mutlu olmasın diye elimden geleni yapacak bir hali vardı.
"Siz ne yapacaksınız peki?" diye sordu Özgür. Özgür, Yeliz'in kardeşiydi. Beni ve Doruk'u kastediyordu.
"Biz maalesef içeride olacağız. Dikkati siz çekeceksiniz. Ben sonradan size katılacağım. Doruk kızı alıp gidecek." Doruk'a döndüm. "Sonrasını zaten anlattım."
"Sevdim bu işi." dedi Gizem. Resmen kaostan besleniyordu.
"Tamam. Yaparız bunu." dedi Özgür. "Sizin silahınız falan var mı?" Bu sorusu Doruk'aydı.
"Var." dedi Doruk kısaca.
Bakışlarım Gizem'e döndü. Yavaşça sol gözümü kırptım ve başımı sol tarafıma eğdim. O da bana baktı ve sol gözünü kırptı. Başını hafifçe salladı.
Bu bizim aramızdaki bir iletişimdi. Ben ona sorardım o da evet veya hayır derdi.
Bu seferde aynıydı. Ben sormuştum. O da evet demişti.
"Her şeyi anladıysanız dağılalım." dedim sakince. Gizem'e ufak bir bakış attım. "Bizim ufak bir işimiz var."
Masadan kalkıp yürümeye başladık.
Doruk Akıncı
Üzerimde bir takım elbise vardı. Arkadaşımın nikahına gidecektim. Hayır, olmadı. Arkadaşımın eşini kaçırmaya gidecektim. Ne saçma plandı ya bu?
Bakışlarım masaya döndü. Sıla ve Gizem masadan kalkmıştı. Arkalarından bakakalsam da pek bir şey anlamamıştım.
Bakışlarım Efnan'a döndü. Üzgün gibi değil daha çok pişman gibiydi. Haklıydı. Benim sevdiğim adamda ben hastanedeyken evlense bende pişman olurdum. Ben onu neden sevdim ki, diye diye kendini yerdim. Dışarı vurmazdım belki ama içimde bir savaş ile dolanırdım.
Bakışlarımı Efnan'dan çekip masadakilerde dolandırmaya devam ettim. Yeliz'e baktım. Sırtı dikti. Elindeki telefonuyla ilgileniyor gibiydi. Bu kızda hiç mafyalık tipi yoktu. Görmeden inanmayacak gibiydim.
Bakışlarım Kutay'a döndü. Hayatı boşluktan ibaret gibiydi. Çünkü bakışları da hayatı kadar boş bakıyordu.
Özgür'e baktım. Ellerini masada birleştirmiş ve kafasını ellerinin üzerine koymuştu. Dertleri var gibiydi. Gerçi benim bir mafya ablam olsa ve ben onun korumalığını yapsam bende dertli olurdum.
Erdem'e baktım. Erdem elindeki sigara paketine bakıyordu. Hayır, olmadı. Erdem elindeki sigara paketine bakar gibi yapıp Yeliz'e bakıyordu. Gözleri parlamıyordu. Daha çok Yeliz'e üzülüyor gibiydi.
Yavaşça ayağa kalktım ve Erdem'in yanına yürüdüm. Erdem'in arkasına geçtiğimde onu ensesinden tutup yavaşça kaldırdım. Erdem önce bir şaşırdı. Ama hemen toparlanıp ayağa kalktı. Hemen hemen benle aynı boylardaydı. Ama ben açık ara ondan uzundum.
Elimi ensesinden omzuna getirdim ve masadan biraz uzaklaştırdım.
"Abi bir sorun mu var?" dedi Erdem hızla.
"Bende yok ama sende var gibi." dediğimde bana baktı.
"Ne yapalım abi, iş güç zor biraz." dedi kurnazca.
"İş ne?"
"Telefoncuyum, abi. Al-Sat, tamir falan yapıyorum." dediğinde şaşırdım. Telefonculuk bu kadar zor olamazdı. "Bir de ufak kodlar yazıyorum."
"Hacker mısın?"
"Estağfurullah, abi. Ne hackerlığı?"
Lafı geveleyip duruyordu ve bu benim hiç hoşuma gitmemişti.
Ona ters bir bakış attım. "Abi söylerim ama kimseye deme. Bilen biliyor zaten ama olsun." dedi telaşla. Başımı salladım. "Dolandırıcıyım abi ben."
Şaşırsam mı şaşırmasam mı? Üzülsem mi sevinsem mi?
Ne yapayım ben?
"Kod mu yazıyorsun lan?"
"Evet." dedi ve sıkıntılı bir nefes verdi. "Geçen gün, Sıla gittiğiniz şirketin bilgilerini benim oluşturduğum buluta atmış." Durdu önce. Sonra bana baktı. "Çok önemli bilgiler var."
"Nasıl önemli bilgiler lan?"
"Abi poliste, istihbaratta bile bulunmayan bilgiler." Anlamaz gibi ona baktım. "Bak şimdi şöyle düşün. Türkiye'de yaşayan herkesin bilgileri bir dosya haline getirilmiş gibi. Daha önce yetimhanede kalmış kişilerin sadece ismi var."
Şaşırmamıştım ama bir o kadar da şaşırmıştım. Bu kadar çok bilgiyi nasıl bilebilirlerdi ki? Madem bu kadar çok şey biliyorlardı bizim hakkımızda da bir sürü şey biliyor olmalıydılar. Bildiklerini neden bize karşı kullanmıyorlardı?
"Bu dosya hâlâ sende duruyor mu?" diye sordum sakince. Erdem başını salladı. "Bana at onu." dedim. Erdem yine başını salladı. Bana değil başka bir yere bakıyordu. Bakışları kalktığımız masadaydı. Sıla ve Gizem masaya geri dönmüştü. Yeni fark etmiştim.
Erdem'in kehribar bakışları Sıla'nın üzerindeydi. "Ablamı üzme." dedi sert sesi.
Başımı salladım. Üzmezdim. Canımın canıydı o benim.
Yavaşça Erdem'in sırtını sıvazladım. Erdem hafifçe gülümsediğinde masaya doğru yürümeye başladık.
Masaya vardığımızda bakışlarım Sıla'ya döndü. Üzerinde bir sweat vardı. Biraz önce üzerinde olmadığından emindim. Gizem'den aldığı şey bu muydu yani? Üzerinde çok düşünmedim. Belki de üşümüştü. Çünkü buraya geldiğinde üzerinde sadece bir crop vardı. Ceket bile almamıştı yanına. Oysa ekimin sonlarındaydık.
"Dağılalım artık." dedim sakince. 'Çok düşünme Doruk.' diye tekrar ediyordum kendi kendime.
"Bence de." dedi Sıla. "Yeterince oyalandık zaten." Sadece 2 saatimiz kalmıştı.
2 Saat Sonra
Yazarın Anlatımıyla
Alptuğ Demir ve Bade Ergün nikah masasında oturuyordu. Herkes gelmişti. Şirkettekiler, tanıdıklar ve Kader... Sadece onlar yoktu; Efnan Asır ve Kaan Asır...
Alptuğ'un bakışları koltuklara döndü. Sarp, Göktuğ ve Doruk takım elbise giymişti. Çağla basit bir etek ve gömlek giymişti. Tuğçe de aynıydı. Sıla üzerindeki sweatle gelmişti. Şirketteki diğer çalışanlara bakmadı Alptuğ. Bakışları tek bir kişide takılı kaldı. Bütün salona kıyasla daha özenli bir şekilde gelmiş olan o kadın da: Kader Şengül. Evet, soyadı buydu.
Tiksinti dolu bakışlarla ona baktı Alptuğ.
Nikah memuru gelmişti. Zaten resmi olarak evli oldukları için nikah şahitleri yoktu.
Nikah memuru yanlarına gitti. Alptuğ ona döndü. Nikah memuru tam ağzını açmıştı ki nikah salonunun kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Yüzleri maskeli 5 kişi içeri girdi. Önlerindeyse o vardı. Efnan Asır bütün ihtişamıyla gözler önündeydi. Sabah ki çökmüş gaz altlarından ve şiş gözlerinden eser yoktu. Yüzündeki yanık bile güzel küçük bir lekeye dönüşmüştü. Gülüyordu Efnan. Günler sonra ilk defa.
Alptuğ ayağa fırladı ve Efnan'a doğru ilerlemek için hamle yaptı.
"Dur bakalım orada." diyen Sıla'nın sesi korkunç bir vahşilikteydi. Tanınmayacak bir sesi vardı. Çıtı pıtı Sıla gitmişti. Aksine vahşi bir kız gelmişti. İşte bu Sıla'nın karanlık yüzünün bir kısmıydı. Bir kısmıydı çünkü kimse Sıla'nın karanlık tarafını görmek istemezdi.
Alptuğ Sıla'ya döndü. Sıla'nın elinde Alptuğ'u nişan almış bir tüfek vardı. Alptuğ'un bakışlarını şaşkınlık bürüdü. 'O tüfek buraya nasıl girdi?' diye düşünmekten kendini alamıyordu. Sweat özellikle seçilmiş bir giysiydi. Sıla tüfeği sweatin içine sokmuştu. Uzun boyundan dolayı kimse de bunu fark etmemişti. Bakışları tekrar Efnan'a döndü Alptuğ'un. Efnan pür dikkat ona bakıyordu. Arkasındaki maskeliler ise salonun dört bir tarafına dağılmış, salonu dağıtıp konukları kaçırmakla meşguldü.
Efnan Alptuğ'un dikkatini dağıtmayı başarmıştı. Sıra Doruk'un sırasıydı. Doruk hızla nikah masasına gidip Bade'nin yanına yaklaştı. Bade kaçmaya çalışsa da Doruk onu yakalayıp sırtına atmıştı bile. Bade çığlık atmaya başladığında Sıla da tetiği çekip havaya ateş açmaya başladı. Tüfeğin sesi Bade'nin sesini bastırıyordu.
Doruk Bade'yi nikah salonun arka kapısından çıkartmıştı bile. Sıla ve maskeliler yavaşça geri çekilmeye başlamıştı.
Efnan ve Alptuğ mu?
Onlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı. Sözler yoktu aralarında. Gözleri sözleriydi onların. "Neden gittin?" diyordu Efnan'ın gözleri. "Gitmedim. Gitmek zorunda bırakıldım." diyordu Alptuğ'un hareleri.
Sıla Efnan'ın omzuna dokunduğunda Efnan bakışlarını o yabancı adamdan çekti. Alptuğ artık ona tamamıyla yabancıydı. Onlar artık birbirini tanıyan iki yabancıydı.
