2. bölüm / 6
İlk ve son tutkum2♠️ sahne arkası sesizliği
Bölümler 6Şu an: 2♠️ sahne arkası sesizliği
Ertesi gün, okulun koridorlarında dolaşırken hâlâ Utku’nun o cümlesi kulağımda çınlıyordu:
“Gerçek olan sendin ama söyleyemediğin çok şey vardı.”
Sanki herkes normal hayatına dönmüştü ama ben sahneden inememiştim. İçimde hâlâ o provada söyleyemediğim replikler dolanıyordu. Belki de artık hayatın provasını bırakıp gerçeği oynamanın zamanıydı.
Ama nasıl?
Eda ile sınıfın kapısında karşılaştık. Elinde telefon, gözlerinde o tanıdık merak parıltısı vardı.
“Dün ne konuştunuz?” dedi
Boş boş baktım ona. “Hiç.”
Kaşlarını kaldırdı, dudaklarını büzdü.
“Hiç’ler en çok şeyi anlatır. Mira, sen konuşmadıkça o sahne hep eksik kalacak.”
Derin bir iç çektim. Haklıydı, hem de çok haklıydı. İçimdekileri anlatmak istiyordum ama kelimeler boğazımda düğüm düğüm dolanıyordu. Çünkü eğer konuşursam, bir şeyler geri dönülmez şekilde değişecekti.
Sessizlikte yaşamak, hayal kırıklığına uğramaktan daha güvenli geliyordu.
O gün tiyatro çalışması yoktu. Herkes teneffüste dağılmışken ben sahneye gittim. Boş konferans salonunun perdesi açıktı. Sahneye çıktım.
Ayak seslerim yankılanıyordu. Sanki salon beni dinliyordu. Ortada durdum, derin bir nefes aldım.
“Ben Mira,” dedim fısıltıyla. “Ve sanırım… çok uzun zamandır kendimden kaçıyorum.”
Bir sandalye çekip oturdum. O an, kuliste Utku’yu gördüm. Şaşırmıştım. Yalnızdı.
Elinde senaryo vardı ama gözleri sayfalarda değil, boşlukta geziniyordu. Sahne arkası sessizliği, kalbin sesini bastıramayacak kadar gerçekti.
Ayağa kalktım, birkaç adım attım, ona doğru yürüdüm. Ama sonra durdum.
Çünkü bazen bir adım atmak, bütün oyunu baştan yazmak demekti.
Ve ben, hâlâ o oyunun sonunu bilmiyordum. Karar vermek zorundaydım. İki seçeneğim vardı: Baştan başlamak mı, yoksa hiç olmamış gibi davranmak mı?
Birinin onu izlediğini anlamış olmalı ki arkasına dönmek için hareketlendi.
Ondan hızlı davranıp hemen duvara yaslandım, bu yüzden beni görmedi. Bir süre oturup düşündükten sonra kararımı vermiştim. Baştan başlıyordum. Öyle ya da böyle, ben istediğim şeyleri başaracaktım. Hem tiyatro hem de hukuk yapacaktım. Sonuç olarak herkes tek bir meslek mi yapmak zorundaydı? Hayır. Ne demişler: “Kariyer de yaparım, çocuk da.”
Hızla ayağa kalktım, toparlandım ve sahnenin arkasındaki merdivenlerden aşağı inip Utku’nun tam arkasında durdum.
Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek,
“Naber?” dedim.
Birkaç saniye yüzümü inceledikten sonra konuştu:
“İyilik, senden naber?” dedi.
Gamzelerine bakmaktan konuya odaklanamıyordum. Çok uzun süre baktığımı fark ettiğim için hemen toparlandım:
“Ha, iyi... Ben de seni görünce selam vermek istedim.”
Yanındaki sandalyeye oturdum ve Utku’ya döndüm.
“Ben de yarın için ezber yapıyordum. Dışarısı çok gürültülü olduğu için buraya geldim. Sen ne için gelmiştin?”
Doğru ya… Ben neden gelmiştim buraya? Ah, evet. Kendimle yüzleşmek içindi.
Ama bunu Utku’ya söyleyemezdim. Bence ufak pembe bir yalandan sorun olmazdı, öyle değil mi?
“Ben de sınıftakilerden kurtulmak için geldim. Kafa dinlemek için, anlayacağın.”
Utku başını salladı, gülümsedi.
“Burası gerçekten sessiz oluyor, insanın kendi sesini bile duyabileceği kadar.”
Kendi sesim… İçimden bir şeyler kıpırdadı yine. Bir şey söylemek istiyordum ama kelimeler hâlâ sırasını bekliyordu, sıraya girmiş askerler gibi: hazırolda, hareketsiz.
Utku senaryoyu dizine bıraktı.
“Yarınki sahnede yine karşı karşıyayız,” dedi. “Bu sefer kaçmak yok, tamam mı? Sahne senin, Mira.”
Gülümsedim.
“Kaçmak mı? Ben sadece… yönümü şaşırmıştım.”
Göz göze geldik. O anda zaman biraz yavaşladı sanki. Ne yaparsak yapalım, bazı anlar ağırlaşır. Kalır. Bu da onlardan biriydi.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Neye, diye soracaktım ama sustum. Bazen bir soru sormamak, o cevabı zaten bildiğin anlamına gelir.
“Hazırım,” dedim. “Ya da en azından, hazır olmaya razıyım.”
Utku başını salladı.
“Bu da yeter.”
Bir süre konuşmadan oturduk. Sahne arkası, sanki bizim ortak sırrımız olmuştu. Herkes başka yerlerdeydi ama biz, burada bir gerçekliğe tutunuyorduk. Belki oyunla, belki kendimizle ilgili.
“Bu arada,” dedi Utku aniden, “dünkü cümle… hani, ‘Gerçek olan sendin ama söyleyemediğin çok şey vardı’… onu kafana takma.”
Başımı çevirdim.
“Taktım bile.”
Kahkaha attı.
“Biliyordum. Ama güzel bir şey bu. Çünkü en azından bir şeyler hissettirdi.”
Cevap veremedim. Onunla aynı havayı solumak bile bir şeyleri değiştiriyordu içimde
“Bak,” dedi Utku, senaryoyu bana uzatarak, “bu sahneyi birlikte geçsek mi? Sanki kelimelerin senden korktuğunu hissediyorum. Belki de onları tanıştırmalıyız.”
Senaryoya baktım. Kelimeler oradaydı. Ama onları seslendirip seslendiremeyeceğimden emin değildim. Yine de başımı salladım.
“Pekâlâ. Ama önce sen başla.”
Okumaya başladı.
Sakin, kararlı bir tonla. Her kelimeyi içselleştirerek. Onu izlerken düşündüm; bu sadece bir oyun değildi. Bu, bir cesaret provasıydı. Kendimle, korkularımla, suskunluklarımla yüzleşmekti.
Sıra bana geldiğinde sesim titredi. İlk cümle boğazımda düğümlendi ama sonra… söyledim. Söyledikçe hafifledim. Her kelime, içimdeki yükten bir parça alıp götürdü.
Bitirdiğimizde sessizlik çöktü yeniden.
“Güzel iş çıkardın,” dedi Utku. “Gerçekten.”
“Teşekkür ederim,” dedim. Gerçekten minnettardım. Onun varlığına, sabrına, gözlerimin içine bakarken başka bir şey anlatmamasına…
Ayağa kalktım.
“Ben artık çıkayım. Ama yarın sahnede… gerçekten orada olacağım.”
“Ben de,” dedi. “Ve bu sefer, oyun başlamadan kaçmak yok.”
Gülümsedik.
Koridora çıktığımda içimde garip bir ferahlık vardı. Bu sadece bir prova değildi artık. Bu, hayatımın ilk dürüst sahnesiydi.
Eda’yı gördüm uzakta. Göz göze geldik. Elindeki telefonu indirip bana doğru yürüdü.
“Konuşmuşsun,” dedi. “Gözlerinden belli."
“Biraz,” dedim. “Ama yetti.”
“Ve?” diye sordu merakla.
“Ve sahne artık benim.”
Eda gülümsedi.
“Sonunda.”
Bölüm etkileşimi
