3. bölüm · İkiz gezegenler

Sessiz sabahlar

Aynur .

Hayat her zaman acımasızdır. Dünyanın her yerinde çocuklar ölür, her evin duvarları çığlıkları saklar, her sokak bir ayrılık görmüştür, her insan çaresiz kalmıştır. Kimi sorun erken çözülür, kimi de çözülmüş gibi görmezden gelinir. Akıp giden günleri yaşar donup kalmış ruhlar. Her yağmur mutlu etmez. Dünya var oldukça acı sürüp gider...
Kafam darmadağınıktı. Dirseklerimi dizlerime yaslamış, öne eğilip kafamı ellerimin arasına almıştım. Kafamdaki sesler tüm sessizliğe meydan okurcasına çığlık atıyordu. Yanımda oturmuş yabancı adam, bir yabancı olmadığını iddia ediyorken oldukça dürüsttü. Bunlar akıl kârı değildi, biliyordum. İnanamazdım, inanmıyordum ama biliyordum; sözlerinde yalan yoktu. Hissetmemiştim. Her yalanda bedenimi saran his hiç uğramamıştı yakınlarıma.
Baba, ne yapacaktım ben, baba? Bir yol göster bana. Neredesin? Gerçekten hayatımı bir yalan üstüne mi kurdunuz? Neden, baba, neden söylemediniz hiç bana? Gerçek mi bunlar? Şimdi yanımda olsan, yalanlasan bu sözleri, "Yalan kızım." desen, "Ben annenle bir pazar sabahı sessiz bir anda tanıştım." deseydin, baba... İnanmak istemiyorum ki ben. Anne, istemiyorum bunlara inanmak. Beni bir yalanla büyüttüğüne inanamam. Daha neler vardı kim bilir bilmediğim? Hayır, mümkün değil. Bunlar doğru olamaz. Adam deli olmalı. Deli olduğu için yalan söylemiş sayılmazdı. Bu yüzden de ben bir şey hissetmemiştim. Evet, başka açıklaması olamazdı. Daha fazlasını duymamalıydım
Hırsla oturduğum yerden kalktım.
"Delinin tekisin! İnanmıyorum sana. Anlattıkların akıl kârı değil. Defol git! Bir daha da karşıma sakın çıkma. Amacın her neyse git, başkasını kandırmaya çalış. Benden sana ekmek çıkmaz. Anladınmı?"
Ağlamaklı, aynı zamanda sinirli sesim karşımdaki adamı etkilemedi bile. Tek bir mimiği bile oynamadı. Gözleri en donuk hâliyle gözlerimdeydi. Benimkilerse tonlarca duygu karmaşası içinde. Oturduğu yerden yavaş yavaş doğruldu, karşıma dikilip konuşmaya başladı.
"Sen de biliyorsun yalan söylemediğimi. En iyi sen biliyorsun, Asena. Hiç hissetmedin içinde yalanı ben konuşurken"
Durdu dahada yaklaştı
"Nereden mi biliyorum?"
Dudağının kenarı lanet okurcasına alaycı bir gülüşle yukarı kalktı.
"Çünkü bende de aynısı var. Çünkü Ardionlu herkeste aynısı var.Ardionluları dünyalılardan ayıran en büyük şey bu .Biliyorsun çünkü tanıdığın hiçbir insanın anlamadığı yalanları içinde hissediyorsun. Kendini kandırmayı bırak. Çoktan içindeki her şey dürüstlüğümü kanıtladı."
Artık gözleri donuk değildi. O açık kahve gözlerde acıyı ve siniri görüyordum. Görmekle kalmıyor, hissediyordum
Ve Yalan hissetmemiştim. Şimdi karşımda durup doğru söylediğini bildiğimi söylüyordu. Hayatımda hiçbir çıkmaz sokak bu kadar çaresiz hissettirmemişti. Anlatsa kim bilir daha neler diyecekti. Üstelik daha cevaplanması gereken onlarca soru vardı. Ama benim cevapları duymaya cesaretim var mıydı? Emin değildim. Ne yapmam gerekiyordu? Bilmiyordum. Hayatımda ilk kez kocaman bir soru işaretiymişim gibi hissettim. Ben bile kim olduğumu bilmiyordum. Ya annem? O bana bunu nasıl yapmıştı? Nasıl gizlemişti? Üstelik Yavuz'dan da gizlemişti. Ama karşımdaki adam Yavuz'dan hiç bahsetmedi Bu da neydi? Yavuzdan haberi yokmuydu? Nereye elimi atsam oradan bir soru işareti kalıyordu elimde. Benim varlığımdan onun nasıl haberi olmuştu? Buraya nasıl gelmişti? O dünyada kimsesiz bir şekilde nasıl büyümüştü? Bana şimdi ne olacaktı? Yavuz'u nasıl koruyacaktım? Belki şimdi ondan haberleri olmayabilirdi ama ileride mutlaka olurdu. Bize ne yapacaklardı? Annem ne yapacaktı? Ona bunları söylemeli miydim? Kafamı yere eğmiş, düşüncelerin acımasızlığına teslim olmuştum. İkimizden de ses çıkmıyordu. Ortamda ölüm sessizliğine bile fark atacak bir sessizlik vardı. Yavaş yavaş kafamı kaldırdım, karşımdaki adamın gözlerine diktim sorularla donanmış siyahlarımı. Tam o sırada sessizliği yırtıp geçen bir ses yükseldi arkamdan.
"Asena!"
Lale'nin sesiydi. Sanki bana çok kötü bir şey olmuş gibi sorgulayan, kabullenmeyen bir çığlık gibi gelmişti sesi kulaklarıma. Göz göze geldiğimizde yıkılmış hâlimi gördü ve yanıma doğru koşmaya başladı
Saniyeler içinde yanımda belirdi. Önce, sanki uzun zamandır görmüyormuş gibi bana sarıldı. Sonra benden ayrılıp beni arkasına doğru sürükledi. Bu sefer gözleri bizim malum herifteydi. Büyük ihtimalle onun kim olduğunu anlamıştı. Lale, büyük bir sinirle karşısındaki adamı göğsünden tüm gücüyle iterek hesap sormaya başladı.
"Ne yaptın lan kıza? Bu kızın gözleri niye dolmuş?" diye bağırdı adamın yüzüne doğru Hırsını alamıyordu; hem itiyor hem de benim canımı yaktığını düşündüğü için adamın canını yakmaya çalışıyordu.
"Kimsin sen? Ne istiyorsun bu kızdan? Derdin ne ya?"
Lale'nin hırsını alamayacağını anladığımda ikisinin arasına girip arkadaşıma baktım. Gözlerinde benim için duyduğu büyük bir endişe vardı. O an fark ettim ki Lale belki de bana yalan söylemeyen tek insandı ve ben, bu zavallı hâlimle hâlâ içimde yalanı hissettiğimi söylüyordum.
Belki annem bana hiç yalan söylememişti ama hiçbir şey de söylememişti. Hep sessiz kalmıştı. Sessiz kalmak da yalan değil miydi? En büyük yalan, sessizlik değil miydi?
O an gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Tutamadım. Annesine sığınan küçük bir çocuk gibi Lale'ye sarıldım. Kısacık boyu, ona sarılırken bayağı eğilmeme sebep oluyordu ama şu an bu o kadar önemsizdi ki... Lale'ye daha sıkı sarıldım. Sanki eğilmemin sebebi Lale'nin boyu değil de herkesin sırtıma yüklediği sessizlikler ve yalanlardı.
Sessiz ağlamayı sekiz yaşında öğrenmiştim. Şu an arkadaşımın saçlarına gözyaşlarım akarken dışarıdan bakan biri asla ağladığımı anlayamazdı. Gelip yakından bakması ve gözlerimden yaşlar aktığına bizzat tanık olması gerekirdi.
Ben sekiz yaşında annem üzülmesin diye sessiz ağlamayı öğrenmiştim. Ben sekiz yaşında annem üzülmesin diye acımı saklamayı öğrenmiştim. Ben sekiz yaşında başkasının mutluluğu için susmayı öğrenmiştim. Şimdi ise yirmi üç yaşında, mutluluğunu düşündüklerimin beni kandırışına sessizce ağlıyordum. Çaresizliğime ağlıyordum. Kalp kırıklığıma ağlıyordum.
Lale, benimkinden küçük olan bedeniyle sanki beni herkesten korumak istermiş gibi, göğsüne saklamak istermiş gibi sarılıyordu. Şimdi zamanı değildi. Şimdi bana söylenmeyen yalanlar için ağlama zamanı değildi. Önce Lale'ye her şeyi anlatmalı, sonra kalan tüm cevapsız sorularımı sormalıydım.
Gözyaşlarımı durdurmam normalden bir tık zor olsa da yine de yeterince zor değildi. Bir şeyi çok sık yaparsanız artık zorlanmazdınız. Zaman, her şeyin tesirini azaltıyordu.
Kendimi topladım ve Lale'den ayrıldım. Ellerimi omuzlarına yaslayarak,
"Özür dilerim. Birlikte gelmeliydik ama kendimi tutamadım." dedim. Mahcupluğumun sesimden çok acık şekilde anlaşıldığıni biliyordum.
Lale derin bir nefes alarak söze girdi.
"İyisin ya, bir şey olmaz. Şimdi bana acilen burada ne olduğunu anlatıyorsun. Bir de Allah aşkına seni en az on defa aradım, açmadın. Ödüm koptu. Her yerde seni aradım. En son buraya gelmek aklıma geldi. Kötü bir şey oldu sandım."
Ne? Beni aramış mıydı cidden? Telefonum sessizde değildi ama kulaklığıma bağlıydı. O yüzden duymamış olmalıydım. Telefonu cebimden çıkarıp baktığımda on üç cevapsız arama vardı. Haklıydı. Gerçekten endişelenmiş olmalıydı.
"Aşkım, özür dilerim ya! Kulaklığa bağlıydı telefon. Biz de konuştuğumuz için fark etmedim. Gel, otur. Anlatacağım her şeyi."
Arkamızdaki adam bir heykel gibi öylece duruyor ve bizi izliyordu. Ben "Otur, anlatacağım." dediğimde lafa girdi.
"Anlatamazsın. Bu öyle herkese anlatabileceğin bir şey değil."
Sesinden, Lale'nin burada olduğundan ne kadar mutsuz olduğu çok net anlaşılıyordu. Adeta kovarcasına konuşmuştu. Ama bilmediği bir şey vardı; benim yanımda benim cücemle böyle konuşamazdı.
Bu sefer sinirle parlayan ben oldum.
"Bana bak."
İyice yaklaşıp işaret parmağımı tehdit edercesine göğsüne bastırdım.
"Dünden beri onca saçma sapan şey yaşattırdın bana. Bir de yetmezmiş gibi geldin ve ailemin beni bir yalanla büyüttüğünü söyledin. Şimdi de en yakın arkadaşımdan bir şeyler gizlememi istiyorsun. Beni deli etme. Duracağın yeri bil."
diyerek daha da üstüne gittim. Tüm bu yaşananlar yüzünden sinirlerime hâkim olamıyordum. Çok yıpranmışlardı.
Elini kaldırdı ve sıkıca göğsüne bastırdığım elimi bileğimden tutarak nazikçe göğsünden çekip indirdi ama bileğimi bırakmadı. Kafasını aşağı eğip gözlerime baktı. Arkada Lale hem merakla hem de bir şey olmasına karşı tetikte bizi izliyordu.
Karşımdaki adam, tüm otoritesini hissettirecek buz gibi sesiyle konuşmaya başladı.
"Arkadaşın bunları bilmemeli. Çünkü bu, senin o bebek mavisi dünyanın algılayamayacağı kadar tehlikeli bir durum. Öğreneceği her kelimenin bir bedeli olacak. Burada küçük bir sokak çetesinden bahsetmiyoruz. Koskoca dünyalardan bahsediyoruz. Sen, öğrendiği şeylere rağmen normal bir hayat sürebileceğini mi düşünüyorsun?"
Sesinin katılığı tüm vücudumda buz geziniyormuş etkisi yaratmıştı. Madem bu kadar kötü sonuçları vardı, neden bana anlatıyordu? Asla geri adım atmaya niyetim yoktu. Çenemi kaldırıp kararlı duruşumu tazeledim.
"Madem insanların iyiliğini bu kadar düşünüyorsun, o zaman bana niye anlatıyorsun bunları? Ben bütün bunları bilmeden, sen hayatıma burnunu sokmadan önce gayet güzel bir hayat yaşıyordum. Şimdi ne olacak? Benim için kötü sonuçları olmayacak mı? Benim hayatım mahvolmayacak mı?
Ve ekleme gereği duydum.
"Ayrıca Lale'den de bir şey gizlemeyeceğim. Onu peşimden sürükleyemem ama onu yok sayarsan beni de sayman gerekir."
Sözlerimden sonra başımı çevirip Lale'ye baktım. Gözlerine dikkatlice baktım. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordum.
Eğer bu adam haklıysa onu peşimden tehlikeye sürükleyemezdim.
O yüzden kararı ona bıraktım.
Lale beni bekletmedi.
"Kanka, aksiyon olur. Hep mafyalar tarafından kaçırılalım diye dua etmiyor muyduk?"
İçinde bulunduğumuz durumu tam anlamlandıramamıştı ama bunu belli etmemeye çalışıyordu. Dudaklarında kırık bir gülümseme belirdi.
"Sonunda ölüm yok ya... Seni yalnız bırakmam."
Beni yalnız bırakmayacağını biliyordum.
Ama endişelendiğim kısım da tam olarak buydu.
Yine de ona küçük bir gülümseme verdim. Ardından tekrar adama döndüm. Bileğimi hızlıca elinden kurtardım.
"Şimdi ya ikimize birden açıklarsın ya da istesen de artık söyleyeceğin hiçbir şey umurumda olmaz."
Adam birkaç saniye boyunca sustu.
Sanki söylediklerimi tartıyor, nasıl cevap vermesi gerektiğini düşünüyordu.
Sonunda derin bir nefes aldı.
"Her şeyi sana anlattım çünkü bilmeye hakkın vardı. Çünkü bir gün ansızın karşına çıktıklarında hiçbir şey bilmeden onların elinde kalmanı istemiyordum."
Kısa bir an durdu.
"Bana da aynısı oldu. İnan bana, yaş fark etmez. Bu hafife alınabilecek bir şey değil."
Sonra bakışlarını Lale'ye çevirdi.
"Arkadaşını yalnız bırakmamanı takdir ettim ama bunun sonunda ölüm olabilir... veya bunun sonu bile olmayabilir. Henüz hiçbir şey bilmiyorsun ve öyle kalman en mantıklısı. Aksi takdirde seni de planıma dahil etmek zorunda kalırım. Benimle bu yola başlarsanız sonunu getirmeniz gerekir."
Hadi ya...
Kendini ne sanıyordu?
"Pardon da biz niye senin planına uymak zorundaymışız? Hem bana bir plandan bahsettiğini de hatırlamıyorum."
Şu an karşımdaki adama gıcık bir insan izlenimi verdiğimin farkındaydım.
Ama sonuçta bir erkeğin planına uyacak da değildim.
Gözleri bana döndüğünde yüzünden belli belirsiz bir pişmanlık geçti.
Ne yani?
Bana söylediğine...
Beni bulduğuna pişman mı olmuştu?
Hah...
Çok da tın sanki.
Ben mi dedim beni bul diye?
Hem kayıtlara geçsin; bu adamın deli olma ihtimali hâlâ beynimi kurcalıyordu.
"Eğer biraz dinleseydin söyleyecektim."
Sesinde hafif bir imâ vardı.
Lale artık meraktan çatlayacak duruma gelmiş olacaktı ki sabırsızca araya girdi.
"Artık bana da mı anlatsanız diyorum? Hani ben de varım ya burada. Tamam, kabul, boyum kısa ama Rabbime şükür varım. Buradayım. Görünüyorum."
Adam önce bana, sonra Lale'ye baktı.
Bakışları resmen, 'Nereden bulaştım ben bu belaya?' diyordu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra bana anlattıklarını kelimesi kelimesine Lale'ye de anlattı.
Sözleri bittiğinde sessizlik oldu.
Lale önce bana baktı.
Sonra adama.
Tekrar bana.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Bir saniye...
İki saniye...
Ve bir anda kahkahayı patlattı
"Kanka, bu herif kafayı yemiş!"
Karnını tutarak gülmeye devam etti.
"Aghhh, karnım ağrıdı. Gezegen diyor, senin peşindelermiş diyor. Biz dünden beri bu kamera şakası yüzünden mi bu kadar dram yaptık? Hani nereye el sallıyoruz?"
diyerek kendi etrafında dönmeye başladı.
Ona hak vermiyor değildim.
Bu hâline ben de gülmeden edemedim.
Ama yine de sorulması gereken çok fazla soru vardı.
Kolundan tuttum.
"Kanka..."
Bu sefer sesimde en ufak bir şaka yoktu.
"Ben yalanı hissetmedim."
Yüzündeki alaycı ifade yavaşça kayboldu.
Yine de inanmış gibi görünmüyordu.
Gerçi ben de tam olarak inanmıyordum.
Bir insan buna nasıl inanabilirdi ki?
"Ve bu, o gezegendeki herkeste olan bir şeymiş."
Elimle yanımdaki adamı gösterdim.
"Onda da varmış. Onları insanlardan ayıran bir özellikmiş."
Lale'nin gözleri sessizce bizi izleyen adama kaydı.
Sonra tekrar bana döndü.
"Nasıl ya? Sen şimdi cidden uzaylı mısın? Ama antenlerin falan ya da ne bileyim, insanlardan biraz olsa farkın olması gerekmez miydi? Kanka beynim yandı. Biz ne yapacağız şimdi? Sen beni yiyecek misin? Ya da bu herif ikimizi birden yerse? Sonuçta güven olmaz elin uzaylısına." Ard arda sorularını saydırıyordu
"Bu hâline gülmeden edemedim, şapşal ya."
Biraz daha garip garip bana ve yanımdaki herife baktı. En son kafasında bir şey oturtmuş olacak ki adama samimiyetsiz bir gülüş atıp,
"Biz bir özel konuşalım." diyerek kolumu tuttu ve beni uzağa doğru çekmeye başladı. Yeterince uzaklaştığımıza emin olunca durdu.
Şapşal tavrından tamamen arınmıştı.
Kafasını kaldırıp bana baktı.
Sonra da derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"Kanka bak, adamın dedikleri bir yandan hem dünyadaki hiç kimsenin inanmayacağı kadar saçma ve delice ama bir yandan da çok altı dolu ve inanılır hissettiriyor. Ben çok arada kaldım. Tehlike falan diyor... Ne yapmalıyız?"
Sözlerine kelimesi kelimesine katılıyordum. Ben de aynı hissediyordum.
Lale'nin verdiği derin nefesi bu sefer ben verdim.
"Biliyorum, ben de aynı hissediyorum. Çok arada bırakan bir durum ama her hâlükârda adama merak ettiğimiz soruları sormamız gerekiyor diye düşünüyorum. Tüm sorularımızın cevabını aldıktan sonra bir karar verebiliriz. Belki... Sen ne diyorsun?"
Hiç beklemeden konuşmaya başladı.
"Doğru diyorsun ama şunu unutma; ne olursa olsun bir şekilde hallederiz. O adamın anlattıkları senin hayatını çok fazla etkiliyor. Bunlar doğruysa çok zor günlerin seni beklediğini bilmek için âlim olmaya gerek yok. O yüzden kötü hissedersen yanında olacağım, okey beybisi."
Beni bu kadar sevmesini seviyordum. Lale'nin hiç kardeşi yoktu. O yüzden beni hayatı boyunca kardeşi olarak gördüğünü biliyordum. Benim ona olan sevgim de azımsanamazdı. O benim tek dostumdu.
Daha fazla konuşmayı bırakıp eğilip sımsıkı sarıldım ona. Bir süre sağa sola sallana sallana sarıldık. Sonra da ikimiz de gülerek birbirimizden ayrıldık ve tekrar o meşhur banka gittik.
Biz konuşurken hamam böceği eski yerine kurulmuş bizi seyrediyordu. Ona bakınca aynı anda hem kasvetli, tehlikeli hem de merhametli, masum bir adam görüyordum. Nasıl oluyor bilmiyorum ama onu ilk gördüğüm andan beri hep her iki yanını da saklamaya çalışan, dümdüz, tepkisiz biriymiş gibi davranmaya çalıştığını hissediyordum. Herhâlde bu Ardionlularda altıncı his falan da kuvvetliydi. Yoksa adamın alnında nasıl biri olduğu yazdığını sanmıyordum ama öyle hissetmekten de kendimi alamıyordum.

Aslında açık kahve gözleri saklamaya çalıştığı her şeyi haykırıyordu ama farkında bile değildi.
Yanına vardığımızda sessizce banka oturdum. Lale de hemen yan tarafıma oturdu. Üç yetişkin banka tam sığmıştık. Sıkışmamıştık ama birinin daha oturabileceği bir boşluk da yoktu. Dışarıdan bakınca gamsız üç üniversiteli arkadaş gibi durduğumuza çok emindim ama gel gör ki olay o kadar başkaydı ki...
Bir süre söze nasıl gireceğimi düşündükten sonra boğazımı temizleyerek söze girdim.
"Sana inanmak isteyen bir tarafımız var ama sen de farkındasın ki söylediklerin çok absürt şeyler. O yüzden sana aklımızdaki soruları sorup öyle bir karar vermeye karar verdik."
Lale beni onaylarcasına yanımda kafasını aşağı yukarı sallıyordu.
"Ama önce Allah'ını seversen ismini söyle be adam. Karşımdakine nasıl hitap edeceğimi bilememek sinir ediyor beni."
Sona doğru bozmuş olacağım ki bitanecik şahsi cücem alttan bacağımı cimdikledi. Beklenmedik cimdikle irkilip ona baktım. Hiçbir şey yokmuş gibi masum masum gülümsüyordu. Göz devirip yanımdaki adama geri döndüm.
Dudağının yanında hafif bir gülümseme vardı.
Vaayy hamam böceğine bak sen... Hâlimize mi gülümsüyordu o, yoksa adını merak etmeme mi?
Dudağındaki gülümseme büyüdü.
Gözleri alaycılığın sınırlarını zorluyordu.
İsminde garip bir şeyler olmalıydı.
Tepkimizi iyice ölçmek ister gibi dikkatle ikimizin de yüzüne bakıyordu.
Sonra konuştu.
"Madem bu kadar merak ettin, adım Nebron."
Şu an burada benim anlamadığım bir şey mi dönüyordu? Noluyordu tam olarak? Bir, bu ne biçim isimdi? Uzaylıların isim tercihi gerçekten şaşırtıcıydı ama bir yandan da kulağa havalı geliyordu. İkincisi, o gülümseme neydi?
Ben onun ifadesini çözmeye çalıştığım için sessizdim. Lale de herhâlde önemsememişti, "Uzaylı ismi, normaldir." diye düşünmüş olmalıydı.
Ama yanımdaki adam gözlerime bakarak tekrar konuştu.
"Baban koymuş adımı. Senin adını da benim babam."
Neeeeee...
Şimdi anlaşıldı.
Ben bir şok dalgasıyla daha sarsıldım. Ben Türk olduğumuz için adım dişi kurt Asena'dan geliyor sanıyordum. Şimdi bu herifin adını benim babam, benim adımı da onun babası mı koymuştu?
Benim ağzım açık kaldığı için sesli bir tepki verememiştim ama sağ olsun Lale o işi üstlendi.
"Ne yani, gerçekten mi? Olaya gel ya!"
Adam, yani Nebron, sessizce bakmakla yetindi.
Bunu daha sonra değerlendirmek için ilk sorumu hiç vakit kaybetmeden yönelttim.
"Bu kadar şeyi nereden biliyorsun?"
Sessizliğin ardından gelen sorumla gülümsemesi yavaş yavaş yerini ciddiyete bıraktı.
Derin nefes alma sırası bu sefer ondaydı.
"Ardion'da askerlerin özel eşyaları kutsaldır. İhanet bile etseler, özel eşyaları incelenir. Çok şüpheli olanlar hariç diğer tüm eşyaları özenle paketlenip ailesine teslim edilir."
Ben ve Lale, sözlerinin sonunun nereye varacağını öğrenmek istercesine tüm dikkatimizi ona vermiştik.
"Benim babamın eşyaları da annem öldüğü için bana verildi. Küçükken hiçbir şey anlamamıştım ama büyüdükçe eşyaları daha detaylı incelemeye başladım. Babamın asker beresinin içinde bir flaş bellek buldum. Armanın olduğu yere yerleştirilmişti. O yüzden dokunsalar bile içinde bir şey olduğunu fark etmemişlerdi. Ben de tamamen kazara buldum."
Yüzündeki tüm ciddiyet ve soğukluğa rağmen gözleri acıyla bağırıyordu. Onu bu kadar üzecek bir hatırayla karşılaşmak nasıl bir histi, düşünmeden edemedim. Ama anlatmaya devam ettiği için sessiz kaldım.
"Sonra içindeki, geçmişini anlattığı günlük tarzındaki bütün belgeleri okudum. Annemi gördüğü günden öldüğü güne kadar her şeyi yazmıştı. Sanki bir gün okuyacağımı biliyormuş gibi... Ben doğduktan sonra yazdığı her satırda bana hitap ediyordu."
Lale arkadan bana biraz daha yaklaştı. İkimiz de tek kelime etmeden, onun önemsizmiş gibi anlatmaya çalıştığı hikâyeyi dinliyorduk. Sesindeki, sıradan bir şey anlatıyormuş hissi içimde derin bir sızıya dönüştü. Çünkü o ses tonunu çok iyi biliyordum. Ne zaman babamdan konu açılsa ben de aynı tavrı takınırdım. Kimse üzüldüğümü anlamasın diye.
"Sonra da senden haberdar oldum işte. İlk yıllar öldüğüne ya da Ardion'da olduğuna emindim. Ama altı ay önce üst timimiz, Dünya'da yıllar önce doğmuş bir melez olduğu ihbarı üzerine buraya gönderilince, bu ihtimali hiç düşünmediğim aklıma geldi. Ben de kendimi bir şekilde ekibe dâhil edip geldim."
Ne o damı askerdi? Beni bulmak için neden bu kadar zahmet etsin ki?"
O konuştukça aklıma yeni sorular geliyordu.
Lale'nin ne düşündüğünü anlamak için kafamı ona doğru çevirdim. Ben ona bakınca,
"Kanka... Sen galiba gerçekten uzaylısın." dedi, dünyanın en ciddi tespitini yapar gibi.
Bu ortamda bile tüm ciddi havayı bozduğu için,
"Salak... Yemin ederim salak." diyerek dibime girmiş bedenini hafifçe ittirdim.
Sonra tekrar Nebron'a döndüm.
"Yani sen de askersin ve şu an beni bulduğun hâlde hükümete teslim etmiyorsun. Birincisi niye? İkincisi, bu seni de hain yapıyor."
Kendimden emin, ona olan kuşkularımı belli eden otoriter bir ses tonuyla konuşmuştum.
Onda da aynı otoriter tavır vardı.
"Asker olmaktan başka bir çarem yoktu. Bana seçenek sunulmadı sinir küpü"
Sensin be sinir küpü diyecekken son anda tutum kendimi
Meydan okurcasına konuşmuştu.
İlk sorumu atladığı da dikkatimden kaçmamıştı ama bu sefer Lale olaya dâhil olduğu için üstelemedim.
"Tamam da şimdi ne olacak? Bir planın vardı hani. Ama bu işin sonunda hepimiz bok yoluna gidecekmişiz gibi duruyor."
Süslü cüce çok haklı bir yere parmak basmıştı.
Merak dolu bakışlarımızı, bizden bıktığını gayet açık eden adama çevirdik.
"Olay sadece Asena'yı kapsamıyor. Ardion Hükûmeti'nin Dünya ile ilgili farklı planları var. Henüz ne olduklarını bilmiyorum ama öğreneceğim. Bu yüzden ben öğrenene kadar Asena'yı güvende tutabilecek tek kişi yine benim."
Tam daha fazla soru sormak için ağzımı açmıştım ki elini kaldırarak beni durdurdu.
"Bu kadar yeter. Düşünmeniz için size yeterince şey verdim. Şimdi gitmelisiniz."
Elini kaldırarak etrafta tek tük kendi hâlinde yürüyen insanları gösterdi.
"Çünkü birazdan buralar insan dolmaya başlar. Birlikte görünerek her şeyi tehlikeye atmamalıyız."
Deyip ne benim ne de Lale'nin hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden ayağa kalktı ve hızlı adımlarla parktan çıkıp gitti.
Arkasında da şaşkın iki insan kızı bırakmıştı
Lale'yle bir süre sessizce oturduktan sonra bu yaşananları sindirmek için yürümenin en iyisi olduğunu düşünüp ayağa kalktım. Elimi Lale'ye uzattım.
"Kalk aşkım, eve kadar yürüyelim. Yoksa hazımsızlık yapacak bu duyduklarım, belli."
Elimi tutup o da ayağa kalktı. Yine aynı sessizlikle parktan çıkıp yavaş yavaş yürümeye koyulduk.
Birkaç dakika sonra sessizliği ilk bozan Lale oldu.
"Kanka, şimdi ne olacak? Halime teyzeye bahsedecek miyiz bu olanlardan? Sonuçta eğer o adamın dedikleri doğruysa Halime teyze Nebron'u tanıyor olmalı."
Bu da başka bir soruydu. Çevrem soru duvarlarıyla geçilmez hâle gelmişti resmen. Şu an, şu dakika uyusam ve uyandığımda tüm sorunlar kendiliğinden çözülmüş olsa ne olurdu ki sanki?
Çok derin bir "of"tan sonra,
"Bilmiyorum... Artık hiçbir şey bilmiyorum. Anneme söylemeli miyiz, söylememeli miyiz? Şimdi ne yapacağız? Şimdi ne olacak? Hiçbir şey bilmiyorum."
Adımlarımı durdurup tüm bedenimi Lale'ye çevirdim.
"Anneme söylesek ne olacak? O zaten biliyormuş bunları. Benden saklamış. Kim bilir niye..."
Bir an durdum.
"Al, sana bir tane daha soru."
Lale üzgün gözlerini yüzümde gezdirdi. O an bu kadar yüksek çıkıştığım için pişman oldum ve daha sakin bir ses tonuyla devam ettim.
"Bence şimdi sadece yürüyelim. Eve gidelim ve duyduklarımızı sindirdikten sonra konuşalım, olur mu?"
Onayladığını göstermek için kafasını aşağı yukarı salladı ve birlikte, tüm soru işaretlerine rağmen sessiz sessiz eve yürümeye başladık.
...
Eve geldikten sonra Lale derse gitmek için hazırlanıp çıkmıştı. Ben de yatağıma uzanmış, boş boş tavanı seyrediyordum.
Böyle anlarda aklıma hep çok sevdiğim ama sonunu hiç okumadığım bir kitaptaki başrol erkeğin sözü gelirdi:
"Bakmasını bilene tavanlar çok şey anlatır."*
Bu sözün haklılığını hayatımda hissetmediğim tek bir an bile yoktu.
Şu an telefonda, tekrara aldığım için Candan Erçetin'in Yalan şarkısı çalıyordu. Tavanda ise tüm hayatım akıyordu. Sözler sözlere, anlar anlara karışırken gelecekle geçmiş birbirine meydan okuyordu.
Çok düşünmek insanı cidden delirtirdi çünkü ben de delirme aşamasına yaklaştığımı hissediyordum.
Düşünmekten uzaklaşmak için her zaman yaptığım şeyi yapmaya karar verdim.
Yataktan yavaşça doğruldum.
Kitaplığıma doğru ilerledim ve elime ilk gelen kitabı aldım.
Elimdeki kitaba bakınca Kürk Mantolu Madonna ile karşılaştım.
Buna sevindim çünkü defalarca okuduğum ve daha defalarca okuyabileceğim bir kitaptı.
Rastgele sayfaları çevirirken o altını ısrarla çizdiğim sözle göz göze geldim.
"İnsan, tahammül edemeyeceğini sandığı şeylere pek çabuk alışıyor..."

(*Beyza Aksoy-siyam)