6. bölüm · İKAL

5 - AARON

Vaveyla Kullanıcısı

Korkunun sardığı aciz beden sana aitse tamamiyle, vazgeç çünkü geç kaldın çok büyük ihtimalle. Ama ya savaşınca kazanıcaksan bir kuru hayalle, o zaman arkasından bakmana gerekde yok zaten bu gidişle.

Gözünde yaş kalmadığında, mürekkeplerle dost olursun değil mi zamanla. Mürekkep elinde patladığında, sandın ki sen yaşıyorsun hâlâ ve hâlâ.

Gözlerim o tanıdık simayı izledi. Taştan bir surat ve yapılı olduğu belli olan bir vücut. Benden büyük ama oldukça fazla değil, genç yaşta baba olan birisi.

Gözlerim kendisini takip ettiğinde adını yeni öğrendiğim Koralp'in yanına gitti. Hareketleri o kadar ağırdı ki adeta ben buradayım havası veriyordu.

Üstündeki kıyafetlere takıldı gözüm, oldukça temiz ve bakımlı olduğu belliydi. Zengindi, ama oğlu sokakta peçete satıyordu. Çatılan kaşlarımla ikisine bakmaya devam ettim.

"Nasıl oldu bu?" Sert ses tonu bedenimi bir kez daha ürpertti. Buz gibi bir atmosfer vardı ortamda, bunun tek sebebiyse Koralp'in babasıydı.

"K-kaza." Kekelediğinde sinirle koltuktan kalktım.

"Zaten yaralı olan bir çocuğu neden korkutuyorsunuz?" Sert sesimle bakışları bana döndü. Bakışları alev alev değildi, gerçekten buz gibiydi.

Adamı dondururdu, ama unuttuğu şey benim zaten bir yangım olduğumdu.

"Sen kendinde karışacak yetkiyi nereden buluyorsun?" Kısılan gözleriyle sorduğu soru bir an için beni afallattı.

Evet, haklıydı. Ama önümde bir çocuğun uğruyor olabileceği şiddet ihtimali vardı. Bu yüzden korkumu belli etmeden Koralp'in yanına geçtim ve babasıyla arasına girdim. Sert bakışlarım yüzünü sonra gözlerini buldu.

Yüz ifadesinin keskinliği tıpkı bir panteri hatırlatıyordu, tam ağzını açtığında içeri doktor girdi. Susarak tekrar gözlerinden buzulları akıttı.

Sonra arkasına bakmadan çıktığında doktor da arkasından iç çekerek çıktı. Buraya daha önce gelmiş miydi? Bir doktorla konuşacağını anlayıp dışarı çıkmıştı.

Hızla arkamı döndüm ve Koralp'in yanına çömelerek yüzünü avuçlarım arasına aldım.

"Lütfen şiddete uğruyorsan, seni bir şeylere zorluyorsa şimdi burada söyle. Lütfen Koralp, sana yemin ederim ki sana zarar veremez." Bana anlamsız bakışlarla baktı.

"Babam bana hiç vurmaz ki?" Soru sorarcasına söylediğinde kaşlarımı çattım.

"Ama sen..." Devam edemediğimde benim yerime konuşmaya başladı.

"Arkadaşım için peçete satıyorum, o çok hasta ama babam ona para vermeyeceğimizi söyledi. Ben o ölsün istemiyorum." Dudakları büzüldüğünde gözleri doldu.

Dedikleri karşısında şaşa kalmıştım.

"Ama bana babana benzediğimi söyledin, benden korktun." Başını hayır anlamında salladı.

"Korkmadım ki ben. Şaşırdım sadece çünkü babamda bana kızdığında senin gibi bakıyor." Ellerimle yanaklarını okşadım.

"Ben sana kızmamıştım ki."

"Ama ben gözlerindeki öfkeyi gördüm." Ağzım açıldı, ne diyeceğimi bilemedim. Ben... ona öfkelenmiş miydim?

Lanet olsun. O kadar kötü hissediyordum ki midemin bulantısı arşa çıktı.

"Özür dilerim." Ağzımdan çıkanlarla gülümsedi.

"Sorun değil. Bende bazen insanlara çok öfkeleniyorum." Güldüm, bu minik daha şimdiden öfkeleniyorsa ileride durum vahimdi.

"Peki, baban sana karşı hep böyle mi davranır?" Odaya ilk girdiğinde ki hali gözlerimin önüne geldi. Kendi çocuğuna sorduğu sert soru, ölümcül bakışlar.

"Hayır tabi ki, benim babam bir süper kahraman! Dışarıda ki kimsenin beni ne kadar sevdiğini bilmesini istemiyor, ama baş başa kaldığımızda hep benimle oyun oynar." Heyecanla anlattıklarıyla bir pot kırmış gibi aniden durdu.

"Ama bu bir sırdı... Sırlar söylenmez ki," Bakışları bana döndü, gözlerini tekrar doldurdu ve bana yalvaran bakışlar attı. "Lütfen kimseye söyleme." Gülümsedim bu minnoş haline. Kadar tatlı gelmişti ki gözüme iki yanağına da kocaman bir öpücük kondurdum.

"Söz, söylemem." O da gülümsediğinde benim yanağımı öperek hemen kendini geriye attı. Utanmıştı, yanakları kıpkırmızı olmuştu.

Daha çok gülümsedim ve yaralı kolunun ellerine hafif dokunuşlar bıraktım. Onun acısını dindiremezdim ama dinsin istedim, umarım diner ve bana geçer.

Onun elleriyle uğraşırken uyuyakaldı, çok yorulmuş olmalıydı. Saçlarına hafif bir öpücük kondurduğumda uyandırmamak için özenerek ayağa kalktım.

Sessizce kapıdan çıktığımda Koralp'in babası ile doktorunun hâlâ konuştuğunu fark ettim. Babası tam bir şey demek üzere elini kaldırırken sanki onları izlediğimi hissetmiş gibi bana döndü. Direkt olarak göz göze geldiğimizde gözlerini kıstı ve bana derince baktı.

Bu adamda kesinlikle beni rahatsız eden bir şeyler vardı. Ancak bir yandan da beni ona çeken bir şey vardı, yoğun bir duygu. Bu kesinlikle hoşlantı veya sevgi değildi, bir bağ.

Ama hangi bağ olduğunu önümde duran kör düğümden dolayı anlayamadım.

Sadece bir dakika daha baktım gözlerine. Sonra gözlerimi kaçırarak annemin odasına doğru yürüdüm.

Yani bağlı olduğum o hapishaneye.

Derin bir iç çekerek artık açmaktan korkmadığım kapı kolunu kavradı ellerim. İçeriye adımladığımda Gülsüm elinde bir kahveyle anneme bir şeyler anlatıyordu. Kapıyı kapatarak içeri girdiğimde beni fark etti ve sustu.

Annemin de meraklı bakışları bana döndüğünde sadece odada duran başka bir çantamı açtım ve kulaklığımı çıkardım.

"Kızım sohbet ediyoruz burada. Ne gerek var şimdi kendini ortamdan somutlamaya?" Annemin sitemkar sesiyle kulağıma giden elim durdu. Birkaç saniye sonra anneme doğru döndüm.

"Birkaç ödevim var anne. Yapmazsam büyük ihtimalle derslerden kalırım, izninle." Son kelimede tek kaşımı kaldırdığımda söylediğine pişman olmuş gibi sustu.

Anında lanet ettim. Onu tersleyip duruyordum ve bu ona suçluluk duygusunu dibine kadar hissettiriyordu.

Bunu kendimden biliyordum, senden bana iyi bir yaşam değil, klasik bir hikaye miras kaldı anne.

Gönlünü almak istedim ama gerçekten yapmam gerekenler olduğu için sadece kulaklığımı takarak tek kişilik koltuğa oturdum. Toplamam gereken bilgiyi bir yandan video izleyerek not ediyor, diğer yandan ise telefondaki bir siteden bilgileri okuyordum.

Konuya ne kadar odağımı vermeye çalışsam da, kafam çok dalgındı. Dikkatimi veremiyordum çünkü tüm dikkatim birkaç saat önce anlamsızca aramızdaki lanet ilişkiyi bitiren şahıstaydı!

Unutmaya çalışıyordum. Çünkü kimse hayatının yıllarını almış birisini unutamazdı. Beyin unutsa kalp unutmazdı, kalp unutsa gözlerin unutmazdı.

O gözler tekrar buluştuğunda birbirini tanırdı, bir tepki gösterirdi.

Belki titrerdi göz bebeklerin, belki yaşanmışlıklara dolardı akmasa da yaşları.

Biliyordum, birisini asla temelli unutamazdık. Ama unutamasam bile en azından şimdilik düşünmemeye çalıştım, çabaladım. Her çabaladığımda bir daha dibe indim, daha da dibe.

En dibe battığımda boğulmaktan korkamadım, ama önümde ki o karanlık beni kendime küstürdü. Canımı yaktı, canımı parçalara ayırdı.

Ve ben bir çığlık atamadım, çünkü dipte korkmadığım boğulmak benim sesimi keserek kurtulmamı engelledi. Ben bunu da fark edemedim.

Yutkundum, yapamıyordum. Hırsla ellerim yumruk olduğunda tırnaklarım avuçlarımdaki baskısını arttırdı. Kulaklığı bir hışımla çıkardım ve anneme baktım.

Uyumuştu, ben ne zamandır dünyayla ilgilenmiyordum?

Gülsüm'e dönen gözlerim rahatladı, o telefonla oyalandığına göre çok da vakit geçmemişti.

Saate baktığımdaysa gözlerim yuvasından çıkacaktı, sadece beş dakika geçmişti.

Ben saatler geçtiğine yemin edebilirdim. Şaşkın bakışlarım tekrar Gülsüm'ü bulduğunda bana sorgular bir biçimde bakıyordu.

Kafamı sorun olmadığını belirtircesine salladım. Benim paranoyaklıklarımla ilgilenmemesi onun bakımından çok daha sağlıklıydı.

Telefonumu kapatarak pencereden dışarıya bakmaya başladım. Gülsüm yanıma geldiğinde sağıma geçti. Elinin tekini sol omzuma koyduğunda benimle dışarıya bakıyordu.

"Çok zorlanacaksın değil mi?" Başımı salladım.

"Ama unutacaksın Lale. Onun seni unuttuğu kadar unutacaksın." Tekrar başımı salladım, çünkü unuttuğun kadar unutulursun, değil mi?

Ama kalbimdeki bu acı, neden hiç geçmeyeceğini kanıtlamak ister gibi tehdit savuruyordu?

Gözlerim trafik ışıklarına kaydı. İstemsizce kapattığımda Gülsüm'ün bedeni daha çok yanıma yaklaştı.

Önüme geçerek beni kendine çektiğinde istemsizce ellerim bedenini bulmuştu. Bir elini sırtıma, diğerini başıma koyduğunda küçücük kaldım. Sımsıkı sarılmasına rağmen üşüyordum, bedenim zırıl zırıl titriyordu.

Âşk, seni sardığı kadar yarardı ama çıkıp da kendini suçlu çıkarmazdı.

Ve insan kalbinde açtığı yaraya çiçek ekmez, bekleme boşuna. Tekrar yaralanırsın yazık olur, zarar olur.

Gülsüm'ün sesini nahif çıkan sesini duydum.

"Geçecek... Lale, söz veriyorum geçecek." Gözlerimin dolduğunu hissettim, yemin ederim ki geçmeyecekti. Kalbim bu kadar ağrırken o zaman nasıl geçeceğini düşünebilirdim ki?

Zaten geçmedi de.

"Her şey yolunda, tamam mı?" Bunu bana bakarak söylemişti, dolu gözlerimi gördü ama peşimdeki canavarların orada durduğunu görmedi. Evet, gökyüzü siyaha bürünmüştü ama her şey yolunda.

Nigel, bedenin benden bu kadar uzakken hiç rahat olmadığımı düşündün mü, hiç? Ya da ruhumun hâlâ o beni son kez öptüğün polis karakolunun önünde, senin yanından gidememiş olması uykularını kaçırırsa. Benimde uyuyamadığımı hatırla, olur mu.

Beni suçlama, şayet ben seni suçlamayı bırak kırılamadım bile. Paramparça oldum ama kendime oldum, sana olmadım. Ben onca şeye rağmen sana hâlâ sapasağlamım.

Kendime o kadar sağlam bir duvar inşa etmiştim ki, kimse geçmeye çalışmayı bırak geçmeyi çalışmayı düşünmemişti bile. Senin dışında kimse o duvarları yıkamadı, kimse o duvarlara yanaşmadı.

Ben tüm günahlarımı senin ateşlerinde yaktım, ama bilmediğim şey söndüğünde küllerinin orada kalacağıydı.

Yakmak yerine, silmeliydim bir yağmurla belki de.

Yaşadığımı hissedemiyordum, öylesine doğan birisi gibiydim şuan.

Yaşamak zor şey tabi, ama daha zormuş öylesine doğmak belli ki.

"Lale." Gülsüm'ün sesini tekrar duyduğumda gözlerim ona tutundu. Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ilk defa maskemi takmamış hissediyordum. Bir anda gözlerini kapattı.

"O kadar mı çok kırdı seni?" Sessiz mırıldanışı sessiz cevabımın üstüne örtmeye yetmedi.

"İnsan insanı kırar Gülsüm." İnsan insanı kırar, bu doğasında var.

Ama bir canı bir cam parçasıymış misali de parçalamamalı belki de. Günün sonunda canımın bir cam bardak değil, yere fırlatıp üstünü ezip geçmemelisin. Ama geçtin.

Ama kırdın da, geçtin de, parçaladın da.

Çok mu meraklısın sen gitmeye? Çok mu kolay sanıyorsun sen başkasına gitmeyi?

Şimdi kalkıp hiçbir şey olmamış gibi git oraya hadi. İnanırlar, zaten ne zaman içini gördüler ki dimi?

Kabuk tutmayan yarana su tutarsan mikrobunu kırdım sanırsın. Sandığın gibi olmayınca suçu yaranda arayıp o çiçeği koparma. Çünkü o çiçek bir işe yaramıyorsa, o çiçeğin üstündeki öz sana yara bandı olmaya çalışmıştı ne kadar anlamasan da.

Gülsüm'ün telefonunun çalmasıyla ellerini bende çekti. Üşüyen bedenimde bir değişiklik olmadı.

Bende arkamı dönerek anneme bakmaya başlamıştım. Anne, seni bu hâle getire her şeyden çok nefret ettim. Ama şimdi bir düşünüyorum da, âşk bir insanı bu hale getirebilir acaba.

Eğer getirdiyse, bir insan âşktan nefret edebilir mi, ben edebilir miyim? Sen ettin mi ki.

Elim telefonumun üzerinde durdu. Titreşmesiyle kaşlarım çatıldı.

Ekranı açtığımda yabancı bir numaradan fotoğraf geldiğini gördüm. Kalbim kısa bir an korkuyla doldu.

Ellerim titreyerek telefonu açtım. Bildirime tıkladım.

Görmeyi beklediğim o şey neydi bilmiyordum, ama Nigel'in dudakların yapışan bir kız, görmeyi beklediğim o şey değildi.

Gözlerimin büyüdüğünü hissettim, aralık ağzımı kapatamadım.

Dikenli dallar boğazımı delip geçtiğinde bende yutkunmaya çalışmayı bıraktım.

Bu görüntü... Sahiden gerçek miydi?

Hadi ama, dedi gülerek iç sesim. Nigel, sana bunları yapacak bir adam mı? Diyerek devam etti. Sonrasında bitirdi onu hiç mi tanımadın sen? Diyerekten.

Peki, ya tanıyamadıysam. Ellerim titredi ve sustu, her şey sustu. Altta yazan tarihe baktım, tanıdık geldi. Sonrasında havaya, yağmurlu havaya.

Göz bebeklerimin irileştiğini hissettim ve işte o an nefesimi verdim. Beni dördüncü kez terk ettiği o geceydi.

Gördüklerini anlamlandıramayan gözlerim fotoğrafı daha da süzdü. O gün üzerinde ne varsa Nigel'in, aynı kıyafetleri giyiyordu. Kızın da Nigel'in de saçları sırılsıklam olmuştu.

Ve, sarhoş gibiydiler. Nigel'in bir eli kızın belinde, diğeri bir direkteydi. Bedeni direğe yaslıydı. Kız ise sanki zor ayakta duruyormuş gibi iki elini Nigel'in yaka kısmına bastırmıştı. Dizleri hafif büküktü.

Nigel, kızın bedenini taşıyordu.

Gözlerimi kapattım, tekrar açmaya çalıştığım da gözlerimin ağrısı, kalbimi yerinden oynattı.

Sende yara açan, başkasını pamuklara saran.

Güvenmeyecektin öyle kolay kimseye, hele kırılmaktan korkuyorsan vermeyecektin kalbini kimselere. Tekrar kırılmaktan ölümüne korkup, kırılacağı dala kendi isteğiyle konan insan, al bak istediğin dala konmaya çalış şimdi, senin uçabilecek bir kanadın kaldı mı ki?

İnkar edebilirdim, bu durumu kabullenmeyebilirdim ama benim kalbim öyle bir acıyordu ki. Bunun yalan olma imkanı yoktu, ben bunu biliyordum.

O gün beni son kez terk ettiğinin bilincinde, ve bir daha terk edecek kadar yakınımda olmayacağını bile bile. Bunu yapabildin mi Nigel? Bu yüzden özür diledin, bu yüzden ayrıldın. Beni parçalara ayıracağını bildiğindendi bu çaban.

Ama tebrik ederim, sana bu fırsatı ben verdim.

Eğer köklerini koparan insana can suyunu verirsen, sonuçlarına katlanman gerek zaten. Kökünü keseceğini bildiğim insana o bıçağı sen verdin, bıçağı da elinde tutan sensin.

Yutkunamadığımı hatırlıyorum mesela bugün bile. Ben hâlâ o fotoğraftan bir adım bile gidememişken, nasıl sana inanmamı bekledin ki sahiden?

Ellerim yumruk oldu, telefona birkaç damla yaş düştüğünde ellerim yanaklarıma gitti. Kuruydu. Hem de kupkuru, kafamı cama çevirdim. Açık pencereden yağan yağmur, bana tekrar bir mum gibi söndüğümü hatırlattı.

Kaç kere sönmüştüm ezberimde, hepsini sayabilirim ama ben kaç kere yandım? Ben nasıl yanmazken bile tekrar tekrar sönebildim.

Hırsla başımı telefona çevirdim. Odadan bir hışımla çıktığımda arkama bile bakmadan merdivenlere yürüdüm. Aradığım isme nefret edercesine baktığımda, belki de bu içimdeki çocuğa bile az gelmişti o kısacık anda.

Sadece bir çalışta açıldı.

"Efendim?"

"Neredesin?" Sesimin soğukluğu kalbimi buz etti, yanıyordum ama ellerim, kalbim ve sesim. Hepsi buzdu.

"Ne oluyor Lale?"

"Neredesin!" Sesim bu sefer çok daha yüksek çıktığında etrafımdaki birkaç gözü bana döndüğünü hissettim. Bu umurumda olmadı.

"Tam olarak bildiğin bir yer değil, sen neredesin söyle, yanına geleceğim hemen." Histerik bir kahkaha attım. Kafayı yemiş olmalıydım.

"Karakola gel." Beni öptüğün yere demedim. Anladığını biliyordum. Neden diye soracağı esnada telefonu yüzüne kapatarak bir taksiyi durdurdum. Karakolun adresini verdiğimden bu yana kaç dakika geçmişti bilmiyordum ama bana sadece saniyeler gibi geldi.

Hızla taksiden indiğimde Nigel çoktan gelmiş ve beni bekliyordu. Kaşları sorgular bir biçimde kalktığında hızlanarak yanına gittim.

Karıncalanan ellerim yumruk olmuştu, sağ yumruğumun suratına patlaması saliselik bir olaydı.

Kafası direkt yana düştüğünde şaşkınlığından dolayı tökezledi. Kısacık bir an uyuşan ellerimle birlikte üzülen kalbimi hissettim.

Oysa, benim kesinlikle üzülmemem lazımdı.

Tekrar havalanan yumruğum suratına değmedin bileğimi yakaladığı ellerinde parçalandı.

"Lale ne oluyor! Ne yapıyorsun sen!" Bağırarak söylediği cümlelerle daha fazla kahkaha attım. Bir de bilmiyor ayağına mı yatıyordu gerçekten?

"Bana bunu nasıl yapabilirsin?" Yumruğumu defalarca kez göğsüne vurdum. "Bana. Bunu. Nasıl. Yaparsın?" Tüm cümlelerim kesik kesik çıkmıştı. Çenemi tutarak yukarı kaldırdı.

"Ben sana ne yaptım?" Sakin sorusuyla ellerim iki yanıma düştü. O kadar zor taşıdım ki kendimi, kısa bir an yere düşüp düşmediğimi sorgulamak zorunda kaldım.

"Beni nasıl aldattın Nigel?" Sesimin kısılmış olması, ne benim o cümleyi kurmama engel olabildi, ne de Nigel'in kurduğum cümleyi duymasını engelledi.

Donuk bakışları gözlerimde durdu. Dayanamayarak gözlerimden çekti o karanlık gözlerini. O an sadece gözlerime bakıp bunu kabullenmemesini beklerken tek yaptığı şey gözüme bakamamak oldu. Benim gözlerim dışında her yere baktı. Her yere.

Ellerini bileklerimden çekerken gözlerini inatla bana değdirmedi.

"Bana bak." Bakmadı. "Bana bak," Tekrar söylediğimde hâlâ bakışları yerdeydi. Nigel bana bak!" En sonunda bağıran sesimle gözlerim gözlerine tutundu.

Simsiyah olan o gözlerine baktım, saçının kızıllığı bile siyahlaşmıştı, artık eskisi gibi değildi.

"Lale." Yanıma doğru gelmeye başladığında iki adım geri adım attım.

"Ya ne Lale'si ya ne Lale'si!" Bağırışım sessiz sokakta yankılandı, çiseleyen yağmur göz yaşım gibi yanaklarımdan aktı. "Ne Lale'si ya ne... Sen beni toprağımdan söküp attın, hâlâ ne Lale'si..." Sesim sonlara doğru tekrar kısılmıştı.

"Lale beni dinle!" Benim aksime sesi hiç kısılmamıştı, bunu bile kıskandım ben o an ondan. "Neyini dinleyeceğim neyini? Allah kahretsin seni! Ben sana inandım, ben dediğin her şeye her söze inandım! Sana en nefret ettiğim kişinin babam olduğunu söyledim. Sen babam olmayacağına söz verdin! Şimdi baktığımda babamdan bir farkını göremiyorum Nigel. Babandan da bir eksiğin yok..." Tekrar yükselen sesimin hedefi taştan bir duvardı yine. Lale, sen neye çabalıyorsun be kızım, Bir kuru özre mi? Peki bir özür senin kırılan kalbini onarmaya yetecek mi?

"Lale, lütfen. Benimle sadece bir dakika da olsa konuş." Başımı salladım, gözyaşlarım olan yağmurlar beni yarı yolda bırakmamış, hâlâ yanaklarımdan süzülmeye devam ediyorlardı.

"Sen bana seninle konuşmak için tek bir dal bırakmadın ki Aaron." O an zamanın durduğunu hissettik. İkimiz o zamanın içinde hapsolduk. Ne babasına benzediğini, ne babama benzediğini söylediğimde yaşamadığı o durgunluğu yaşadı.

Ona Aaron demiştim, onun pişman olduğu her şeyi yüzüne vurmuştum. Onun geçmişini, alıp tamamen önüne sermiştim. Buna anında pişman olsam da, içimdeki öfke pişmanlığımın bile önüne geçti. Beni aldatırken pişman olmamıştır sanırım, ona Aaron demem sorun olmamalıydı. Ama lanet kalbim yine üzüntüsünden sıkıştı, pişmanlığından atmayı bıraktı.

Yüz hatlarını izledim, donuktu ama sinirli değildi. Bunu ona başka birisi dediğinde, onda derin yaralar açtığını kendi gözlerimle görmüştüm.

"Ben o gün bir yere gittim, başka bir kıza değil!" Sinirli sesi boğuk çıktı.

"Sen o gün bir yere gitmedin, benden gittin." Uzun bir sessizlik oldu, verecek cevabı yoktu.

"Tek bir dal bıraktın mı? Beni sevmediğini söylesen inanırdım biliyor musun, sana yemin ederim ki inanırdım. Seninle ayrılır, uzaktan da olsa sevmeye devam ederdim seni." Dediklerime karşı sadece susup yüzüme bakıyordu.

"Benimle ayrılmak için gidip başkasının dudaklarına yapışmana hiç gerek yoktu ki." Çatallaşış sesim boğuk sesiyle kapıştı. Diyecek sözüm, soracak hesabım bile kalmadı.

"Gitme." Başımı salladım, isteseydin Nigel, eğer isteseydin senden asla gitmeyeceğimi bilirdin.

"Lale."

"Nigel." Ona tekrar Aaron diyemedim, bunu hak etmemişti. Bana hikayesini anlatmıştı, o gün yağmur öyle bir yağmıştı ki. Gerçekten inanmıştım onun için ne kadar acı olduğuna.

Ben her şeyi hak etmiştim ya başıma gelen sanki, birde Nigel'e hak etmediği için geçmişini vuramıyordum. O hak etmemişti, ama ben hak etmiştim değil mi?

Hırsla soluduğum nefesim, gözlerimin soğukluğuyla kapıştı. İkisinin de savaşı kaybetmesi ihtimali, Nigel'in ağzından çıkacak olan zafer sözcüğüne bağlıydı.

"Ben senin yaşaman için kendimi öldürdüm Lale." Gözlerim yavaşça kapandı, dudaklarımın yukarı kıvrıldığını hissettim.

"Ama ben senin nefes seslerini hâlâ duyabiliyorum Nigel." Gözlerim aralandığında artık tebessüm etmiyordum. Yalandı, tanrı şahidim olsun nefes alan birinin ölmemiş olacağına inanmazdım. Nigel, benim için ölmemişti ama benim için ölmüştü. Özür dilerim bakmaya kıyamadığım sevgilim, sen beni kırmalara doyamadın diye değil bu olanlar. Ben senin kırmalarına doyamadığımdan.

Bazı vedalar gerekçedir. Her şeyin elbet bir sonu vardır evet ama sonsuz olan şeyin tadına da hiç bakamamıştık ki biz zaten.

Nigel ile vedalaşıyordum. Bunu o da biliyordu. Biz sonsuz olan değil, sonu olanlarız.

Gözleri gitme diye yalvardı, bunu da gördüm.

Yola çıkmadan bana gelemezsin Nigel, sen hiç yola çıkmak istemedin ama. Hep geceyi sevdin, bense o yolda senin için bir güneştim.

Son kez gözlerine baktım, bundan sonra ikimizde o kadar iyi biliyorduk ki asla ona gitmeyeceğimi.

O bana gelir miydi peki, hiç sanmıyorum.

Bu yüzden tereddüt etmeden ona arkamı döndüm. Bu yüzleşme miydi şimdi, her şey bitmişti yani öylece öyle mi.

Kaç dakikalık yoldu hiç bilmiyorum, ama tüm yolu yürümüştüm. Yağmur bazen hızlanmış, bazense tek tük atıştırmıştı.

Yaşamak için gerekli olan tek şey kalbinin atması ve nefesinin boğazından geçmesi miydi? Nefes de alıyordum, kalbimde atıyordu. Ama lanetler olsun ki, benim içtiğim bir damla su bile boğazıma yapışıp kalıyordu.

Yaşamıyordum ve bu öyle bir ölümdü ki, ben ne çiçek açıyor ne hayata kuruyorum.

Bu aciz bedenimi hiçbir şekilde toprağın altına sokamıyorum.

Hastanenin önüne gelen adımlarım öylece yerine mıhlandı. Belki de en yalnız olmamam gereken anların birindeydim. Ama kimse yeri geldiğinde yanımda olmamıştı, ve bende olması gerektiği gibi yapayalnız kaldım.

Yenmiş miydim şimdi küçükken çok korktuğum o yapayalnız kalma korkumu? Yenmek bazen en büyük yenilgiydi, yendim ben evet, ama bunun benim ölümümle sonuçlanacağını kim bilebilirdi ki?

Hadi ama diye histerik bir kahkaha attı içimdeki ses. Yapmayacaktın, yaranı kimseye sulatmaya çalışmayacaktın. Bak su dediklerin hep tuz çıktı yarana battı, sen hiç arınamadın bile. İşte, şimdi git dene onlarca çiçeğin açmasını bambaşka bir sebeple.

Etrafıma baktım tekrar, hiçbir tanıdık yoktu. Hiç kimsem yoktu.

Seni yansıtır senin etrafındaki şeyler, derdi annem. Dinlediğin müzik, evinin bahçesinde açan o çiçek, hani her gün özenle suladığın açmayacağını bile bile, arkadaşların ve ailen. Seni bana yansıtan en çok deniz oysa, alakası olmayan gözlerinden.

Ve, yalnızlığın. Etrafında hiçbir şey yoksa yalnızsın, seni yansıtan şeyin en baştan yalnızlığın.

Beni yansıtan şey ne mi?

Gözlerim yanımdaki ağaçlara takıldı, biraz daha aşağı indiğimde orada ufacık bir turunculuk gördüm. Git gide büyürken kuyruğunda yukarıya doğru kalktı.

Tebessümüm dudaklarımda can buldu, ufak bir tilkiydi sadece.

Omuzuma konan elle irkildim. Yanımda Gülsüm'ü görünce gözlerim kapandı.

"Kendi elleriyle itti seni değil mi?" Başımı salladım.

"Sence hangimizin daha çok zoruna gitti?" Sorumla çok kısa bir an düşündü.

"Hayat ne gidene, ne kalana. Zor olan gitmek zorunda kalana." Ben hep gitmek zorunda bırakıldım, anladın mı şimdi acımı?

Tanıdık sözlerle dudaklarım kıvrıldı. Günlüğümü okumasına kızamayacak kadar çok istiyordum birilerinin beni sorgulamasını, araştırmasını.

Başımı zar zor kaldırdım.

"Başka biriyle dudak dudağa olduğu bir fotoğraf geldi telefonuma." Sesimin kırıntıları her yerdeydi, kalbimin değildi. Benim bir kalbimin kaldığından şüpheliydim artık.

Elleri bedenimi daha da sıktı, beni an da tutmaya çalışıyordu. Çünkü her an uçup gidebilecek bir dikkate sahiptim.

"Bebeğim..." Sesimi tekrar aramaya başladığım, bulduğum sesse benimkinin yanında oldukça boğuktu.

"Bu kadar yalan konuşurken onu nasıl kalbime alabildim aklım almıyor benim." Kalbim alıyor, ama aklım almıyor.

"Birinin kalbine girebilmesi için illa doğru şeyler söylemesine gerek yok ki. Bunun için de kendini suçlayamazsın Lale, hayatındaki insanların hata yapması sana bağlı değil."

Kafamı salladım, değildi. Ama tüm gözler bana suçlayıcı bakış atarken, aynanın karşısındaki o bir çift göz bana şefkat besleyemiyordu.

Sadece sessizce birbirimize sarıldık. Gülsüm'ün beni teselli edeceği sihirli cümleleri yoktu, benimde tedavi olmak isteyecek bir yaram.

Bir süre sonra çalan telefon dikkatimizi dağıttı, telefon sesinin benden geldiğini anlayınca kaşlarımı çatarak elim telefonuma gitti.

Telefon kilit ekranında Nigel ile olan bir fotoğrafım vardı. İçimin cızırtısını duydum, sonra arayan kişinin ismine baktım.

Alkan.

Derin bir nefes alarak boğazımı temizledim. Sonrasındaysa telefonu açarak kulağıma götürdüm.

"Neden içimden bir ses minik bir kız çocuğunun kalbini kırdıklarını söylüyor?" Açar açmaz duyduğum cümleyle kısa bir şok geçirdim.

"İçindeki sözü fazla dürüstlükten içeri atmamız gerektiğini düşünüyorum." Karşılığında gülüşünü hissettim.

"Kelepçeleri sizin takmanıza ses çıkarmam memur hanım." Bir cevap vermediğimde ciddiyete bürünerek tekrardan konuştu.

"Tamam, yüzünü güldüremediğime göre, söyle bakalım minik kız çocuğunun kalbi neye kırıldı?"

"Ben bir kız çocuğu değilim."

"Hm, öyleyse neden ben senin büyümemiş olduğunu ürkek bakışlarından anlayabiliyorum Lale Hanım."

Ben senin yaşaman için kendimi öldürdüm Lale.

Ama ben hâlâ nefes seslerini duyabiliyorum Nigel.

Kafamı hızla iki yana salladım. Ben konuşmayınca o konuşmaya başladı.

"Tamam minik kız çocuğu. Gerçekten soruyorum, senin güçlü direnişine rağmen seni kırmaya kim ve ne cesaret etti?"

"Kız çocuğu değilim, ayrıca güçlü de değilim. Her kadın güçlü olacak diye bir şey yok." Düşünür gibi ses çıkardı.

"Bence henüz düştüğün yerde çırpınmanda bir güç göstergesi olmalı." Kaşlarım çatıldı.

"Nasıl yani?" Sorumla karşıdan derin bir nefes sesi duydum. "Evet, en dibe düştüğünü görebiliyorum ama hâlâ çıkmak için savaşıyorsun Lale, henüz pes etmedin. Sen güçlü bir, kız çocuğusun. Onaylamasam da sesimi de çıkartmadım. Bunun üzerine tekrar konuşmaya başladı.

"Peki, madem kimin üzdüğünü sen söylemiyorsun bir tahminde bulunmamın bence sakıncası olmaz," kısa bir an düşündü. "Russi." Bu çocuğun iç sesini gerçekten sorguya çekmek gerekirdi. Tahminlerinde başarılıydı.

Ses çıkarmadım yeniden, ama dediğini de reddetmedim.

"Lale. O," Küfrünü içinde tuttu. "Onun seni üzeceğini zaten biliyordum ama bunu sana söylersem bana ön yargılı davranacaktın." Sözleriyle derince nefesimi verdim.

"Biz Nigel ile yıllardır beraber Alkan, yeni tanışmıyorduk." Sorumla birkaç saniye sessiz kaldı.

"Ne?" Sorgulayıcı ve boğuk sesi bana bir an için şüphe ettirdi.

"Nasıl ne?"

"Russi yılda en az iki kez toplantı düzenletir. Her toplantıya da başka bir kız getirip kız arkadaşı olarak tanıtır Lale." Donuk gözlerim tekrar telefonu buldu. Sinirim gitgide köpürürken maalesef ki patlamam bu hikayedeki en masum kişide gerçekleşti.

"Bugün hepiniz beni çökertmeye niyetlisiniz zaten!" Hırslı sesimle beraber direkt telefonu kapattım ve yere fırlattım. Bıkmıştım. Her şeyden bıkmıştım.

Ellerimi saçlarıma geçirip yere çöktüm, daha doğrusu kendimi yere attım. Ellerim saç köklerimi o kadar sıkı tutuyordu ki onlarca telin kopuşunu hissedip acısını hissedememiştim.

Hırıltılı nefeslerim Gülsüm'ün zorla elimi saçlarımdan çekmesiyle son buldu. Direkt olarak bana sarıldığında ellerimi hâlâ sımsıkı tutuyordu.

"Lale tamam. Tamam geçti, geçti sakin ol." Sesini zar zor duyuyordum, tamamen kriz geçiriyordum. Bunun farkındaydım.

"Lanet olsun, neden ben? Neden ben!" Sayıkladığım şeyler içimi karartıyordu.

Sus, diyerek bağırdı içimdeki Lale. Belki daha kötüsü olacaktı, annenin sadece bir ayı kalsaydı, Nigel seninle ölerek ayrılsaydı, Gülsüm senin yolundayken bu dünyadan gitseydi!

"Neden hep daha kötüsünü düşünüp kendimi haksız çıkartmak zorundayım!" Kendimle kavga ediyordum, çünkü ben hep kendimle çelişen o kişiydim.

Geçti, artık sus.

Titreyerek pes ettim. Ellerimden güç çekildiğindeyse aslında benim pes etmediğimi, hemşirelerin bana bir iğne vurduklarını gördüm.

Sadece saniyeler içerisinde gözlerim geriye kayarken gördüğüm son şey Gülsüm'ün yaşlı gözlerle telefonuna bakmasıydı.

"Nigel?" Bir ormanın içindeydik. O kadar soğuktu ki, benim üzerimdeki yarım atlet ve şort sıcak tutması için pek iyi bir seçenek değildi.

"Lale, ona inanma!" Kollarım bedenimi daha da sıktı.

"Kime?" Gözlerimi zor açık tutuyordum, çok soğuktu. Donuyordum.

"Lale, beni dinle. Ona sakın inanma!" Kirpiklerim aşağı düştü, bacaklarım titriyordu. Soğuk bedenimi ele geçirirken ayağım daha önce farkına bile varmadığım kara değdi. Sonrasındaysa yavaşça kurumuş dudaklarımı yaladım.

"Nigel, çok üşüyorum." Kekeleyerek söylediklerimden sonra üzerime bırakılan ceketi hissettim. Bir anda ısınan bedenimle birlikte gözlerimi açtım. Nigel'in üstünde duran ceket, artık benim üzerimdeydi.

"Lale'm, ne olursun inanma." Kaşlarımı çattım.

"Sana inanmıyorum." Dediklerim üzerine bakışları değişti. Yüz hatları bile değişti, bambaşka birini dönüştüğünde gözlerim korkuyla irileşti.

"Lale, hiç kimseye inanma. Kaç!" Nigel konuşmuştu, ama dudakları kıpırdamamıştı bile. Titreyen bacaklarıma tek bir komut verdim, koşmak.

"Çık kafamın içinden!" Çığlığımla fısıltılı bir ses duydum. Ne dediğini bile anlamıyordum.

"Lale..." Nigel'in sesi tekrar kafamda yankılanırken hissettiğimde bıkmışçasına arkamı hırsla döndüm.

Çünkü, ne de olsa bana zarar vermezdi değil mi?

Ama yanılmıştım, vermişti.

Arkamı döner dönmez beni öyle bir itmişti ki arkamdaki varlığından dahi haberim olmayan o gölete düştüm.

Yüzeye çıkmaya çalıştım, yemin ederim ki çalıştım ama çırpındıkça daha da dibe battım. Suyun içinden bana uzanan elleri gördüm o an, hevesle o ellere uzanmaya çalıştım. Ama çok daha sert bir biçimde dibe doğru çöktüm.

Ellerimi umutsuzca yere indirirken artık nefes alamamanın canımı yakmadığını fark ettim. Gözlerim yavaşça kapanmaya başladığında tek duyduğum ses kendi ismimin beynimde çınlamasıydı.

"Lale!"

Nigel.

Sıçrayarak uyandığım an susuzluktan dilim damağıma yapışmıştı. Öksürerek etrafımda su aradığımda aradığım su bir bardakta dudaklarıma yaslandı.

Hızla suyu içtiğimde terden ıslanan saç diplerimi ellerim arasına aldım. Suyu uzatan kişiye baktığımda Gülsüm olduğunu görmüştüm.

Yutkunduğumda onun da düşünceli hâli gözümden kaçmamıştı. Bir noktaya odaklanmış oraya bakıyordu, elindeki bardağın boş olduğunu bile fark etmemişti. Bardağı tutan eline elimi koyduğumda irkildi.

"İyi misin?" kendisine gelir gibi başını salladı. Suçluluk duygusunu o kadar benimsemiştim ki, birisinin gözlerinde görür görmez anlayabiliyordum.

Gülsüm suçluluk hissediyordu.

"Asıl sen iyi misin?" Evet anlamında kafamı salladım, ama sadece formalite icabıydı ve Gülsüm bunu biliyordu.

"Sana ne söyledi?" Düşünmek istemiyordum, düşündükçe deliriyordum.

"Beni daha fazla sinirlendirecek birkaç şey sadece." Sadece birkaç şey dediğim, beni kalp kırıklığının krizine sürüklemiş ve kalbime tek tek hançer saplamıştı.

Sadece birkaç şey dediğim, beni tekrar tekrar öldürmüştü.

Gülsüm zorlamak istemiyor gibi sadece kafasını salladı. Bu konuları en azından şuan için konuşmak istemiyordum, bunu o da biliyordu.

"Kabus mu gördün?" Gördüklerimi hatırlayınca tekrar ürperdim. Nefes alış verişim sıklaşmıştı ve bu Gülsüm'ün gözünden kaçmadı.

"Lale?" Başımı salladım.

"Uzun zamandır kabus görmüyordum, birden görünce kötü oldum." Yalandı, iki dakikalık uykularımda bile kabus görürdü ama daha önce hiçbirisi beni bu denli etkilememişti. Hem de zaten şuan, yeterince bir kabus içinde yaşadığımı hissediyordum.

Annem aklıma geldi, hiç aklımdan çıkmaması gerekirdi oysa. Kendimi bok gibi hissederek ayağa kalkmaya çalıştığımda Gülsüm'ün kolları bedenimi engellerken sorgulayan gözlerini gördüm.

"Annem... Ona bakmam lazım, çok fazla vakit kaybediyorum." Yanında geçiremediğim her son saniyelerini kaçırarak çok zaman kaybediyordum.

Bakışlarına hüznün oturduğunu gördüm, orada bir taht kurmuş gibiydi. "İstesen de giremezsin, şuan da uyuttukları için kimseyi odaya almıyorlar." Korku dolu kalp atışlarım yeniden canlandı, bugün bu olay oldukça çok başıma geliyordu.

"Kötü bir şey mi oldu?" Tedirgin sesimle başını iki yana salladı.

"Kontrol amaçlı birkaç test, bir de karnında biriken suyu falan çekçekler." En azından az da olsa rahatlayarak nefes verdim. Bu durumlara şükredecek hâle gelmiştim.

Kafamı tekrar yatmış olduğum yastığa dayadım, evrenin adaleti, olması gerektiği gibi miydi?

Dudaklarım titredi, Nigel. Beni yıllardır, beni onca şeye rağmen yıllardır aldatıyor muydun?

Her toplantıya başka bir kızla gelen...

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu gerçekle yaşamak istemiyordum, o benim için her şey olmuştu. Şimdi nasıl... nasıl öylece bir hiç yapabilirdim ki ben onu.

Nefesim titrediğinde odanın kapısı açıldı. Gözlerimi açarak kapıya odaklandım. İnci olduğunu gördüğümde gözlerim tekrar kapandı.

"İyi misin Lale?" Sadece kafamı salladım, formalite cevabı bir onaylamaydı bu sadece.

"Peki," Yanıma yaklaşarak ellerimin ucuna bir şey koydu. "Eğer telefonunu istersen buraya koyuyorum. Pek düzeni kalmamış, ama çalışıyor." Gözlerimi açtığım da ekranı tamamen kırılmış olan telefonuma baktım. Dişlerimi daha çok sıktığımda bir masraf daha çıkardığım gerçeği yüzüme bıçak gibi çarpmıştı.

"Teşekkür ederim." İnci'ye kısaca baş salladığımda bana endişeli olan gözleriyle baktı ve dışarı adımladı. Başımı oflayarak geriye attım. Telefonumu elime alıp açtığımda arayan tek kişi Alkan'dı. Birkaç tanede özür mesajı atmıştı.

Daha sonra ona dönmeyi aklıma not alarak önce Nigel'i rehberimden sildim.

Rehberimde olmaması, hafızamın derinlerinde olan ezberli numarasını silmemişti.

Daha sonra duvar kağıdımı değiştirerek telefonu kapattım, onunla ilgili her şeyi bir çırpıda silmek de, değiştirmek de kolay değildi.

Sonrasında fotoğraflarında icabına bakabilirdim, ama şu anlık bu kadarı yeter gibi duruyordu.

Gözlerim tekrar Gülsüm'e kaydığında hâlâ dalgın olarak yeri incelediğini fark ettim.

"Gülsüm, ne olduğunu bana söyle artık!" Sert sesimle irkilerek bana döndü. Çatılan kaşları onunda sinirlendiğinin göstergesiydi.

"Lale, bir şeyim yok diyorum neden anlamak istemiyorsun? Hem sen bana anlatıyor musun Nigel ile ne olduğunu, Alkan'ın seni kriz geçirtecek denli söylediği şeyi? Hırıltılı nefesim aramızda bir duvar ördü, o duvarın arkasından Gülsüm'e baktığımda, o da kendini duvarını donanmıştı.

"Ne dediğinin farkında mısın? Biz sidik mı yarıştırıyoruz şu an? Öyleyse seni son yaşadıklarımla sollayacağıma eminsindir umarım." Bana inanmayan gözlerle baktı.

"Sen..." Derin nefeslerinin sonu göz yaşarmasıydı.

"Sen..." Güler gibi sesler çıkardı. "Kendi ellerinle sende yara açsın diye bıçak verdiğin insanlarla birliktesin Lale. Onlardan yara alıp bana bıçak kesiliyorsun." Başkasından yara alan insan, sana gelince bıçak keser. Yine günlüğümde yazan bir cümle, Gülsüm beni benim sözlerimle vuruyordu.

"Ama Lale, bir sır istiyorsan eğer kimsenin seni o bıçakla yaraladığı falan yok. O bıçağı elinde tutan da sensin." Sende yara açanın eline o bıçağı sen veriyorsan, o bıçağın kabzasını yine senin tuttuğunu unutma.

Sinirle dişlerimi sıktım, yeniden bana karşı hat safhaya çekilmişti.

Bu sözlerinden sonra hırsla odadan çıkmıştı. Arkasından öylece bakakalmıştım sadece.

Yine kendi yara izlerim gözükmesin diye başkalarına saplamıştım pençelerimi. Başkası dediğim kişi de Gülsüm'dü. Tüm arkadaşım, ailem, her şeyim.

Ve yine benden zarar gören kalbim.

Gözlerimin yanma hissi gitmeyince cenin pozisyonunda yatmaya başladım. Olan her şey benim yüzümden gibi geliyordu, peki doğru muydu?

Belki de.

Gözlerim pencerenin ardındaki ağaçlara baktı. Doğa küserdi zarara, insana. İnsansa âşka, suça, yaraya. Kendi kabuğuna.

Belki de doğa bana çoktan küstüğü için bende tüm benliğime küsüyordum.

Nigel ile tanıştığımda kırıktım, döküktüm. Yaralarımı saracağına inanan uçamayan bir kuştum adeta.

Tekrar kırılmaktan ölümüne korkup, kırılacağı dala kendi isteğimle konan bir kuş.

Anılarımın arasında kayboldum, en sonunda karakola gittim zamanın derinliğinde.

O yerlere geri dönmeyeceksin belki, ama kalbin oradan bir adım öteye gidemeyecek hiçbir zaman. Benimki öyleydi çünkü, karakolda değildim ama kalbim hâlâ acı pompalıyordu, benim kalbim kan ile atmayı çoktan durdurmuştu.

Kalbinin ağrıması ne demek bilir misin? Bileceksin.

O kadar uzun süre düşündüm ki, bir zaman sonra uyuyormuşum gibi hızlı geçti zaman. Yanımdaki dijital saate baktım, saat sabahın beşi.

Peki ya sen, sabahın beşini bilir misin? Öğreneceksin.

Gözlerim tekrar pencereye kaydı. İyiliğin sadece acı verdiği bu dünyada ferah elde etmek bu kadar zor olmamalı ayna karşısında. Biliyorsun, kötü biri olduğunun ölesiye farkındasın sen.

Nigel...

Sende yara açan herkes kötü değildi. Daha doğrusu sadece sana kötüydü. Nigel kötü biri olamazdı, o karıncayı bile incitmezdi. Ama ben? Beni incitmekle kalmamış, parçalamıştı. Sayısız kez.

Ne kadar geçti bilmiyorum ama en sonunda bir uykuya dalmıştım. Uyandığımdaysa uyuşan bedenimi yatakta oturur hâle getirmek oldukça zor olmuştu.

Gözlerimi ovuşturduğum sırada kapım açıldı. Yavaşça araladığımda gelen kişiyi daha odaya girer girmez değişen atmosferin havasından anlamıştım.

Önce gözlerim siyah botlarında takılı kaldı, yavaş yavaş onu süzerek gözlerine çıktım. Bakıştığım gözler ela değil, siyahtı.

"Alkan." Başını sallayarak o olduğunu belirtti, sert bakışları bana bakarken yumuşuyordu. Bunu fark edebilecek kadar kafam yerindeydi.

"Kötüsün." Soru sormamış, direkt çıkarım yapmıştı. Reddedecek hâlim olmadığı için başımı sallayarak onayladım. Yanıma gelerek yatağımın karşısındaki koltuğa oturdu. Elleri topladığım saçlarımda gezindiğinde rahatsız olarak başımı geriye çektim.

Boğuk nefesini yavaşça verdi ve kafasını sallayarak bir elini koltuğun başına, diğerini bacağına koydu.

"Ne yaptı, anlat hadi bana." Kafamı iki yana salladım, elimle onu geçiştirdiğimde midemin bulantısı şiddetlendi.

"Lale." Bakışlarım yüzünde dolaştı.

"Bana anlatmanı istemedim, anlat dedim." Kaşlarımı kaldırdığımda sıkıntılı bir nefesle yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Eğer anlatmazsan şimdi gidip o piçi bulur ve ne yaptığını ondan hiç hoş olmayan yollardan öğrenirim." O an bakışlarım gözleriyle kesişti. Sadece biz vardık, ve o benim gözlerimi okuyacak kadar hakimdi bana.

Kim olarak Alkan, kim olarak geçip hesap soracaksın ki ona. Senin benim hayatımda bir yerin bile yok. Karşısına çıkıp ona bir şey desen, demez mi sana tanımıyorum diye? Der. Çünkü ben tanıyorum, tanıyordum.

Artık bir yabancıdan farkımız yok birbirimize, bir insana yabancı olman için illa farklı ülkeden olmak gerekmezdi, bunu bende bu yaşımda öğrendimi

"Beni başka bir kızla aldattığını öğrendim." Bunu sesli dile getirmek, en az düşünmek kadar acı vericiydi. Nefesimin sıkıştığını hissettim.

"Russilerden de farklı bir şey beklemezdim zaten." Çoğul konuşmasıyla şüpheci bakışlarım üzerinde gezindi.

"Bu da ne demek?" Sorumla geriye yaslandı, yüzü benden uzaklaşmıştı.

"Russi'lerin birçoğuyla toplantıya girdim, hepsi başka bir kız getirir ve toplantıda kız arkadaşı olduğunu belirtir. Ona yan gözle bile bakamazsın, işaretlemek gibi bir şey bir nevi. Nigel'in babasının da birkaç kez farklı kadın getirdiğine şahit olmuştum." Kalbim sıkışıyordu. Nigel, babası değildi.

Onun gibi olmamak için her şeyi yapardı. Benim tanıdığım Nigel böyle birisi değildi. Ama ben belki de onu hiç tanıyamamıştım. Tanıdığın insandan, yabancı sevgiline. Eski sevgiline.

Alkan nefes alamadığımı anlamış gibi ayağa kalkarak pencereyi açtı.

"Bir Russi'ye bağlanmanın sonucu ağırdır Lale. Bu yüzden sana yakındım, bu yüzden sana anlatmaya çalıştım. Ama ilişkinizin bu kadar uzun süreli olduğunu bilmiyordum." Ağrıyan kalbimle suratımı buruşturdum ve sağ elimi yumruk şeklinde kalbime bastırdım.

"Ben..." Kaldıramıyorum. Gözlerini üzerimde hissettim, gözleri bana kaldırmak zorunda olmadığımı fısıldadı. Beraber altında kalabileceğimizi, beni kendi elleriyle tekrar yukarı çıkaracağını.

Dudaklarımı öyle güçlü ısırdım ki ağzımda kanın metalik tadını hissedebildim.

Kalbimin keskin parçalarını ellerimde sıktım, çoktan kaybettiğimi biliyordum ama elimi açıp yokluğunu görmekten de ölümüne korkuyordum. Ellerimden süzülen kanlar canımı yakmadı, orada kan akması imkansızdı.

Sol elim çarşafımı daha sert kavrarken acım git gide büyüyordu. Alkan'ın ellerini ellerime sardığını hissettim.

"Lale. Tamam, sakin ol." Tek tek konuşuyordu, deniyordum. Ama kalbimin acısı yüzünden doğru düzgün düşünemiyordum.

"Bana bak." Hırıltılı nefeslerim bana yakın yüzüne çarpıyordu. Gözlerimi aralayarak onun gözlerine baktım.

"Tamam, geçti. Bir daha sana yaklaşmasına asla izin vermeyeceğim, kalbini kıracak en ufak bir hareket dahi yaparsa. Doğduğuna pişman olacak." Gözlerinin siyahlaştığını anımsadım, tehditkar nefesleri yüzüme vurdu.

Derin bir nefes alıp bıraktım. Yapmaya çalıştığım şey, rahatça nefes almaktı. Gözlerimiz ayrılmazken kalbimin acısı dinmeye başladı. Avuçlarım yavaşça açılınca kendime geldiğimi anlayarak geriye çekildi.

"Alkan." Titrek sesime ilgili gözlerle baktı.

"Teşekkür ederim, ben gerçekten çok teşekkür ederim." Kısık sesimden gözleri daha yoğun bakmaya başladı.

"İşin içerisinde sen varsan yapığım hiçbir şeye teşekkür etme Lale. Çünkü benim bu hayatta senin için yapamayacağım tek bir şey yok. Olamaz da." Net cümleleri kalbimi yumuşattı. En azından orada hâlâ bir kalbin varlığından söz edebiliyor olmak, benim için çok özeldi.

Açılan kapıyla bakışlarımız kapıya döndü. Kapıdan giren kişinin Gülsüm olduğunu görünce kalbimin tekrardan acıştığını hissettim.

Gözlerim Alkan'a döndüğünde onun gözleri zaten bendeydi. Kapıya hiç bakmamış mıydı?

Tekrar Gülsüm'e baktım. Bana hiç bakmadan Alkan'a sabitlenmişti bakışları. Huzursuzca yerinde kıpırdandığında Alkan'ın bedeni ayağa kalktı.

"Anladığımız üzere burada konuşulacak şeyler var." Bakışları bana döndüğünde kusura bakmaması için yalvaran gözlerle bakıyor olmalıydım ki sorun olmadığını belirtircesine göz kırptı. "Bugün burada olacağım, tekrar yanına uğrarım. Kendine iyi bak tamam mı?" Sorusuyla başımı onaylarcasına salladım ve teşekkür ettim. Tabii ki işleri vardı, sırf benim için onca yolu gelmezdi.

Kapıdan çıkarken kısa süreliğine Gülsüm'le bakıştılar. Sonra kapıyı da ardından kapatarak odadan çıktı.

"O çocukta beni rahatsız eden şeyler var." Nefesimi verdim, ne diyebileceğimi bilmiyordum.

Bakışları kapıdan ayrılarak bana döndü. Kısa bir an o da ne yapacağını kestirememiş gibi öylece bekledi. Sonrasında adımlarını bana doğru attığında kollarımı kocaman açmıştım bile.

Sıkıca kollarımı sığındı, başını göğsüme bastırdı. Konuştuğunda sesi boğuk çıkmışı.

"Büyük olan göğüslerini de çok kıskanıyorum, bunu bir daha asla söylemem." Kahkaha attığımda elimle onu itekledim. Daha da yapışarak ayrılmadı.

"Salyalarını akıtacaksın be sapık kadın!" Kocaman gözlerle alttan bir bakış attı.

"Kim, ben? Kurban ol be salyalarıma!" Arkamdaki yastığı alıp kafama vurduğunda kafam öne doğru gitmişti. Bunun sonucundaysa Gülsüm'e resmen kafa atmıştım.

"Burnum!"

"Kafam!"

İkimizden de iniltili sesler döküldüğünde bu sefer ben yastığı alıp yandan çok güzel geçirmiştim. Bunun sonucunda üstüme düşünce pek leyhime olamadı tabii yaptığım hareket.

Tikime ellemeye başladığında istemsizce gülmeye başladım.

"Ah, dur. Yapma!" Yüksek sesimle kahkahalarım birbirine karıştı, artık canım acıdığı için gülemiyordum bile. Sadece 'yapma' sesleri ve inlemeleri dökülüyordu ağzımdan.

Odanın kapısı aniden açıldığında ikimizde birbirimize bakarken salak gibi kalmıştık adeta. Bakışlarımız kapıda duran hemşireye döndü.

Yanakları o kadar kızarmıştı ki, pancara dönecekti.

"Pardon..." Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz odadan çıktı. O an durumumuzu algıladım, Gülsüm üstümdeydi, elleri karnımdaydı ve ben inleyerek yapma diyordum!

Hızla üzerimden ittiğimde yere yapışmıştı.

"Aptalsın."

"Salak!"

İkimizde yine bir kavganın içine girdiğimizde en sonunda İnci gelerek ancak ayırarak kafeteryaya postalamıştı bizi.

Kafeterya da yan yana olan koltukta oturuyor ve katiyen birbirimize bakmıyorduk.

"Önce sen başlattın, senin özür dilemen gerek." Onun yaptığı gibi kollarımı belime bağladım.

"Hayır, sen başlattın!"

Bana dönerek dil çıkardığında bende karşılık olarak ona dilimi çıkardım. O sırada önümüzden kahkaha atan tanıdık bir ses geldi.

Hemen önüme döndüğümde Gülsüm'de önüne dönmüştü. Konuşmaya çalıştım ama şoktan dilim hâlâ dışarıdaydı ve konuşmaya çalışırken dilimi ıstırmıştım!

Suratımı buruşturmamaya çalışarak hemen dilimi içeriye aldım ve ayağa kalktım.

"Anne?" Ağzımdan çıkan şaşkın sesle annem sonunda gülmeyi bırakarak bize doğru yanındaki hemşirenin yardımıyla yürüdü. Şaşkın bakışlarım yüzünde gezinirken yanımda duran Gülsüm benden farklı değildi.

"Bakmayın öyle ağzı açık balık gibi. Sürekli o odada kalacak değilim ya benimde dışarı çıkma iznim var!" Sonlara doğru kızarmış gibi sesi yükselmişti ama hemen ardından öksürmeye başladı.

Hemşireye yardım ederek koltuğa oturmasını sağladık. Endişeli bakışlarım hemşireyi bulduğunda sorun olmadığını belirtircesine gülümsedi.

"Bir saate odasında olsun, bir problem yok." Kafasını sallayarak iyi günler dileyerek gitmeye başladı. Hemen annemin yanına oturduğumda Gülsüm'de diğer yanına oturdu.

"Anne, nasılsın?" Başını aşağı yukarı salladı.

"İyiyim kızım." Sonrası dakikalar anneme neden birkaç gündür olanları üstün körü anlatmakla geçmişti. Nigel'i anlatamamıştım, bunu henüz bilmesine gerek yoktu. Sadece aramızın kötü olduğunu biliyordu.

Sonraki dakikalarımız sadece gülerek geçmişti. Bir ara o kadar çok gülmüştüm ki karnıma ağrılar girmişti. Hatta kısa bir an dünü bile unutabilmiştim.

Ama sonra bir saatimiz doldu, annemi dikkatlice yukarı çıkardık, yatağına yatırdık ve gerçek hayatlarımıza döndük.

Şimdiyse yine gözlerim duvarda, aklım karakolda. Gözlerim duvarda ama benim gördüğüm polis karakolunun önü.

Daldığım yerden hiç de kolay çıkmaya yok niyetim, ellerini gözümün önünde şıklatan Gülsüm yaklaşık beş kez art arda beni koparmaya çalışıyor hayal dünyasından.

Ruhsuz gözlerim ona döndüğünde bana tekrar hüzünlü bakıyordu. O da anlamıştı gerçek hayatın siyahlığına döndüğümüzü.

"Telefonun çalıp duruyor sürekli. Sen cevap vermeyince ben verecektim ama arayan şahsa pek sempati duymadığım için cevaplamadım." Kaşlarımı çatarak arayan kişiye hevesle baktım.

Alkan'dı.

Çok kısa bir an Gülsüm'ün haz etmediği kişinin bir başkası olduğunu düşünmüştüm, ama unutmuştum ki onun numarası benim telefonumdan çoktan silinmişti.

Tekrar eski hüznüne kavuşan gözlerim arama ekranından Alkan ismine tıkladı. Sadece bir çalışta açıldığında karşı taraftan direkt ses geldi.

"Lale?"

"Efendim Alkan?"

"Birazdan yola çıkacağım, gitmeden bir yanına uğramak istedim. Müsait misin?"

"Evet, müsaitim, boşuna buraya kadar çıkma hastane ana yola yakın zaten ben yürürüm oraya kadar."

"Buna gerek yok."

"Benim için var."

Sözlerimi bitirir bitirmez telefonu kapattım, bu tartışma uzayıp giderdi kendi fikrimce. Sonrasında Gülsüm'e kısaca özetleyerek montumu giyindim ve hastanenin merdivenlerinden aşağıya indim. Ana yola kadar yürürken az da olsa kafamı dağıtmaya başarabildiğim için mutluydum. Temiz havada yürümek iyi gelmişti.

Sonunda anayola çıktığımda havanın soğukluğu yüzüme sert bir biçimde çarpıyordu.

Yan tarafımdan bir fotoğraf sesi geldiğine şaşkınlıkla sağıma döndüm. Alkan gülümseyerek ekrandaki resme bakıyordu. Bende gülerek yanında gittiğimde telefona uzanmıştım.

"Hey, napıyorsun?" Telefonu almaya çalıştığımda uzun boyunun avantajını kullanarak telefonu tuttuğu elini havaya kaldırdı.

"Çok güzel bir fotoğraf kareni yakaladım, bunu görmek için bana yüklü bir miktar ödemen gerekiyor." Sırıtmaya başladığında öyle mi dercesine kaşlarımı kaldırdı.

"Pekala, sanırım bunun için bir ödeme yapabilirim..." Telefonumu çıkarak galerime girdim. Direkt Nigel ile olan fotoğraflarımızı görünce ne kadar duraksasam da öksürerek kendime geldim.

Alkan'ın arkadaşı ile konuşurken bana derste uyuya kaldığı bir fotoğrafı atmıştı. Kendisinin haberi yoktu. Kaşları çatılmış ve çehreleri belirginleşmişti. Günlerdir uykusuz kaldıktan sonra dersi de pek de iplememişti.

Resmi büyüterek arkama sakladım. "İkimizde aynı anda göstereceğiz." Kaşlarını kaldırdı sonrasında onayladığını belirterek başını salladı.

"Şimdi." Der demez telefonu ona tuttuğumda o da bana doğru tuttu. Bu...

Tüm gülüşüm yüzümde solmuştu, çok yoğun hisleri bir arada tutuyordu. Sert bakışlarım yoldaydı ve kaşlarım çatık olmasa da sanki çatmışım gibilerdi. Kollarım birbirine sarılıydı ve üşüdüğüm için burnum kızarmıştı, yanaklarımda da hafif bir kırmızılık vardı.

Öylece kendimi izlerken Alkan'a baktım. O da kendi fotoğrafına bakıyordu ama gözleri kendisinde değildi. Gözlerini takip ederek neye baktığını anlamaya çalıştığım sırada ön çaprazındaki kişiyi gördüm. Alkan oraya dönük oturuyordu.

Ve orada oturan kişi bendim, ortak olarak girdiğimiz derslerden birisiydi. Gözlerim daha çok ne kadar şaşıracağımı tahmin bile edemeyeceğim şekilde açıldı.

Gerçekten, bana bakarken mi uyuyakalmıştı?

O sırada bana dönen gözlerini hissettim. Benim gözlerim de onun gözlerine değdiğinde ağzında çıkan cümleler gözlerimi kapatmamı sağladı. "Bence de adil bir ödeme oldu."

Göz kapaklarım titrediğinde gözlerimi açtım. "Alkan..." Sözümü keserek konuşmamı engelledi.

"Biliyorum." Kafasını sallayarak telefonunu cebine koydu. Biliyordu, ben Nigel'i ne bir günde, ne bir haftada... Ben Nigel'i atlatamazdım.

Benden bir iki adım gerileyerek yola doğru döndü. Bende yola doğru döndüğümde konuyu değiştirdi.

"Samsun'a tekrar dönmeyi düşünüyor musun?" Derin bir nefes aldım. Samsun'a tekrardan gitmek, benim için şuan ulaşılması imkansız hayallerden farksızdı.

"Bilmiyorum, tüm her şey üst üste gelmişken, bunu gerçekleştirebileceğime inanmak güç. Dondurmayı düşünüyorum." Bakışları bana döndüğünde ona bakmadım.

Üniversite benim için ölü hayatımın dönüm noktasıydı. Annemin baskılardan uzaktım, derslerime asılıyordum ve hayallerimi ulaştırmaya çok ama çok yakındım.

Ta ki lanet hayat önüme tekrar bir engel koyana kadar.

"Dondurmak zorunda değilsin, bir şekilde halledebiliriz." Kafamı onaylamayacak bir şekilde salladım.

"Halledebileceğimiz hiçbir şey kalmadı." Sert nefeslerini duydum.

"Tüm arkadaşların senin için uğraşırken sen öylece vazgeçemezsin Lale." Kafamı sorgular bir biçimde ona döndürdüm.

"Ne demeye çalışıyorsun?" Bana alaycın bir bakış attı.

"Arkadaşının senin için okulu dondurduğunu bile bilmiyorsun değil mi?" Buraya gelirken aldığım sıcak kahve bardağım ayaklarımın ucuna düştü. Büyük ihtimalle artık soğumuştu, ama onun sıcak olduğunu hayal etmek bile avuç içlerimi ısıtıyordu.

Avuç içlerim şuan da donuyordu.

"Ne diyorsun sen?" Tek nefesle kurduğum cümleyle kafasını biliyordum anlamında salladı.

"Lale, gördüklerin ve bildiklerin arasında büyük bir fark var."

"Alkan."

"Duydukların ve hissettiklerin seni sen yapmaz. Aç gözünü, hayatındaki çoğu şeyi kaçırıyorsun ve geriye dönüp aramaya bile çalışmıyorsun." Titreyen ellerimi ceplerime soktum. Verecek hiçbir cevabım olmadığını bilir gibi benimle sessizliğini paylaştı.

Gülsüm... Okulunu mu dondurmuştu?

Ben burada kalmasına bile kızarken, nasıl eğitim hayatını bu denli bir riske atabilirdi.

Senin için.

Ben olmasam şuan da Samsun'da arkadaşlarıyla derste olabilirdi, belki tüm ödevler yüzünden kendisine bir film açmış ağlıyordu.

Senin yüzünden.

Çünkü o böyleydi, kendi için asla ağlamayıp hep başkaları için ağlayan. Aksiyon filmi açıp bile ağlayabilen tek insandı, çünkü kendini filme ağlıyorum diyerek teselli etse bile ben biliyordum ki hayatında yine bir sorun vardı.

Gözlerimi kapattım. Tekrar açmak istemeyeceğim kadar çok suçlu hissediyordum. Alkan'ın önüme doğru eğildiğini görünce gözlerimi açtım. Düşürdüğüm kahve bardağını alarak biraz ilerimizde duran çöpe doğru atmaya gitmişti.

Nigel ile böyle bir an yaşamıştık, hemen yanımızda çöp olmasına rağmen elimdeki çöpü alarak cebine koymuştu. Nedenini sorduğumda benim yanımdayken başka bir yere gitmek istemediğini söylemişti.

Benim yanımdayken bir başka yere bakmazdı, benim elimi tutuyorken bir başka şeyi tutmazdı, benim yanımdayken bir başka kişinin de yanına gitmezdi.

Bunların hepsi de bir yalandı.

Elimde olmadan dolan gözlerimi kırpıştırarak gelen yaşları geri gönderdim. Acıyı yok edememem, gözyaşlarımı engelleyemeyeceğim anlamına gelmezdi. Gerçi hoş, zaten ben istesem de gözyaşlarıma izin veremezdim.

Alkan tekrar yanıma geldiğinde kolundaki saate baktı.

"Artık gitsem iyi olacak. Eğer tekrar buraya geleceğim bir durum olursa yanına geleceğim." Bana doğru geldiğine kollarımı karnına sararak ona sarıldım.

"Her şey için teşekkür ederim, yaptıklarını asla unutmayacağım." Sözlerimle bir eli saçımı okşamaya başladı.

"Eğer Samsun'a gelme gibi bir ihtimalin olursa, bunu sakın boşa harcama." Gülerek ellerimi bedeninde çözdüm. Birkaç adım geriye gittim.

"Harcamam, söz." Başını sallayarak arabasını koyduğu noktaya doğru ilerledi.

"Kendine iyi bak." Arkasını dönmese de omuzlarının üzerinden bana baktı.

"Sende." Sonrasında arabasına binerek gitmesini izledim. Genelde izlediğim kişi Nigel olurdu.

İsmini tekrar aklımdan geçiren zihnime küfürler yığdırarak arkamı döndüm. Hastane yakın olduğu için yürümek zor olmuyordu ama soğuk hava en kolay yolun bile engebeli olduğunu bana açıklıyordu.

Sonunda hastaneye ulaştığımda adımlarım tekrar kapıda durdu. Gülsüm'e ne diyecektim?

Kızacak mıydım, üsteli tüm bunların sorumlusu benken?

Kızamazdım, buna imkan yoktu. Hak etmiyordu.

Ne yapacağımı bilemezken en sonunda pes ederek adımlarımı hastane içine yönelttim, en iyisi onun bana söylemesini beklemekti belki de. Sonuçta söylememesinin nedeni benim ona kızacak olmam olabilirdi.

Birinci kata çıkarken tanıdık bir hisle arkamı döndüm, kapıya baktığımda kimsenin orada olmadığını söyleyen gözlerim beynime ihanet ediyordu.

Kafa karışıklığıyla tekrar önüme döndüm ve annemin olduğu kata çıktım. Umutsuz adımlarım kapının önüne geldiğimde tekrar tereddüt etse de sonunda derin bir nefesle içeriye girmeyi başardım.

İçeriye girdiğimde üşüyen bedenimi tatlı bir sıcaklık okşadı. Hastanenin temiz hava alması için tüm camları açıktı, bu da içini ister istemez soğutuyordu.

Gerçi, hastane ortamı adamın içini zaten soğutuyordu. Buna kıyasla yine bir hastane odasının içini ısıtması garip bir tezatlıktı.

O odada annen olduğundandır belki de. Dedi iç sesim.

Belki de, o odanın içinde bizi hayata bağlayan bir şeyler olduğundandır.

Odaya adımlarımı attığımda annemin yorgun bakışlarıyla göz göze geldim. Yanına doğru gitmeden odada bulunan tuvaletten elimi defalarca kez köpürterek yıkadım.

Sonrasında annemin yatağının yanına geldim. Ellerim ellerini uttuğunda, o kadar güçsüz bir şekilde ellerimin arasında durması canımı yaktı.

Annem elini tuttuğumu bile fark edememişti, hislerini kaybediyordu.

"Anne." Bakışları bana döndü.

"Kızım."

"Nergis Sultan, sana da yazıklar olsun ha! Bende geliyorum elini tutuyorum bana niye kızım yerine oğlum diyorsun ya!" İsyankar ses hemen arkamdan geldiğinde başımı yanıma çevirerek ona baktım.

"Tek kızı benim çünkü, ağla." Son kelimeyi sadece dudaklarımı oynatarak söylemiştim. Bu da Gülsüm'ü çıldırtmaya yetişti.

"E ama çocuğum bak kıza tuttuğunu bile fark edemiyorum. Sen tutunca elimi mi tuttun kolumu mu kaptırdım anlayamıyorum ki." Annemin sesiyle Gülsüm kalbini tuttu.

"Yazıklar olsun sana onlarca adım yürüyüp, kantine gidip su aldığım ayaklarıma. Bunları hak gördün işte onlara!" Dramatik sesi tekrardan hepimizi güldürürken Gülsüm hâlâ gülün siz gülün dercesine kınayan gözlerle bakıyordu.

Bakışlarımı tekrardan pencereye kaçırdım. Düşünmek istemiyordum, ama beynim bana her seferinde inat ederek bir bir önüme sunuyordu gerçekleri. Ne kadar mutlu gibi davranmaya çalışsam da annemde, Gülsüm'de pek iyi olmadığımı anlayabiliyordu.

Sadece daha iyi olabilmem için susup bana zaman bıraktılar, oysa ihtiyacım olan tek şey konuşmak.

Kafamı dağıtabilmek, düşüncelerimi susturmak istiyorum.

Komik ya, tek yapamadığım şey de bu benim.

Tekrar içine düştüğüm bataklıktan çıkmaya çalışırken annem konuşmaya başladı.

"Babanla nasıl tanıştık biliyor musun Lale?" Söylediği sözlerle anında hırçınlaştım ve boğuk tonda sesimle anneme karşı çıktım.

"Ne?" Annem güldü, gözlerinde yaşlar çoğaldı.

"Bir tren rayında." Aldığım cevapla afalladım, daha önce nasıl tanıştıklarını hiç sormamıştım.

"Benim neler yaşadığımı biliyorsun, ne annem var ne de babam. Kardeşlerimden de hiç hayır görmedim ben zaten." Yanaklarını ellerine bastırdı. Durgunlaşan gözlerime hüzünler doldu. Yerime sinerek dinlemeye devam ettiğimde Gülsüm de pür dikkat annemi dinliyordu.

"Dayanamamıştım. Hele bir de bir erkeğe gönlümü kaptırdım benim yerime ablamla evlendi ya." Şokla açılan gözlerimle anneme dümdüz bakmaya devam ettim. "Dayanmadım zaten sevenim de yok, önce kendimi kaybettim. Aklımın yerinde olmamasını sağladım çünkü ayık kafayla cesaret edemezdim, bilirdim."

Derin bir nefes aldı, ikimizde birbirimize bakıyorduk. "Ne olduğunu hâlâ hatırlamıyorum o gün. Ama tek bildiğim amacım olan şeyi yapamamıştım. Önüme bambaşka bir adam çıkmıştı çünkü." Babamdan bahsettiğini anlayınca yeniden duraksadım. Dilimi dudaklarımda gezdirdim.

"O gün onunla aramda olan şeyler bugün beni hayata bağlayan o şeydi, sendin." Gözyaşları yanaklarından aktığında benimde gözlerim yaşarmıştı, anne. Sen ne yaşamıştın? Ben seni hiç mi anlayamadım?

"O günden sonra onu görmedim, sabah bulunduğum alandan delicesine korkarak kaçtım evden." Hıçkırmaya başladığında biraz dinlendi. "Sonrasında tekrar cesaretlenmeyi bekledim, en son sarhoş olduğumda ne olduğunu bildiğimim için tekrardan bir şey içmedim. Tamamen ayık kafamla bir tren istasyonuna oturdum.

Gülmeye başladı. "Sanki hissetmişim gibi o andan beri elim karnımdaydı." Tekrar ağlamaya başladığında sesi daha da yumuşak çıktı. "Sonra saatlerce bekledim. Saatlerce." Bana baktı. "Tek bir tren gelmedi, önümde duran ayakkabılara bile umutla baktım. Tek dilediğim bu işe son vermekti."

Gözlerini benden çekti. "Babandı, tüm umudum yerle bir olurken ben daha ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldı. Meğersem beni ilk günden beri izleyip bunu yapacağımı anladığı an tüm trenlerin raylarını değiştirmiş, varlıklıydı da zorlanmamış bunu yaparken. Hiçbiri benim olduğum o raydan geçebilme yetkisine sahip değildi o sıra." Kesik nefesleri hırıltılı soluklara dönüştü. Sonra sinirlendiğini hissettim, ellerini yumruk yaptı.

"Beni hastaneye götürdüğünde hamile olduğumu öğrendik. Sendin, senin için hayata tutundum. Ama hiç sevilmedim, kocam tarafından da sevilmedim. Ailemden alıştığım için zorlanmadım ama uyguladığı psikolojik şiddete âşık olmuştum." Elleri daha da yumruklaştı.

"Bana aldığı ilk ve tek çiçek doğumumdaydı, sadece bir adet lale almıştı." Alev saçan gözleri gözlerimle buluştu.

"Adın neden Lale biliyor musun? Çünkü babanın bana ilk ve tek aldığı çiçekti. Doğurmuştum, bir çocuğum vardı. Ben bunca ay onun için yaşadım ve sonra ne oldu?" İyice zıvanadan çıkmış gibi konuşuyordu, korkarak ayağa kalktığımda Gülsüm hemen hemşireyi çağırmak için odadan çıktı.

Annemin yanına gitmeye çalıştığımda bağırarak söylediği şeyler beni durdurdu.

"Onu benden aldılar! Onun uğruna her şeyi göze aldığım çocuğumu gelip benden çaldılar." Bağırarak söyledikleriyle eş değer biçimde hemşireler odaya girdi. Hemen annemin serumuna bir iğne yapmaya hazırlanırlarken annem krizdeki birisinin yaptığı hareketleri yapıyordu.

Gülsüm beni odadan çıkarmak için kolumdan sürüklemeye başardığında tek bir cümle mırıldanabildim. Eğer cümleyi kendim kurmasaydım, ne söylediğimi ben bile anlayamazdım.

Gülsüm kollarımdan tutarak tamamen odadan çıkardığında gözlerim hâlâ kapıda dikiliydi. Gülsüm'ün bedenimi saran kolları görüş açımı engelledi.

İçimdeki acı dışıma vurdu, gördüm. Ya da ben öyle sandım. Ellerimdeki kanla kapı önünde bakakaldım.

"Bu dönemlerde çok gerginiz hepimiz. Ne dediğini bilmiyor, düzelecek."

"Altı ayda mı düzelecek?" Sesimin soğukluğu kendimi tanımamı engelledi. Konuşan ses asla ban ait değildi.

Gülsüm kollarını geriye çekerek gözleriyle gözlerimi hizaladı.

"Lale, ne diyorsun sen?" Kötü çıkan sesi beni cümlelerimi söylememek için ikna edemedi.

"Ölünce mi düzelecek Gülsüm. Altı ay ömrü kalan birisi için fazla ihtimalli hayaller kuruyorsun." Ağzımdan çıkan cümleler ikimizi de delip geçti. İkimizde kendimizi kanırıyorduk, annemin fazladan bir günü bile yoktu.

"Lale. Saçmalıyorsun, neden umudunu kendine kaybettirmek için elinden geleni yapıyorsun?" Sorduğu soruyla gözlerimi kapattım.

"Yarın bir gün doktordan duyup yıkılacağıma kendi kendime o bıçağı saplarım Gülsüm. Kimseden annemle ilgili bir yara daha almak istemiyorum." Gözlerim açtığımda bana onaylamayan gözlerle bakıyordu.

"Sen bu değildin. Sen asla umudunu kaybetmezsin, Nigel yüzünden böyle olabilirsin Lale. Ama eminim ki bu kanser boku Nergis ablayı yıkabilecek bir boyutta değil." Beni bir kalıba sığdırmak bu kadar kolaydı işte. Ben umudumu kesemezdim öyle mi? Bu siktiğimin kuralını kim koymuştu peki bana?

Gülsüm gözlerini de üstümden çekerek annemin kapısına gitti. Odanın kapısına vurduğunda içeriden gelen sesle kapıyı açtı. İçeri girdi, kapattı.

Ben yine o kapının dışında kaldım. Kilitlenmemesi umurumda bile değildi, o kapı arkasında ben olduğum halde hep kapanıyordu.

Yumruk yaptığım ellerim mermeri dövdü. Desteğimi daha çok duvara vererek yere çöktüm. Telefonumu açtığımda Nigel'den bir ses yoktu.

Ondan hâlâ bir ses beklediğime inanamıyordum. Beni aldatabileceğine inanıyor muydum?

Aslında hayır, Nigel bunu yapabilecek birisi değildi. Ancak son zamanlarda onu tanıdığımı bile hissedemiyordum ve Nigel kendini açıklayabilmek için hiçbir şey yapmamaya devam ediyordu.

Sert nefeslerim galerimde dolaştı. Bazı fotoğrafları silmeye kıyamasam da çoğunu temizleyebilmiştim. En sonunda silemediğim bir videomuza girdiğimde dudaklarım elimde olmadan kıvrıldı.

Nigel'in yatağındaydık. Ben onun göğsünde uyurken o çoktan uyanıp beni izlemeye başlamıştı bile. Kamerayı yanında duran komodine sabitleyip bir anda parmaklarını karnıma değdirdi.

Hemen tepki olarak gülmeye başlamıştım, Nigel beni üstünden çevik bir hareketle altına yatırdığında üzerimdeki yorgan da yanıma devrildi. Karnım tamamen açıkta kalırken Nigel bu sefer tüm parmaklarını karnıma sürtmeye başladı.

Daha fazla gülmeye başladığım da artık yapmaması için yalvarıyordum.

"Seni sinsi tırtıl. Gerçekten o kadar çok seni uyurken izlememe rağmen uyumadığını anlamayacağımı mı sandın?" Alaycı sorularına cevap verememiştim bile gülmekten. Ellerimle ellerini itmeye çalıştığımda bir eli diğer iki elimi kavradı ve yatak başlığına yasladı.

Diğer eliyle hâlâ karnıma dokunurken bir yandan da dudakları karnımda belirmişti. Hem gıdıklıyor hem den öpüyordu.

O anı çok net hatırlayabiliyordum, karnımdaki ıslak dudakları ve yeni çıkmaya başlamış kirli sakaları. Hem beni yakıyor hem de oradaki asıl patronu kanıtlıyordu.

Sonunda karnımı rahat bırakıp bana dönmüştü. Rahat bırakıldığım için gevşediğimde telefonu elinde aldı ve dudaklarımı öpmeye başladığında kaydı bitirdi.

Dolu olan gözlerimi belki de yeni fark ettim ama bu video canımı o kadar yakmıştı ki doğru düzgün nefes bile alamıyordum.

Bunun etkisiyle zorla kalkıp titreyen ellerimle telefonumu cebime koydum. Tuvalete doğru yürürken boğazımdaki yumruyu geçirmeye çalışıyordum.

Bize ne olduğunu anlayamıyordum, bize ne yapıldığını yine anlayamıyordum.

Ben yine kendimi kendi labirentime koyuyordum ve oradan asla çıkamıyordum. Çıktığım tek an tekrar başka bir labirentime girebildiğim o kısa andı.

Bakışlarım aynada dolandı. Tuvaletin kapısı açıldığında ağır biçimde kapıya gitti. Gelenin kim olduğunu elbette biliyordum.

Tuvaletler bizim buluşma noktamız olmuştu.

"Yeniden karşılaştık." Sözlerini doğrular nitelikte başımı salladım.

"Evet, anlaşılan tuvaletler bizi bir araya getirmeyi seviyor." Gülerek kafasını salladı. Benimle birlikte ellerini yıkarken ikimizde konuşmuyorduk. Dolan gözlerim gitmiş yerine ruhsuz bakışlarım geri gelmişti.

"Bazen seni kendime çok benzetiyorum biliyor musun?" Yanımdan gelen sesle sadece bakışlarım o yöne doğru döndü." Kafamı soru sorarcasına salladığımda bana sadece gülerek baktı.

"Hastane adamı öldürmez Lale, öldürmek dışında her şeyi yapar. Yıkar, kefenler, toprağa gömer. Ama öldürmez." Çatılan kaşlarımla ona döndüm.

"Adımı nereden biliyorsun?" Tekrardan güldü.

"Biz sandığında daha yakınız yan oda arkadaşım. Ben yapamıyorum ama senin kaçıp kendini kurtarmanı isterim." Söylediği sözlerle ona yaklaştım.

"Ne demek istiyorsun?" Bana baktı.

"Ölebileceğini düşündüğün bir yere git diyorum Lale. Burada kalmak senin hayatını karartır, ölüm bunun yanında çok daha beyaz bir sayfa. Bakışlarından anlıyorum acını, bakışların arınmak istiyor ruhundan." Sözlerinin saçmalığı yüzüme tokat gibi çarptı.

"Hasta mısın sen?" Sert sorumla birlikte adımlarım da geriledi. Ona güvenmiyorum.

Başını hayır anlamında salladı. "Ben sadece..." Durumu açıklamayacağını kavramış gibi sustu. Bakışlarına umutsuz bir tavır çöktüğünde hiçbir şey söylemeden öylece yanımdan gitti.

Yaşadığım saçmalıkta yanımda duran duvara elimi sertçe geçirdim, hırsımdan canımın acısını bile kavrayamadım. Sadece lanet tuvalet kapısını açarak bir daha buraya girmeyeceğime yeminler edebildim.

Adımlarım annemin odasını es geçerek merdivenlerle buluştu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama dönen oyunları çok net seziyordum. Yardımını dokunabileceğim bir görevliye gittiğimde direkt konuya geçiş yaptım.

"256 numaralı odanın komşularının isimlerini alabilir miyim?" Görevli sorgular bir biçimde bakınca gözlerimi daha çok gözlerine diktim.

"Lütfen, çok acil lazım." Bana daha da sorgulayıcı bakışlar attı.

"Hanımefendi, o odanın yanındaki odaların hiçbiri dolu değil ki." Sertçe dilimi ısırdım. Nasıl olurda o odalar boş olabilirdi? Bu kız neden bana yalan söylüyordu.

"Emin misiniz?" Kafasını evet anlamında salladığında içimdeki son umutta sönmüş bir biçimde oflayarak tekrar merdivenlere yöneldim.

Çok büyük bir oyunun ortasında sadece izleyici gibiydim. Tüm oyun benim hayatımı anlatıyordu ancak o oyunda asla bir etkim yoktu. Sadece başkalarının benim üzerimdeki etkisini izliyordum.

Soluk borumun benimle alıp veremediği vardı, neden hâlâ nefes almamı izin verdiğine anlam veremiyordum.

Benim kaderimde sadece mutsuzluk vardı, bana bu biçilmişti.

Benimse yapabileceğim hiçbir şey yok.

Annemin odasına geldiğimde karşılaşacağım şeyden korkarak kapıyı açtım. Neyse ki annem uyuyordu, Gülsüm'se bir köşeye geçmiş laptopla ilgileniyordu.

Sakin tavrım beni şaşırtsa da bozuntuya vermeden bende koltuğa çöktüm. Gülsüm'ün laptopuna baktığımda projeleriyle ilgilendiğini görmem beni bozguna uğratmayı başarmıştı.

Üniversitesini dondurmamış mıydı? Alkan'ın söylediği buydu.

Ona da mı inanmamalıydım ben şimdi. Her seferinde nasıl en başa tekrar ve tekrar dönebiliyorum aklım almıyor.

Oflayarak geriye yaslandım. Sonuçta hâlâ ölmemiştim, yaşıyordum. Ben bu günleri de atlatırdım, bu yaşadıklarımı da.

Sonra gözlerim titreyen telefonuma kaydı, Nigel ismini görememiştim, ancak ezbere bildiğim numara kalbimi tekletti. İsmi rehberimden silinse bile numarası hafızamdan silinmiyordu. Mesajı hemen açtığımda ise aslında sadece bir durum attığını gördüm. Bildirim olarak gelmişti.

Dişlerim dilimi delip geçtiğinde durumuna baktım. Paylaştığı şey gözlerimi artık yaşartamamıştı bile.

O gün, onu öpen kız. Onun öptüğü kız.

Şarkı söylüyordu. Bir gece kulübünde sahneye çıkmış şarkı söylüyordu ve Nigel onu çekmişti.

Nigel... ne yaptın sen?

Kızın söylediği şarkıya odaklandım, daha doğrusu söylediği şarkı sikimde bile değildi. Sadece sesini merak etmiştim.

O sırada Gülsüm'ün yanımdan gelen sesini işittim.

"Eliz'in sesi değil mi o?" Gülsüm bir anda telefonuma başını soktuğunda dişlerim dilimi serbest bıraktı.

Bu kız... Gülsüm'ün konuştuğu kız kıydı?

Eliz.

Nigel. Beni Eliz'le mi aldatmıştı, ya Gülsüm?

Gülsüm... O da bu oyunun içindeydi, tek bir farkla. Benden farksız bir figüran olarak oyundaydı. Benim gibi saf dışı bırakılmıştı.

Yüz ifadesinden korkarak ona doğru baktım. Donuk bakışları onu paylaşan hesaptaydı. Kız sürekli kameraya bakarak söylediği ve el kol hareketleri yaptığı için videoyu çeken kişiye söylediği kesindi.

Yani Nigel'e.

Gülsüm sakince dudaklarını yaladığında geri çekildi. Öylece laptopuna bakıyordu.

"İzel ile ilk tanıştığımda yanımda Nigel vardı." Sesiyle ona bakmayı keserek önüme döndüm. Sadece susarak dinlemeye devam ettiğimi belirttim.

"Nigel ile laf dalaşı yaparak evine gidiyorduk. Sana sürpriz yaptığımız gündü. O an bir kızla çarpıştım, başta ben çarptığımı düşünmüştüm ama yanlıştı. O bana çarpmıştı. Nigel'e bakarken." Yutkunduğunu hissettim. Ben yutkunamamıştım, boğazımdan geçmemişti.

"Nigel ilgilenmemişti ama ben kızdan özür dilemiştim. O sıra gözleri bana döndü. Parıldayan gözleri gitmiş ve sahte gülümsemesi gelmişti. Ama o an fark edemedim. O an çok güzeldi, odaklanamadım bile." Sözleriyle birlikte elim eline gitti. Sımsıkı tuttuğumda bile bir tepki vermedi.

"Orada numaralarımızı birbirimize verdik. Sonrasında zaten instagramımı aldığı için Nigel'i bulması kolay olmuştur." Sesi tekrar titremeye başladı ve ilk defa o an elini hareket ettirdi.

"Lale, çok özür dilerim. Ben olmasam asla karşılaşmayacaklardı bile. Tüm bunlar olmayacaktı. Çok özür dilerim." Gözlerindeki ışıltılar yaşların habercisi olduğunda kalbime bir sancı girdi.

Onun bu hikayede bir suçu yoktu ki, nasıl kendini suçlayabilirdi? Hemen kollarımla sımsıkı sardım onun küçük bedenini.

"Saçmala Gülsüm. Nigel'in ve o kızın karaktersizliğini sen mi üstleneceksin? Onlar umurumda bile değil, umurumda olan tek şey sensin. Senin benim hayatımdaki önemsin. Ve bunun farkında bile değilsin, ol. Lütfen ol. Senden önemli değil hiçi biri." Sımsıkı sardığım kollarımın arasında kesik nefeslerle ağlamaya başladı.

"Ben nasıl göremedim hiç bilmiyorum... Bunu nasıl yapabildiler bilmiyorum!" Öfke dolu sesine kızarak karşılık verdim.

"Kimse bizim gibi olmak zorunda değil Gülsüm. Bu onları haklı yapmadığı gibi bizi de öfkeli yapmamalı. Onlar bunu olmayı seçti diye onlara öfkelenmeye hakkımız yok. Sadece hayatlarından çıkabiliriz." Başını yukarı kaldırdığında göz göze geldik.

"Evet, onların kötülüğü yüzünden bizim kötü duygular beslememiz adil olmaz." Gülerek kafamı salladığımda sağ tarafımızdan bir ses yükseldi.

"İşte ben kızlarımı böyle yetiştirdim." İkimizin de bakışları anneme döndüğünde sanki az önce yaşananları hatırlamıyor gibi bu andaydı. Ağzını tekrar nasihat vermek için açtı.

"Sevgiye de, âşka da asla sırtınızı dönmeyin. Sevmekten de vazgeçmeyin âşık olmaktan da." Derin bir nefes aldı. "Bunlar sizin siz olmanızı sağlayan duygular. Diğer onlarca duyguyu yaşayabilmeniz için en gerekli iki duygudan biri âşk, diğeri sevgidir." Yanlış anne, tüm duyguları hissetmemizi sağlayan iki duygu var.

Âşk ve acı.

İkisi de günün sonunda aynı duygu oluyor ve diğer tüm duyguları gebe bırakıyor.

Annem kısa duraklamasının ardından tekrar konuştu. "Ama size zarar vermeye başladığını hissettiğinizde, oradan arkanıza bakmadan kaçın. Duygularınıza küsmeyin ama yanlış yerlerde de tüketmeyin. Dünya sınırsız, başka yerlerde bu duyguların aynısına sahip olabileceğinizi anlayın." Kafamı sallayarak onu onayladım. Gülsüm'de aynı onayı verdiğinde hâlâ sımsıkı birbirimize sarılıyorduk.

Eksik olan çok şey vardı. Hem de çok fazla, mesela Nigel'in nedeni, Alkan'ın amacı, Eliz'in esrarengizliği, Gülsüm'ün gizemi, annemin son altı ayı mesela.

Ama ben şuan iliklerime kadar tamamlanmış hissediyordum. Üçümüz burada her şeyi unutmuş sohbet ederken, bana hayatta her zaman kötü şeyler olmadığının kanıtıydı.

Ama maalesef ki gerçekler asla peşini bırakmazdı. Annemin gideceği ihtimali bana o kadar korku veriyordu ki, sanki her an gidebilirdi ama kesin bir şey bile yoktu ortada.

Yine de sonradan pişmanlıkla dolmamak için o an kalkıp anneme sarıldım. Annem şaşırsa da bir şey söylemeden ellerini sırtıma koydu. Yavaşça okşamaya başladığında gözlerim zonkluyordu içimi dökemediğimden.

Sana geç kalmadım anne. Geç kalmadan sana karşı sarıldım.

Arkandan ağlayan olmamak için, sana bulduğum her fırsatta sarılacağıma söz veriyorum.

Yatağın diğer tarafı da Gülsüm'ün gelmesiyle beraber çöktü. İkimizde birbirimize bakıp gülerken annem ikimizin ne kadar çocuk olduğuyla ilgili hayıflanıyordu.

Öksürmeye başladığında korkuyla ona baktım. Öksürdükten sonra eline kan gelmişti, içim buram buram kasılırken bir peçete getirmek için ayağa kalktım. Aldığım peçeteyle annemin ellerini temizlerken sıktığım dişlerim tekrar hakkım olmadığı hâlde hayata kin tuttuğumun göstergesiydi.

Ellerini tamamen temizledikten sonra bir ıslak mendille sildim. Annem bitkin bir şekilde tekrar uzandı. Böyle çok acı çekmesi onun için asıl işkenceydi. Ne kadar güçlü kalıp onu da güçlü tutmaya çalışsam da lanet olsun! Bu o kadar kolay bir şey değildi.

Sinirlensem de yerime oturup her zamanki gibi hiçbir şey yapamadım. Ne yapabilirdim ki, mucizevi bir biçimde annemden alıp kendimi mi hasta yapabilirdim.

Ben bir şey yapmaya çalışsam da bir şey yapamazdım, ben zaten bir şey yapamazdım. Kabullenmek zorunda olduğum gerçek buydu. Yapabileceklerimin bir sınırı bile yoktu, sadece yapamayacağım söyleniyordu. Bu yüzden sadece ellerim boş bir biçimde bekleyebiliyordum.

Gülsüm sadece oflayarak odadan çıktı. Bıkmıştı, bıkardı. Çok normaldi.

Kafamdaki tilkilerimin beni bırakması için başka bir dünyaya hazırlandım.

Kafamı hiç de yumuşak olmayan koltuğa dayadığımda bir üşüme sarsa bile kalkıp ısınmak için bir şeyler yapmadım. Sadece bozulan uyku düzenimde biraz olsun uykumu alabilmek için uyumaya çalıştım.

Başarılı olduğumu düşünmüştüm, yani kısa bir süreliğine. Sertçe açılan kapıyı duymam uyumadığımın göstergesiydi ama beynim susmayı başarmıştı.

Göz kapaklarımı zorla açtım. Karşımda gördüğüm kadın hem tanıdık, hem de nereden tanıdığımı bilmediğim bir kişiydi.

Sorguyla tanıyamadığım kadına bakarken içime bir şüphe düştü.

"Anne!" Tamamen tanıdığım ses ise kadına hem bağırmış hem de fısıldamıştı.

Koltuktan zorla kalktım. Anlam veremiyordum, uykusuzluktan sarhoş gibiydim. Karşımdaki kadın bakışlarını önce bana sonra anneme dikti. En sonunda ise bana bakmaya başladı, gözlerindeki tiksintiyi ayırt edebilmiştim.

"Merhaba, ben Seçil. Kızımın doğruyu söyleyip söylemediğine bakmak için geldim?" Söyledikleriyle aptal gibi suratına baktım.

"Ne?" Sorumla birlikte gözlerini devirdi.

"Kızım bizden sizin için yüklü bir miktarda para alıyor ve siz salağa mı yatıyorsunuz yani?" Sorusuyla beynim dururken bakışlarım karardı. Bu kadın ne saçmalıyordu?

"Anne. Sus artık, ne saçmalıyorsun sen!" Kadına hiçbir söz söylemedim, kızı benim kardeşim olduğu için kadına cevap vererek onun kalbini kırmak istemiyordum. Bu yüzden sustum ama biraz daha bu saçmalığa devam ederse susmayacağımın garantisini de seve seve verirdim.

Kadının yüzündeki tiksinti anneme döndüğünde silinse de kibirli bakışları silinmemişti.

"Merhaba Nergis Hanım. Ben Gülsüm'ün annesi, tanışmıştık zaten ama görüşmeyeli uzun zaman oldu. E değiştik tabi." Bakışları anneme süzdüğünde annemin yorgun bakışları korumacı bir tavırla sertleşti. "Gerçi iyi yönde değişen kişi sanırım sadece birimiz ama." Sesiyle elimdeki çantamı yere attığımda çıkan ses kadını ürpertti ve bana kısa bir onaylamayan bakış attı.

"Neyse, konumuz bu değil tabii. Öncelikle çok geçmiş olsun diyerek durumunuza üzüldüğümü belirtmek isterim. Kızım size yardım için babasından oldukça yüklü bir miktar para alınca bende bir sorgulamak istedim tabii. Ne olur ne olmaz." Kinayeci sözleriyle Gülsüm'ün ellerini sıktığını gördüm.

Tırnakları avuç içini deşmiş olmalıydı ki açtığında ince bir kan çizgisi belirdi, gözlerinde ise yaşların minik çizikleri doluyordu. Annesi yüzünü buruşturarak koltuklara baktı. Beğenmediği belliydi.

Yine de kıvrımlı hatlarını belli ederek yürüdü ve annemin yanında ki koltuğa yerleşti.

"Neyse... Madem böyle, biraz kalmam sorun olmaz umarım." Annem öksürerek öne eğildiğinde o görmese de ben kadının geriye kaçtığını görebilmiştim. Sinirle dudağımı ısırdığımda annem Gülsüm'ün annesine döndü.

"Tabii ki olmaz," Gözleri bana ve Gülsüm'e döndü. "Kızlar siz bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz?" Annem gözlerini bana diktiğinde başımla onu onayladım. Demeye çalıştığını anlamıştım, Gülsüm'ün moralini düzeltmem için gönderiyordu.

Ellerimi onun omuzlarına koyarak dışarıya yönlendirdim. Çıkarken bile ara sıra dönüp arkasına bakmaya çalışmıştı.

Çıktığımızda koridorun diğer ucuna yürüyene kadar sessizdik, sonrasında Gülsüm konuşmaya başladı.

"Sadece bana bunca yıl öz annem yerine annelik yapan kadına yardım etmek istedim. Öz annemin böyle bir şey yapacağını bildiğim için hiç ona belli etmemeye çalıştım ama öğrenmiş işte! Yine yapmaya çalıştığım yardım ellerimde patladı." Ellerine yüzüne kapattığında kıyamayarak ona baktım.

"Lale, çok özür dilerim. Böyle olacağını tahmin edip engelleyemedim. Ben çok özür dilerim." Boğuk sesi ne kadar utandığının bir kanıtıydı. Ona kocaman gözlerle bakarak ellerini yüzünden çektim. Bana bakması için çenesini tutarak kaldırdım.

"Saçmalama Gülsüm. Sen iyi bir şey yapmaya çalıştığın için kimse seni suçlayamaz, bu da senin suçun olamaz zaten. Ben ne amaçla yaptığını bilerek sana minnettarım, eminim ki annemde böyle olacaktır." Bakışlarındaki yaşlar parlasa da bu sefer gözlerinden akmadı.

Ağlamasını hep kıskanırdım ama bu sefer ağlayamaması içimi bir ateş misali kavurdu. Tek istediğim ağlamasıydı, bir iki damla bile olsa ağlayabilirdi.

Ama ağlamadı. Belki de ağlayamadı, bilmiyorum. Tek bildiğim canımın yandığı, çok yandığı.

Dudaklarımı dişlesem de bir tepki veremedim, sadece kendime çekip sımsıkı sarıldım.

"Önemli değil. Hiçbir şey senden daha önemli değil," Yüzüne baktım. "Biz üç kişilik bir aileyiz. Hiçbir şey bundan önemli değil." Kafasını salladığında gülümseyerek daha çok kendime bastırdım.

Bu sırada odanın kapısı açıldığında oraya doğru yöneldik. Gülsüm'ün annesinin bir kolu hâlâ kapıdayken içeriye bakıyordu. Annemle konuşuyordu. Yanına gittiğimizde bir anda çevresine çok hızlı bakarak anneme geri döndü.

Bizi görmüş bile olmayabilirdi çünkü bakmak için bakmamıştı.

"Gülsüm'de buralarda yok, aşağıya indiler herhalde artık orada vedalaşırız. Tekrar çok geçmiş olsun Nergis Hanım." Kapıyı kapatarak hızla merdivenlere yöneldi. Sağına soluna falan bakmıyordu, Gülsüm'ü görmek istememişti.

Bakışlarım Gülsüm'e değmekten korktu. Gözüm Hâlâ gitmekte olan kadındayken bugün annemin kriz geçirmesiyle odasından çıkarken söylediğim o belli belirsiz sözün, aynısını Gülsüm'ün ağızından çıkarken duydum. Bu cümlenin daha birkaç saat önce benim ağzımdan da çıkmış olması, içimi ürpertti.

"Ama anne, ben buradayım..."

İletişim

Gmail, snazcavga@gmail.com

Bu bölüm en kilit bölümlerden biriydi, detaylara dikkat etmenizi çünkü gelecekte geçmişe sık sık döneceğimizi söylemek isterim.

Destek olmak isterseniz, yorum yapıp oy verebilirsiniz.