3. bölüm / 3
HezeyanBölüm 1 ‘Hezeyan’
Bölümler 3Şu an: Bölüm 1 ‘Hezeyan’
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odanın geniş pencerelerinden içeriye, İstanbul’un üzerine çökmekte olan akşamüstünün o ağır, turuncu rengi ışığı sızıyordu. Güneş batmaya yüz tutmuştu; içeri vuran kızıl huzmeler, odadaki her nesnenin arkasında upuzun ve koyu gölgeler bırakıyordu. Dr. Arda’nın seans odası, insanı rahatsız edecek derecede kusursuz bir düzene sahipti. Masanın üzerindeki kalemlerin duruşundan, kitaplıktaki ciltlerin dizilimine kadar her şey milimetrik bir simetri içindeydi. Fakat odadaki o yoğun sessizlik, huzurdan ziyade patlamaya hazır bir gerilimi besliyordu.
Alp, doktorun tam karşısındaki tekli koltukta oturuyordu. Daha doğrusu, bedeni oradaydı ama ruhu fersah fersah uzakta, bambaşka bir karanlığın içinde kaybolmuş gibiydi. Omuzları çökmüş, vücudu öne doğru bükülmüştü. Gözleri odanın içinde durmaksızın geziniyor, hiçbir eşyanın, hiçbir noktanın üzerinde bir saniyeden fazla sabit kalamıyordu. Bu tekinsiz hareketliliğin arasında, yüzünde aniden belli belirsiz, ne anlama geldiği bilinmeyen hafif bir tebessüm beliriyordu. Dudakları sanki kendi kendine eğleniyormuş gibi kıvrılıyor, ve aynı hızla tekrar eski donuk haline dönüyordu.
Doktor Arda, elindeki dolma kalemi parmaklarının arasında yavaşça çevirerek bakışlarını tamamen Alp’e dikti. Karşısındaki adamın eriyip gidişini izlemek, profesyonel mesafesini zorluyordu. Derin bir nefes aldı, ve havayı yavaşça dışarı üflerken konuşmaya başladı.
"Kaç hafta oldu Alp..." dedi, sesi odanın o steril sessizliğinde yankılanırken. Birkaç saniye durakladı, Alp’in yüzündeki o git gelleri inceledi. "Hâlâ aynı noktanın etrafında dönüp duruyoruz. Tek bir adım bile ileri gidemedik."
Alp’ten hiçbir tepki gelmeyince, Arda sandalyesinde hafifçe öne doğru eğildi. Ses tonunu daha babacan, daha güven verici bir frekansa çekti. "Sana yardım etmek istiyorum. İçinde boğulduğun, seni her gün biraz daha yutan o karanlık bataklıktan seni çekip çıkarmak istiyorum. O yüzden anlat bana Alp... O gece ne olduysa, orada her ne yaşandıysa anlat bana. Anlat ki o karanlığı beraber aydınlatalım."
Alp, uzun süren bir sessizliğe gömüldü. Odadaki klimaların hafif uğultusu bile, bu sessizliğin yanında sağır edici kalıyordu. asırlar geçmiş gibi hissettiren o sessizliğin ardından, Alp dudaklarını zorlukla araladı. Sesi, derinden gelen kederli bir fısıltı gibiydi.
"Hatırlayamıyorum," dedi, gözlerini halının üzerindeki anlamsız desenlere dikerek. "Parçalar var kafamın içinde. Bir sürü parça... Ama birleştiremiyorum."
Sözünü bitirdikten sonra başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde yine o tüyler ürperten, hafif ve çocuksu gülümseme belirdi. "Sanki bir puzzle gibi doktor... Tüm parçalar önümde duruyor, masanın üzerine saçılmışlar. Ama o resmi, o asıl görüntüyü tamamlayacak en önemli parça kayıp. O parça olmadan geriye kalanların hiçbir anlamı yok."
Doktor Arda, Alp’in bu sözlerinin ardından masasındaki deri kaplı defteri önüne çekti. Kalemiyle hızlıca birkaç not aldı. Sayfaya dokunan kalemin hışırtısı odada ritmik bir şekilde yankılandı. Notunu bitirdikten sonra başını tekrar Alp’e doğru çevirdi, gözlüklerinin üzerinden ona baktı.
"Peki, uyku düzenin nasıl Alp?" diye sordu, sesindeki o rasyonel, tıbbi çizgiyi koruyarak. "Geceleri uyuyabiliyor musun?"
Alp, bu soruyla birlikte acı bir kahkaha atacak gibi oldu ama sadece yutkunmakla yetindi. "Uyuyamıyorum," dedi. "Kafamın içindeki o sesleri, o gürültüyü bir türlü susturamıyorum. Gözlerimi kapatsam bile uyanığım ben. Zihnim hiç kapanmıyor."
Tam o sırada, Alp kafasını ani bir refleksle doktora doğru çevirdi. Gözleri, kelimenin tam anlamıyla kan çanağına dönmüştü. Kılcal damarları patlayacakmış gibi duran o kırmızı gözlerini doğrudan Arda’nın gözlerine dikti. "Bazen..." dedi, sesi titreyerek. "Bazen çok uykum geliyor. Göz kapaklarım kendiliğinden kapanıyor. Ama..." yutkundu, derin bir nefes aldıktan sonra devam etti konuşmaya. "Ama o uyumama hiç izin vermiyor."
Arda, duyduğu bu kelimeyle duraksadı. Bakışlarını Alp’in yüzünde gezdirdi, onun ne kadar ciddi olduğunu anlamaya çalıştı. Odada birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oldu.
"Kim?" diye sordu Arda, sesini fısıltı gibi çıkararak. "Kim izin vermiyor Alp?"
Alp, doktorun bu sorusuyla birlikte sanki büyük bir suç işlemiş gibi bir anda korkuyla bakışlarını kaçırdı. Başını öne eğdi, ellerini dizlerinin arasında sıkıştırdı. "Anlatamam," dedi, sesi korkudan neredeyse duyulmayacak kadar kısılmıştı. "Anlatamam doktor... Kızar."
Doktor Arda, karşısındaki adamın gözlerindeki o saf, derin korkuyu gördüğünde durumun vahametini bir kez daha anladı. Alp artık sadece travma sonrası stres yaşamıyordu; zihni tamamen dağılmıştı. Arda, karşısındaki hastanın artık gerçeklikle bağını tamamen kopardığını, çok ağır sanrılar görmeye başladığını o an kesin olarak fark etti.
Doktor Arda tam dudaklarını aralayıp yeni bir soru soracaktı ki, odanın tavanındaki florasan lamba aniden tiz, kulak tırmalayan bir sesle cızırdamaya başladı. Işık, deli gibi yanıp sönüyordu. Alp dehşet içinde başını yukarı kaldırdı; lambanın her sönüşünde odanın üzerine zifiri bir karanlık çöküyor, her yanışında ise o steril beyazlık gözlerini parplatıyordu.
Alp, nefes alamadan tavana bakarken, hemen karşısında oturan Doktor Arda hiçbir şey olmamış gibi sakinlikle elindeki kalemi düzeltiyordu. Çünkü ışığın kendi kendine yanıp sönüşünü sadece Alp görüyordu; doktorun dünyasında oda hâlâ o sakin, batmakta olan ikindi güneşiyle aydınlanıyordu.
Alp daha ne olduğun kavrayamadan, bastığı zemin ayaklarının altından kaydığını hissetti. Oda aniden, ekseni etrafında delice dönmeye başladı. Duvarlar, masanın üzerindeki simetrik kalemler, kitaplıktaki ciltler devasa bir girdabın içine kapılmış gibi Alp’in etrafında fır dönüyordu. Baş dönmesi öyle bir noktaya ulaştı ki, midesi bulandı, göz bebekleri titremeye başladı.
Ve hemen ardından o sesler başladı.
Önce tek bir kişinin fısıltısı gibi yükselen ses, saniyeler içinde çoğaldı. Sanki odanın içinde, tam kulaklarının dibinde binlerce, on binlerce varlık bir araya gelmiş, anlaşılmaz, boğuk ve tekinsiz bir dilde aynı anda fısıldaşıyordu.
"Hayır... Hayır, susun!" diye inledi Alp.
İki elini birden kulaklarına bastırdı, parmaklarını saçlarının arasına geçirip delice sıktı. Ama faydası yoktu; o habis gürültü, kulak zarlarını delip geçerek beynini tırmalamaya devam ediyordu. Dehşet içinde kafasını sağa sola sallarken, gözleri odanın o en karanlık, güneş ışığının asla ulaşamadığı gölgeli köşesine çarptı.
O an, Alp’in kalbi adeta göğüs kafesinden fırlamak ister gibi hızla çarpmaya başladı.
Odanın Köşesinde, o koyu gölgenin tam ortasında dikilmiş, simsiyah, ağır bir çarşafın içine gizlenmiş bir varlık duruyordu. Sureti görünmüyordu, ama çarşafın altından Alp’e doğru dikilen o gözlerden akan saf kin ve nefret, odadaki havayı bir anda buz kesti. Kötülük, o köşeden dalga dalga yayılıyor, Alp’in ruhunu boğuyordu. Varlık hiçbir şey yapmadan, sadece öylece dikilmiş Alp’e bakıyordu.
Alp, sanki bir engerek yılanıyla burun buruna gelmiş gibi ani bir refleksle kendini geriye doğru attı, sırtını koltuğun arkalığına sertçe yapıştırdı. Titremeleri bir deprem gibi bütün vücudunu ele geçirmişti; dişleri birbirine vuruyor, çenesi zangır zangır sallanıyordu. Korkuyla bakışlarını o köşeden kaçırdı, gözlerini sıkı sıkıya kapattı. Alnından ve şakaklarından soğuk terler akıyor, gömleğinin yakasını ıslatıyordu.
"Hayır, hayır... Burada değilsin, gerçek değilsin..." diye fısıldadı kendi kendine, bir çocuk gibi ağlayarak.
Fakat tam o anda, o kara çarşaflı varlık yerinden kımıldadı. Hiçbir ayak sesi çıkarmadan, adeta havada süzülerek, akılalmaz bir hızla Alp’in üzerine doğru gelmeye başladı.
Alp’in hezeyanlarla örülü dünyasında o habis cin üstüne çullanırken, gerçek dünyada yaklaşan kişi aslında Doktor Arda’ydı. Arda, Alp'in kriz geçirdiğini, elleri kulaklarında zangır zangır titreyerek hayaller gördüğünü fark etmiş, onu bu şoktan çıkarmak için hızla koltuğundan kalkmıştı.
Arda, Alp’in yanına ulaşıp onu kendine getirmek, o karanlıktan sarsarak uyandırmak için ellerini uzattı ve Alp’i omuzlarından yakaladı.
Ama Alp için o dokunuş, omuzlarına kenetlenen cinin pençeleriydi. Üzerine çöken o kara gölgenin dehşetiyle gözlerini açtı. Karşısında doktoru değil, kendisini cehenneme sürüklemek isteyen o habis varlığı görüyordu. İçinden fışkıran hayatta kalma güdüsüyle deli gibi bağırdı.
"BIRAK BENİ! BIRAK!"
Ellerini ileri doğru savurarak, üzerine eğilen bedeni tüm gücüyle geriye doğru itti. Doktor Arda, Alp’in bu kontrolsüz gücü karşısında dengesini kaybederek arkasındaki sehpaya çarpıp sendeledi. Alp ise o saniyede koltuktan fırladı. Arkasına bile bakmadan, odanın kapısını hışımla açıp kendini dışarı attı.
Koridora adım attığında, önünde uzanan beton zemin Alp’in gözüne sonsuz, ucu bucağı olmayan kapkara bir tünel gibi göründü. Işıklar burada da yoktu; her yer zifiri karanlıkla kaplıydı. Kulaklarındaki o binlerce kişinin fısıltısı, koridorun yüksek tavanında yankılanarak daha da şiddetlendi. Alp, nefes nefese, nereye gittiğini bilmeden o sonsuz karanlığın içine doğru koşuyordu.
"Tutun! Sakın bırakmayın!"
Arda'nın sesi, görevlilerin ayak seslerine karıştı. Koridorun diğer ucundaki iri yarı iki klinik görevlisi, Alp’in üzerlerine doğru delice koştuğunu görünce hemen pozisyon aldı. Alp, köşeyi dönemeden iki çift güçlü el üzerine kapandı.
"BIRAKIN BENİ! ÇEKİLİN!" diye avaz avaz bağırmaya başladı Alp.
Deli gibi çırpınıyor, kollarını kurtarmak için görevlileri tekmeliyordu. O kadar büyük bir direnç gösteriyordu ki, görevliler onu zapt edebilmek için mecburen beton zemine yatırmak zorunda kaldılar. Alp, yüzü soğuk betona bastırılmış haldeyken bile durmadı. Onu yere sabitleyen o elleri, kendisini boğmaya çalışan cinlerin pençeleri olarak görüyordu. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmış, acı ve dehşet içinde, koridoru inleterek avaz avaz bağırıyordu.
Doktor Arda nefes nefese yanlarına ulaştı. Cebinden çıkardığı sakinleştirici iğnenin koruyucu kapağını tek hamlede fırlattı. Görevliler Alp’in omzunu sabit tutarken, Arda iğneyi Alp’in tenine sapladı ve ilacı hızla enjekte etti.
Saniyeler içinde, damarlarında yayılan o ağır kimyasal sıvı etkisini gösterdi. Alp’in çırpınan vücudu yavaş yavaş gevşedi, kaslarındaki o insanüstü güç çekildi. Bilinci, ağır bir sis tabakasının altında kapanmaya başlarken, o saniyede etrafındaki her şey yavaşça normale döndü. Kafasının içindeki o binlerce fısıltı bıçak gibi kesildi. O karanlık tünel silindi, yerini kliniğin o bildik, boyası dökülmüş soluk koridoruna bıraktı. Üzerine çöken o habis varlıklar, yerini endişeyle ona bakan görevlilere ve Doktor Arda’nın ter içindeki yüzüne bıraktı.
Dünya nihayet rasyonel haline dönmüştü ama Alp için artık çok geçti. Göz kapakları kurşun gibi ağırlaşırken, kliniğin o çiğ beyaz dünyası usulca karardı ve gözleri tamamen kapandı.
(6 AY ÖNCE)
İstanbul’un en canlı caddelerinden birinde, oldukça kalabalık bir gece kulübündeydiler. Tavan rengarenk loş ışıklarla aydınlanıyor, bas sesleri masadaki kadehleri titretiyordu. Alp, 26. yaş günü için hazırlanan o devasa pastanın önündeydi. Hemen sağında, çocukluktan beri kardeşi bildiği Mert elini omzuna atmış, solunda ise sevgilisi Damla gözlerinin içine aşkla bakarak gülümsüyordu.
"Hadi oğlum, üfle artık!" diye bağırdı Mert, müziğin sesini bastırmak için.
Damla, Alp’in elini sıkıca kavrayıp kulağına fısıldadı: "İyi ki doğdun sevgilim."
Alp derin bir nefes alıp mumları üflediğinde mekanda bir alkış tufanı koptu.
eğlencenin dibine vuruluren, Saatler su gibi akıp geçti. Alkolün, dansın ve kahkahaların havada uçuştuğu o kusursuz akşam, gece yarısını çoktan aşmıştı. Mekan boşalırken hep beraber dışarı çıktılar. İstanbul’un serin gece havası yüzlerine vurduğunda, Alp hafifçe sendeledi. Mert hemen arabanın anahtarını aldı: "Geç arkaya kanka, bu kafayla arabayı bağlatmayalım."
Yola koyulduklarında, önce Damla’yı evine bıraktılar. Alp, kız arkadaşını apartman kapısına kadar geçirdi, avuçlarıyla yanaklarını kavrayıp alnından öptü. "Her şey için teşekkür ederim güzelim. Harika bir geceydi," dedi. Damla gülümsedi, "beraber daha nicelerine." dedi ve kapıdan içeri süzüldü. Alp arabaya, ön koltuğa döndüğünde içini garip bir huzur kaplamıştı.
Ancak araba hareket ettiğinde, Mert’in yüzündeki o neşeli ifade yerini sinsi bir gülüşe bıraktı. Issız bir sokakta arabayı sağa çekip cebinden küçük, kilitli bir poşet çıkardı. İçinde renkli haplar vardı.
"Şimdi," dedi Mert, gözlerini parlatarak. "Asıl eğlence yeni başlıyor. doğum gününün şerefine patlatalım birer tane."
Alp kaşlarını çattı. "Oğlum yok ya, kafa kıyak zaten . Eve gidip yatayım ben."
Mert, Alp’in omzuna vurup üsteledi: "Saçmalama lan! bugün senin doğum günün oğlum. eğlenmeyelim mi biraz?" dedi gülümseyerek. Hem bunlar öncekilere benzemez, kafası bambaşka. çok daha etkili."
Alp, kardeşinin o ısrarcı bakışlarına ve baskısına dayanamadı. Hapı elinden alıp ağzına attığında, tereddütle yuttu. Mert de kendi payına düşeni ağzına atmıştı bile.
Araba tekrar yola koyulduğunda, ilacın etkisi Alp’in damarlarına sızmaya başlamıştı bile. Sokak lambaları devasa renk cümbüşlerine dönüştü, arabada çalan müzik zihninin içinde patladı. Camı sonuna kadar indirip başını dışarı çıkardı; o kontrolsüz enerji dalgasıyla Mert’le birlikte deliler gibi bağırıyor, şarkılara eşlik ediyorlardı. Zaman ve mekan algısı tamamen kaybolmuştu.
Gecenin sonuna doğru, o yüksek enerjinin yerini kapkara bir uyuşukluk aldı. Mert, Alp’i evinin önüne bıraktı. Alp dairesinin kapısını nasıl açtığını, yatağa nasıl girdiğini hatırlamıyordu bile. Gözlerini kapattığı an, zihni dipsiz bir kuyuya doğru son sürat düştü ve kendini ağır bir uykunun kollarına bıraktı.
(birkaç saat sonra...)
Alp, boğazına dolan yoğun bir bulantı ve şakaklarını patlatmak isteyen bir ağrıyla gözlerini açtı. Gördüğü ilk şey kendi odasının tavanı değildi. Doğrulmaya çalıştı ama bedeni taş gibi ağırlaşmıştı. Sırtının soğuk parkeye yaslanmış olduğunu, Damla’nın evinin salonunda yığılıp kaldığını o an fark etti.
Beyni bir anda büyük bir karmaşanın içine düştü. En son kendi yatağında, uykunun güvenli kollarına bırakmıştı kendini. Buraya nasıl geldim? diye düşündü içten içe. Hangi ara evden çıkmış, Damla’nın kapısını çalmıştı? Kafasında koca bir boşluk, zifiri bir karanlık vardı.
"Damla..." diye mırıldandı, sesi boğazında kuruyup gitmişti.
Bakışları yavaşça kendi ellerine kaydığı an, gördüğü şeyle nefesi boğazına dizildi. Avuçları, parmak boğumları, tırnaklarının içi... Her yeri kurumaya yüz tutmuş, pıhtılaşmış koyu kırmızı bir kan kaplamıştı. Dehşet içinde etrafına bakındı; salonun gri parkeleri, beyaz koltuğun kenarı, her yer aynı koyu kırmızı lekelerle doluydu. Delirmek üzereydi, göğsü hızla inip kalkıyor ama zihni o ana dair tek bir saniye bile vermiyordu.
Tam o sırada dış kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeri Mert daldı. Yüzü kireç gibi beyazlamış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Alp, çaresizlik içinde neler olduğunu anlamaya çalışarken, Mert nefes nefese yanına ulaştı ve Alp’in suratına okkalı, sert bir tokat geçirdi.
"NE YAPTIN LAN SEN?!" diye kükredi Mert, Alp’in yakalarına yapışıp onu sarsarak. "NE YAPTIN OĞLUM?!"
Alp, yediği tokatla sarsıldı, göz yaşları kanlı ellerine doğru süzüldü. "HATIRLAMIYORUM..." diye hıçkırdı. "BEN BURAYA NASIL GELDİM MERT? HİÇBİR ŞEY YOK KAFAMDA. BU KANLAR NE?!"
Mert, Alp’in yakalarını bırakıp odanın içinde deli gibi dönmeye başladı. "Gece beni arayıp ağlayarak yardım istedin! Apar topar buraya geldim, kapı açıktı. İçeri girdiğimde kanım dondu ulan!" Mert parmağıyla salonun o gölgeli köşesini işaret etti. "Damla yerdeydi Alp... Kafası... Kafası ezilmişti, kanlar içindeydi her yer. Sen de tam orada, başucunda dikilmiş duruyordun. Elinde o mermer biblo vardı, her yeri kan içindeydi!"
Mert "Damla" dediği an, Alp’in yüreğinde kor bir ateş yandı. Mert’in anlattığı o vahşet görüntüsünün üzerine, Damla’nın daha birkaç saat önce kulüpteki o kalbini eriten sıcak gülüşü canlandı gözlerinde, "İyi ki doğdun sevgilim" diyen o masum sesi kulaklarında çınladı. Dünyada saçının tek bir teline kıyamayacağı, canından çok sevdiği kadını kendisi mi öldürmüştü yani? Bu eller, o gülüşü mü yok etmişti?
"Hayır..." diye bağırdı Alp. Sesi bir anda kısıldı, boğazından derin bir hıçkırık koptu.
Alp, tam o an kontrolünü tamamen kaybetti. elleriyle şakaklarına vurarak nefesi kesilene kadar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sinir krizi bütün bedenini sarsıyordu; bacaklarını kendine doğru çekti, başını dizlerine vurarak deli gibi ağladı. Gözyaşları ellerindeki o pıhtılaşmış kanı ıslatıp çözüyor, akan kan kırmızı damlalar halinde yere damlıyordu. "BEN YAPMADIM... BEN YAPAMAM MERT!" diye feryat etti, sesi acıdan paramparça olmuştu. "Ben ona nasıl kıyarım? Canımı verirdim ben onun için! Hatırlamıyorum, hiçbir şey hatırlamıyorum!" Kafasını duvara vuracak gibi olduğunda, hıçkırıkları soluğunu kesti, salonda sadece can çekişen bir adamın boğuk inlemeleri yankılandı.
Mert, Alp'in bu tamamen dağılmış, bitmiş halini görünce daha fazla dayanamadı. Adımları yavaşladı, öfkesi yerini ağır bir çaresizliğe bıraktı. Gelip Alp’in tam önüne çöktü. Titreyen elleriyle Alp’in omuzlarından sıkıca yakaladı ve onu kendine doğru çekti.
Sesi, az önceki kükremesinden eser kalmamış, buz gibi bir fısıltıya dönmüştü.
"Beni dinle..." dedi Mert, Alp’in gözlerinin içine bakarak. "Beni iyi dinle Alp. Biz kardeşiz. Çocukluktan beri birbirimizden başka kimsemiz yok bizim. Seni burada, bu cehennemin ortasında tek başına bırakamam."
Mert derin bir nefes aldı, yutkundu. "Cesedi aldım... Kimsenin. ama hiç kimsenin bulamayacağı, şehrin dışındaki ıssız arazide derin bir yere gömdüm. Evdeki bütün izleri de temizleyeceğiz. Kimse bilmeyecek, kimse bulamayacak. Merak etme, bitti... ben yanındayım."
Alp, gözyaşlarının ve akan burnunun arasından Mert’in yüzüne baktı. Kardeşi onu korumuştu, onu bu dünyadaki en büyük günahtan çekip çıkarmak için elini kana bulamıştı. Ama Alp için hiçbir şey bitmemişti. Bakışları yerdeki o kurumuş lekelere takılı kaldı. O gece o salonda sadece Damla değil, Alp’in ruhu ve akıl sağlığı da o mermer biblonun altında can vermişti...
Bölüm etkileşimi
