Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1 bolüm
  1. 1 1 bolüm3.807 kelime · Okuduğun bölüm

​1 bolüm

Odayı genç kızın berrak, sığ ve hafif titrek sesi kaplıyordu. Duvarlardan yankılanan melodinin sözleri adeta odanın atmosferini sarıp sarmalamıştı:
​"Sardım bu aralar, senin derin yaralar, aklımılar...
Aldığın o ahlar dünyada cehennemin kapısı aralar."

​Bu dizelerin hemen ardından, yanındaki arkadaşı da katıldı nakarata. Arkadaki grubun üyeleri ritmi tutturmuş, müziğin o sıcak ve tanıdık akışı odadaki havayı bir anda yumuşatmıştı.
​Nazra, öğrencilik yıllarının getirdiği heves ve memnuniyetle hafifçe gülümsedi; dudakları kıvrılırken içindeki huzurun tadını çıkarmak istedi. Fakat tam o an, aniden midesinde tarif edemediği bir bulantı peyda oldu. Bu ani dalgalanma yüzünden gözlerini sıkıca yumdu, geçmesini bekleyerek arkasındaki sandalyeye tutundu. Ancak aksine, bu bulantı daha da şiddetlenip dalga dalga tüm bedenine yayıldı. Başını arkasındaki sert zemine vurduğunda, zaten solgun olan yüzü kireç gibi beyazlamıştı.
​Nazra, son birkaç gündür nüksetmeye başlayan bu tuhaf hissin birkaç dakika içinde dinip gideceğini bilerek sabretmeye çalıştı. Derin bir soluk alıp toparlanmak istedi.
​İşte tam o sırada, elektronik gitardan çıkan tiz ve yanlış bir ses, odadaki büyüleyici uyumu bir bıçak gibi kesti. Nakarat yarıda kaldı.
​Grup üyelerinden biri, elindeki enstrümanı indirerek şarkıyı aniden durdurdu. Odada yankılanan o son tını havada asılı kalırken, genç adamın tok ve merak uyandıran sesi odayı doldurdu:
​"Yan, sen de benim gibi herkese kan kusuyorsun demek..."
​Diyen erkek öğrenci sustu ve arkasındaki arkadaşına suçluluk dolu bir bakış attı. Gitarı çalan çocuk, arkadaşlarının meraklı ve sitemkar bakışları altında ezilerek fısıldar gibi mırıldandı: "Özür dilerim, elim kaydı."
​Ancak Nazra, içinde kopan fırtınalar ve bedenini saran bu rahatsız edici halsizlikle o an tek bir kelime bile edecek gücü bulamıyordu. Hiç uzatmadan, zorlukla yerinden kalktı. Öğrencilerine belli etmemeye çalışarak dik durmaya gayret etti ama dizlerindeki o derman kalmamıştı.
​Odayı müzik aletlerinin sesi tekrar kaplarken, genç kadın yorgun kolunu havaya kaldırıp hafifçe salladı ve çocuklara durmalarını işaret etti. Nota kağıtları arasında kaybolan sesler aniden kesildi.
​Nazra, gitara yanlış basan çocuğa doğru çevirdi gözlerini. Sesindeki o yorgun ama otoriter tını odaya yayıldı:
​— Can, hep aynı yerde takılıyorsun.
​Can, öğretmeninin bu haklı ama her zamankinden farklı çıkan sert tonu karşısında yutkundu. Yüzü düşmüş, hafif bir utançla kulak memesine kadar kızarmıştı.
​Normalde Nazra asla öğrencilerini azarlamaz, hatalarını sabırla, gülümseyerek düzeltirdi. Fakat şu an içini kavuran o keskin acı beynini uyuşturmuştu. Zihninden geçen sitem dolu sözcükler dilinin ucuna kadar gelmiş, adeta kapıya vuruyordu. Söyleyeceği keskin cümlelerin eşiğindeyken, Can’ın o mahcup ve ezilmiş yüz ifadesine baktı. Yaptığı şeyin anlamsızlığını anında fark edip sustu. Derin bir nefes alarak öfkesini yuttu ve toparlanıp sınıftakilere seslendi:
​— Bugünlük bu kadar yeter... Yarın son prova var. Eksikleri kapatacağız.
​Ellerini beline koydu, hafifçe öne attığı ayağıyla yere vurarak kendinden emin bir ritim tuttu. Gözlerindeki kararlılık, yorgunluğunu bir anda silip süpürmüştü:
​— Yapacağız.
​Can, kafasını kaldırıp öğretmenine şaşkınlıkla baktı. Nazra ise kararlı sesini bir kez daha odada
Yankılandırdı, bu kez tek bir kişiye değil, tüm gruba söylüyordu:
​— Yapacaksınız.
​Can hafifçe sırıttı; Nazra da bu sefer istemsizce dudaklarında küçük, solgun bir tebessüme yer açtı. Ardından çocukların eşyalarını toparlama sesleri, gülüşmeleri ve birbirleriyle şakalaşma sesleri odayı doldurdu. Kalabalık bir uğultu eşliğinde gruptakiler birer ikişer sınıftan çıktılar.
​Sınıfta yalnız kalan Nazra, gözlerini yavaşça odanın ezberlediği köşelerinde gezdirdi. Titreyen eliyle yüzüne yapışan sarı saçlarını geriye itti. İçine çektiği havanın ağırlaşan kokusundan kurtulmak, biraz olsun ferahlamak için adımlarını pencereye yöneltti.
​Pencereyi araladığında İzmir’in o nenefes aldıran, ılık ve tanıdık rüzgarı yüzüne çarptı. Sokakta neşeyle koşturan birkaç öğrenci vardı; hava dışarıda oldukça güzel, masmavi ve berraktı. Nazra’nın tahmin ettiği gibi, midesinde inatla dönen o bulantı da hafiflemişti.
​Derin bir nefes alarak pencereden ayrıldı. Öğretmen masasının üzerine bıraktığı uzun, haki rengi trençkotunu sırtına geçirdi. Masanın üzerinde duran ders listesini ve evrakları eline aldığında, mavi dosyanın kapağındaki koca harfler gözüne çarptı: Özel Müzik Kurumu.
​Dosyaya şöyle bir baktı ama pek önemsemedi, alışmıştı artık bu düzene. Üniversiteden mezun olduğunda asıl hayali büyük sahnelerde yer almak, profesyonel bir müzisyen olarak kendi müziğini dünyaya duyurmaktı. Ama hayat, planladığı gibi akmamış; nedensiz ve sert rüzgarlarıyla Nazra’yı burada, bu küçük kurumda ücretli bir öğretmen yapmıştı.
​Yine de... Mutluydu. Neden olmasın ki?
​Küçük, büyük demeden hevesli ruhlara müzik öğretiyor, onların notalarla ilk kez buluşmasındaki o parıltıya şahit oluyordu. İçindeki sızıyı ve yorgunluğu derinlere gömüp
Mavi dosyayı kolunun altına sıkıştırdı ve sınıftan dışarı adım attı.
​Koridorun sonundaki merdivenlere yöneldiğinde, zihninde tek bir düşünce vardı: Hızlıca bu binadan uzaklaşmak. Merdivenleri inip soluk soluğa öğretmen odasına girdi. Neyse ki oda bomboştu; ne bir meraklı bakış, ne boşa giden cümleler... Şu an Nazra’nın başına gelebilecek en güzel, en huzurlu şeydi bu sessizlik.
​Tek istediği, bir an önce evinin sıcak sığınağına ulaşmaktı. Annemin demlikten dolduracağı o tütcükli, sıcak çayı yudumlamak... Ve en önemlisi, sevgilisi Sencer’in o devasa, güven veren kollarında soluklanmak; o masmavi gözlerinin derinliklerinde bütün günün yorgunluğunu silip süpürmek. Bu düşünceler, Nazra’nın gün boyu kireç gibi solan yüzüne aniden sıcak bir renk getirmiş, yorgun ruhuna tatlı bir heyecan aşılamıştı.
​Normalde bu saatlerde çoktan telefonunu kilitleyen, "Bitti mi dersin güzelim?" diye soran Sencer’den bugün tıs çıkmamıştı. İçindeki o hafif kuşkuyu dağıtmak ister gibi hızla telefonunu çıkardı. Rehberde isminin yanında parlayan beyaz kalpli simgeye dokundu.
​Kim mi? Tabii ki Sencer’di.
​Telefon çalmaya başladı. Çaldı... Çaldı... Uzun, sabırsız çalışların ardından hat düştü ama karşılık veren olmadı. Sencer telefonu açmamıştı.
​Nazra’nın içi, bu yorgunlukla zar zor yeşerttiği küçük umutlar gibi dağ gibi üstüne devrildi. Neredeydi bu adam? Genelde günde bin kere arayan, sesini duymadan duramayan Sencer bugün neden bu kadar sessizdi? Zihnini kemiren bu ani huzursuzluk, midesindeki geçmeyen o hafif bulantıyı yeniden tetikledi.
​Daha fazla içeride kalamayarak okulun demir kapısından dışarı attı kendini. Caddenin kenarına geçip elini havaya kaldırarak boş bir taksiyi durdurdu. Şoföre evin adresini gösterip arka koltuğa yığıldı.
​Araba hareket edip tekerlekler asfaltın üstünde kaymaya başladığı o anda, Nazra’nın çantasında narın bir çocuk gibi titreyen telefonun sesi koptu. Ekrana baktığında, kalbinin tek bir atışlık durmasına neden olan o ismi gördü:
​Arayan Öykü’ydü.

Öykü’nün sesinde bu kez o bildik, keskin ve sorgulayan bir sertlik vardı.
​— Ben bu Mert’i boğacağım!
​Nazra, arkadaşının bu ani ve öfkeli çıkışına istemsizce güldü. Yorgunluğu, bu iki deli dolunun arasında bir an için buhar olup uçmuştu.
​— Gene ne oldu? diye sordu, sesindeki tebessümü saklayamayarak.
​Öykü, çocukluk arkadaşı olmanın verdiği rahatlıkla, Nazra’nın sesindeki o neşeli tınıya karşılık verdi, ama öfkesinden de ödün vermiyordu:
​— İğneden korkuyor! Anlıyor musun, koca adam iğneden korkuyor!
​Nazra bu kez tutamayarak kısa ve tiz bir kahkaha attı. Öykü ise arkada söylenmeye devam ediyordu:
​— Kaç saattir "Acımayacak" diyorum, dilimde tüy bitti! Adam hastanenin ortasında çocuk gibi inliyor!
​Tam o sırada, telefonun hoparlörüne doğru yaklaşan Mert’in isyankar sesi kulakları tırmaladı:
​— Öykü, hani aramızda kalacaktı bu? Karizmamı yerle bir ettin!
​Nazra, günün tüm bu ağırlığı ve içini kemiren o belirsizlikler arasında, yorgun bir tebessümle arkadaşlarını dinliyordu. Nemi olmamıştı ki? Evlilik yoluna baş koymuş, hayatlarını birleştirmek isteyen bu iki inatçı keçi, son birkaç gündür birtakım resmi prosedürleri halletmek için koşturuyor, ama her defasında ayrı bir komediye imza atıyorlardı. Telefonun arka planından Mert’in söylenmeleri hala yankılanıyordu:
​— Korkuyorum, kardeşim! Başka şekilde alsınlar kanı, ne biliyim parmağımı falan delsinler!
​Öykü’nün sinirli ama bir o kadar da alaycı sesi araya girdi:
​— Nasıl mesela, büyüyle mi? Uzat kolunu da bitsin bu işkence!
​Nazra, hafifçe dikiz aynasından kendisine dik dik bakan taksi şoförüne baktı. Yüzündeki o istemsiz gülümseme yavaşça soldu; dudaklarını ısırdı, içindeki o derin sıkıntı yeniden göğüs kafesini yoklamaya başladı. Sencer’den hala ses çıkmamıştı. Bu düşünce, Öykülerin neşeli gürültüsünün arasında ağır bir gölge gibi düştü üstüne.
​En sonunda Mert telefonu Öykü’nün elinden kapmış gibi, soluk soluğa telefona bağırdı:
​— Alo, Nazra!
​— Efendim, Mert?
​— Lütfen gel, bu kadın beni gerçekten boğacak! Sensiz bu hastaneden sağ çıkamayacağım!
​Nazra, bu eğlenceli ve bir o kadar da absürt durumu kaçırmak istemiyordu. Yorgunluğu günün geri kalanında da devam edebilirdi ama şu an, o dört duvar arasında yalnız kalmaktan çok daha iyiydi bu kaçamak.
​Öne doğru eğildi, dikiz aynasındaki şoföre seslendi:
​— Abi, beni şehir hastanesine bırakır mısınız? Rota değiştireceğiz de.
​Yaşlıca adam, dik aynadan Nazra’nın solgun yüzüne şöyle bir baktı, ardından uzatılan parayı onaylar gibi başını sallayıp sessizce arabasını hastanenin yoluna çevirdi.
​Mert ise arkadan derin bir "Oh" çekerek telefonu kapmadan hemen önce son kez haykırdı:
​— Sağ ol, Nazra! Hızır gibi yetiştiğin için bin yaşa!
​Taksi hastanenin acil girişinin önünde durduğunda, Nazra ücreti ödeyip hızla indi. Yol da bitmişti zaten. Serin hastane koridorlarından geçerek kan alma bölümüne doğru yöneldi. Karşılaştığı manzarayı görünce olduğu yerde kalakaldı.
​İki hemşire, Mert’in o koca kaslı koluna adeta yapışmıştı. Öykü ise sevgilisinin yüzünü diğer tarafa doğru çevirmiş, iki eliyle kafasını sabit tutarak "Acımayacak, bakmıyorsun bile!" diye söyleniyordu. Mert ise kendisini idama götürüyorlarmış gibi yardım çığlıkları atıyordu. Bu komik duruma bakan sadece Nazra değildi; bekleme salonundaki birkaç hasta ve görevli de kahkahalarını gizlemeye çalışarak bu absürt tiyatroyu izliyordu.
​Nazra hızlıca arkadaşlarının yanına geldi ve odanın kapısını arkasından kapatıp ortamdaki kalabalık uğultuyu kesti. Öykü, kurtarıcısını gördüğü gibi hemen yanına atıldı.
​— Yetiştin valla, iyi ki geldin!
​Nazra, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafa bakınıyordu. Mert ise kollarını çekiştiren hemşirelere direnerek acıklı bir ses tonuyla sızlandı:
​— De şu kadınları başımdan Nazra! Kolumu koparacaklar!
​Hemşirelerden biri, bıkkın ama profesyonel bir tebessümle nefesini bıraktı:
​— Beyefendi, sakin olursanız bir saniyede bitecek ama hareket ettikçe iğne çıkıyor!
​Mert, son çare olarak gözlerini Nazra’ya dikti; bakışları adeta "Beni bu canilerin elinden kurtar" diye yalvarıyordu. Nazra, arkadaşının bu haline istemsizce sırıtarak Mert’in yanına geçti.
​— Tamam, sakin ol Mert. Bitti artık, ben geldim.
​— Koluma baksana Nazra! Adamı delik deşik ettiler, tarla gibi patenti çıktı buranın!
​Nazra, Mert’in terden sırılsıklam olmuş alnına uzanıp cebinden çıkardığı kağıt mendille nazikçe sildi. Öykü de sevgilisinin yanına oturmuştu ama sinirden ayağını yere vuruyordu.
​— Bak sevgilim, şurada bir saat oldu buradayız...
​Öykü’nün sesi sakin çıkmaya çalışsa da, altındaki o açık tehdit tonu odadaki herkes tarafından hissedilmişti. Mert ve Nazra aynı anda bu baskı karşısında bunalan Öykü’ye baktılar.
​— Sen beni strese soktun, ondan olmuyor! dedi Mert kendini savunarak.
​— Ben mi strese sokmuşum?
​— Şu an üstüme tapıyorsun ama içeride az kalsın harcıyordun beni!
​— Yemin ederim öldürürüm seni burada, Mert!
​Mert, Öykü’nün bu keskin bakışları karşısında yutkundu ve hızla Nazra’ya döndü:
​— Şuna bir şey de Allah aşkına Nazra!
​Nazra, şaşkınlıkla bakan iki hemşireye mahcup bir gülümseme gönderdi. Üzerindeki uzun, açık kahverengi trençkotunu çıkarıp sandalyenin sırtına astı. Odanın havasını değiştirmek ister gibi otoriter ama yumuşak bir sesle araya girdi:
​— Öykü, sen dışarı çık bir hava al istersen. Sevgilinin damarlarını salona döktün zaten, biraz oksijen iyi gelir.
​Öykü öfkeyle ayaklarını yere vura vura kapıya yöneldi, çıkmadan önce arkasına dönüp bir kez daha uyarı dolu bir bakış attı.
​Nazra kapının kapanmasıyla birlikte Mert’e döndü:
​— Evet... Sende sakin ol şimdi. Kolları serbest bırak bakalım.
​Hemşirelere doğru hafifçe başını eğdi:
​— Rica etsem, bir taneniz şöyle en sessiz ve hızlı şekilde hallediverse? Çocuk korkudan bayılacak çünkü.
​Hemşire gülümseyerek tüpü yeniden hazırladı. Nazra ise koltuğun hemen kenarına geçip eğildi, gözlerini Mert’in gergin yüzüne dikti. Dikkatini dağıtmak için sakin bir sesle sordu:
​— E, Mert... Anlat bakalım, düğünde damatlık nasıl olacak?
​Mert, iğneye odaklanmaya çalışırken aniden kaşlarını çattı, ne demek istediğini anlamayarak boş boş Nazra’ya baktı.
​— Mesela siyah damatlık çok yakışır be, ne dersin? diye devam etti Nazra, hafifçe sırıtarak. — Öykü de muhtemelen kabarık, masalsı bir gelinlik giyer... Düşünsene o detayı. E, çabuk anlatasana, nasıl karar verdiniz bu modellere?
​Mert, kollarındaki acıyı ve o metal ucun soğukluğunu unutmaya çalışarak yutkundu; gözleri Nazra’nın anlattığı hayale kaydı.

— Heyecandan öleceğim ben!
​Nazra hafifçe arkadaşına doğru eğildi, gözlerindeki o şakacı parıltıyla devam etti:
— Mesela düğün salonunun kapısından içeri gireceksiniz, kolunda Öykü... Düşünsene o anı.
​Mert, kolundaki iğnenin batmasına aldırmamaya çalışarak derin bir yutkundu; hayalin içine çekilmişti adeta:
— Düğünün ortasında heyecandan bayılıverirsem kesin...
​Nazra, tutamayarak temiz ve neşeli bir kahkaha patlattı:
— Kesin bayılırsın! Hatta ilk dansınızda Öykü'nün gelinliğinin eteklerine basıp ikiniz birden yere kapaklanırsınız.
​Mert gözlerini devirip başını salladı:
— Kesin, var ya, kesin onu da beceririm!
​İkisi de gülüşürken, araya işini bitiren hemşirenin rahatlatıcı sesi girdi:
— İşte bu kadar, geçmiş olsun!
​Nazra hafifçe kenara çekildi. Mert koluna sarılı küçük pamuğa bakıp yüzünü buruşturdu:
— Bütün bu drama, bu kadarcık şey için miydi yani?
​Nazra ceketini koluna alırken hafifçe gülümsedi, fakat tam o an hafif bir baş dönmesi hissetti. Zihnindeki o bulanıklık kısacık bir an için gözlerinin önünü kararttı ama hiç bozuntuya vermeden dik durmaya çalıştı. Hemşireye teşekkür edip odadan çıktılar.
​Mert, hastane koridorunda Nazra’nın hemen yanında yürüyordu; üzerindeki o büyük yükten kurtulmanın verdiği rahatlıkla tahtaya vurur gibi kolunu salladı. Nazra’ya doğru eğilip kurnazca göz kırptı:
— Aklımızda bulunsun baldız, seni de baş göz ederiz yakında!
​Nazra, Mert’in bu rahatlığına karşı gülmeden edemedi:
— Mert, ben bu korku hikayene en az on sene boyunca her yıl dönümünüzde güleceğim, haberin olsun.
​Mert hemen ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı:
— Aman diyeyim, Sencer’e anlatma yeter ki! Adamın yanında karizmam zaten halıfleks gibi yere serildi, bir de onun diline düşmeyeyim.
​Nazra, Sencer’in adı geçince içindeki o sızının yeniden yokladığını hissetti ama yüzündeki tebessümü bozmamaya çalışarak kahkahayı bastı:
— Merak etme, Sencer’e aramızda kalacağına dair söz veririm.
​Kapının önünde kollarını bağlamış, sabırsızlıkla onları bekleyen Öykü, ikisinin gülerek geldiğini görünce rahat bir nefes aldı ve hafifçe ellerini birbirine vurarak alkışladı:
— Ooo, paşamız kan vermeyi başarmış! Helal olsun!
​Öykü sevgilisinin yanına adımlarken, Nazra ise çantasına uzandı. İçindeki o yorgunluk ve hafif bulantı yeniden dalga dalga yayılırken, zihninde hala tek bir soru yankılanıyordu: Neredeydi bu Sencer?
Mert sevgilisini şaka yollu tek kolunun altına almış, kafasını koltuk alt sıkıştırmasında zapt etmeye çalışıyordu. Öykü ise isyankar homurtular eşliğinde kollarıyla çırpınıp kurtulma mücadelesi veriyordu. Nazra, hastane kapısının önünde dikilirken, dalgın ve yorgun gözlerini bu ikilinin üzerindengezdirdi. Dudaklarında solgun, hafif alaycı bir kıvrım belirdi.
​— Siz var ya... Büyümemiş iki çocuksunuz resmen, dedi başını hafifçe iki yana sallayarak.
​Öykü, Mert’in kolunun baskısından ansızın sıyrılıp geriye doğru bir adım attı. Dağılan saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken soluk soluğa çıkıştı:
— Mert, kes artık şunu! Vallahi çocukla evleniyorum zannedecek millet!
​Mert ise hiç istifini bozmadan, göğsünü gururla kabartıp dramatik bir tonda iç çekti:
— Aman karıcığım, kahrımdan kırılıyorum ama! Daha şimdiden hor görmeye başladın beni, halbuki ne hayallerle gelmiştim buraya.
​O an, Öykü’nün yüzündeki o canlı, masum mutluluk ifadesi aniden dondu. Yanakları utançtan ya da içindeki bastırılmış bir hissiyattan mıdır bilinmez, birdenbire kıpkırmızı kesildi. Gözlerini kaçırıp derin bir nefes aldı. Bu ani değişimi, aralarındaki o neşeli havayı bıçak gibi kesen sessizliği hem Mert hem de Nazra anında fark etti. Nazra’nın içine oturan o tuhaf kuşku, midesindeki bulantıyla yarış edercesine tırmandı. Arkadaşının üzerindeki bu ani gerginliği sezmenin huzursuzluğuyla hemen araya girdi, sesini yumuşatmaya çalışarak Öykü’ye doğru bir adım attı:
​— Ee... Mert’in karısı, bitti mi bari tüm şu resmi prosedürler? Kaçak kat çıkmadılar değil mi hastanede devlete inat?
​Öykü, arkadaşının bu kurtarma hamlesiyle kendine gelir gibi oldu. Boğazını temizlercesine hafifçe öksürdü; o anlık gölgeyi üzerinden atmaya çalışarak zoraki, yapay bir tebessüm takındı yüzüne:
— Bitti... Sonunda bitti, şükür kurtulduk buralardan.
​Mert, üzerindeki o tuhaf anın farkına varmış ama üstelememeyi seçmiş gibi ellerini ceplerine soktu ve rahat bir nefes vererek konuyu değiştirdi:
— Valla her şeyi hallettik sayılır, geriye bir tek o büyük düğün telaşı ve kuaför stresi kaldı.
​Öykü de toparlanmış görünmek ister gibi hızla adımlayıp Nazra’nın koluna girdi; Mert’in yanından uzaklaşıp adeta sığınacak güvenli bir liman arar gibi arkadaşına yaslandı.
​Hastanenin otomatik cam kapılarından dışarı, İzmir’in o serin, akşamüstü esintisine doğru adım attılar.
​Fakat dışarıdaki o ferah hava, Nazra’ya beklediği rahatlığı sunmak bir yana dursun, zihnindeki o uğultuyu ve midesindeki dalgalanmayı katbekat arttırdı. Sencer’den hâlâ haber alamamanın yarattığı o ağır vicdani baskı, günün tüm yorgunluğuyla birleşti. Gözlerinin önündeki renkler yavaş yavaş silindi, cadde lambalarının sarı ışıkları birbirine karıştı, sokak gürültüsü aniden derin bir sessizliğe gömüldü.
​Nazra’nın adımları birden bire kesildi; gözleri tamamen karardı ve bedeni taşıyamayacağı bir ağırlıkla, hastanenin soğuk asfaltına doğru yığılıp kaldı.
​Öykü, çığlığa benzer bir korkuyla arkadaşının yanına çömeldi, omuzlarından tutup sarstı:
— Nazra! Nazra, aç gözlerini! Ne olur aç!
​Mert, gördüğü manzara karşısında bir an ne yapacağını bilemedi ama hemen toparlanıp acil kapısına doğru koştu:
— Yardım edin! Acil yardım, bayıldı biri!
​Hızla koşan birkaç hemşire, güvenlik görevlisi ve çevredeki endişeli insanlar etrafı sardı. Nazra’yı dikkatle sedyeye yatırıp acil servise doğru taşıdılar. Öykü ile Mert de arkalarından koştular. Doktor kısa bir ilk müdahalenin ardından hemşirelerden birine başını sallayarak talimat verdi:
— İçeriye, gözlem odasına alın.
​Öykü, elleri titreyerek ve gözlerinde biriken yaşları saklamaya çalışarak sedyenin peşinden odaya girdi. Mert ise arkasından gelip Öykü’nün omuzlarından tuttu, onu sakinleştirmeye çalıştı.
​Sedye odaya yerleştirildiğinde, Nazra yavaşça araladı gözlerini. Başında endişeyle bekleyen, yüzü sararmış Öykü’yü buldu bakışları. Arkadaşının o korku dolu, titreyen yüzüne baktı, zihni hâlâ pusluydu.
​— İyiyim... dedi cılız bir sesle.
​Öykü hemen isyan eder gibi ellerini iki yana açtı:
— İyi mi? Kızım asfaltın ortasına yığılıp kaldın, ne iyisi!
​O sırada doktor içeri girdi. Nazra’nın yatağının ucuna yaklaşırken hafifçe gülümsedi:
— Geçmiş olsun Nazra Hanım, nasıl hissediyorsunuz kendinizi?
​Nazra yatakta biraz daha doğrularak yutkundu:
— İyiyim, teşekkür ederim... Sanırım sadece biraz yoruldum.
​Doktor anlayışlı bir tonla başını salladı:
— Bayıldınız. Büyük ihtimalle yoğun bir gün geçirdiniz, stres ve yorgunluk birleşince tansiyonunuz düştü. Yine de sağlama almak için küçük bir kan testi istedim, sonuçlardan sonra çıkabilirsiniz.
​— Teşekkürler doktor bey, dedi Nazra.
​Doktor odadan çıktıktan kısa süre sonra hemşire içeri girdi; Nazra’nın kolundan dikkatle kan örneğini alıp çıktı.
​Mert, Öykü’nün yanındaki sandalyeye oturmuş, sessizce bekliyordu. Nazra ise başını hastane yastığına gömmüş, tavana bakıyordu. Aradan geçen iki uzun saat boyunca odada neredeyse hiç konuşulmadı. Nihayet kapı hafifçe aralandı ve doktor elinde dosyayla içeri girdi.
​Nazra sabırsızca toparlandı:
— Artık gidebiliriz değil mi doktor bey?
​Doktor hafifçe tebessüm ederek dosyayı kapattı:
— Tabii ki gidebilirsiniz, fiziksel olarak şu an gayet sağlıklısınız.
​Öykü ve Mert derin bir "oh" çekerek ayaklandılar. Nazra tam teşekkür edecekken, doktor cümlemi bitirmedim der gibi elini kaldırdı:
​— Yalnız... Bir de tebrik etmemiz gerekiyor galiba. Siz 1.5 aylık hamilesiniz, Nazra Hanım.
​O an, odadaki zaman adeta durdu. Nazra yatakta kalmaya çalışan bedeninin sarsıldığını hissetti.
Hamile mi?
Ben mi? demişti içinden. Hamile bildiğin... bebek yani?
​Mert şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini kocaman açtı, kekeleyerek sordu:
— Bebekli... hamile olandan mı? Yani gerçek bir bebek mi?
​Doktor gülerek başını salladı:
— Evet, gayet sağlıklı görünen bir gebelik. Bilmiyor muydunuz?
​Mert şaşkınlıkla başını iki yana salladı:
— Hayır...
​Nazra ise elleriyle yatağın kenarına tutunurken adeta dili tutulmuştu. Kendi sesini bile duyamaz hâlde fısıldadı:
— Ben mi?
​Öykü, şoktan kilitlenen arkadaşının yanına hızla yanaştı, ellerini Nazra’nın ellerinin üzerine koydu. Gözleri dolmuştu ama yüzünde engel olamadığı dev bir tebessüm vardı:
— Hafifçe kalk... eve gidelim. Hadi Mert, durma öyle.
​Mert de kendine gelerek başını salladı, kapıya doğru yöneldiler. Hastaneden sessizlik içinde çıktılar.
​Araba çalıştı ve yola koyuldu; ancak ne Mert’ten ne Öykü’den ses çıktı. Araba camından süzülen sokak lambalarının ışığı altında Nazra, eli istemsizce karnına doğru gitti. Zihni bin bir parçaya bölünmüştü; bir yandan bu ani haberin şokunu yadırgıyor, diğer yandan içinde büyüyen o minik mucizenin Sencer’den bir parça olduğu düşüncesiyle kalbi göğüs kafesini zorluyordu.
​İçindeki o sınırsız mutluluktan ötürü arabanın ortasında bağıra bağıra “
“Hamileyim! Sevdiğim adamdan, Sencer’den!”
​İçindeki o taşkın neşe, boğazında düğümlenen devasa bir duygu seline dönüşmüş, arabanın içinde sessiz bir çığlık gibi yankılanmıştı. Ama Nazra bu mutluluğu dışa vuramamış; sadece arabanın buğulu camından dışarıda akıp giden karanlık sokağı izlemekle yetinmişti.
​Araba binanın önünde durduğunda, Öykü arkadaşının koluna girerek daha dikkatli bir şekilde inmesine yardım etti. Sessizce apartmana girdiler. Eve geçtiklerinde, Aysun’u salonun köşesindeki dikiş makinesinin başında, loş ışıkta sessizce kumaş dikerken buldular. Çocukları bu halde, solgun ve yorgun görünce dikişi bırakıp hızla yanlarına geldi. Mert ve Öykü salondaki koltuğa çekilirken, Nazra doğrudan annesinin gözlerinin içine baktı.
​Aysun, kızının kireç gibi beyaz yüzünü görünce endişeyle kaşlarını çattı:
— Kızım, iyi misin? Ne bu halin?
​Nazra derin bir yutkundu; kelimeler boğazına batıyordu ama söylemek zorundaydı:
— Anne... Konuşabilir miyiz?
​Aysun başıyla onayladı:
— Geç mutfağa, hadi.
​Baş başa kaldıklarında Nazra, elleri titreyerek annesinin karşısına oturdu. Gözlerindeki o mahcubiyet ve içindeki bastırılamaz heyecanla fısıldadı:
— Anne... ben... ben hamileyim.
​Aysun, kızından dökülen bu iki kelimeyi idrak etmeye çalışır gibi öylece baktı. Kızının o yeşil gözlerindeki gerçeği gördüğü an, yüzündeki şaşkınlık yerini buz gibi bir ifadeye bıraktı.
​— Nasıl? dedi Aysun, sesi buz gibi kesilerek.
​— Sencer... Sencer’in bebeği, dedi Nazra, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek.
​Ama Aysun’un aniden havaya kalkan eli ve yükselen sesi mutfağın duvarlarında patladı:
— Olmaz! Daha gençsin sen kızım, kendine gel!
​Salonun kapısında duran Öykü endişeyle atıldı:
— Aysun teyze, bi dinle lütfen—
​Aysun başını çevirip keskin bir bakış fırlattı:
— Sen sus, Öykü!
​Tekrar Nazra’ya döndü, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu:
— Olmaz, duyuyor musun? Asla olamaz!
​Nazra, korkuyla ve ne yapacağını bilemez bir halde annesine baktı:
— Anne...
​— Olmaz dedim, asla! Aldıracaksın o çocuğu!
​Nazra yerinde sarsıldı, kulaklarında devasa bir çınlama koptu:
— Aldıramam anne! Sencer’in çocuğu bu, onun bir parçasından vazgeçmem!
​Aysun öfkeyle, gözlerinde yılların biriktirdiği o acı dolu isyanla bağırdı:
— Hani nerede kızım o adam?! Ortada yok!
​— İşi vardır anne, gelecektir...
​Nazra’nın bu savunması, Aysun’un içindeki o sönmeyen yarayı deşmeye yetmişti. Annesinin gözlerindeki öfkenin hemen arkasında yatan o derin acıyı, o koruyucu korkuyu net bir şekilde görüyordu Nazra. Zamanında babası, Aysun hamileyken onları terk edip gitmiş, Aysun ise genç yaşta tek başına bir evlat büyütmenin tüm yükünü sırtlamıştı. Annesinin dedesinin kulaklarında çınlayan o buz gibi sesi, o eski sözleri Nazra’nın zihninde yeniden yankılandı:
​"Adam peşinden gittiğinde ne oldu? Bak, yine benim yanımdasın, yapayalnız..."
​Aysun, öfkeyle kızının kolundan tuttuğu gibi ayağa kaldırdı:
— Hadi yürü!
​Nazra şaşkınlıkla direndi:
— Nereye anne?!
​— Doktora! Aldıracaksın o bebeği, bu hayatı mahvetmene izin vermem!
​Öykü ve Mert, salonun kapısından çıkıp gelen bu fırtına karşısında ne yapacaklarını bilemez halde kalakalmışlard

— Bırak beni anne!
_Yürü dedim sana!
​Öykü araya girip kollarını siper etti:
— Aysun teyze, yapma, dur! Lütfen dinle!
​Aysun kızını bileğinden çekekiştirirken, Nazra tüm gücüyle direndi ve öfkeyle haykırdı:
— Bırak beni!
​Aysun, öfkenin ve korkunun birbirine karıştığı o kör noktada, ellerini kontrol edemez bir halde kızının yüzüne sert bir tokat indirdi. Mert korkuyla öne atılmaya yeltendi ama Aysun teyzenin ikinci tokadı havadayken duraksadı, yine de o sarsıntıyla Nazra’nın başı yana düştü.
​Aysun, yaptığı şeyin dehşetiyle bir an öylece kalakaldı. Eli havada asılı kaldı. Nazra’nın yanağındaki kızarıklığa baktığı an, zihninde yıllar öncesine ait o karanlık gün canlandı. Kendisi de hamileyken, Nazra’nın babası ona hiç acımadan böyle vurmuş, canını yakmıştı. Ve şimdi... Şimdi o aynı acımasızlığı kendi elleriyle, kendi canına, kızına yapmıştı.
​Aysun acıyla, genzinden kopan bir hıçkırıkla kızına baktı.
​Nazra ise gözlerinden süzülen yaşları sert bir hareketle sildi, yeşil gözlerini dimdik annesine dikti:
— Aldandım anne... Seni kendim gibi sanmakla en büyük hatayı yapmışım.
​Öykü panikle araya girmeye çalıştı:
— Durun, ne olur... Hadi oturun, sakinleşip konuşun!
​Nazra başını iki yana salladı, sesindeki o kırgınlık odadaki havayı bıçak gibi kesti:
— İstemiyormuşun beni... Bebeğimi de istemiyorsun.
​Aysun, suçluluk ve pişmanlıkla kavrulan yüreğiyle tek bir kelime bile edemedi; arkasından "Kal" diyemedi.
​Nazra annesinin o suskun, çökmüş haline son bir kez baktı ve arkasına bile bakmadan evden çıktı. Merdivenleri inerken dizlerindeki derman tamamen çekilmişti. Apartmanın dış kapısının önüne geldiğinde daha fazla ayakta duramayarak dizlerinin üstüne çöktü.
​Gözyaşlarına artık engel olamıyordu. Titreyen ellerini yavaşça karnının üzerine bastırdı, minicik bir sığınak arar gibi bebeğine doğru kapandı:
​— Ağlamıyorum ben... Üzülme tamam mı? Baban... bulur bizi, alır bizi buradan, sutur beni...
​Karanlık sokakta tek başına, hıçkırıklarını içine gömerek kendi kendini susturmaya çalıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…