18. bölüm · Güneş Eczanesi
HESAP
Portakal suyumdan o son ferahlatıcı yudumu da içtikten sonra bardağı sertçe masaya bıraktım. Ahşap masanın ucuna oturup kollarımı göğsümde kavuşturdum ve dışarıda kopacak o kaçınılmaz fırtınayı beklemeye başladım. Koridordan gelen çığlıklar artık katlanılamaz bir boyuta ulaşmıştı. Aylin, ses tellerini yırtarcasına bağırıyordu:
"SEN OYUNCAK BEBEKLERİNLE OYNARKEN BEN ONLARIN ELİNDE İŞKENCE GÖRDÜM! BENİ BUNUNLA SUÇLAYAMAZSIN!"
Irmak ise o yaralı gövdesine rağmen sarsılmaz bir soğukkanlılıkla karşılığını veriyordu:
"EN AZINDAN HAİNLİK ETMEDİM VE ÜSTÜNE SANKİ HİÇBİR ŞEYE SEBEP OLMAMIŞ GİBİ ORTALIKTA DOLANMADIM!"
Irmak ne kadar sakin kalarak onun damarına bassa da, Aylin adeta içini yırtarcasına feryat etmeye devam etti:
"NE BİLİCEĞİM ERKAN’IN YA DA SENİN SATMADIĞINI!"
Merdivenlerden yukarı doğru koşan ağır postal sesleri yankılandı koridorda. Tanıdık olmayan, kalın bir erkek sesi ikisinin de lafını bıçak gibi kesti:
"GERİZEKALILAR! AŞAĞIDA POLİS VAR, HER ŞEYİ AVAZANIZ ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRIYORSUNUZ! SUSUN LAN!"
İçimden, "Evet, gerçekten bunlar salak mı ya?" diye geçirdim. Aşağıda kapıya dayanmış polisler varken, yukarıda polise en büyük ipucu olabilecek kirli çamaşırları bağırarak konuşuyorlardı. Çok geçmeden hızlı ve tekinsiz ayak sesleri benim kaldığım odanın kapısına yöneldi ve kapı tıklatılmaya bile tenezzül edilmeden gümbürtüyle açıldı.
İçeriye giren, o gözlerinden zehir fışkıran yılan Aylin’di. Beni yatağın kenarında paniklemiş bir halde değil de, kollarımı kavuşturmuş gayet dik ve hazır bir şekilde karşılaması onu bozmuş olacak ki duraksadı:
"Oooo... Demek ki beni tehdit olarak görüyorsun çaylak" dedi alaycı bir dille.
Yüzümdeki o sakin First Lady maskesini ve asil duruşumu zerre bozmayarak gözlerinin içine baktım:
"Evet... Her an, her şeye hazırlıklı duruyorum," dedim pürüzsüz bir sesle.
Bu dik başlılığım onu iyice çileden çıkardı; öfkeyle üzerime doğru yürümeye başladı. O an masanın üstünde duran keskin kahvaltı bıçaklarından birine elim gitti; bıçağı kabzasından kavrayıp parmaklarımın arasında havalı bir tur çevirdim. Hamlemle birlikte adımları aniden durdu. Pis bir tebessümle güldü, saçlarını tek bir el hareketiyle yana çevirerek o kesik kulağının olduğu korkunç, dikişli kısmı bana gösterdi. Sesine acı dolu bir ton katarak konuştu:
"Baksana... Kulağım yok. Az çok doktorluktan, ilk yardımdan anlıyormuşsun, öyle duydum mahalleliden, bu acıya dayanan o küçük bıçağa tenezzül eder mi? " dedi.
Durdu, arkasındaki banyonun ahşap kapısına sırtını yaslayıp gözlerini bana dikerek bir cevap bekledi. Boğazımı temizleyip gayet net ve bilimsel bir dille konuştum:
"Evet, biliyorum... Ama o dediğin gibi canlı canlı kesilme ihtimali çok zor olan bir kısımdan sonra, acı eşiğin ne kadar yüksek olursa olsun illa ki acıdan bayılmışsındır," dedim.
Yüzü kasıldı, gayet net bir şekilde kestirip attı:
"Hayır... Bayılmadım, ama bayılsamda acıyı bir yere kadar hissederdim dimi?" dedi.
Masadaki bardağımdan sakince bir yudum su içip bardağı bıraktım:
"Tamam, bu dünyadaki en dayanıklı, en acımasız insan sensin, kabul. Bana bu yaranı göstererek hissettirmeye çalıştığın o korku şeyini de çok iyi anladım. Evet, belki fiziksel olarak beni burada-"
Lafımı bitirmeme izin vermeden üzerime doğru vahşi bir hamle daha yaptı. Gözlerindeki o ifade o kadar çiğ, o kadar caniceydi ki korkmamak elde değildi; içimdeki o cesur kız bir anda geri çekildi, yavaş yavaş yatağa doğru gerilemeye başladım. Üstüme üstüme yürürken tısladı:
"Evet... Bak, durumu çok iyi anlamışsın. Seni şurada tek bir elimle nefessiz bırakıp boğarım. Madem bu kadar yüksek bir yorumlama yeteneğin var, söylesene bakalım; dövmek bana bir şey kazandırmayacağına göre senden asıl ne istiyorum?" diye sordu.
Adımlarım yatağın kenarında durdu; ben durunca o da durdu, ellerini eşofmanının ceplerine sokup sağ dizini hafifçe kırarak kibirle dikildi karşımda. Gözlerimi kenetledim:
"Benden istediğin o şey her neyse... Onu alabilmek için önce benim canımı alman lazım Aylin!" dedim.
Bunu duyunca odanın duvarlarını çınlatan öyle iğrenç, öyle şeytani bir kahkaha patlattı ki sinirlerim altüst oldu; o sabahtan beri korumaya çalıştığım sakinliğim saniyeler içinde darmadağın olmaya başladı. Alnımdan soğuk soğuk ecel terleri sızıyordu resmen. İçimden, "Umarım Irmak yetişirsin... Çünkü galiba bu manyak beni burada harbi harbi dövecek" diye yalvarıyordum.
"Ben Çeçe için kendi canımı, tüm hayatımı ortaya koydum kızım; senin o sıradan canın benim gözümde hiçbir şey!" dedi. Yavaş adımlarla yatağın kenarına oturdu, parmaklarıyla benim az önce kalktığım yatak örtüsüne nefretle bastırdı: "Çeçe’ye hayatımda ilk defa tam olarak bu odada, bu yatakta sarılmıştım ben. O zamanlar sen daha okulda abc takılan sıradan küçük bir kız çocuğundan ibarettin," diyerek maziyle vurdu beni.
Fena halde sinirlenmiştim; Aylin’in bakışlarındaki o sinsi, zafer kazanmış tebessüme bakılırsa bu öfkem yüzümün kızarmasından dışarıya da vurmuştu. Ama sakin olmak, gardımı düşürmemek zorundaydım; çünkü bunu beni delirtmek, hata yaptırmak için bilerek yapıyordu. Tamam Ceren, sakinleş... Bak, o dışarıda çetecilik, evcilik oynarken sen Muğla’da dünyanın en etkili savunma sporlarıyla ilgileniyordun, o antrenmanları boşuna yapmadın ya! Ayyy evet, bunu nasıl unuturdum, teknik olarak bana karşı koyamayacağı gün gibi ortadaydı. İki saniye içinde yüzümdeki o öfkeyi toparladım, dudaklarıma sahte de olsa emin bir tebessüm yerleştirdim. Ama içimde hala koca bir tereddüt dalgası vardı; kız haklıydı, kendi canını feda edebilecek kadar gözü dönmüş bir psikopat beni şurada saniyeler içinde öldürebilirdi. Allah’ım sen yardım et, ne yapacağım ben?
Yatağın kenarından yavaşça doğruldu, üstüme doğru adımladı; korkudan adeta olduğum yere kilitlenmiştim. O sırada elini cebine attı ve oradan daha önce hiç görmediğim, garip şekilli, keskin bir kelebek bıçak çıkardı. Metalin o soğuk parıltısını görünce galiba yolun sonuna geldiğimi, öleceğimi anladım. İçimdeki tüm First Lady'liği bırakıp avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım:
"İmdatttttttt! Kimse yok mu, imdattt!"
Feryadım daha odanın duvarlarında sönmeden, Irmak sanki kapının hemen köşesinde pusuda bekliyormuş gibi bir fırtına gibi içeri daldı! Aylin onu karşısında görünce elindeki kelebek bıçağı parmaklarının arasında bir oyuncak gibi umursamazca çevirmeye başladı. Olduğu yerde sabit kalıp Irmak’ın ona doğru hamle yapmasını bekledi. Üstelik Irmak'ın moralini bozmak, canını acıtmak için o zehirli dilini tekrar kullandı:
"Sen beni normal, sapasağlam halinle bile alt edemezdin Irmak; şimdi bir de o sakat halinle mi üzerime gelmeye cesaret ediyorsun?" diyerek güldü.
Irmak durdu, yüzüne iğrenç, meydan okuyan bir kahkaha yerleştirdi. Tam o an koridordan yeni koşma sesleri geldi ve Irmak belindeki o siyah silahı saliseler içinde çekip namluyu doğrudan Aylin’e doğrulttu. Odaya hızla giren iki kız, ellerini bellerindeki silahlara atarak anında odanın yan taraflarına çekilip siper aldılar. Kızlardan biri kaşlarını çatarak bağırdı:
"Ne oluyor burada Irmak? Ne bu tantana?"
Irmak yüzünde nihayet o mutlu sona, intikama yaklaşıyormuş gibi bir ifadeyle silaha bastırarak konuştu:
"Bu orospu... (Gözleriyle yatakta duran Aylin’i işaret ederek) Elindeki o bıçakla yengemizi, Ceren'i tehdit ediyor, canına kastediyor!" dedi.
Aylin ellerini masumca beline koyarak dikleşti:
"Hayır! Öyle bir şey yok, yalan söylüyor! O beni—"
İçeri giren kızlardan diğeri lafı uzatmadan kulakları sağır edecek bir sesle kükredi:
"KESİNNNNNNN SESİNİZİ! (Hemen yanındaki diğer kıza dönerek) Git, çabuk Çeçe’yi çağır buraya!" diye emir verdi.
Kız emri alır almaz odadan fırladığı gibi, içeride kalan diğer kız dizindeki cepten ikinci bir silah daha çıkarttı. Bu neydi kardeşim, ben yine nasıl bir cehennemin ortasındaydım? Her köşe başında patlayan silahların, bu çete savaşlarının içinde resmen esir kalmıştım. Allah’ım Çeçe lütfen gel... Yalvarırım yetiş artık!
Kız ellerindeki çift silahlardan birini Irmak’a, diğerini ise Aylin’e doğrultmuştu. Aşırı tehditkar, buz gibi bir ses tonu ile konuştu:
"İkiniz de beni çok iyi tanıyorsunuz; yemin ederim hiç acımadan şuracıkta ikinizi de öldürürüm," dedi.
Aylin o alaycı, umursamaz ses tonuyla kıza çıkıştı:
"Kimsin lan sen? Sen kimsin de bizi öldürecekmişsin, hadi ordan!"
Kız ses tonundaki o öldürücü soğukluğu hiç değiştirmeden cevabı yapıştırdı:
"Bana bak sikik... Sen artık bu mahallede hiçbir şeysin, hükmün bitti! Irmak da ağır yaralı, hiçbir zaman o eski gücüne kavuşamayacak. İkiniz de artık bu saatten sonra sadece birer yüksünüz! O yüzden şansınızı daha fazla zorlamadan ellerinizi—"
Irmak, kızın lafını barbarca bölerek Aylin’e döndü:
"Duydun mu Aylin? İkimiz de yukarısı tarafından çoktan gözden çıkarılmışız bile. Yani anlayacağın, şu an senin o pis beynini şuraya akıtmamak için önümde hiçbir sebebim kalmadı!" dedi.
Aylin bu tehdit karşısında gözünü bile kırpmadan bir anda belinden kendi silahını çıkarttı. YA YETER AMA ALLAH’IMMM! DUY BENİ ARTIK, BİTMİYORDU SİLAHLAR! Silahının namlusunu doğrudan Irmak’ın göğsüne doğrulttu:
"Doğru... Sonuçta ikimiz de er ya da geç bir barajın dibini boylayacağız, o zaman ne bekliyoruz?" dedi.
Tam o saniyede, Aylin’in elindeki o kara namlu aniden yön değiştirip doğrudan bana, kalbimin üstüne döndü! Hayır, hayır, hayır... Ben... Ben o namlunun soğuk ucunu üzerimde hissedince zangır zangır titremeye başladım resmen, alnımdan sicim gibi sular boşanıyordu.
"O zaman... Madem öleceğiz, neden bu çaylakta bizimle birlikte o cehenneme gelmesin ha?" dedi Aylin gözleri delice dönerek.
Onun bu deliliği karşısında Irmak’ın bile gözlerine ilk defa gerçek bir korku oturdu. Koridordan yine kalabalık koşma sesleri gelmeye başladı. Birden odaya az önce Çeçe’yi çağırmaya giden kız da dahil olmak üzere 3 kişi daha daldı; hepsi silahlarını çekip doğrulttu. İçlerinde kıyafetinden ve duruşundan sözü geçen biri olduğu belli olan bir erkek bağırarak araya girdi:
"Ne oluyor burada gerizekalılar?! Aşağıda polisle, emniyetle uğraşıp ortalığı temizlemeye çalışıyoruz, bir de yukarıdan silah sesi mi duyulsun istiyorsunuz, amacınız ne sizin?!"
Aylin, benim korkudan darmadağın olduğumu, titrediğimi fark edince bana tekrar arkasını döndü. Silahını bu sefer az önce içeri girip konuşan o rütbeli adama doğrulttu. Resmen karşımda tam 7 tane dolu silah birbirine ve bana doğru bakıyordu; içlerinden birinin parmağı tetiğe yanlışlıkla bile dokunsa, o odadan hiç kimse canlı çıkamazdı.
Aylin bağırmaya devam etti:
"Az önce Ayşe karşımıza geçmiş, Irmak ve benim organizasyon tarafından çoktan gözden çıkarıldığımızı söyledi! Nasıl olsa zaten öleceğiz; ya suyun altında cesedimiz çürüyecek ya da parçalarımız çöp depolarında yok olacak! O zaman neden bu kızı da birlikte götürmeyeyim? Sonuçta bu hayatta benim için en değerli olan şeyi, Çeçe'yi elleriyle benden aldı o!" diye haykırdı.
Aferin yılan, şunu şöyle kafana iyice kazı bilesin!
Rütbeli adam, ismi Ayşe olan o çift silahlı kıza dönerek öfkeyle gürledi:
"Ne demek gözden çıkarılmak lan?! Ne demek bu, kim uyduruyor bunları?" Tekrar büyük bir hışımla Aylin’e doğru bir adım attı: "Bak... Silahları hemen indirin, ortada gözden çıkarılma falan yok, tamam mı? Biz bu ekipte kimi gözden çıkarttık bugüne kadar Aylin, saçmalama! Duygularınla, kıskançlığınla hareket edip aptallık etme!" diye bağırdı.
Aylin, adamın bu sözleri üzerine ellerini iki yana açarak bir cevap vermek için gardını düşürdüğü tam o salisede... İçimdeki o günlerdir bastırılan tüm cesaretimi ve antrenman hafızamı toplayarak bir fırtına gibi ileriye doğru atıldım! Tek bir saniyede silahı tutan sağ bileğini iki elimle sımsıkı, etini ezercesine kavradım; sol ayağımla dizinin arkasındaki o yumuşak boşluğa sert, kırıcı bir tekme geçirdim! Dizleri bükülüp dengesini kaybettiği an, sol elimin dirseğini silahı tutan elinin eklemine dolayıp kıvırdım ve Aylin’i saniyeler içinde büyük bir gürültüyle duvara yapıştırdım!
Kafasını beton duvara öyle sert, öyle muazzam bir hızla vurdu ki, çarpmanın etkisiyle kaşı anında patladı, yarıldı. Elindeki o kara silahı tek bir hamlede söküp aldım ve odanın ortasındaki diğer çocuklara doğru fırlattım. Çocuklardan biri silahı havada kaptı, sözü geçen adam ise duvara yaslanmış halde acıyla yere çöken Aylin’in başına doğru koştu. Kızın yüzü saniyeler içinde sızan kırmızı kanlar içinde kalmıştı; vuruşumun şiddetinden yüksek ihtimalle burnu da kırılmıştı.
Tam o saniyede, odanın kapısından içeriye koca bir öfke fırtınası gibi Çeçe daldı. Ben fena halde tir tir titriyor, o adrenalinin şokuyla Çeçe’nin gelip beni göğsüne bastırmasını, "Her şey geçti" diyerek bana sarılmasını bekliyordum.
Ama o piç kurusu... O saniyede beni tamamen görmezden gelerek, hemen yerde kanlar içinde yatan Aylin’in yanına diz çöktü!
"Aylin! Aylin sesimi duy, ne oldu burada, kim yaptı bunu?" diye panikle bağırdı.
Aylin, aldığı darbenin etkisiyle baygınlık evresinde olmasına rağmen bunu fark edip timsah gözyaşlarıyla ağlamasını yükseltti. Çeçe öfkeyle kafasını kaldırıp yanında duran rütbeli adama döndü:
"Ne oldu lan burada, konuşsanıza!"
Yanındaki o şerefsiz adam da, sanki odadaki tüm suç, tüm pusu bendeymiş gibi parmağıyla doğrudan beni işaret etti. O an odada kimsenin kimseye uzun uzadıya açıklama yapacak durumu, vakti yoktu ama yine de bu hikayede ben asla suçlu gösterilemezdim, canımı korumuştum!
Çeçe gözlerindeki o vahşi öfkeyle aniden bana döndü, oturduğu yerden ayağa kalkıp üstüme doğru yürüdü ve yüzüme karşı avazı çıktığı kadar kükredi:
"SEN KENDİNİ NE ZANNEDİYORSUN LAN?! BU NE CÜRRET, NASIL DOKUNURSUN ONA!"
NEEE?! Çeçe... Sen... Sen ne söylüyorsun Allah aşkına? Ben... Ben daha birkaç saat önce bana dünyaları vaat eden, "Sen benim hayatımsın" diyen o adamdan bunu, bu ihaneti asla beklemezdim. Başım döndü, dizlerimin bağı bir anda çözülünce acıyla olduğum yerde yere çöktüm. İçimi çeke çeke, hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştım.
Nihayet o koca yürekli kurtarıcım Irmak hemen araya girdi, bastonuna dayanarak bağırdı:
"Çeçe dur! Onun zerre bir suçu yok, o-’
Çeçe büyük bir hışımla arkasına dönüp Irmak’ın sözünü barbarca kesti:
"KES SESİNİ IRMAKKK! KIZIN YÜZÜNÜN, GÖZÜNÜN HALİNİ GÖRMÜYOR MUSUNUZ?!" diye bağırdı.
Irmak da bu haksızlık karşısında öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. O Aylin orospusu ise Çeçe’nin bu korumacı tavrını fırsat bilerek ağlamasını iyice tiyatral bir şekilde yükseltti:
"Neredesin Çeçe... Beni... Beni koruyamadın buralarda," diyerek onun boynuna sokuldu.
Çeçe, tam gözümün önünde... Benim canımı korumak için savaştığım o odada, gözümün içine baka baka onun yanaklarını elleriyle tuttu. Hem de gözümün önünde! Ben ondan büyük bir teselli, bir sarılma ve haksız yere bağırdığı için özür beklerken; o bana sanki bu odadaki azılı suçlu benmişim, sanki canına kastedilen, öldürülmek istenen ben değilmiş de öldürmek isteyen benmişim gibi davranıyordu. Kendimi artık kontrol edemiyordum; vücudumun titremesi ve hıçkırıklarım katlanarak artmıştı.
Ayşe bir anda o ölümcül sessizliği keskin sesiyle böldü:
"Çeçe, kızın gerçekten hiçbir suçu yok. Aylin elindeki o kelebekle odaya daldı ve Ceren'i güpegündüz öldürmek istedi, gözümüzle gördük," dedi net bir tonla.
Çeçe duyduğu bu kesin şahitlikle birden kafasını hızla Ayşe’ye doğru çevirdi. Ama Aylin bu durumu kendi lehine çevirmeye, beni bu evden sildirmeye kararlıydı, çığlığı bastı:
"YALANCIIII! HEPİNİZ BANA PUSU KURDUNUZ!"
Çeçe, odayı buz kestiren bir hareketle yanındaki rütbeli adamın kulağına eğilip gizlice bir şeyler fısıldadı. Ardından ayağa kalkıp Ayşe’nin durduğu kapı tarafına doğru sert adımlarla ilerlerken, o kulağına fısıldadığı adam Aylin’i yerinden tek bir hamlede kaldırıp kucağına aldı ve kendisiyle birlikte gelen diğer korumalarla birlikte odadan hızlıca çıkıp gittiler.
O darmadağın anların ortasında Irmak yavaşça, acıyla inleyerek yanıma doğru adımladı. Elindeki ahşap bastonunu parkeye bıraktı; dizindeki o ağır yaradan gelen acı sesler eşliğinde yanıma eğildi ve o güçlü kollarıyla beni göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı. İşte... İşte tam şu saniyede bu dünyaya karşı o kadar yalnız, o kadar kırgındım ki, Irmak'ın bu şefkatli sarılmasına aşırı derecede ihtiyacım vardı. Kulağıma doğru o gururlu sesiyle fısıldadı:
"Aferin benim güzel kızıma... O orospuya haddini kendi ellerinle bildirdin ya, helal olsun," dedi.
Irmak’ın o güçlü gövdesine sımsıkı, hırsla sarılmıştım; söylediği o tek bir cümle içimdeki o koca gururu yeniden ayağa kaldırmış, beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. Yavaşça doğruldum; gözlerimin içine takdir ve gurur dolu gözlerle bakıyordu. Ağlamayı bıçak gibi kesmiştim artık, gözyaşlarımı sildim.
O sırada Ayşe yavaş adımlarla odadan çıktı ve kapının eşiğinden Irmak’a başıyla "Gel" işareti yaptı. Çeçe ise odanın köşesindeki o kahvaltı masasının kenarına sırtını dayamış, dumanı tüten bir sigarayla sessizce dikiliyordu. Irmak yerden bastonunu alıp yavaşça kalkarken, ben de onunla birlikte, ona destek olmak için yerimden doğruldum. Hemen koluna girdim; Irmak durdu, bana şaşıran gözlerle bakarak mırıldandı:
"Kendim yürüyüp gidebilirim pembe kız, bana tutunmana gerek yok," dedi.
Ama ben zaten onun için, o yürüyebilsin diye tutunmamıştım onun o güçlü koluna; ben bu odadaki o hain adamdan, Çeçe’den kaçmak için ona sığınmıştım. Köşede duran Çeçe o pürüzsüz, soğuk sesiyle araya girdi:
"Kendisi tek başına gidebilir Ceren... Bırak gitsin, seninle burada konuşmamız gerek" dedi sertçe.
Gözlerimi o kömür karası gözlerine nefretle dikerek kafamı çevirdim:
"Hayır... Ben de onunla birlikte, bu odadan çıkıp gidiyorum," dedim dik bir sesle.
Çeçe bunu duyunca iyice sinirlendi, üstüme doğru bir adım attı:
"Hayır! Burada, bu odada kalacaksın dedim sana! Konuşacaklarımız var!" diye gürledi.
Irmak’ın kolunda kapıya doğru ilerlemeye devam ederken, Çeçe bir hamlede önümüzü kesip koca bir duvar gibi dikildi:
"Gidemezsin Ceren!"
Irmak yavaşça, beni incitmeden eliyle arkasına doğru itti. Çeçe’nin tam karşısına geçti; aralarındaki o bariz boy farkına rağmen o dik, sarsılmaz Amazon kadını duruşuyla dikildi:
"Ne yaparsın Çeçe... Gitmek isterse onu da mı bizim gibi gözden çıkarırsın ha?" diye sordu, gözlerini kısarak.
Irmak’ın ağzından dökülen bu "gözden çıkarılma" lafının üstüne, kapının eşiğinde bekleyen Ayşe’ye baktım. Kızın yüz hatlarında en ufak bir şaşırma ya da değişim belirtisi yoktu; demek ki... Demek ki lanet olsun, gerçekten bu çetenin içinde bilmediğimiz, çok kirli ve büyük bir şeyler dönüyordu!
Çeçe, Irmak’ın bu ağır ithamı karşısında sarsıldı; o kurşun geçmez adamın sesi ilk defa titreyerek döküldü dudaklarından:
"Kimi... Kimi gözden çıkarmışım ben Irmak? Ne demek istiyorsun sen, ne saçmalıyorsun?" diye sordu acıyla.
Irmak eliyle kapıdaki Ayşe’yi göstererek lafı yapıştırdı:
"Yeni yetmeler, bizim, bu eski ekibin artık yukarısı tarafından tamamen gözden çıkarıldığını açık açık söyledi ya Çeçe!" dedi.
Çeçe dehşet içinde, yüzü darmadağın olmuş bir ifadeyle kafasını salladı:
"Hayır... Hayır, imkansız! Irmak... Sen... Sen de mi inandın o salakların lafına, yapma lütfen..." diye yalvardı resmen.
Irmak bir anda sesini yükselterek, o acımasız gerçeği yüzüne vurdu:
"BENN Çeçe! Ben inandım! Biliyorsun, ben suyu pek sevmem ; o yüzden ölürsem beni o soğuk barajın dibine değil, Belgrad Ormanı’na falan gömün bari, tek vasiyetim budur!" diyerek alay etti.
O an, Çeçe’nin o hiç yaşarmayan, o taştan oyulmuş gibi duran kömür karası gözlerinden aşağı iri taneli yaşlar sicim gibi akmaya başladı. İlk defa... İlk defa o adamın hüngür hüngür ağladığını görüyordum; içim bir anlığına sızladı, resmen içim gitmişti ona doğru.
"Irmak... Ben... Ben seni, canımı feda edeceğim o kardeşimi nasıl gözden çıkarırım ki? Buna nasıl inanabilirsin, lütfen dur, yapma..." diye hıçkırdı.
Çeçe arkasını Ayşeye doğru döndüğünde, yaşadığı o ani şokun ve ihanet suçlamasının ağırlığıyla pat diye dizlerinin üstüne, o sert parkeye çöktü. Ben içimdeki o koca panikle ve aşkın dürtüsüyle hemen yanına eğilmek, o ağlayan koca gövdeye sarılmak istesem de; Irmak güçlü kolunu önüme siper ederek beni sertçe engelledi.
Çeçe yerde, dizlerinin üstünde çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ve ben... Ben ona gidip sarılmayacak mıydım yani? Evet... Sarılmayacaktım; çünkü o az önce, odaya daldığı ilk saniyede beni hiç dinlemeden, arkasındaki gerçeği yargılamadan herkesin içinde haksız yere bana kükremiş, beni suçlamıştı.
Irmak gözlerimin içine bakarak fısıldadı:
"Eğer şu an gidip ona yardım edersen, onun o gözyaşlarını silersen; bu adam hayatı boyunca o arkasındaki kirli gerçeği asla göremeyecek Ceren. Bırak... Bırak ağlasın, gerçeğin o soğuk yüzünü görsün ki; bu onun dökeceği son gözyaşı olsun," dedi.
İçim her ne kadar kan ağlasa da, ona doğru koşmak için can atsam da mecburen Irmak’ın sözünü dinledim ve onunla birlikte odadan ağır adımlarla çıktık. Merdivenlere doğru ilerlerken, içimdeki o Çeçe’nin yanında olma, onun o ağlayan yüzünü sarıp sarmalama isteğimi daha fazla bastıramayacağımı anladım. Tam arkamı dönüp yukarıya, o odaya geri çıkacakken Irmak beni kolumdan sımsıkı, canımı acıtırcasına tuttu:
"Yürü aptal kız, yürü! Eğer o odaya geri dönersen bu manyakların arasında en sonunda kendini harbi harbi öldürteceksin!" diye çıkıştı.
Mecburdum... Çeçe’yi yukarıda, o loş odada dizlerinin üstünde darmadağın bir halde bırakarak, hüzünle Irmak’ın peşine takılıp merdivenlerden aşağıya, o belirsiz karanlığa doğru yürümeye başladım...
