9. bölüm · Güneş Eczanesi 2

BÖLÜM 8

ÇEÇE 12

Mutfağa geçtiğimizde hemen aldığım bezle Çeçe’nin üzerini silmeye başlamıştım. Ama o bezi elimden alarak tebessüm dolu bir bakışla: "Ben hallederim," dedi.

Şimdi bunu beni yormak istemediği için mi yapmıştı, yoksa ona dokunmamdan hoşlanmadığı için mi acaba? Sorsam ayıp olur muydu?

Mutfağın tezgahına yaslanarak onu izlerken, içeriden annemin halısı için dizdiği ağıtları duyuyordum. Çeçe de duymuş olacak ki bezi bırakıp utanmış bir suratla doğrulup: "Ben artık gitsem iyi olacak?" dedi.

Beynime kan sıçramıştı. Ne demekti bu ya?! Bir hışımla: "Gitmek derken?!" dedim.

Çeçe utana sıkıla: "Annenle aynı evde kalmak hiç doğru olmaz, hem zaten ayıp olur," dedi.

Ayıp mı olur? Lan senin evinde kalırken ayıp değildi de şimdi mi?! "Sende kaldığımızda ayıp değildi?" dedim.

Bu sorum karşısında irkilerek: "Farkındaysan annenle aynı evde kalmaktan bahsettim," dedi.

Halaaa... Demek öyle Çeçe efendi! Sen kiminle uğraştığının farkında bile değilsin. Bekle bakalım, gecenin köründe nasıl eşek gibi buraya geleceksin! Sakince ellerimi yanaklarına dayayarak: "Tamam hayatım, bu seferlik git ama bundan sonra burada kalman lazım," dedim.

Çeçe ellerimi kendi ellerinin içine alarak: "Güzelim, sen benim kalacağım yere gel. Hem kendi evin olur orası, içini istediğin gibi dizersin de," dedi.

Kendi evim mi?! Demek sen de evlilik tarafındasın he Çeçe! Ayyy harika! Ama daha flört aşaması yaşanmadı, olmaz böyle! "Yarın konuşalım mı bunları? Çok yoruldum farkındaysan, bir dünya olay yaşadık," dedim.

Çeçe gözlerinin içi gülerek yanaklarıma birer öpücük kondurdu ve: "Yarın erkenden uyan, seni aldıracağım. Kahvaltıyı sensiz yapamam, ona göre," dedi.

Hahaha! Ah seni şaşkın! Bilmiyor ki akşam yemeğini bile ben olmadan ona zehir edeceğimi... Neyse. "Tamam hayatım, hadi git sen," dedim.

Kaçarcasına evden çıktı gitti. Ee haklı, annemin olduğu yerden kaçarcasına gitmek hakkıdır. İçeriye gittiğimde annem halıyı bırakmış, camdan Çeçe ve adamlarının gidişini izliyordu. Seda teyzem de ellerini beline koymuş, iğrenerek anneme bakıyordu. Derkennn... Benim jeton da düştü! Annemin tüm hareketleri bu çocuğu kaçırmak içindi! Ayyy anne sen ne fena bir şeysin ya! Yok böyle bir şey arkadaş, kafayı yersin!

Annem orada olduğumu fark etmeyerek hızla kafasını çevirip: "Eee, bunlar gitmedi mi?" dedi. Beni görünce kızarsa da duruşunu hiç bozmadan Hanım teyzemi darlıyordu. Ama Hanım teyzem annemi takmadan kahvesini yudumlayıp telefonuna bakıyordu.

Annem: "Ablaaa, sana diyorum!"

Hanım teyzem anneme bile bakmadan: "Ben buradan gitmeden onlar da gitmez."

Annem hışımla: "Senin yüzünden bunlar başı—"

Seda teyzem sessizliğini bozarak: "AYYY YETERRR BE! BIKTIM SENDEN! O ÇOCUĞUN HİÇBİR SUÇU YOK!"

Annem böyle bir çıkış beklemediğini her halinden belli ederek: "Nasıl yok abla? Benim kızım—"

Seda teyzem: "Eğer Çeçe olmasaydı şu an hepimiz ölüydük, biliyorsun değil mi?"

Annemden ziyade ben daha da şaşırmıştım. Hepimiz ölüydük derken? Yani Çeçe... Tamam, zaten bizi kurtarmıştı ama bir saniye ya, aklım almıyordu. Hanım teyzem telefonunu sakince kapatarak yanına koydu ve ciddi bir ses tonuyla: "Evet Ece, sen neyin kafasındasın? Bu kızı sana kaç defa dedik bizim yanımıza gönderme, bizim bile ne olacağımız belli değil diye!"

Neee?! Ya ne oluyor? Ama hani siz konuşmuyordunuz? Hem... Hem annem zaten beni göndermek istememişti ki! Heyecanla: "Bana ne olduğu anlatılacak mı artık?!" dedim.

Seda teyzem sinirle bana dönerek: "Ne olduğu belli kızım! Annen tehlikeleri bile bile seni bizim yanımıza yolladı ve olanlar yüzünden Çeçe’yi suçluyor!" deyip elini alnına vurarak oturdu.

Anneme döndüğümde: "Beni sen mi gönderdin anne?" dedim. Annem sudan çıkmış balık gibi olduğu yerde kalakalmıştı. Sadece pişman bir şekilde bana bakıyordu. Ben ise hâlâ taşları yerine oturtamadığım için mal mal bakıp cevap bekliyordum. "Anne, hani gitmemem için ağlamıştın? Cevap ver anne, cevap!"

Neydi bu şimdi? Hem beni oraya gönderdi hem de gitmemem için ağladı... Kaç boyutlu satranç oynuyorsun anne?!

Hanım teyzem pis bir kahkaha basarak: "Kardeşim, 'Hiç değişmemişsin' demiştim ya, lafımı geri alıyorum. Sen tam bir şeytan olmuşsun!" dedi.

Seda teyzem yavaşça ayaklanıp: "Gel Ceren’im, ben sana dışarıda anlatayım neler olduğunu," dedi. Kafamla onaylasam da annem tok ve kararlı bir sesle: "HAYIR!" dedi. Hepimiz anneme döndüğümüzde bu kararlılığından çok etkilenmiştik. "Kızıma ben gerçekleri anlatırım. Artık yeter, siz gidin."

Seda teyzem ağzı açık kalarak: "Vay be, baksana abla, büyük gelişme!" Hanım teyzem Seda teyzeme dönerek: "Aynen, gidelim de yine kıza başka başka hikayeler anlatsın, değil mi?" Anneme dönerek: "Yemezler bacım, yemezler! Otur bakalım, hepimize anlat!"

Annem yaptığı onca şeyin ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi özgüvenli bir şekilde derin bir nefes çekti: "Hanım teyzen kızım, bu gördüğün adamların başı," dedi ve hınzır bir suratla Hanım teyzeme döndü.

Hanım teyzem mosmor olmuştu. Böyle bir şey söyleyeceğini tahmin etmediği belliydi. Hiç ben de beklememiştim ama şaşırtıcı gelmemişti. "Vay be! Teyzem bir mafya ha?"

Hanım teyzem yavaşça ayaklanıp dışarıya çıkmak isteyince ona: "Hayır teyze dur bakalım, hep birlikte konuşacağız," dedim. Annem pis bir gülüşle yerine geri çöktü.

Annem ellerini iki yana açarak: "Eee, Seda teyzen de eczane sahibi," dedi. Seda teyzeme döndüğümde koltuğa uzanmış, boş gözlerle tavana bakıyordu. Acaba aklından neler geçiyordu? Anneme tekrar döndüğümde 'devam et' dercesine bir el hareketi yaptım.

"Ben kızım... Bense siktir boktan bir insan kaynakları müdürüydüm. Yıllar boyu sırf senin okuman için nefret ettiğim şirketimde, nefret ettiğim insanlarla ekstra ekstra mesailere katlandım ve sana maddi hiçbir boşluk yaşatmadım. Çıkıp da 'Şuyum eksik' diyemezsin. Ama manevi olarak evet, eksik hissettirmişimdir. Ama bu boşluğu Seda’nın kapattığını biliyordum."

Haklıydı. Bir gün ne harçlığımı eksik etmemişti, ne de isteklerime hayır demişti; günü gününe almıştı. Kitapsa kitap, kıyafetse kıyafet... Ama maneviyat olarak neredeyse sıfırdı. Ne bir gün onunla baş başa çıkıp kahve içmiştik ne de anne-kız alışverişi yapabilmiştik. Bunları da geçtim, aynı evde yaşadığımız halde oturup da birlikte çok nadir bir şeyler yapmışızdır.

Ben de her kötü hissettiğimde Seda teyzemi arardım ve ona içimi dökerdim. O da her zaman, ne olursa olsun benimle ilgilenirdi. Her daim o içimdeki kötü hisleri yok etmeye çalışırdı. Sık sık Muğla’ya gelirdi, onunla kahve içer, alışveriş yapardık. Anne-kız ilişkisi olmasa da yerini tutmuştu.

"Ama artık büyüdün, bir eczacı oldun kızım. Burada fazla iş imkanı yok, e devletin de ataması yok. Zaten sana eczane açacak ne torpilim ne de sermayem var."

Galiba annemin işin ucunu nereye bağlayacağı belli olmuştu.

"Teyzen seni zaten kızı olarak gördü, onun yanında çalışabilirdin. Hanım teyzeni hiç tanımasan da o da zaten gücüyle seni koruyabilirdi. Yani kızım, ben sana yapabileceklerimin sınırına ulaşmıştım. Bundan sonra yapabileceğim en iyi şey buydu ve gerekeni yaptım."

İçimde tam olarak gurur diyemesem de hem gurur hem şaşkınlık hem de nefret dolu bir duygu yoğunluğu vardı. Babam gittiğinden beri bu kadar düşünceli olduğunu ve beni düşündüğünü bana hiç hissettirmemişti. Sadece maddi imkanlarımı karşılamış ve bir yere gelmem için çabalamıştı. Ama şu an tamamıyla manevi kısmının da aslında bana yeteceğini anlamıştım. Peki ama neden? Neden bunca yıl bana sevgisini, ilgisini göstermemişti?

Seda teyzem kafamdaki düşünceleri dağıtarak anneme: "Ulan niye bize 'Artık bu kızdan nefret ediyorum, alın bunu' dedin o zaman?!" dedi.

NEEE?! BU NEYDİ ŞİMDİ?! Annem... Annem benden nefret mi ediyordu? Yoksa yine bir kılıf mı uyduruyordu? Ağlamaklı bir şekilde: "Anne doğru mu bu?" dedim.

Annem birden bağırarak: "OFF YETER, BENİ DİNLEYİN!" dedi. Başını ellerinin arasına alarak: "Teyzen seni yanına alsın diye öyle söyledim! Sana da 'gitme' ayakları yapmamın sebebi bu gerçeği bilmeni istemememdi, tamam mı?"

Hepimizin karşısında bir aslan gibi durdu, zaten öyleydi de. İlk defa gözlerinden yaş süzülmesine rağmen ağlamıyordu. Ama titreyen sesiyle: "Çünkü kızımın rahat bir hayatı olsun istedim. Onu da sana ancak teyzenler sağlayabilirdi," dedi. Durdu, yutkunarak: "Özür dilerim."

Başını eğerek odadan çıkarken kolundan yakaladım. Suratıma bakmamak için kendini paralıyordu. İçimde ona karşı bir gurur tufanı oluşmuştu. Annemi alıp göğsüme basmak istiyordum. Saatlerce ona sarılıp "Sen sonuna kadar çabaladın anne, ben senden razıyım, asla böyle düşünme" demek istiyordum. Ama hay ağzıma tüküreyim, birden ağzımdan: "O zaman Çeçe’nin bir suçu yok, değil mi?" çıkıverdi.

Hanım teyzem domuz gibi kıkırdıyordu. Seda teyzem ise eliyle ağzını tutmuş, gülmemek için zor duruyordu. Annem kolunu sertçe çekerek ayaklarını bastıra bastıra yukarıya doğru çıkmaya başladı.

Hanım teyzem: "Yav kızım, anan ilk defa duygusala bağladı, onun da içine sıçtın!" dedi. Bak sen yaşlı kurta! "Yav teyze, sen onu boş ver de... Şimdi mafya babası mısın yoksa annesi mi?" dedim. Birden bozulup: "Hadsiz! Bozdurma benim şimdi ağzımı!" diye çıkıştı. Zar zor bastonunu alarak ayaklandı: "Ben yaşlıyım, bu ortamı daha fazla kaldıramam. Ne haliniz varsa görün."

Seda teyzem: "Nereye?"

Hanım teyzem koridordan: "Elinin körüne gidiyorum!" Seda teyzem sinirlenerek kısık sesle: "Cehennemin dibine git," dedi ve tekrar koltuğa uzandı.

Ben de karşısındaki koltuğa uzandım. Duvara bakarak acaba bu akşam Çeçe’yi nasıl buraya getirtsem diye düşünüyordum. "Hastalandım" desem? Yemez, çünkü iki üç saatte hastalanılmaz. "Bir yerime bir şey oldu" desem? Eee, işin ucu yalancı çobana dönebilir. Lan ne yapsam ki acaba?

Teyzemin sesiyle kafam dağıldı. Yan durarak kafasını eline yaslamış: "Ne düşünüyorsun şeytan?" dedi. Teyzeme dönmeden: "Teyze, kaç gündür neler yaşadığımın farkında mısın?" dedim. Teyzem imalı bir şekilde: "Ben de şahit oluyorum ya hani bizzat." Hızlıca dönerek: "Onu bunu boş ver de, sen niye kaynana oluyorsun?" Teyzem cilveli bir bakışla: "Çeçe benim oğlum çünkü." "E ben de kızın değil miyim?" Teyzem sakince: "Evet ama ben erkek çocuğumun tarafındayım maalesef ki bir anne olarak." "E ama benim babam yok, sahipsiz mi kaldım şimdi?"

Teyzem doğrularak: "Amannn, yesinler derdini! Çeçe var ya işte kızım, daha neyi arıyorsun? Hem hani nerede Çeçe? 'Yok teyze bizde kalacak' falan... Bir saat bile tutamadın çocuğumu!"

Hemen ayaklandım: "Annem yüzünden teyze! Doya doya sarılamadım ki çocuğa, korkudan hemen kaçtı!" Teyzem tekrar yatar pozisyona geçerek: "Benim oğlum işte, gelemiyor delilere."

Kısık sesle: "Bak o oğlun akşam nasıl seve seve gelecek buraya, bakalım..." Dedim.

Hemen ayaklandım. Merdivenleri uçarak odama koştum. Odamdaki neredeyse benimle yaşıt koltuğuma oturduğumda sonunda rahat bir nefes almıştım. Nasıl bir gün geçiriyorum ben?! Yokluğunda nefes bile alamadığım çocuk çıkıp geliyor, daha ona doyamadan annem yüzünden kaçıyor. Asıl sonra... Hay Allah’ım! Teyzem mafya lideri, annem bana karşı resmen üç boyutlu satranç oynamış. Offff...

He bak, dert bitmez! Bir de Ayça Hanım’ın bahçede çıkardığı rezillik vardı. Telefonuma uzandım, Ayça’dan mesajlar gelmiş. Arayalım bakalım...

Telefonu kulağıma götürdüğümde dolabın aynasından kendime bakıyordum. Pijama takımıyla bile beni seven bir çocuk... Evet, galiba beni seviyor. Ama Ayça iki saniye bile mutlu olmama izin vermeden hemen telefonu açtı. Hayır, normalde açmaz.

Ayça direkt pişmanlığını hissettiren bir ses tonuyla: "Kanka özür dilerim, yani ben—" Şaşırmıştım. Hayır, 'Kendini açıkla' diyen olmadı ki sana, sen yaptıysan haklısındır. Lafını keserek: "Kızım bir dur, sakin ol, kimse sana bir şey demedi." Sesi titreyerek: "Ama kanka ben suçluyum."

Hadi canım! Bizim Ayça ha? Suçlu olduğunu kabul etti ha? Neler oluyor hayatta! Hemen soğukkanlılıkla: "Şu işin bir aslını anlatır mısın?" dedim. Ayça Hanım ağlamanın bir durak öncesi: "Kanka şimdi ben o çocuğun Instagram’ını isteyecektim..."

"NEEE?!"

Hayır ya, hayır! Daha yeni gördün çocuğu, sadece gördün yani! Ne kadar etkilemiş olabilir ki seni?! Benim bu çıkışım üzerine tamamen ağlamaya başlayarak: "Yemin ederim ki kötü bir niyetim yoktu!" dedi. "Ayça önce bir sakin ol, tamam mı?" "Gerçekten kötü bir niyetim yoktu." "AYYYYY! YETER, SUS BİR YA! NE BU ÇOCUK GİBİ?!"

Bu yırtınmamın üzerine Ayça artık susmuştu. Ağlıyordu ama en azından konuşmuyordu. "Şimdi seninle markete gidiyoruz. Bir dünya işimiz var, çabuk hazırlan, anladın mı beni?"

Şakkk! Telefonu suratına kapattım. Eee, her zamanki ben! Dolabımı büyük bir heyecanla açtım. Üç sene önce babamın bana sadece 'İyi ki doğdun' notuyla gönderdiği kot pantolon ve göğüs kısmında küçük bir çilek bulunan beyaz tişörtümü aldım. Duygulanmıştım... Keşke şimdi sen de bizimle birlikte olsaydın da aslan gibi damadını görseydin. Çilek logosuna iyice bastırarak dokundum. Babam da çileği çok severdi, Çeçe de çok seviyormuş. Ben de nefret ederim işte, öyle bir ters bu hayat.

Bahçenin kapısına çıktığımda annem çardağa oturmuş sigara içiyordu. Yanına gittiğimde içli içli ağladığını fark ettim. Yanına geldiğimi fark etti mi, etmedi mi bilmiyorum; suratıma bile bakmadı. Bahçedeki ağaçlardan birine odaklanmıştı sadece. Gözünden süzülen damlayı elimin tersiyle aldığımda irkildi. Hemen sigarasını söndürüp koluyla gözyaşlarını sildi. Sitemle: "Ne var?" dedi.

Ben de annem gibi işte, fazla damardan girmeyi beceremezdim. Zorla ittirerek yanına oturdum. Şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ayça beni beklediği için hızlıca gitmem gerekiyordu. Anneme bakıp: "Sen benim için en değerlisin. Ben bugünlere geldiysem senin sayende," dedim.

Gözlerinin içi parlamıştı. Ben de son vuruşu yaparak: "Sakın bir daha 'Ben sana yetemedim' gibisinden konuşmalar yapma, anlaştık mı?" dedim. "Ukala..." Kollarımı açarak: "Eee, sarılmayacak mısın? O kadar duygusal konuştuk burada!"

"Yav git kızım, sıcak zaten."

Yav annem olmasa şöyle ağız dolusu küfrederim de işte annemsin, neyse. "Anne ben markete gidiyorum, akşama misafirim var, senden tatlı isteyeceğim." Korku dolu gözlerle dönerek: "O çocuk gelmeyecek, değil mi?" dedi.

Şimdi 'gelecek' desem yine bayılacak, lüzumu yok. "Yok, Emre ile Ayça gelecek."

'Emre' dememle sevinçle zıplaması bir oldu. Hemen üstünü başını düzelterek: "Tamam kızım, ben hallederim. Sen eksikleri ayarla bakalım," dedi.

Oldum olası benim hep Emre ile birlikte olmamı istemişti. Ama ne ben ne de Emre birbirimize hiç o gözle bakmamıştık.

Evden çıktığımda karşı kaldırımdaki arabadan Çeçe’nin adamları inmişti. Yuh ya! Evin önüne adam mı koydurdun be oğlum?! Ben onları sallamadan giderken araba peşimden gelerek önüme kırdı. Ön kapıdan birisi hemen inerek arka kapıyı açtı: "Yenge hanım, biliyorum binmezsin falan ama lütfen... Abi bizim ağzımıza tükürür!"

Tam cırlayacaktım ki vazgeçtim. Gerek yoktu, benim yüzümden fırça yemesinler şimdi.

...

Kapının girişinde bir o yana bir bu yana dönerek liseden arkadaşım Emre’nin gelmesini bekliyordum. Dört saatte tüm hamaratlığımı gösterip muhteşem bir sofra hazırlamıştım. Tam Çeçe’nin sevdiği tarzda bir kombinle planımın tıkır tıkır işleyeceğine emindim.

Plan basitti: Emre buraya geldiğinde yemek eşliğinde sohbete başlayacaktık. Bu sırada Seda teyzem hemen Çeçe’ye durumu ileten gizli bir arama çekecekti. Eee, gerisi de Çeçe’nin beni ne kadar sevdiğine kalmıştı!

Ayça, ben ve annem Seda teyzemin yönlendirmesi doğrultusunda gereken tüm yemekleri ayarlamıştık. Çeçe en çok ciğer ve pilav severmiş. Tatlı olarak da akışkan çikolatalı ıslak kek... Hazırlıkların bitiminde tatlının tamamını dolaba saklayıp yemeklerden de Çeçe’ye ayırmıştık. Eee, Emre de geleceği için çocuğa ayıp olmasın, sevdiği tatlıyı yaptırdım anama.

Kapıdaki egzoz sesiyle Emre’nin geldiğini anlamıştım. Demir kapıyı açtığımda Ayça da motorun arkasından iniyordu. Hayır, inanamıyorum! Şuradan şuraya yürüyemedin de çocuğu ayağına kadar mı çağırttın?!

Ayça kaskını çıkarttığında: "Merhaba sevgili arkadaşım, nasılsın görüşmeyeli?" dedi. Ayça’yı şöyle bir baştan aşağı süzdüğümde daha önce bu kadar kendine özendiğine şahit olmamıştım. 'Hoş geldin' sarılması yaparken sakince kulağıma: "Yasin denen o yakışıklı da gelecek mi?" dedi. "Sen az değilsin be kızım!" Market alışverişi sırasında içindeki her şeyi dökülmüştü. Göz kırparak: "Ne sandın bebeğim, ablan star!" dedi.

Emre de sonunda üzerindeki motor kıyafetlerini çıkartarak yanıma geldi. Sarılma faslından sonra hâlâ kapıda bekleyip içeriye girmeyince: "Emre’cim girsene, sana o kadar sofra kurdum," dedim. Korkuyla: "Yav kızım, bu adam beni vurmasın?" Ayça saçlarını geriye atarak: "Valla rolünün dışına çıkmazsan karışmaz koçum." Emre içeri ilk adımını atarak: "Koçum ha? Hemen alışmışsınız karanlık jargonlara!" Ayça kendinden emin bir şekilde: "Köprüyü geçene kadar ayıya dayı, anladın?" Emre: "Sen şeytanın bile yolunu şaşırtırsın."

Annemin sesiyle dikkatimiz oraya çevrilmişti. Yanımıza gelip Emre’ye sarılarak: "Hoş geldin evladım, nasılsın, iyi misin?" dedi. Emre: "İyiyim Ece teyze, sen nasılsın?" Annem bana imalı bir şekilde: "Seni gördüm daha iyi oldum evladım. Çok şükür kızımın senin gibi düzgün bir arkadaşı var," dedi. Emre utanırken Ayça hemen araya girerek: "Aşk olsun Ece abla!" dedi. Annem: "Olmasın kızım, nasıl baktığını görmedim mi o çocuğa? Elinden gelse, tövbeee..."

Eee, müdahale etmezsem olmayacak gibiydi. "Tamam Ayça, hadi siz masaya geçin, geliyorum," dedim.

Onlar giderken annem koluma çimdik atarak: "Şunun gibi birini kaçırdın ya, yazıklar olsun sana! Gidip sokak serserilerine aşık oldun!" dedi. Ukala bir tavırla: "Çok sevdinse sana ayarlayalım, o sever zaten kendinden büyüklerle takılmayı," dedim. Annem iğrenerek bana bakıp: "Terbiyesiz, terbiyesiz!" diyerek içeri doğru gitti.

Seda teyzem çok şükür kendisini alıp gidecekti de bu akşamı bize zehir etmeyecekti. Ben de Çeçe buraya damlamadan arkadaşlarımla hasret gidermek için masaya doğru ilerledim.

...

(Bu kısım Çeçe'nin iç sesiyle yazılmıştır)

Odanın kapısının hayvan gibi çalınışıyla korkarak uyanmıştım. Beni bu saatte böyle hayvan gibi uyandıracak tek bir canlı mevcuttu: O da Irmak...

Odaya direkt dalarak: "Abi, abi!" dedi. Uykulu gözlerimi ovuştururken: "Abinin Allah belasını versin, ne var?" dedim. Irmak: "Abi verdi zaten, yengeyi erkek arkadaşı ziyaret etmiş!"

Kanım çekilmişti. Donup kalmıştım. Ne yapacağımı bilememiştim. Lan ne oluyor?! Erkek arkadaş mı?! Lan arkadaşı geç, erkek ne alaka?!

Irmak benden cevap gelmeyince: "Abi vuralım mı?" dedi. "Ya saçmalama gerizekalı! Kim söyledi bunu?"

Anasını satayım, gram uyku kalmamıştı içimde. En kral kahvenin yapamadığını, hayatımda hiç tanımadığım erkek bir varlık yapmıştı. Top ederim lan adamı ben!

Irmak: "Seda abla aradı, sen bakmamışsın telefona." Hay arkadaş, uyumaya da gelmiyor ya! "Tamam, siz gidin hazırlanın, bir uğrayalım bakalım."

Irmak kafasını sallayarak odadan çıktığında, Seda ablanın 13 cevapsız araması ve genellikle küfür içeren mesajlarıyla bakışıyordum. Aramaya başladığımda tek çalışta açarak fısıltıyla: "Lan salak, sen neredesin?!" dedi. "Abla ne oluyor, şu işin aslını anlat bana ya!" "Oğlum sen niye burada kalmadın?" "Yav abla, ne alakası var konuyla?" "Sen kalmadın diye çocuk kalmaya gelmiş!"

Ananı yolunu yordamını... Kalmak ne demek ya?! Sinirden damarlarım patlayacaktı! "Abla kalmak nedir? ne oluyor, kim bu göt?"

"Bu çocuk Ceren’in aşığı, yıllardır Ceren’in peşinde! E senin gibi salak da kızı böyle zamanlarda yalnız bırakırsaaaa... Yemeyenin malını yerler!" dedi ve telefonu suratıma tak diye kapattı.

Sinirlenerek masanın üstündeki cam küreyi duvara fırlatıp bir tur öküz gibi bağırdım. Kapının dışından "İyi misin abi?" sesleri gelse de umursamadan odada ne var ne yok dağıtmaya başlamıştım. En sonunda Irmak odaya daldı. Çoktan hazırlanmış, küpesini takmakla uğraşıyordu. Ne olduğunu umursamadan yanıma geldi. Göğüs cebinden çıkarttığı kolyeyi bana uzatarak arkasını döndü.

Ya sabırrrr! Ben neyin derdindeyim, sen neyin derdindesin kızım ya! Zaten ellerim titriyor...

Zar zor kolyeyi taktıktan sonra Irmak Hanım son kez aynada kendine bakarak bana döndü ve: "Ne oldu abi, iyi misin?" dedi.

Kahkaha atarak koltuğa geri oturdum. Ulan harbiden sinirlerim bozulmuştu! "Göt orada Ceren’i teselli etmek için kalmaya gelmiş!"

Irmak: "NEEE?! emin misin?"

"Ne emin misin Irmak? Bayağı gelmiş işte!"

Irmak hayvansı sesiyle içeriye seslenerek: "ESRAAAA!!" dedi.

Ellerini beline koyarak beklemeye başladı. Biraz sonra ses gelmeyince: "ESRAAAAAAA!!"

Koridordan koşma sesleri gelmişti. Esra saçı başı dağınık, don atlet odaya dalınca artık tamamen sinirlerim bozulmuştu. Esra korkarak: "Ne oldu abla?" dedi. Irmak: "Lan bu halin ne?" Esra halinin farkına vararak utanç içinde: "Abla şey, uyuyordum da ben..."

Irmak şaşkınlıkla: "He, sen gündüzcüydünnnn... Tamam git uyu, gececilerden birini gönder bana."

Esra koşarak uzaklaşırken harap olmuş sinir sistemimle: "Kızım sen mal mısın, niye UYANDIRDIN KIZI?!" dedim.

Yavaşça: "Abi bilmiyordum ki uyuduğunu..."

"La havle vela kuvveteee! Lan kız zaten hamile, bir daha bizimle gelmeyecek, anladın mı?"

Mahcup bir şekilde: "Ben de diyorum zaten şurada doğuma kalmış 10 gün ama dinleyen kim?"

"Yarın bunu kesin konuşalım, tamam mı? Hadi şimdi gidelim."

Kafasını sallayarak aşağı doğru koşarak çıktı. Bakalım kimmiş bu top oğlu top!

...

Şu An

Arkadaşlarımla yemek yiyip liseden anılarımız eşliğinde eğlenirken hâlâ Çeçe’nin gelişini bekliyordum. Teyzem ona haberi uçuralı yarım saat olmasına rağmen ne gelmiş ne de benimle iletişim kurmuştu. Acaba beni sevmiyor muydu? Yoksa umursamamış mıydı? Sinirden bayılmış olma ihtimali... Ay inşallah sinirden hastanelik olmuştur!

Emre ortamdan uzaklaştığımı fark edince: "Ya Ceren, ben senin için burada ölümle burun buruna geleceğim, hâlâ ne düşünüyorsun kara kara?" dedi. Öyle içten bir şekilde: "Kanka yarım saat oldu. Hayır gelmesini geçtim, bir mesaj bile göndermedi," dedim.

Ayça hemen yanıma gelerek pörtlemiş gözleriyle bir bakış atmıştı. Bu bakışın manası kesin bir şeyler yapacağı anlamına geliyordu. Şeytansı sesiyle: "Kanka Instagram’ı var mı?" dedi. Emre araya girerek: "Yarma kızım ya, adam mafya amk!" dedi.

Emre’yi doğrulayarak bir baş hamlesi yapınca Ayça da ümitsiz bir şekilde tekrar yerine geçti. Beni teselli etmek istediği için sürekli bir şeyler soruyordu: "Peki kanka, tam olarak nerede kaldığını biliyor musun? Belki uzaktır falan."

Bu soru hemen geçen Irmak’ın beni götürdüğü villayı getirdi aklıma. Aşağı yukarı yarım saatlik bir yol gitmiştik, belki de daha fazla. Evettt... Heyecanla: "Minimum yarım saat!" dedim.

Ayça parmağını şıklatarak: "Bak çok güzel! Şimdi o bir de hazırlandı desek, bir yarım saat de sen öyle ekle..." Emre tıka basa doldurduğu ağzını eliyle tutarak: "Anlaşılan vaktim kısa. Ece teyzenin tatlısını yesem ölmeden önce," dedi.

Yav Emre, başlayacağım tatlına! Ama haklı, annemin tavukgöğsü harbi tatlıdır. Hemen ayaklanıp boşları toplarken Ayça da ayaklanıp yardım etmeye başlamıştı. Elimizde tepsilerle içeri girip 3 tabak ve tatlıyı alarak dışarıya çıkmıştık.

Kapıyı açtığımızda Irmak ruh gibi duruşuyla aklımızı almıştı! Ama içimde kelebekler uçuşmaya başlamıştı. Irmak elimden düşmek üzere olan tabakları tutup bana: "Düzgün tutsana şunları!" dedi.

Ben tabağı falan unutup uçup Çeçe’ye sarılacakken Irmak’ın yanındaki bir kız beni tuttu. Tam bağıracakken Irmak sakince: "Oyununu bozarım," dedi. Şaşkınlıktan donakalmıştım. Oyununu bozarım derken?! "Na-nasıl yani?"

Irmak aşırı soğukkanlı bir şekilde: "Eğer ki Seda beni uyarmasaydı yenge hanım (bunu bastırarak imalı söylemişti), Çeçe o çocuğa zarar verebilirdi," dedi. Boğazını temizleyerek: "Onu sakinleştirmem kolay olmadı. Ee bir de sen bunun bir şaka olduğunu öğrenirse neler olacağını düşün!"

Tabakları tekrar elime tutuşturdu. Ayça’nın suratına onu yiyecekmiş gibi bakarak serçe parmağıyla tatlıya daldı. Yavaşça, Ayça’dan bakışlarını bir an bile ayırmadan tatlıyı ağzına götürdü. Ayça bu sırada utana sıkıla: "Bugün yaşa—" Irmak Ayça’nın sözünü keserek: "Onun hesabı ayrı! Şimdi gidin, bu tatlıdan dört porsiyon ayırın, gerisini de 10 tane çatalla bana getirin," dedi.

İkimiz de mal gibi Irmak’a bakarken: "Yürüyün lan!" diye kükredi.

Sanki söylemese gidemeyecekmişiz gibi uçarak mutfağa gittik. Ben tatlıyı keserken tabakları koymak için tepsiyi ayarlayan Ayça masumca: "Kankaaa?" dedi. "Ne var?"

"O da gelmiş midir?"

"O kim?"

"Seyit."

Kafamı aniden ona çevirdiğimde gayet ciddi bir şekilde bu soruyu sorduğunu anlamıştım. "Ya kızım şaka mısın?!"

"Ne var kanka, çok yakışıklı değil mi?"

Tatlıları alıp aşağı kapıya yönelirken Ayça peşimden kasap kedisi gibi gelip: "Kanka bir konuşsan..." dedi. "Sen bugün olay yaşayana kadar ben o çocuğu görmemiştim bile!"

Dışarı çıkıp Çeçe’yi gördüğümde Ayça’yı falan unutmuştum. Tek odağım o olmuştu! Emre’nin karşısında oturmuş, gülüşerek sohbet ediyordu. Bahçenin içine üç adamı dağılmıştı. Dışarıda ise diğerleri yüksek ihtimalle tatlıyı bekliyorlardı. İçerideki adamlardan birisi koşarak Ayça’dan tatlıyı aldı.

Masaya geldiğimizde Çeçe elimdeki tatlılara bakarak: "Oooo Ceren Hanım, şımartıyorsunuz bizi!" dedi.

Şimdi her ne kadar onun buraya gelmesi için oyun çeksem de sanki beklemiyormuş gibi bir tavırla: "Telefon icat edilmişti canım," dedim.

Ayaklanıp: "Eee gideyim o zaman!"

Tatlıları masaya bırakarak hemen çardağın girişine oturdum. Çıkması için ya üstümden geçecekti ya da arkadan atlayacaktı. Tatlıları masaya dağıtırken: "Ne meraklısın gitmeye! Otur tatlı yiyelim de şımar birazcık," dedim.

İmalı bakışlarla oturdu. Yavaşça çatalını tatlıya soktu. Aldığı dilimi ağzına götürdüğü ana kadar hepimiz pürdikkat onu izliyorduk. Çatalı ikinci lokma için götürürken hâlâ hepimiz ona baktığımız için şaşkınlıkla: "Hııı?" dedi.

Ayça da (eminim ki içinden Çeçe’ye demediğini bırakmamıştır) imalı bir şekilde: "Hani kız o kadar uğraştı ya tatlı için?" dedi.

Ayça’dan bu çıkışı beklemesem de Çeçe’ye hak ettiğini vermişti. Hayır öküz! Önce bir beni öp, sonra de ki "Eline sağlık aşkım", sonra al daha çiğnemeden bayıl şöyle bir! Yok abi, öküzlük kanında var!

Çeçe aşırı rahat bir şekilde: "Sütten nefret ederim, türevlerinden de. Annemin yaptıklarını bile yemezdim," dedi.

Emre iki büklüm oturduğu yerden korka korka: "Hastalığınız mı var ya da alerji?" dedi. Çeçe ikinci lokma için harekete geçerken: "Evet, galiba iki üç gün yemek yiyemeyeceğim, midemi altüst eder," dedi.

Ayça merakla: "Niye yiyorsun o zaman?"

Çeçe ikinci lokmayı yutup: "Ceren yaptığı için."

Yaaaa! Seni yerim ben şapşik şey! Demek benim için ha! Kendimi tutamayıp yanaklarına öpücük kondurduğumda misafirleri işaret ederek 'yapma' demeye getirdi. Onlara döndüğümde ikisi de başını başka yerlere çevirmişlerdi.

Ben hemen: "Onlar da kalkıyorlardı zaten," dedim. Emre daha sözümü bitirmeden ayaklanmıştı: "Tanıştığım için memnun oldum Celil Bey, mutluluklar dilerim," lafının üstünden koşarak bir anda çıkmıştı. Hayır yani ne olmuştu ki?

Çeçe’ye döndüğümde hâlâ tatlıyı yiyordu. Hemen elinden çatalı tabağı çektim. Ellerini iki yana açarak 'ne oluyor' dercesine baktı. Ayça’ya tabakları mutfağa götürmesini işaret edip çayları doldurmaya başladım.

"Gerek yok hayatım rahatsız ediyorsa."

"Ne olacak kızım, senin için yeriz."

"Ya kızım kızım! Söyle babacım, kızım ne ya?!"

Çayı önüne sertçe bıraktım. 'Kızım' ne abi? Hangi ilişkide böyle bir hitap mevcuttu? Offf! Çeçe’ye sırtımı dönüp ellerimi göğsümde kavuşturdum. Ve beklediğim gibi belimden çekerek beni kendine kenetledi. Ayça bize bakmadan hızlı hızlı gidiyordu. Aferin bacıma!

Çeçe başıma uzun süreli bir öpücük kondurduktan sonra: "Bu dümbük kim?" dedi.

"Arkadaş—"

"Arkadaş dediğin kız olur, erkek arkadaş ne?"

"E senin kız arkadaş—"

Eliyle ağzımı kapatmıştı. Nefesi bile hızlanmıştı, sinirlendiği belliydi. "Irmak’ı kastediyorsan o benim kardeşim." Elini ağzımdan çektiğinde ben de doğruldum. Mahcup bir şekilde: "Onu kastetmemiştim," dedim.

Çayından bir yudum alıp: "Eee, kimden bahsettin?" dedi.

Evet, aslında bahsedecek bir kişi vardı ama onunla da hikayesi belliydi zaten. Onu karıştırıp moralimizi bozmaya gerek yoktu ama zamanı gelince onun da hesabı sorulacaktı. Çeçe de anlamış olacak ki iç çekerek: "Onu sevmediğimi—"

Lafını keserek: "Seni seviyorum Çeçe," dedim.

Bir süre tepki vermedi. Yüzüne baktığımda gözleri dolmuştu. Korkarak doğruldum: "Ne oldu Çeçe?"

Gözleri doluydu, ağlamak üzereydi ama bana mutlu gözlerle bakıyordu. Titreyen sesiyle: "Ben de seni seviyorum," dedi.

Tamam, içimi ısıttı bu cümle ama ağlamana gerek yoktu ki! "Ağlarsan ben de ağlarım." Gözlerini ovuşturarak: "Hayır, sen ağlama." "Neden?" "Ben sana kıyamam."

İçim o kadar garip olmuştu ki... Resmen kusacaktım mutluluktan! Sıkıca sarıldım. Başımı omzuna yasladım: "Ben de sana kıyamam," dedim.

İki eliyle bana sarılmış, kenetlenmişti. Sonunda tekrardan istediğim yerlere gelmiştim: Sevdiğim adama rahatça sarılabilmek, ama en önemlisi de onun sana sarılması...

Şimdi Irmak bizim oyun kurduğumuzu bildiği için yüzde yüz Çeçe de biliyordu. Çünkü Seda teyzeme "Önce planı Irmak üzerinden yürütelim" dediğimde o bana Irmak’ın telefonunun kendisinde kayıtlı olmadığını, olsa da onu aramayacağını belirtmişti. Yani bunun bir oyun olduğunu Çeçe de biliyordu.

Sessizce: "Aşkım?" dedim. "Efendim?" "Kızmadın değil mi?" Başıma bir öpücük kondurarak: "Hayır kızmadım, sen haklıydın," dedi.

Hadi be! Hiç beklemiyordum böyle bir tepki! Hemen doğrulup Çeçe’yi öpücüklere boğarak, sevinçle: "Yaaa! Sen bana hak mı verdin?!" dedim.

Çeçe de neşesi yerine gelmiş bir şekilde çayından yudum alarak: "Evet, aslında haksız olan benim. Yani nasıl düşünemedim ki?" dedi.

Bir kelime oyunu yapmayacağını umarak: "Neyi?" dedim. Bakışlarıyla içime işleyerek: "Artık birlikte olduğumuzu ve birbirimiz olmadan yaşayamayacağımızı?" dedi.

Sen bu saatten sonra bana iltifat etmesen de olur, konuşmasan da olur! Ben sana daha hiçbir şey diyemem... Yok dur! Tamam, kendine gel Ceren! Erkeğin her zaman burnu sürttürülür. Ama yavaşça, birden değil. Kafamı diğer tarafa çevirip: "Ben senden ilgi dilenmek zorunda değilim," dedim. "Nasıl telafi ederim bunu?"

"Bilmem... Belki baş başa bir yemek?"

Yemek ha?! Lan çocuğa o kadar yemek hazırladım! Birden dönüp kolundan tuttuğum gibi çekiştirmeye başladım: "Bak gel, ne yaptım sana!"

Resmen sürüklemeye çalıştığım için sendeleyerek kalktı: "Yavaş olsana, düşeceğiz lan!" dedi.

Ben hiç umursamadan elini bıraktım ve mutfağa ilerlemeye başladım. O da arkamdan geliyordu. Mutfağa girdiğimizde ilk olarak klimayı açtım. Sonrasında ışığı açtım ve sandalyesini çekerek oturmasını işaret ettim. Şaşkınlık içinde oturduğunda, yanağımı uzatarak onun evinde bana yaptıklarını yapıyordum. Pis pis sırıtarak tüm vücuduma enerji veren bir öpücük kondurdu. Ama arsızlık işte, insan isteyince bir tane daha istiyor! Diğer yanağımı uzattığımda: "Şimdilik hak etmedin," dedi.

"NE DEMEK HAK ETMEDİN YA?!" Ellerini göğsünde kavuşturarak: "Ben ayrıca yemek de hazırlamıştım, hatırlatırım," dedi. "E ben de hazırladım!" Bana boş masayı işaret ederek: "Hani?" dedi.

Offf! Bu nasıl bir acemilikti ya?! Hemen fırının içinde ona özel olarak sıcak dursun diye hazırladığım sunum tepsisini çıkararak önüne zarif bir hareketle koydum. Hayatımda daha önce kendime böyle bir sunum hazırlamadığım için ben ondan daha şaşkındım.

"Çok şükür! Çayla geçmezdi bu akşamki öğün," dedi.

Böbürlenerek: "Eee, biraz hamaratımdır da!" dedim.

Gülümseyerek ciğerden ilk lokmayı aldığında hemen onaylaması için gözünün içine bakıyordum. Ter basmıştı... Hadi be oğlum, inmedi mi midene?!

Ağzında geveledi geveledi... Yüzünü çıtırdan buruşturdu. Benim de katvekat paralel olarak moralim bozulmuştu. Korkarak: "Beğenmedin mi?" dedim. Gayet kendinden emin: "Boğazımdan geçmedi ki?" dedi.

Boğazında kaldı korkusuyla hemen tezgaha su doldurmaya gittim. Beni çığlık atacak kadar korkutarak sinsi bir şekilde belimden sarılmıştı! Ben tam çıkışacakken: "Birazdan bugüne kadarki en güzel yemeğimi yiyeceğim ama manzaram eksik... Hani otursan da manzaram olsan?" dedi.

Bende hatlar tamamen patlamıştı! Sen nesin be çocuk...