10. bölüm / 10
GÜNEŞ10. BÖLÜM
Bölümler 10Şu an: 10. BÖLÜM
Arkadaşlarrr upuzun bir bölüm ile tekrar karşınızdayım🌼🥰 böylelikle GÜNEŞ'e biraz ara verdim, sezon finali gibi düşünün yani🥰, şimdi uzun zamandır planladığım yeni kurgumu yazmaya başlıyacam. Bölüm sonu değerlendirmelerinizi merakla bekliyorumm🥰
🦋🦋
"Zaman, bazen en sessiz çığlıklarını kalbinin içine fısıldar."
🦋🦋
Ankara’nın gri gökyüzüne bakarken arabanın penceresinden süzülen yağmur damlalarını izliyordum. Dışarıdaki şehir, yabancıydı; aynı sokaklar, aynı binalar, ama içimdeki boşluk her adımda daha da büyüyordu. Babamın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyor, ama yanımda artık kimse yoktu, sanki koca şehirde tek kalmışım gibi.
Babam'ın gidişinin ardından 6 ay geçmişti, ama O 6 ay bana bir asır gibi gelmişti. Ben ile İrem Tunceli' den ankaraya geldik, Batuhan Babamdan bir hafta sonra apar topar hazırlanıp göreve gitti, bugün tam olarak Batuhan ile görüşmeyeli 6 ay oldu.
Günler artık hep aynı ritimde akıyordu. Sabahları erken kalkıyorum, kahvemi alıp boş sokaklarda yürüyorum. İnsanlar işe yetişmek için koştururken ben, zamanın durduğu o anlarda kendimi bulmaya çalışıyordum. Ama ne kadar uğraşsam da, içimde ki boşluk bir türlü dolmuyordu. Her adımda babamın yokluğunun, o derin sessizliğini iliklerime kadar hissediyordum.
Araba İrem ile buluşacağımız kafenin önünde yavaşça durduğunda ücreti ödeyip arabadan indim. Dersten çıktıktan sonra İrem den gelen mesaj ile kafeye geldim.
Kafenin kapısını araladığımda, içeriden yayılan kahve kokusu beni hemen sardı. Camların buğusuna yağmur damlaları vuruyor, dışarıdaki kalabalığın uğultusu içeride tatlı bir fısıltıya dönüşüyordu. Masaların üzerinde yarım bırakılmış kahveler, insanların aceleyle konuşmaları, garsonların hızlı adımları arasında kafe sıcacık bir sığınak gibiydi.
İrem, köşedeki masada oturuyordu. Yanına yürürken, içerideki loş ışık yüzünü aydınlatıyor, sessizce bir şeyler düşünüyor gibiydi. Yanına gidip İrem'e "selam" Deyip hemen içimi ısıtan kahvemden bir yudum aldığımda, sıcaklığı boğazımdan aşağı süzüldü ama içimdeki soğuğu ısıtmaya yetmemişti.
İrem yavaşça ellerimi tutup "Güneş, ben konuşmak istiyorum, evden uzaklaşmak belki iyi gelir diye buraya çağırdım, lütfen artık uzaklaşma benden, anlat bana, aylardır bekledim belki sen kendin gelir anlatırsın diye, konuş benimle güneş içine atma artık, sessizce ağlama artık, konuş benimle beraber ağlayalım" Dediğin de yüzünde ki ifade yalvarıyor gibiydi. Gözlerimden akmaya başlayan göz yaşımı peçete ile sildikten sonra İrem'in ellerini sımsıkı tuttum. Çocukluğumuzda ki gibi tek kaldığımız anlarda birbirimizin ellerini sımsıkı tutardık. Yine birbirimizin ellerini sımsıkı tuttuk.
İrem’in sözleri, ellerimi tutuşu, gözyaşlarımızın birbirine karışması… Hepsi kafenin kalabalığında görünmez bir fanus oluşturmuş gibiydi. İnsanlar yanımızdan geçiyor, kahkahalar atıyor, telefonlarına bakıyordu ama bizim dünyamız tamamen başkaydı; sadece iki arkadaş, iki yaralı kalp ve iki babanın ardından ayakta kalmaya çalışan iki genç kız...
O an içimden aynı cümle yeniden yankılandı, sanki kalbimden çıkıp masanın üzerine düşmüş gibiydi:
“Zaman, bazen en sessiz çığlıklarını kalbinin içine fısıldar.”
Ve gerçekten öyleydi… İrem’in yanımda oluşu, elimi bırakmaması, bu sessiz çığlıkları biraz olsun hafifletiyordu.
Göz yaşlarımı silip konuşmaya başladım" Tek kaldım İrem, yapayalnız kalmışım gibi, koca şehirde bir tek ben varmışım gibi, her yer üstüme üstüme geliyor gibi hissediyorum, boğuluyorum İrem, sanki babam ölmedi gibi, sanki babam bir anda karşıma çıkacak bana güneşim diyecek, sarılacak bana gibi hissediyorum. Camdan bakıyorum sanki sokağın başında babamı görüyorum gibi. Kapı çaldığında sanki babam geldi gibi hissediyorum. Ama biliyorum babam öldü, babam gitti, bir daha geri gelmiyecek, bunun bilincinde olmak yoruyor beni, özledim İrem, ben babamı özledim, hemde o kadar çok özledim ki baş edemiyorum ben içimde ki baba özlemimle".
İrem elinde ki peçete ile göz yaşlarımı sildikten sonra ellerimi sımsıkı tuttu, o da belli ettirmemeye çalışıyordu ama gözlerinden akan yaşlar onu ele veriyordu. " Ne hissettiklerini çok iyi anlıyorum, biliyor musun ben de öyle sanki babam ölmedi, geri gelecek gibi hissediyorum, bende babamı bekliyorum geri gelmediği her gün içimden bir parça daha kopuyor, babama anlatmak istediğim her şeyi babamın fotoğraflarına anlatıyorum" .
İrem'in gözlerinden yavaş yavaş süzülen yaşları elimde ki peçete ile sildim. Biz böyleydik işte ikimizin acısı da aynıydı. Birbirimizin göz yaşlarını silip, ellerimizi sımsıkı tutup birbirimizden güç alırdık. Yine aynısı oldu toparlanmamız için, düştüğümüz yerden tekrar ayağa kalkmamız için birbirimizden güç aldık.
İrem "Şimdi birbirimize söz veriyoruz, ne yaşarsak yaşayalım hep güçlü olucaz, yıkılmayacaz. Hem babalarımız da bizim güçlü olmamızı isterdi hep" Diyerek beni teselli etti. Haklıydı babalarımız hep güçlü olmamızı isterdi. Ama bu acı karşısında nasıl güçlü olunurdu bilmiyorum. Tek bildiğim bir şey var ben babamın sesini özledim...
Zor da olsa buruk bir tebessüm ile ayağa kalktığım da İrem de benimle birlikte ayağa kalktı ve birbirimize sımsıkı sarıldık. İremin kulağına "Bundan sonra babalarımız için üzülmeyecez, babalarımız için güçlü durucaz, senin de dediğin gibi babalarımızda bizim hep güçlü durmamızı isterdi" Diye fısıldadım.
İrem "Artık anlaştığımıza göre eve gidebiliriz" Dediğinde çantalarımızı alıp, borcumuzu da ödeyip dışarı çıktık.
Kafeden çıkarken yağmur yavaşlamıştı. Sokak lambalarının altında ışıldayan kaldırım taşları, şehrin gri yüzüne küçük bir parlaklık katıyordu. İrem’le yan yana yürürken, biraz önceki sohbetin ağırlığı hafiflemişti. Onunla sarıldığımız an, içimde biriken yükler sanki bir kapı aralığından dışarı akıp gitmişti.
İremin kulağına fısıldadığım söz zihnimde yankılanıyordu;
“Bundan sonra babalarımız için üzülmeyeceğiz… Onlar için güçlü duracağız.”
Ama içimde sessizce şunu da biliyordum: Ne kadar güçlü olmaya söz versem de, kalbimin bir köşesi hep babamın eksikliğiyle sızlayacaktı. Bu eksikliği hiçbir şey dolduramayacaktı… Sadece alışmayı öğrenecektim.
Sokakta yürürken, yağmurun ardından açan hafif bir rüzgâr yüzüme vurdu. İçimden geçen o küçük, kırık ama gerçek his şuydu:
Ben hâlâ babamı özlüyordum. Hem de her gün, yeniden, ilk günkü kadar derindi.
🦋🦋
Soğuk dağ havası, nefeslerinden buhar gibi çıkıyordu. Gece sessizdi, sadece karların üzerinde botların çıkardığı çıtırtılar yankılanıyor. Tim, tek sıra hâlinde ağır ağır ilerliyordu. En önde tim komutanı, arkasında Osman ve Batuhan yan yana yürüyorlardı.
Batuhan’ın bakışları sık sık ufka kayıyordu; dağların arasındaki derin karanlık sanki düşüncelerine ayna tutuyordu. O sessizlikte, içinden geçenleri susturmak mümkün değildi.
Osman'ın “Yine Güneş’i düşünüyorsun, değil mi?” diye sordu. Haklıy dı Güneş'i düşünüyordu. Bugün tam 3 Ay olmuştu Güneş ile konuşmayalı, acaba iyi midir?, toparlanabilmiş midir?, şuan nasıl ne yapıyor? Mesela. Bunların hepsini her gün düşünüyor.
Batuhan cevap vermedi, sadece yürüyüşünü ağırlaştırıp derin bir nefes aldı. Osman, göz ucuyla baktığında onun gözlerinde tanıdık olan o uzaklığı gördü.
“üç aydır hiç haber alamadın ondan. Biliyorum, kolay değil. Ama yanında kardeşin İrem var demiştin. Hem onlar çok yakınlar merak etme kardeşin onu toparlamıştır. Yalnız değil merak etme ve artık sende düzelir misin? Ben bu Batuhan'ı hiç sevmedim kardeşim söyliyim yani” dedi osman.
Batuhan başını öne eğdi. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
“Keşke inanmak bu kadar kolay olsaydı Osman. İçim rahat etmiyor. Onu orada bırakmak, hiç arayamamak… içim parçalanıyor, çok özledim onu osman. Acaba bugün doğum günüm olduğunu biliyor mudur?" Diyerek sertçe yutkundu Batuhan.
Osman omzuna sertçe dokundu, sanki bu dokunuşla arkadaşını yeniden bu dağlara çekmek istiyor gibi.
" Unutmamıştır oğlum olur mu öyle şey, bak napalım biliyor musun? İlk fırsatta telefonunu aç yazmıştır sana 2 dakika konuşursunuz." Dedi osman.
Batuhan bu kez cevap veremedi. Tek yapabildiği en büyük tebessüm ile kolunu arkadaşının omuzuna koydu ve Gözlerini karanlığa çevirdi, sessizlikte sadece kalbinin ağır atışları vardı.
İçinde ki heyecanı bastıramıyordu, telefonunu açıp Güneş ile konuşmayı dört gözle bekliyordu. Heyecandan kendi kendine gülüyordu bile. 10 dakika sonra sevdiği kızın sesini duyacak olması içinde ki tarifsiz mutluluğu artırmıştı.
Ama mutluluğu o kadar da uzun sürmedi.
Tam o sırada telsizden fısıltıyla gelen bir uyarı yükseldi:
“komutanım doğu yönünde Hareketlilik tespit edildi.”
Tim bir anda sessizleşti. Nefesler kesildi. Dağın eteğinde, karanlığın içinde gölgeler belirdi. Komutan el işaretiyle mevzi almalarını söylediğinde Herkes hızla dağıldı. Batuhan, ağaçların arasında biraz daha alt tarafta mevzisini almıştı. Osman yukarıda, komutana yakın bir noktadaydı.
İlk kurşun sesi gecenin sessizliğini yırtarcasına patladı. Ardından makineli tüfeklerin ardı ardına gelen sesleri dağlarda yankılandı. Tim anında karşılık verdi. Herkes taşların, kayaların ardına saklanmış, mermiler havada vızıldıyordu.
Batuhan mevzilendiği yerde alt tarafta sıkışmıştı. Yukarı tırmanmak istedi ama kurşun yağmuru öyle yoğundu ki hareket etmek imkânsızdı.
Tam o anda telsizinden kesik kesik gelen komutanının telaşlı sesini duydu " Batuhan, oğlum duyuyor musun beni cevap ver" Diyordu. Telsizini açıp konuşmaya başladı " Komutanım iyiyim" Dedi ama ses karşı tarafa gitmemişti. Gelen seslerde kesik kesik geliyordu. Tam anlamıyla sıkışıp kalmıştı burada.
Sıkıntıyla Önündeki kayaya yaslandı, tüfeğini kaldırıp ateş açtı. Nefesi hızlanmıştı, gözleri bulanıyordu ama parmağı tetikten çekilmiyordu.
O an gökyüzünü delen bir ses duyuldu. İnce, uğultulu bir çığlık gibi gelen o ses, ardından büyük bir patlamaya dönüştü.
“Füzeee!” diye bağırdı komutan, ama artık çok geçti.
Göz alıcı bir ışık, kulakları sağır eden bir gürültüyle birleşti. Dağın eteği bir anda sarsıldı. Toprak, taş ve duman göğe yükseldi. Batuhan’ın bulunduğu hat, patlamanın tam merkezindeydi.
Çığlıklar, komutların birbirine karıştığı kaos ortamında Osman’ın sesi öne çıktı,
“Batuhan! Batuhan neredesin! Ses ver oğlum neredesin! " Diye haykırıyordu adeta.
Patlama sonrası beş asker şehit düşmüştü. Cesetler öylesine parçalanmıştı ki kimlikleri ayırt edilemiyordu. Duman hâlâ dağın yamacında dönüyor, taşlar yuvarlanıyordu.
Osman, nefesi kesilmiş bir halde patlama noktasına doğru koştu. Elleriyle taşları, toprakları kazıyor, adeta çıldırmış gibi bağırıyordu.
“Komutanım! Batuhan burada olmalıydı! Buradaydı! Gördüm!” diye bağırıyordu.
Komutan ağır adımlarla yaklaşarak sessizce başını eğdi. Gözlerini etrafındaki yıkıntıya çevirdi. Titrek sesi ile “ osman, burası doğrudan isabet aldı.” diyebildi. Sesi titredi, devam edemedi.
Tim sessizce arama yaptı, arkadaşlarının parçalanmış bedenlerini yan yana koydular. Ama aralarında Batuhan yoktu. Ne tam bir ceset, ne de kesin bir iz bulunabildi. Batuhan'dan hiç bir haber alınamamıştı. Arkadaşları tam 12 saattir Batuhan'a ulaşmaya çalışıyordu ama Batuhandan hiç bir iz bulunamamıştı.
Osman dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle saçlarını kavradı. Çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Olmaz… Olamaz... Komutanım bir şeyler yapmamız lazım, onun bügün doğum günü komutanım, Güneş ile konuşacaktı, bir şeyler yapmamız lazım komutanım...” dedi titreyen sesi ile.
Ama kimse cevap veremedi. Sessizlik, dağların soğuk rüzgârına karıştı.
Tim komutanı başını önüne eğip "toplanın dönüyoruz" Dedi.
o gece, Batuhan için “şehit düştü” haberi verildi.
🦋🦋
Güneş ışığının odama vurmasıyla gözlerimi açtım. Hızla telefonumu elime alıp incelemeye başladım, Batuhan'dan ne bir mesaj nede arama vardı. Sıkıntıyla Oflayıp telefonumu bir kenara fırlatıp yataktan kalkıp hızla elimi yüzümü yıkayıp odamdan çıktım. İrem'i yatağında göremeyince mutfakta olduğunu düşünüp mutfağa doğru ilerledim.
Mükemmel bi kahvaltı sofrasıyla tam karsımda oturmuş sırıtarak bana el sallıyordu. "Hayırdır İrem bugün ayrı bi neşelisin sanki nereden geliyor bu neşenin kaynağı acaba öğrenebilir miyim? " Diye söylenip karşısında kalan boş sandalyeye yayıldım.
Yüzünü ekşitip şaşkınca yüzüme bakıp "unuttum deme bana güneş" Der gibi bakıyordu. Zihnimi yoklamaya başladım neyi unuttuğumu düşünmeye başladım. "Söyliyecek misin artık İrem" Diye söylendim.
İrem'in yüzüne yayılan hayal kırıklığı ifadesini görmek beni üzmüştü. Aklıma gelen bilgi ile duraksadım. Tabi yaaa allah kahretsin beni, nasıl unuturum. Bugün 6 Eylül...
"Evet güneş bugün 6 Eylül abimin doğum günü, hadi çabuk abime yaz, ben yazdım ama yine her zaman ki gibi telefonu kapalı" Dediğinde yüzü düşmüştü. Bari bugün açsaydı telefonunu, bari bugün bir kez de olsa sesini duyabilseydim diye her zaman yaptığım gibi keşkelere sığındım.
"Bugün üzülmek yok İrem hem daha gün yeni başladı bekliyecez, Batuhan açıcak telefonunu, sesini duyucaz, sabırla telefonunu açıp bize dönmesini bekliyecez" Dedim. Hızla elime telefonumu alıp Batuhana Mesaj yazdım. İnanıyorum bugün bu mesajımı görüp bize geri dönecek.
Kahvaltımızı bitirdik, okula gidip sınavları verdik ve günü sonlandırmak için de bir cafe'ye gidip sonra da evimize geri döndük. Günlük rutinimiz böyleydi. Artık ikimiz kalmıştık, ben ve İrem. Babamdan sonra annemsiz de kalmıştım. İrem de bende artık yapayalnız kalmıştık. Tek sığınağımız birbirimiz di. Öyle de yaptık birbirimize sımsıkı sarılıp beraber ayağa kalktık.
İrem koltuğun bir köşesine yayılmış uzaklara dalmış, ben de koltuğun bir ucunda yayılmış fotopraflara bakıp dalmıştım. Fotoğrafta hep beraberdik Annem, ben, babam, meryem teyze, murat amca, İrem, batuhan hep beraber piknikteydik, hepimizin yüzü gülüyordu...
Şimdi ise bu fotoğraftan geriye kalan tek şey yalnızlık olmuştu. Geriye bir tek Ben, İrem ve Batuhan kalmıştık.
Düşüncelerimizi bölen zil sesi olmuştu, zil sesi ile birlikte dışarıda gök gürültülü sağanak başlamıştı. İrem ile birbirimize baktık. İkimiz de korkuyorduk, kapıyı açmaktan çok korkuyorduk, yada kapıyı açınca duyacaklarımız dan korkuyorduk.
Saat 00.45 ve zil çalmıştı. Birbirimize bakıp "bu saatte kim geldi" Diye düşünmeye başladık. Ayağa kalkmak istedik ama ikimiz de ayağa kalkamadık, ayaklarım tutmuyordu, ellerim ayaklarım boşaldı, ayağa kalkarsam düşecekmiş gibi hissediyordum.
Gözümden akmaya başlayan yaşlarımı silip "İrem... " Diyebildim sadece, aklıma gelenleri söyleyemedim. İrem titreyerek bir elini bana uzattı, beraber kalkalım der gibi. Hiç düşünmeden İrem'in titreyen ellerini tutup beraber kalktık.
Kapıyı açtığımız da gördüklerimiz ile beraber gök gürlemişti. Ama içimiz de ki gök gürültüsü daha şiddetliydi. Titreyek bir adım geri gittim. Hayır. Hayır olamazdı bu. Biz zaten tek kalmıştık, yapayalnız kalmıştık O niye gitti ki.
Kapı da 3 asker vardı, ne diyeceklerini biliyorduk. Bize artık daha çok yalnız kaldınız, artık tek başınasınız demeye geldiler. Ama biz zaten yapayalnızdık, biz zaten tek başımızaydık...
İrem aklına gelen anı ile kalakalmıştı. irem bu sahneyi 5 yaşında görmüştü zaten. Hep bu anın gelmesinden korkardı. Korkarak büyümüştü, zil seslerinden korkarak büyümüştük biz. Şimdi ise yaşadığımız acıları bir kez daha yaşıyoruz.
" Olmaz, hayır, Abim beni bırakmaz, hem abim dönecem dedi, söz verdi bize, sende biliyorsun güneş abim sözünü tutar" Diye bağırdı İrem. Kapıda ki askerlerden biri boğazını temizledi, sanki bi açıklama yapacak gibi.
Kafamı hızla iki yana salladım, hayır duymaya hazır değildim. Yapamam. Doğum günüydü, sesini duymak için beklemiştim ben. Şehit haberini duymak için beklememiştim.
"Batuhan kılıç çatışmada çıkan patlamadan sonra bulunamadı, ama merak etmeyin arama çalışmaları devam ediyor ölü yada sağ Batuhan'ı bulup buraya getireceğiz. Maalesef şuan şehit-" Cümlesini kesen İrem olmuştu "Abim şehit olmadı hayır, abim ölemez çünkü abim beni bırakmaz" Diye haykırması olmuştu.
Titreyen ellerimi izin ister gibi kaldırıp askerlerin arasından dışarı çıktım. Nefes alamıyordum. Nefes alabilmeye ihtiyacım vardı, daralmıştım. Elim kalbime gitti o kadar çok hızlı atıyordu ki, çırpınıyordu.
Sağanak yağmurun altında yürümeye başladım. Nereye gideceğimi bilmiyorum, ama tek bildiğim Batuhan'ın yanına gitmek istedim...
Yağmur şiddetini artırdıkça, çıplak ayaklarım taş kaldırımda yankılanıyor. Soğuk su, parmak aralarıma doluyor, her adımda küçük gölcükler sıçrıyordu. Çamurun kayganlığına rağmen yürümeye devam ettim. Saçlarımdan süzülen yağmur damlaları yüzüme karışıyor, gökyüzü ile yeryüzü, benliğimde aynı gri renge bürünüyordu. Her damla, içimdeki ağırlığı biraz daha yıkıyor gibiydi. Sanki çıplak ayaklarım sadece yere değil, geçmişin bütün izlerine basıyordu.
Yağmur ayaklarımı üşütüyordu ama asıl üşüyen kalbimdi; çünkü ben artık Batuhan’sız bir dünyanın içinde üşümeye mahkûmdum...
🦋🦋
Evetttt upuzun bir bölümün daha sonuna geldik🥰 nasıldı? Umarım beğenmişsinizdir bölümü🧚♂️ yorumlarda buluşalımm🧚♂️🥰🌼
İnstegram adresi;
@watty.gunes
Bölüm etkileşimi
