1. bölüm / 1
GÜNEŞ☀1. Bölüm
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şey göründüğü gibi olsaydı,
eline aldığın deniz suyu mavi olurdu.
-George Orwell
2025-ANKARA
ARALIK
İnsanlar kötüydü. Kimse kimsesinin umurunda değildi.
İnsanlar kötüydü. Herkes kendi derdine düşmüştü.
İnsanlar kötüydü. Kimse birbirine iyi niyetle yaklaşmıyordu.
İnsanlar kötüydü ve ben o insanların içinde yaşıyordum.
.............
Saatime bakıp derse geç kalıp geç kalıp kalmadığıma baktım. Daha 1 saat vardı. Bir yerde oturup dinlenebilirdim.
Etrafıma baktım ve bu sefer şans benden yanaydı çünkü yakınlarda kahveci vardı. Yönümü bir anda arkama çevirince biriyle çarpıştım. Ve o anki utançla özür dileyip arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. “İnsan bir iyi misiniz diye sorar ya Güneş.” Diye kendime kızarak ilerledim.
İnsanlar deli dolu olduğu söylerlerdi fakat ben öyle olmadığıma inanıyordum. Çünkü ben deli dolu değildim insanlar sıkıcıydı. Şimdi ne kadar neşeli olduğumu söyleseler bile sırtımda taşıdığım yükler zayıf bedenime ağır geliyordu. Bu da beni yoruyordu. Bir insanın dışarıya yansıttığı neşenin altında bir hüzün yatıyordu. Fakat şu ana kadar beni en çok yıkan şey babamın vefatı olmuştu çabuk toparlamıştı ama benim toparlanmam uzun sürmüştü. Bu da kalbimde kalıcı bir yara olarak kalmıştı.
İnsanlar illaki yükünü hafifletecek birini bulurdu. Başını onun göğsünü yasladığında dertlerine derman olan birini bulurdu. Ben henüz bulamamıştım. Çevremde ne kadar insan olsa da. Ama kadere ve şansa inanıyordum.
Fakat kaderin sessizliğinde beni duyan olur muydu?
Geceyle dertleşirken sabaha tutunur muydum?
Küçükken kolumuzu ısırarak saatler yapardık zamanın canımızı acıtacağını bilir gibi.
Zaman aktı, ben kaldım ve içimdeki neşeli kız yoruldu. Ezber olan gülüşlerim azaldı.
Sorular çoğaldı, cevaplarım azaldı
…
Kahveciye girip “Merhaba, kolay gelsin. Bir tane orta Türk kahvesi alabilir miyim?” dedim.
Sert bir kahveyle kendime gelmem lazımdı. Çünkü gece 3 saat anca uyumuştum.
Karşımdaki kadın gülümseyip “Tabii ki. Adınız neydi?” dedi.
“Güneş.”
Tebessüm edip “Ne güzel bir isminiz var. Tam sizi yansıtıyor.” Dediğinde teşekkür edip kahvemi aldım.
Dışarı çıkıp kahvemi yudumladım ve içime derin bir nefes çekip okula doğru ilerledim.
Saat 12 olduğu için güneş tam tepedeydi ve acayip bir sıcak vardı. İsmimi her yerde duymak hoşuma gidiyordu. İsmimi bana veren babammış. Karanlıktan sonra bir ışık gibi doğmam için ve annem beni doğuruyor iken gün doğuyormuş.
Okulun kapısına yaklaştığımda kalabalığın uğultusu kulağıma doldu. Herkes bir yere yetişme telaşındaydı. Ben ise kahvemin son yudumunu alıp çöpe attım. Üstümü düzeltim ve bina kapısından içeri girdim.
Tıp fakültesi zordu. Hatta beklediğimden daha zordu. Dersler, sınavlar, ezberler, pratikler… hem psikolojik olarak hem de fiziksel olarak yorucu bir fakülteydi. Umarım beyaz önlüğü bir gün hak ederdim. Kendime bu konuda güvenim tamdı.
Sınıfımı bulup kapıdan içeri girdim. Sırama vardığımda sıraya oturmuş beni bekleyen arkadaşım Beril vardı. Simsiyah saçı bembeyaz yününe zıttı ve kendine has bir güzelliği vardı. Bu görünüşü onun dışardan sert ve asi gözükmesine neden oluyordu. Aslında tam olarak böyleydi. İnsan sevmiyordu. Onun sevdiği canlılar annesi, babası, birde ben.
“Nerede kaldın kızım ya, meyve vereceğim birazdan.” Diye söylendi Beril.
“Dedi her dışarı çıkacağımız sırada beni kapıda 1 saat bekleten Beril.” Diye karşılık verdiğimde ofladı çünkü işine gelmemişti.
“Of neyse.” Deyip not aldığı defteri önüme koydu ve “Ya şu konuyu gram anlamadım.” Dedi.
Bende “E çalışmadın mı?” diye sorduğumda yanıma sokulup “Benim güzel arkadaşım, Güneşim hadi anlatsa bana şu konuyu bir zahmet. Benim dilimden bir tek sen anlıyorsun.” dediğinde kıyamayıp konuyu anlatmaya başladım.
…
Ders bitmişti ve bende evin yolunu tutmuştum. Beril ile evlerimiz farklı yerlerde olduğu için yollarımız okulun kapısından ayrılıyordu. Eve doğru giderken telefonum titredi annemden olan mesaj ekrana düştü.
Annem: Kızım, Ece ile markete geldik eve gelme boşuna abinin yanına geç.
Benim işime gelirdi bu. Evde tek durmaktansa. Yolumu askeriyeye çevirip yürümeye başladım. Abime onun yanına gittiğimi söylemeyecektim ki sürpriz olsun. Tabii yine meşgul değilse.
2 aktarmadan sonra askeriyenin önüne geldiğimde kapıda nöbet tutan abiler geçmem için izin verdiler sık sık buraya geldiğim için tanıyorlardı beni.
Askeriyenin koridorunda yürümeye başladım. Abimin kapısının önüne geldiğimde kapının sağ üst köşesinde Yüzbaşı Oğuz Yıldırım yazıyordu.
Kapıyı tıklattığımda içerden tok bir ses geldiğinde bu sesin abimin olmayacağını düşündüm bir an.
Kapıyı Açınca abimin yanında bir asker görünce kendimi toparladım iyi ki kapıyı açıp sürpriz diye bağırmamışım. Yoksa rezil olurdum. Bugünde hiç kendimi rezil etme modunda değildim.
“Merhaba abi, müsait miydin?” dedim.
Yanındaki askerin gözleri gözlerime dokundu. Ela gözleri buradan bile belli oluyordu.
“Tabii müsaitim gel.” Dedikten sonra yanındaki askere dönüp “Sen, ben çağırınca gel.” Diyerek onu gönderdi bende kapının ağızından çekildim.
Kapıyı kapatıp abime koştum abime sarılıp koltuğa oturdum.
Abimden ayrılıp koltuğa kuruldum.
“E hangi rüzgar attı seni buraya Güneş Hanım? Normalde gelmezsiniz abinizi görmeye.” Dediğinde şaşkınlıkla abime döndüm.
“Birincisi, abartma ben geliyorum buraya arada bir. Ayrıca gün içinde askerlerinden çok benim yüzümü görüyorsun, buda iki.” Dediğimde gülerek bana bakıp haklısın nidasında başını salladı.
“İkisi de aynı anlama geliyor canım benim.” Dediğinde iyice sinirlenmiştim. Çünkü bu sefer o haklıydı.
“Orasını karıştırma.” Diye konuyu konuyu kapattım.
Abimle aramız iyiydi. Hatta baya iyiydi. Bazen dövsem de. Yine de seviyordum onu. Kısacası iyi ki abim.
Abimin telefonun çalma sesi sessizliği böldü. Telefonu açtı ve tamam deyip kapattı.
“Benim biraz işim var. İşim uzun sürerse eve gidersin ya da dışarı çıkabilirsin.” Dedi ve çıkmadan yanağımdan makas almayı ihmal etmedi. Muhtemelen işi uzun sürecekti ve benim canım sıkılacaktı.
Kapı kapandığında başımı geriye atıp ofladım ve gözlerimi yumdum. Şarkı mırıldanmaya başladım.
Müzikle ilgilenen biriydim. Hatta sırtımda taşıdığımda ve her yere götürdüğüm bir gitarım vardı. Babamın bana aldığı gitar.
Bir anda üstüme bir yorgunluk çökmüş ve esnemeye başlamıştım. Kafamı omzuma atıp gözlerimi yumdum.
Gözlerimi yummam beni derin bir uykuya sürüklemişti.
Yarım saat sonra kapı açılma sesi duymuştum ama rüyada olabilirdi tam kestiremiyordum. Fakat büyük ihtimalle gerçekti. Abimin masasına yönelmişti. Az çok görebildiğim kadarıyla bir dosya alıp çıkmıştı.
Ve uyku beni tekrar içine çekmişti.
…
Gözlerimi belli belirsiz açtığımda abimi masanın başında elindeki kağıtları incelerken buldum. Kısık gözlerimle pencereye baktığımda güneş batıyordu. Olduğum yerde sıçrayıp doğruldum.
“Uyandın mı uyuyan güzel?” demesiyle abime döndüm.
Ellerimi koltuğa atıp telefonumu aramaya başladım. Telefonumu bulup saate baktığımda saat 6.30’du ve ben buraya 4’te gelmiştim. Abime dehşetle bakıp “neden beni uyandırmadın?” diye sorduğumda alayla gülümseyip
“O kadar güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım.” Dediğinde ona ters bir bakış attım çünkü dershaneme geç kalmıştım. Daha doğrusu dershanem bu saate bitiyordu.
Telefondan kendime baktığımda kumral ama aralardan sarılar çıkan saçlarım dağılmış gözlerim çok uykulu bakıyordu. Normalde gün içinde uyuyamayan ben kış uykusuna yatmış olmalıydım. Çünkü bunun farklı bir açıklaması yoktu.
Saçlarımı topladım ve abime el sallayıp odadan çıktım. Üstümü düzeltip koridorda yürümeye başladım.
Dışarı çıktığımda benim için manevi değeri olan bilekliğimin kolumda olmadığını gördüm. Babamın bilekliği “Hayır ya. Hiç vakti değil bir de bilekliğimi arayamam.” Parmaklarımı saçlarıma geçirip oflamaya başladım. İçeri girip aramaktan başka çarem yoktu. Yönümü çevirip binadan içeri girip geçtiğim yerlere baktım ama hiçbir yerde gözükmüyordu.
Ta ki bugün abimin odasında olan askeri görene kadar. Yanıma geldiğinde boyu yüzünden kafamı kaldırma zorunda kalmıştım. Abim ile neredeyse aynı boydalardı. O zaman boyu 1.97 civarında olmalıydı. Neyse konumuz bu değildi.
Bana dönüp elindeki bilekliği gösterdi
“Galiba bunu arıyorsunuz.”
Elindeki bilekliğimi görünce gözlerim ışıldadı. Hemen bilekliği alıp bileğime taktım. Bilekliği alırken parmak uçlarımız kısa bir an değdi ama ben bunun doğru olmayacağını veya onun rahatsız olabileceğini düşünüp elimi hemen elektriğe dokunmuş gibi çektim. Tekrar gözlerinin içine baktığımda fazla ciddi duruyordu. Abimi de bazen bu bakışlarla yakaladığım için garipsemedim. Ve ona dönüp “Çok teşekkür ederim.” Dedim. Elimi uzatıp “Ben Güneş ikidir karşılaşıyoruz tanışmak isterim.” Dedim.
Bunu yapmamın nedeni adını merak etmiştim. Yersiz bir merak olsa da kendime engel olamadım Elime bakınca tanışmak istemediğini ya da garipsediğini düşünerek elimi geri çekiyordum ki elimi yakalayıp “Bende Altay memnun oldum.” Deyince gülümsedim. ‘Bende’ manasında kafamı salladım.
Elimi geri çekip “Hoşça kal.” Dedikten sonra büyük adımlarla binanın çıkışına yöneldim. Ve kendimi dışarı atıp derin bir nefes çektim içime. Fakat neden bu kadar heyecanlanmıştım?
İlk defa mı biri ile tanışıyordum?
Hem de elinin sıcaklığı neden havanın çok soğuk olmasına rağmen avcumun içinde duruyordu?
Ve en garibi neden salak salak sırıtıyordum?
Yine bir takım cevapsız sorular.
Hızla evin yolunu tutup yürümeye başladım.
…
Evin önüne geldiğimde. Çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açmak için anahtarı kilide uzatıyordum ki kapı açıldı.
Annemin “Güneşim. Hoş geldin kızım.” Diye bir anda bana sarılmasıyla arkama sendeledim ama bir şekilde toparladım.
“Hoş buldum anne de. Hayırdır, çok mu özledin beni.”
“Geç içeri hadi hasta olacaksın.” Demesiyle içeri geçtim.
Eşyalarımı odama bırakıp salona geri döndüğümde koltuğun üzerinde uyuyor olan kız kardeşimi gördüm. Saçları birbirine girmişti. Büyük ihtimalle abim gelince onunla şaka manasında kabarık olan saçları ile dalga geçecekti. Ve Ece abime kızıp onu ısıracaktı. En iyi kısmı ise onları izlemek olacaktı. Alacağımı alıp tekrar odama yöneldim. Çünkü kardeşimin hassas bir uykusu vardı. Her sese uyanıyordu.
Küçük adımlarla ilerledim. Salondan aldığım şey ders kitabımdı. Yatana kadar ders çalışmam gerekecekti. Çünkü tıp fakültesi zordu her fırsatta ders çalışmanız ve -eğer son sınıfsanız- stajları kaçırmamanız gerekiyordu.
Odamın kapısını açıp içeri attım kendimi. Masamın başına oturup lambayı yaktım. İçimdeki nefesi dışarı verip ofladım.
Kitabın kapağını açtığımda gözlerim satırlara değil, aklımdaki sorulara takılıyordu. Harfler birbirine giriyordu ve okuduğumdan bir şey anlamıyordum. Dikkatim bu aralar çok dağınıktı. Nedenini bende bilmiyordum. Fakat bu dönem mezun olacağımı ve daha çok ders çalışmam gerektiğini biliyordum. Ne kadar hızlı kafamı toparlasam benim için iyi olacaktı.
Dikkatimi toplayıp çalışmaya başladım.
…
Neredeyse 7-8 saattir ders çalışıyordum ve beynim sulanmaya başlamıştı. Her an uyuyabilirdim. Bunun garantisini veremezdim. Çünkü çok kez ders çalışırken elimde kalemle uyumuştum. Yani alışkanlık gibi bir şey olmuştu. Bu da en sevmediğim huylarımdan biriydi.
Kapımın çalmasıyla dikkatim dağıldı. Kapı açıldığında içeri giren küçük kardeşimdi. Sinirli ifademden sıyrılıp kardeşime gülerek baktım.
Bana bakıp cilveyle “Ablaa?” dediğinde. Onun tombul yanaklarını yiyebilirdim tek lokmada.
“Efendim balım?”
Yanıma gelip kucağıma kuruldu. “Şey… Benim canım sıkıldı. Boyama defterimde bitti de almaya gidelim mii?” dediğinde ne kadar yorgun olsam da onun bu haline kıyamayıp oturduğum yerden ayaklandım ve “E hadi. Madem gideceğiz, git hazırlan da gel.” Dememle boynuma atlayıp sıkıca bana sarıldı.
“Canım ablam.” Diye bağırdı ve üstümden atlayıp odasına koştu.
Arkasından gülümserken telefonum çaldı.
Masadan telefonumu alıp baktığımda arayan Beril’di. Telefonu açtığımda direkt “Canım sıkıldı!” diye bağıdı.
“Ya ne bağrıyoon, sağır mıyım ben?” diye çıkıştım.
Cevap netti. “Canım sıkıldı.”
Gülerek “Sıkı can iyidir, hiç çıkmaz.” Dememle daha çok sinirlenmişti. “Şaka, şaka dışarı çıkıyorum. Konum attığım yere gel.”
“Konum attığım yere gel derken, Güneş. Mafya mıyız biz de konum attığın yere gelince gizlice bana içi para dolu çanta mı vereceksin?”
“Ya hadi sorgulama gel.” Deyip telefonu kapattım. Üstümü değiştirmem için dolabıma yöneldim. Neyse ki bugün en sevdiğim kıyafetlerim yıkanmıştı. Beyaz bir tişört giyip üstüne kazak, altıma ise bol bir pantolon giymiştim. Aynanın karşısına geçip çekik kahverengi gözlerimde kalan maskarayı sildim daha temiz ve düzgün bir şekilde tekrar sürdüm. Kendime son kez aynada gülümseyip odamdan çıktım.
Salona girdiğimde koltukta oturmuş televizyona bakan abimi gördüm. Hangi ara geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birbirimize gözümüzü kısarak baktık. Yavaş adımlarla gidip koltuğa oturdum. Abimle yan yana, sessizce televizyona bakıyorduk ama ikimizin de gözü ekranda değildi. Bakışlarımız birkaç saniye havada asılı kaldı. O an, konuşmadan da anlaşabildiğimiz nadir anlardan biriydi.
“Bugün çok yorulmuşsun.” dedi sonunda.
“Belli mi o kadar?” dedim hafifçe gülümseyerek. Başını yana eğip bana baktı. “Belli.”
Bir süre sessizlik oldu. Salondaki tek ses televizyonun boğuk uğultusuydu. Abim konu açmamış, zaten de benim konuşacak halim yoktu.
Kapı aralandı, küçük kardeşim pijamalarıyla başını uzattı. “Gitmiyor muyuz?” dedi umutla. Abim ona baktı, sonra bana. “Nereye?”
“Canımız sıkıldı gezmeye. Hem de bu prensese boyama kitabı alacağız.” dedim omuz silkerek.
Abim güldü. “İyi öyle olsun. Ama dikkat edin.”
Kapıdan çıkarken annemin sesi arkamızdan geldi:
“Geç kalmayın.” Klasik Türk annesi sözü. 5 dakika gecikirsek terlikle evin içinde kovalamaca oynardık. Yani dayak yerdik.
“Merak etme anne.” dedim.
Asansörde kardeşim durmadan konuşuyordu. Boya defterini anlatıyor, hangi boyayı nerede kullanacağını anlatıyordu. Onu dinlerken yorgunluğum biraz olsun azaldı. Bazen en iyi dinlenme, hiçbir şey düşünmemekti.
Sokağa çıktığımızda hava serindi. Ceketimin fermuarını kapattım ve aşağı eğilip kardeşim önünü de kapattım. Sonra hasta olunca anne azarı yemek istemiyordum. Ece’nin elini tutup kaldırımda yürümeye başladık.
O sorular soruyor. Ben cevaplıyordum.
Fakat kendi sorularıma cevap bulamıyordum.
Ona gidene kadar şarkılar mırıldandım.
O küçük olduğu için şarkının melodisini sevdi.
Fakat ben sözlerini anlamlı buldum.
…
Oyuncakçıya yaklaştıkça vitrin ışıkları uzaktan bile gözüme çarpıyordu. Camın arkasında renk renk kutular, peluşlar, bebekler… Küçük kardeşimin eli avucumun içinde daha da sıkıldı.
“Abla bak!” dedi heyecanla, cama doğru çekiştirerek. Gözü büyük ihtimalle peluş tavşanlara takılmıştı. İçeri girdiğimizde sıcak hava yüzüme çarptı. Ece elimi bırakıp pelüş tavşanı kucakladı ve yanıma geldi. “Abla bunu alalım mı?” o kadar masum soruyordu ki hayır diyemezdim.
Gülümsedim. “Bir dakika dur, önce Beril ablan gelsin.”
Tam bunu dediğim anda kapı açıldı. Soğuk havayla birlikte içeri Beril girdi. Saçlarını atkısının içine sıkıştırmıştı, yanakları kızarmıştı. Beni görünce yüzü aydınlandı. “Güneş!” dedi, el sallayarak. “Geç mi kaldım?” diye sordu yanımıza gelirken.
“Yok,” dedim. “Tam zamanında.”
Kardeşim Beril’e yukarıdan aşağı baktı. “Bu mu Beril abla?” diye sordu fısıltıyla ama duyulacak kadar yüksekti. Beril eğilip onun hizasına indi. “Evet, o benim. Sen de prenses olmalısın.”
Kardeşim gururla başını salladı. “Ben Ece.” Dedi kardeşim. “Memnun oldum Ece.” dedi Beril gülerek.
İçeri girdik. Oyuncakçı sıcacıktı. Raflardan yayılan plastik ve yeni oyuncak kokusu bile insanın içini yumuşatıyordu. Ece hemen kucağındaki peluş tavşan ile boyama kitaplarının olduğu rafa koştu. Ben ve Beril onu uzaktan izledik.
“İyi ki çağırdın.” dedi Beril. “Evde otursam daha çok sıkılacaktım.”
“Ben de.” dedim dürüstçe. Dakikalar sonra Ece elinde kocaman bir boyama kitabıyla koşarak geldi. “Bunu alabilir miyiz?” diye sordu gözleri parlayarak. Kitaba baktım. Üzerinde kocaman bir prenses vardı. “Alırız.” dedim.
Ben kasaya doğru yürürken arkama baktığımda Beril ve Ece derin bir sohbete dalmıştı. Bu halleri beni gülümsetti.
Kasadan çıkıp elimdeki oyuncak tavşan ve boyama kitabı ile kardeşime doğru yürümeye başladım. Yanına gidip aldıklarımı verince sanki dünyanın en değerli şeyini taşıyormuş gibi göğsüne basmıştı.
Ece elimi çekiştirdi. “Abla eve gidelim mi, boyayacağım.” Gülümsedim. “Gidelim.”
…
Oyuncakçının önünden çıkınca Ece zıplaya zıplaya yürümeye başladı. Elindeki boyama kitabını sanki kupa kazanmış gibi havaya kaldırıyordu. “Eve gidince hemen boyayacağım!” dedi.
“Önce üstünü çıkaracaksın ve ellerini yıkayacaksın.” dedim gülerek. Beril kahkaha attı. “Bak bak, disiplinli abla konuşuyor.”
“Ne sandın?” dedim. “Abla olmak böyle bir şey.” Gururla yakalarımı silkeledim.
Eve doğru yürürken Ece konuşmayınca bizde konuşmamıştık. Daha doğrusu konuşacak konu yoktu. Neredeyse hepsini okulda konuşuyorduk.
Ece’nin de büyük ihtimalle uykusu gelmiş olmalıydı ki konuşmuyordu.
*******************************
Beril, hayatın gerçekleri ile yüzleşmiş bir kızdı. Herkes onun soğuk duruşundan ve hiç arkadaş canlısı olmamasından şikayetçiydi. Oysa o yüzün arkasında yatan kızdan haberleri yoktu. O kızı fark eden kişi Güneş olmuştu.
Lise zamanında ne kadar Güneş’ten kaçsa da bir türlü peşini bırakmamıştı. Aslında olay sadece bu değildi, ikisinin çok ortak yönü vardı. O gün bir kafede oturduklarında Beril içindekileri Güneş’e dökmüştü. O an onu anlayan kişinin karşında oturan kız olduğunu anlamıştı. O günden sonra Beril ilk defa kendini boşalmış hissediyordu çünkü o güne kadar baya dolmuştu. Bunu da o gün anlamıştı.
Beril’in anne ve babası ayrıydı. İkisi farklı evlerde yaşıyordu. Her ikisi ile görüşüyordu ama bir o kadar da kızgındı. Ayrıldıkları zaman kızlarını fark etmemiş hatta ayrıldıkları bile annesi evden giderken öğrenmişti.
Yalnızdı o gün kimse görmemişti onu. Kimse bir kere bile yüzüne bakmamıştı. Yok sayılmıştı.
Şu an annesinde kalıyordu ama o da okula evi yakın olduğu içindi. Yoksa kendine ayrı bir ev tutardı. Onun için zor bir şey değildi.
Beril kapı çalma sesine uyanmıştı. Annem açar diyerek kalkmamıştı ama kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Büyük ihtimalle annesi işe gitmişti.
Saate bakmak için kafasını yastıktan kaldırmadan eli ile telefonunu aramaya başlamıştı. Ama bulamamıştı. Telefonunu almak için kafasını kaldırdığında küçük çerçevede ki fotoğrafa gözü takıldı.
Güneş ile Gölbaşında çekildikleri bir fotoğraftı. Gölü arkalarına almışlardı. Önden gelen rüzgar ikisinin saçlarını da geriye doğru itiyordu. Beril ne kadar gülmese de, Güneş otuz iki diş sırıtıyordu.
Beril telefonun ekranını açıp saate baktığında saat 8’di. Üstelik bir de hafta sonuydu.
Kapı hala durmadan çalmaya devam edince üstüne bir hırka alıp kapıya yöneldi. “Çatlama geldik.” Diye sinirle soludu. Ve kapıyı açtı.
…
Saat 6’ydı ve ben ilk defa hafta sonu bu saatte kalkmıştım. Üstelik herkes uyuyordu, seste yapamazdım. Ders çalışmak istiyordum ama yalan yok bu saatte gözüm almıyordu. Aklıma şu an yapılabilecek tek şey geliyordu.
O da…
2 saat sonra
Elimde kap ile Beril’in evine doğru yürüyordum. Bu saatte rahatsız edebileceğim tek kişi o’ydu çünkü. Ayrıca bu Ankara ayazında kıçım donuyordu onun için, değerimi bilsin.
Bana kızmaması için kekte yapmıştım bu saatte. Şu an tek umduğum şey annemin o mutfağı görmemesiydi ama illaki görecekti. Çünkü günün yarısını mutfakta geçiriyordu. Eve gidince fırça yiyecektim ama olsun arkadaşıma değerdi.
Evin kapısının önüne geldiğimde kapıyı bir kere çalmıştım ama uzun süre beklememe rağmen kapı açılmamıştı. Büyük ihtimalle annesi işe gitmiş, Beril ise kalkıp kapıyı açmayı gözü almıyordu. Adından daha çok emindim buna. Uyanması için kapıyı art arda çaldım. En sonunda kapı açıldığında elim havada asılı kalmıştı.
Beril yeni kalkmış olmalıydı ki yanağında yastık izi vardı ve gözleri şişti, ayrıca üstündeki pijamaları da kırışmıştı. O kadar sinirli bakıyordu ki hemen üstüme atlayıp boğazıma atlayabilirdi. Korkuyla gülmeye çalıştım. “E ben geldim,” elimdeki kabı kaldırıp yüzüne tuttum. “Hem sana keke yaptım. Yer miyiz?” yüzünde ifade değişmeyince daha masumca gülmeye başladım. “Bak giderim beni içeri almazsan.” Yine cevap gelmeyince arkamı dönmüş tam giderken kolumdan tutup beni içeri çekti.
“Şaka yapıyorum gel içeri.” Dediğinde derin bir nefes verdim ağzımdan. Bu seferde o sırıtıyordu.
“Mal mısın aklım gitti? Öyle bir bakıyordun ki her an üstüme atlayabilir de beni boğabilir gibi. Senin bu saatte sağın solun belli de olmaz şimdi. Ödüm bokuma karıştı.” Dedim onun aksine gülmeyerek. Mutfağa doğru yöneldim ve elimdeki kabı masaya bıraktım.
Salona geçip montumu koltuğun üzerine bıraktım. Bu arada Beril’in bakışları bana döndü.”niye cani miyim ben. Sanki her gün adam öldürüyormuşum gibi konuşuyorsun?” diye cevabını hemen vermişti. “Ayrıca, sen niye bu saatte ayaktasın hayırdır? Yoksa kıyamet alameti diye mi yorumlamalıyım.” sorgulayan bakışları üzerimdeydi.
“Orası benim içinde biraz garip oldu.” Diye cevap verdim. “Sabah bir açtım gözümü 6’da geri uyku tutmadı. Evde de malum herkes uyuyor, canım sıkıldı. Bende dedim ki bu saatte rahatsız edebileceğim tek kişi Beril. Gidiyim onunla uğraşım biraz dedim.” Diye sırıttım. “İyi demiş miyim?”
Beril yastığı kavrayıp kafama atınca annemin bana kazandırdığı refleksler sayesinde kaçmayı başarmıştım.
Teşekkürler anne.
“En azından kek yapmışsın ona şükür.” Dediğinde mutfağa doğru ilerliyordu. Tabii ki arkasına takılmış ben de gidiyordum.
…
Kekimiz yemiş ve sohbete dalmıştık. Konu konuyu açtığı için konuşmanın ardı arkası kesilmiyordu.
Bir süre sonra kapı çaldığında Beril ile birbirimize baktık, çünkü bu saatte birini beklemiyorduk. Beril kapıya gidip kapıyı açtığında Beril’in annesi Yıldız Hanım kapıdan içeri girmişti. Yıldız Hanım üstündeki ceket, kumaş pantolonu ve deri topuklu botları ile oldukça ciddi ve dik bir duruşa sahipti. Ayrıca uzun boyu ile bunu daha da destekliyordu.
Hem Beril’in hem de benim gözlemlediğim kadarıyla Yıldız Hanım dışardan gözüktüğü kadar soğuktu kızına karşı bile. Beril’den bile anne lafını o kadar sık ve insan içinde söylememesini istiyordu. Kocasından ayrılma nedenlerinden biride buydu.
Yıldız Hanım salona aceleyle girdiğinde beni görmüştü. “Merhaba Güneş.” Dediğinde bile yüzünde mimik zar zor oynuyordu. Ben de karşılık verme ihtiyacı hissedip “Merhaba Yıldız Hanım.” Dedim. Çekmeceden bir şey alıp salondan çıktığında Beril’e dönmüş ve “akşam eve gelemeyebilirim. İstediğiniz gibi takılın” deyip evden çıkmıştı.
Neden bu kadar soğuk davranıyordu ki öz kızına?
…
Beril ile güzelce bir sohbet ettikten sonra eve dönüyordum. Ellerim ceplerimde ilerlerken ceplerimdeki metali hissetmiş ve onu dışarı çıkarmıştım. Gördüğüm şeyle gözlerim kısıldı.
Kolyem. Kaç gündür aradığım ve bir türlü bulamadığım kolyem. Maalesef ki çok çabuk takı kaybederdim. Ne kadar tekrar aynı yere koysam bir türlü tekrar yerinde bulamıyordum. Benim suçum neydi.
Kolyemin ucunda güneş simgesi vardı. Lise zamanlarımda kendim almıştım. Takı takmayı severdim ama en sevdiğim takı buydu. Evden arayıp bulamadığımda üzülmüştüm. Annem ne kadar tekrar aynısından alacağını söylese de kimseden bir şey istemiyorum.
Şu yaşıma kadar en örnek aldığım kişiler, kendi ayakları üzerinde olan ve kimseye muhtaç olmayan kadınlardı. Küçükken de hep hayranlık duyuyordum. En ufak bir şey olsa bile kendi alan ve kendi başaran kişilere -özellikle kadınlara- hep ayrı bir hayranlıkla bakmıştım.
Telefonumdan gelen bildirim sesi ile kendime gelmiştim. Elimi cebime atıp ekrana baktığımda annem den gelen bir mesaj vardı.
Annem: Güneş gelirken zeytin yağ al, bak Ayçiçek yağı değil ZEYTİNYAĞI ve Ece çikolata istiyor.
“Zeytinyağı ve Ayçiçek yağı arasındaki fark
Ne ki? İkisi yağ işte.”
Ben kesin evde kaldım. Kimse almazdı beni bu cahillikle.
Annem: Orasını sorgulama alda gel. Ben evde anlatırım sana.
Telefonu kapatıp en yakımdaki markete doğru yürümeye başladım.
…
Yaklaşık 15 dakika sonra marketin önüne gelebilmiştim. Bacaklarım fena halde ağrıyordu.
Yaşlanıyor muydum ne?
Markete girdiğimde sıcak hava yüzüme çapmıştı. Hem iyi hem de kötü bir his gibi bir şeydi.
Çikolataların olduğu kısma yönelip Ece’ye seveceğini düşündüğüm çikolatayı aldım. Diğer raflardan da alacağımı alıp kasaya yöneldim. Kasaya yönelirken dışarda dikilen beden gözüme çarptı. Sadece yan profilini görsem de az çok tanıyabiliyordum. Gözlerimin dışarı takıldığını kasiyer kız bana seslenince fark edebilmiştim. Marketten çıkınca ilk işim gördüğüm kişinin o kişi mi olduğunu doğrulamak olmuştu.
Yanına biraz daha yaklaşınca tahmin ettiğim kişi olduğunu doğruladım.
Altay.
Başını telefona gömmüş çatık kaşlarla ekrana bakıyordu. Ona birkaç adım daha yaklaştığımda ona doğru gelen birini hissetmiş gibi kafasını bir anda kaldırmıştı. Kaşları hala çatıktı ki beni görene kadar. Bakışları beni görünce bir nebze de olsun yumuşamıştı. O bana doğru baktığında ben kafamı yukarı kaldırmış ona bakıyordum. Artık şu adamı yine görme ihtimalinden dolayı topuklu ayakkabı giyecektim. Çünkü artık kafam kopacaktı.
Söze başlamam gerektiğini fark edince, konuşmaya başlayan ben olmuştum.
Nereden geliyorsa bu cesaret? Benim dedem Fatih Sultan Mehmed miydi?
“Ee, rahatsız mı ettim?” Ne diyeceğimi bir an şaşırmıştım. Ne diye bilirdim ki adama. ‘Oo biraderim gel şurada ki kahvede iki el okey mi atalım’ diyecektim.
Altay beni bir anda karşısında görünce şaşırmış olmalıydı.
Tabii görürdü her delikten kafamı uzatıyordum.
“Ha yok rahatsız etmedin de, şaşırdım bir anda görünce.” Diyebilmişti en sonunda. Sesi her zaman ki gibi toktu ve mesafeliydi.
Biri şu adamın hamuruna biraz su eklesin unu fazla kaçmış bunun.
Fazla ciddi bakıyordu. Tek bana mı böyle bu kadar ciddi bakıyordu diyeceğim ama galiba gün içinde kullandığı bakış bu olmalıydı. Böyle baktığı için arkadaşım gibi de davranmak pek içimden gelmiyordu. Konu açılmayınca vedalaşmak için ona döndüm. “Görüşürüz o zaman. Hiç sohbet açasın yok gibi çünkü de.” Dediğimde sadece “Hoşça kal.” Deyip ilerlemeye başladı.
Bir insan ne kadar odun olabilir sorusunun cevabıydı.
--------------------------------
Ayaklarımda feci halde ağrıyordu. 15 dakika sonra eve nihayet ulaşabilmiştim. Fakat evin kapısının önüne geldiğimde kapının önünde bir çift erkek ayakkabısı daha vardı. Kimde ait olduğu hakkında gram bir fikirim yoktu. Annemin zaten erkek olarak tanıdığı biri yoktu. Geriye seçenek olarak sadece abim kalıyordu. O da iş arkadaşlarını eve çağırmayı tercih etmiyordu.
E kimdi bu?
Daha fazla beklemeden çantamda evin anahtarı olmasına rağmen kapıyı çaldım. Meraktan çatlayacaktım. Kısa süre sonra annem kapıyı açmıştı. Anneme yaklaşıp “Kim geldi?” demeden duramadım.
Annem “Abinin iş arkadaşı. Adı… Altaymış.” Dediğinde topuklarımı götüme vura vura oradan gitmek istedim. Ama maalesef bunu yapamazdım. Annem önümden çekildiğinde içeri girdim. Salona bile uğramadan odama gidecektim ki, abim “Güneş, içeri gel misafirimize selam ver.” Diyene kadar. Sıkı sıkı yumduğum gözlerimi açtım. “Geliyorum abi.” Desem de zar zor gittim.
Ve evet koltuğa kurulmuş abimle konuşan kişi Altay’dı. Abimle derin bir konuşmaya girmişlerdi. Abimin bakışları bana dönünce o da bakışlarını istemsizce bana çevirdi. Ben de ona bakmadan direkt abime baktım. Abime dönüp “Hoş buldum abi.” Dediğimde abimin yanında oturan Altay’a dönüp “Siz de hoş geldiniz.” Dediğimde ona siz demem ile şaşırmış olmalıydı. Ama şu anlık abimin gözüne batmak istemiyordum. Zaten yeterince yorgundum. Altay da ‘hoş bulduk’ manasında kafasına salladığında abimin yanına kuruldum.
Bu adam dilini yutmuş olma ihtimali %99’du çünkü en azından evet veya hayır diyordu. Buna şükür.
Onlar tekrar sohbete dalarken ben hala onun buraya gelme nedenini düşünüyordum. Ellerim sık sık terlediği için ellerimi de bacaklarıma sürüyordum. Neyse ki beni bu durum içinden kurtaran annem olmuştu.
“Hadi masaya geçin çocuklar.” Beni geçtim, iki tane koskoca bordo bereliye çocuk diyordu. Abimle dalga geçerdim bunun için ama şimdi sırası değildi.
Onlar benden önce masaya gidip kurulduklarında bende peşlerine takıldım. Kendimi cüce gibi hissediyordum. Ben 1.69 boyumla gayet normaldim ama bunların boyu anormaldi. Anneleri ne yedirip içiriyorsa artık.
Hepimiz sofraya kurulduğumuzda abim ve Altay tekrar konuşmaya başladıklarında konu nasıl olduysa bir anda bana gelmişti. Abim bana dönüp “Ee sen ne yaptın bugün Güneş?” dediğinde elime doğru giden çatalla abime doğru döndüm. Çok boş bakışlar attığım abim bana göz kırpınca fark ettim. “Hiç abi. Sabah Beril’in yanına gittim. Annesi geldi, aralarını biliyorsun zaten. Oturduk tüm gün.” Dediğimde Altay’ın bakışlarının bana döndüğünü hissediyordum. O da benim gibi istifini bozmadan “Siz ne işle uğraşıyordunuz” diye bana soru yöneltmişti. Beni tanımaya çalışıyordu. O ne kadar fark etmeyeceğimi düşünse de fark etmiştim.
Sorusunu yadırgamadan cevapladım. “Son sınıf tıp öğrencisiyim ben. Seneye mezun olacağım umarım. Siz de asker olmalısınız?” dediğimde kafasını ağır ağır sallamıştı.
Soru cevap kısmından sonra herkes tekrar yemeğine odaklanmıştı. Masada abim ve Altay’dan başka kimse konuşmamış, annem ise Ece’nin karnını doyurmaya çalışıyordu ama nafile Ece kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu bu da annemin işini zorlaştırıyordu.
Ben ise her an kafamı koyup uyuyabilirdim. O derece bir yorgunluk vardı. Sınav haftası şu 23 yılımda gördüğüm en zor seneydi. Fakat pes etmek benim kitabımda yazmıyordu. Eğer şimdi pes edersem ileride keşke yatmak yerine çalışsaydım diyeceğim zamanlardan geçiyordum. O beyaz önlükle aynanın karşısına geçip kendimi tebrik edeceğim bir gün illaki olacaktı. İlk önce kendimi teşekkür edecek, sonra dönüp anneme ve abime teşekkür edecektim.
Daha fazla dayanamayarak abime döndüm. “Abi ben odama çıkıyorum. Sınava çalışacağım malum sınav haftam.” Dedim ve Altay’a dönüp “Sizde kusura bakmayın lütfen.” Dediğimde ilk defa cevap vermişti.
“Yok önemli değil. Benlik bir açıdan sıkıntı yok.”
Kıyamet alametleri madde bir: Altay’ın sorulara cevap vermesi.
Anneme dönüp hafiften tebessüm edip odama doğru ilerledim. Şu ana kadar yaptığım iki çıkarım vardı. Altay ve abimin çok yakın arkadaş olmasıydı diğeri ise, ikisinin aynı timde olduklarıydı. Bunun dışında masada sadece iş konuşup durmuşlardı ve benim anlayabileceğim terimler kullanmadıkları için tek düz şeyler anlayabilmiştim. Abim işi hakkında iş arkadaşları dışında kimseye bilgi vermezdi. Abimin muhattap olduğu kişilerde zaten sormaya çekinirdi.
Üstümdeki beyaz kırmızı renkteki badi bedenimi baya bir sıkmıştı. Altımdaki bol paça pantolondan çok şikayetçi değildim ama bu da belimi baya bir sıkmıştı. Bugün istediğim kıyafetleri dolabımda görememiştim ama yine de huzursuz değildim.
Odama zar zor kendimi atabilmiştim. Dolabımın karşısına geçip üstümü değiştirdim ve masamın başına kuruldum. Gözümü masaya indirince boş bakışlarla açıp duran kitaplara ve kapağını bile kapatmayı unuttuğum kalemlerle bakıyordum. Kulağımı salona verdiğimde içeriden ses gelmiyordu büyük ihtimalle gitmiş olmalıydı. Pencereden dışarı baktım. Ne görmeyi planlayıp baktığımı ben de bilmiyordum ama o anki hevesle perdeyi sıyırıp dışarı baktım.
Sadece bir sokak lambasının aydınlattığı sokağa bakarken Mercedes CLA 200 modelindeki arabaya kalçasını yaslamış telefonla konuşan bir adet Altay görmeyi planlamadığım kesindi. Büyük ihtimalle araba kendisinindi. Onu izlemem doğru bir şey değildi. Altay’ı daha fazla izlemeyi bırakıp perdeyi sertçe çektim. Üstümü değiştirmek için dolaba doğru döndüğümde dolabın üstünde olan aynadaki aksimle karşılaştım. Yorgun gözüküyordum. Yan tarafıma dönüp masadan peçete aldım ve aynadan kendime bakıp yüzümü silmeye başladım. Yorgunluğum belli olmasın diye göz altlarıma sürdüğüm kapatıcı çıkmaya şimdiden başlamıştı.
Kahverengi ve hafiften çekik olan gözlerime çektiğim eyelinerda çıkmaya başlayınca yüzümü yıkamak için lavaboya gittim ve hemen odama dönüp masanın başına kuruldum.
Ders çalışmamın 1. Saatinde derin bir uyku beni içine çekmişti bile.
Bölüm etkileşimi
