3. bölüm · Gün ışığı

3.Bölüm Zırhtaki İlk Çatlak

Eliff 1903

Toprak’ın o gür sesi hâlâ kulaklarımda uğulduyordu. Masadaki herkes taş kesilmişken, o demir gibi parmaklarıyla kolumdan tuttu ve beni içeriye sürükledi.

Diğer eliyle Rojin’in elini sıkıca kavramıştı. Arkamızda bıraktığımız o yıkık dökük kahvaltı sofrası, bu konakta huzurun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Bir kez daha anladım; işim hiç de göründüğü kadar kolay olmayacaktı.

Üst kata, odaya çıkana kadar Toprak tek bir kelime bile etmedi. Odanın kapısını arkamızdan kapattığı an, kafesteki bir aslan gibi ileri geri yürümeye başladı. Elleri hâlâ yumruk şeklindeydi, eklemleri bembeyaz olmuştu. Öfkesi o kadar canlıydı ki, odadaki havayı sanki elleriyle büküyordu.

Ama garip bir şekilde, bu öfke beni korkutmuyordu. Aksine, hayatımda ilk kez biri benim için, hiçbir çıkar gözetmeden bu kadar saf bir hırsla ayağa kalkmıştı.
Bu adam sandığım kadar düz ve kaba bir adam değildi. İlk günkü o sert, duygusuz buz dağı sanki gitmişti. O zırhın ardındaki gerçek Toprak’ı görmeyi ne kadar çok istediğimi ilk kez o an fark ettim.

Toprak aniden durdu. Rojin’in sessiz hıçkırıklarını duyduğunda omuzlarındaki gerginlik bir anda sönüverdi. Yanımıza gelip diz çöktü; devasa cüssesini Rojin’in boyuna indirdi. Az önce birini parçalayacakmış gibi sıktığı ellerini, şimdi büyük bir tereddütle ona uzattı.

“Korkma ufaklık,” dedi. Sesi hâlâ pürüzlüydü ama içinde kadife gibi bir yumuşaklık vardı. “Geçti her şey. Ben buradayım, kimse sana ya da annene zarar veremez.”

Rojin yaşlı gözlerini ona dikip bir süre yüzünü inceledi. Sonra minicik elini Toprak’ın omzuna koydu.

“Söz mü Toprak Amca?” diye sordu. “Bir daha bağırmayacak mısın?”

Toprak’ın yüzü “amca” kelimesiyle şaşkınlık içinde gevşedi. Bana baktı; afallamıştı. Koca Karadağ, minicik bir kızın tek kelimesiyle savunmasız kalmıştı.
Rojin bu sessizlikte yanlış bir şey söylediğini düşünmüş olmalı ki Bakışları bir ona, bir bana gidip geliyordu.
"Ben sana ne diyeceğim ki, amca denilecek kadar yaşlı da durmuyorsun" dedi

Toprak’ın kaşları hafifçe havalandı, o ağır havası bir anlığına dağıldı. Boğazını temizleyip hafifçe gülümsedi —bu, gözlerinin kenarlarını kısan, içten bir gülümsemeydi. "Haklısın," dedi sesi ilk kez pürüzsüzleşerek. "O kadar yaşlı değilim sanırım."

İkimiz de kısa bir kahkaha attık. Odanın o kurşun gibi ağır havası bir anda dağıldı.
Tam o sırada kapı tıklandı ve Neşe içeri girdi. Doğrudan benim yüzüme baktı; bakışlarında sessiz bir güven ve onay vardı. Ondan bu onayı almak, bu konakta sadece bir "misafir" değil, sözü geçen bir kadın olduğumu hissettirmişti. Neşe rahatlayarak bana döndü.

"Ablacığım..." dedi, sesindeki samimiyet kalbime dokunurken. Bana ilk kez bu kadar içten seslenmişti. Yıllardır kimse bana bu kadar kardeşçe hitap etmemişti; aidiyet hissi tüm ruhumu sardı. Ardından abisine döndü: "Abi, Rojin çok korktu. İsterseniz onu bahçeye, kuzuların yanına götüreyim mi? Biraz neşesi yerine gelir."

Toprak bir an duraksadı ve bakışlarını bana çevirdi. Kararı tamamen bana bırakması, beni beklemediğim bir yerden vurmuştu. İlk gün dedigi gibi kararlarıma saygı duyuyordu. Rojin sevinçle zıplayınca başımla onay verdim ve Neşe onu odadan çıkardı.

Kapı kapandığında yine baş başa kaldık. Toprak yatağın üzerindeki paketi işaret etti. "Bunu akşamki davet için aldırdım. Rengi... Rengi bana seni hatırlattı."

Paketi açıp o derin, gece mavisi saten elbiseyi gördüğümde nefesim kesildi. Elbise sadece şık değildi; sanki Toprak, benim o sessiz ama derin fırtınalarımı görmüş ve onları bu kumaşa dökmüştü.

"Hazırlan," dedi Toprak kapıya yürürken. "Akşam herkes sadece seni konuşacak. İdil’in ya da annemin ne düşündüğünün hiçbir önemi kalmayacak."

O tam çıkarken içimi garip bir mahcubiyet kapladı. Elbiseye dokundum; o kadar inceydi ki sanki dokunsam bozulacaktı. "Toprak," dedim sesimi hafifçe yükselterek. Durdu, elini kapı kolundan çekmeden omuzunun üzerinden baktı.

"Teşekkür ederim, her şey için... Ama biliyorsun, buraya çok aceleyle geldik. Yanımızda doğru dürüst bir şey yok." Derin bir nefes alıp ekledim: "Eğer mümkünse, Rojin’le biraz alışverişe çıkmak istiyoruz. Yani... izin verirsen."

"İzin" kelimesiyle kaşları çatıldı. Bana doğru tamamen döndü. "İzin almana gerek yok Nefes," dedi kararlı ama yumuşak bir sesle.
"Bu evde mahkum değilsiniz. Sadece güvenliğiniz için haberim olması yeterli." Rojin’e baktı ve ekledi: "Beraber çıkarız. Kendi başınıza gitmeniz şu an riskli olur, ben de yanınızda olacağım."

Şaşırmıştım. Toprak gibi bir adamın bizimle alışverişe gelmesi beklediğim bir şey değildi. "İşin yok mu?" diye sordum çekinerek.
Hafifçe gülümsedi, bu kez gülümsemesi gözlerinin içindeydi. "İşim sensin Nefes. Ve Rojin. Bir saate çıkarız."
Bu adam benim ayarlarımla oynuyor da hadi hayırlısı.

Toprak odadan çıktığında yatağın üzerine oturdum. Kalbim, alışık olmadığım bir ritimle çarpıyordu. Bu adamın her hareketi, her cümlesi kafamdaki "Toprak Karadağ" imajını biraz daha yıkıyordu. O sadece beni koruyan bir kalkan değil, sanki yavaş yavaş hayatımın içine sızan bir liman gibiydi.

Hazırlandığımızda konaktaki o ağır hava sanki kapının dışında kalmıştı. Toprak’ın özel arabasına bindiğimizde, bu lüks ve erkeksi kokan aracın içinde kendimi tuhaf bir şekilde huzurlu hissettim. Toprak bu kez şoför koltuğuna kendi geçmişti; bu onun özel alanıydı ve bizi oraya dahil etmişti.

Arka koltukta Rojin, emniyet kemerine sıkıca sarılmıştı. Kendi arabası olduğu için çocuk koltuğu yoktu ama Toprak, kemeri onun boyuna göre büyük bir titizlikle ayarlamış, güvenli olduğundan emin olmuştu. Dikiz aynasından sürekli Rojin’i kontrol ediyordu.
Rojin, meraklı gözlerle etrafı süzdükten sonra kafasını öne uzatıp Toprak’a baktı. "Nereye gidiyoruz," dedi, sonra bir an duraksayıp ekledi: "Genç amca?"

O an sanki zaman durdu. Toprak’ın o direksiyonu sımsıkı tutan elleri kaskatı kesildi, dikiz aynasındaki bakışlarında saf bir şaşkınlık belirdi. O sert, Karadağ yüzü ilk kez bu kadar korumasız yakalanmıştı.

Ben ise daha fazla dayanamadım. İçimden yükselen o gür kahkaha arabanın içini doldurdu. "Genç amca mı?" dedim gülmekten nefesim kesilerek. Toprak’ın o afallamış haline bakınca kahkaham daha da şiddetlendi.

Toprak, yan gözle bana bakıp hafifçe koluma dokunarak, sanki susturmak ister gibi vurdu. "Gülme ya!" dedi, sesinde ilk kez o sertlikten eser olmayan, neredeyse sitemkar bir ton vardı.
"Ayy!" dedim gözlerimden gelen yaşı silerek. "Genç amcamız utanmış mı yoksa?"

Toprak tekrar bana baktığında, gözlerinde hem bir bıkkınlık hem de gizleyemediği bir parıltı vardı. Onun bu halleri beni o kadar eğlendiriyordu ki, daha fazla üzerine gitmemek için elimle dudaklarımın üzerine hayali bir fermuar çektim. "Tamam, sustum!" der gibi yaptım ama gözlerim hâlâ gülüyordu.

Toprak derin bir nefes alıp dikiz aynasından tekrar Rojin’e baktı. Sesini toparlamaya çalışarak, "Alışveriş merkezine gidiyoruz ufaklık," dedi.

Rojin bu cevabı duyunca neşeyle ellerini çırptı. Hayatında ilk kez böyle bir yere gidecek olmanın verdiği heyecanla gözleri parlıyordu. Onun bu saf mutluluğu, Toprak’ın yüzündeki o şaşkın ifadeyi yumuşacık bir tebessüme bıraktı.

Alışveriş merkezine vardığımızda Toprak benden hızlı davranıp kapımı açtı.
Ama ondan önce arka kapıya yönelip Rojin’i pamuk gibi incitmeden kucağına almıştı. Rojin kollarını onun boyuna dolamış, etrafı tepeden izliyordu. Toprak kapımı açtığında ona doğru hafifçe eğildim. O erkeksi kokusunu
alabiliyordum.

Muzipçe fısıldadım:
"Ohh... Çok naziksiniz genç amca."
Toprak gözlerini devirmemek için kendini zor tuttu. "Nefes... Hadi yürü, daha alacak çok şeyiniz var."

Rojin kucağında kıkırdayarak "Genç amca çok güçlü anne!" diye bağırınca, Toprak’ın yüzünde saklayamadığı o hafif utangaç tebessüm belirdi. Dışarıdan bakanlar için belki de kusursuz bir aile gibi görünerek içeriye adım attık.