7. bölüm · Gülüşün gölgesi

5.bölüm ~Beyaz gül

𝑺𝒉𝒂𝒅𝒐𝒘 𝑴𝒖𝒔𝒆

Rowan’ın bakışları boşlukta asılı kaldı.Toplantı odası bir anda silinmiş, yerini yıllardır zihninden atamadığı anılara bırakmıştı.
Elara’nın gülüşü…
Güneş vurduğunda gözlerinin istemsizce kısılması…
Resim yaparken farkında olmadan dudağını ısırması…
Sabahları uykulu hâliyle mutfağa gelişi…
Her kahkahasında onun da sebepsizce gülümsemesi…
Bir zamanlar bütün hayatı olan o küçük anlar, zihninden birer birer geçiyordu.Göğsüne sıcak bir sızı yayıldı.O günleri düşündükçe ilk kez yaşadığını hissettiği zamanları hatırlıyordu.
Sonra…Her şey bir anda değişti.Gözlerinin önüne bambaşka bir görüntü geldi.
Elara…Korkuyla arkasına bakarak koşuyordu.Nefesi kesilmişti.Yüzünde daha önce hiç görmediği bir panik vardı.Ayağı kaydı.Dengesi bozuldu.Ve…Havuza düştü.
“Elara!”O anı her hatırlayışında aynı çaresizlik boğazına düğümleniyordu.Yetişememişti.Onu koruyamamıştı.
Üstelik bütün bunların yaşanmasına sebep olan sırrı da yıllardır içinde taşımıştı.Belki de en büyük hatası buydu.Sır saklamak…
Onu koruduğunu sanırken, aslında en büyük tehlikenin içine bırakmıştı.Bir anda düşüncelerini sertçe dağıttı.Bakışlarını boşluktan çekti.
Toplantı odasında birkaç adım attı.Her adımı, içeride biriken öfkeyi bastırmaya çalışan bir insanın sessiz çığlığı gibiydi.Sonunda durdu.
Yavaşça Kaan ve Valerie’ye döndü.Gözlerinin içindeki sıcaklık tamamen kaybolmuştu.Yerini buz gibi bir kararlılık almıştı.
“Öğrenmeyecek.”Sesi alçaktı.Ama odanın her köşesinde yankılandı.“Bu konuyu son kez söylüyorum.”Bakışlarını ikisinin üzerinde tek tek gezdirdi.“Lider benim.”Çenesi sertleşti.“Eğer kararlarıma karşı çıkacaksanız…”
Kısa bir duraksamanın ardından kelimeleri tek tek söyledi.“Kapı orada.”Sessizlik…Sonra sesi eskisinden de karanlık bir hâl aldı.“Ama burada kalıp bana ihanet etmeyi düşünüyorsanız…”
Bakışları buz kesti.“Canınızı asla sağ bırakmam.”Odadaki hava birkaç derece daha soğumuş gibiydi.Valerie’nin yüzünde ise en ufak bir değişiklik olmadı.Sandalyeye yaslanmış hâlde Rowan’ı izlemeye devam ediyordu.
Sanki karşısındaki adam az önce ölüm tehdidi savurmamış gibi…Tam o sırada Kaan ağır bir nefes verdi.Sandalyesinden kalktı.
Yavaş adımlarla Rowan’ın yanına geldi.Omzuna hafifçe dokundu.“Kardeşim…”Sesi sakindi.“Biraz sakin ol.”
Rowan başını çevirmedi.Kaan devam etti.“Sen ne dersen onu yapmaya hazırız.”Kısa bir sessizlik oldu.“Önce otur.”
“Biraz kendine gel.”Rowan uzun süre hiçbir şey söylemedi.Sadece Kaan’a baktı.Bakışlarında öfke vardı.Kırgınlık vardı.Ve herkesten gizlediği derin bir korku…Sonunda yavaşça sandalyesine geri oturdu.
Odanın içine yeniden ağır bir sessizlik yayıldı.Sessizliği bozan kişi yine Valerie oldu.Sandalyede doğruldu.İki elini masanın üzerine koydu.Her zamanki ciddi tavrıyla konuşmaya başladı.
“Elara’ya…”Kısa bir duraksama yaptı.“‘Bir arkadaşın var.’ dedin.”Başını hafifçe salladı.“Güzel.”Devam etti.“‘Kim olduğunu bilmiyorum ama bulacağım.’ dedin.”
“Bundan sonrasını da aynı şekilde ilerleteceğiz.”Rowan tek kelime etmeden onu dinliyordu.Valerie’nin sesi hiç değişmedi.“Ben onun çocukluk arkadaşı olacağım.”
“Görüşmeyi ilk kez yapıyormuşuz gibi davranacağım.”
“Onu kazadan önce aradığını söyleyeceğim.”Bakışlarını kısa süreliğine Rowan’a çevirdi.“Bu çevrede kaldığını duyduğumu…”
“Arkadaşıyla kavga ettiği için dışarı çıktığını söylediğini…”
“Sonra da seni bulmaya çalıştığımı anlatacağım.”Söyledikleri sanki o anda aklına gelmiyordu.Belli ki bu senaryoyu çok önceden hazırlamıştı.Kaan sessizce dinliyordu.
Rowan ise gözlerini Valerie’nin üzerinden ayırmıyordu.Valerie yavaşça ellerini birbirine kenetledi.Bu kez bakışları değişmişti.Daha keskindi.Daha derindi.İnsan onun gözlerine uzun süre baktığında, istemeden söylediklerine inanacakmış gibi hissediyordu.
Örgütte insanların ondan çekinmesinin sebebi yalnızca zekâsı değildi.İnsanları yönlendirmeyi…İstediği yöne çevirmeyi…Onlardan daha iyi biliyordu.“Bunu yapabilirim.”Sesi yine sakindi.“Ama şunu da bil.”İlk kez kelimelerinin ağırlığı hissedildi.“Hafızası tamamen geri geldiği gün…”Bakışları Rowan’ın gözlerine kilitlendi.
“Sana bundan çok daha büyük bir bedel ödetecek.”Odadaki sessizlik yeniden çöktü.Rowan’ın yüzünde en ufak bir tereddüt oluşmadı.Sanki Valerie’nin söyledikleri onun için hiçbir anlam taşımıyordu.
Çenesi sertçe gerildi.Gözleri kararlılıkla doldu.“Umurumda değil.”Sesi bu kez öfkeyle değil…Kabullenişle çıkmıştı.“Eğer onu koruyabilmek için…”Kısa bir nefes aldı.
“Bir daha benimle olmamasını göze almam gerekiyorsa…”Boğazı düğümlendi.“Göze alırım.”İlk kez sesi belli belirsiz çatladı.“Yeter ki yaşasın.”Gözlerini yere indirdi.“Yeter ki güvende olsun.”
Başını yavaşça kaldırdı.Ve odadaki iki kişiye değil…Sanki kendi vicdanına konuşur gibi fısıldadı.“Benim tek istediğim…”Kısa bir sessizlik oldu.
“…onun sağ salim yaşamaya devam etmesi.”

Elara ASHFORD

Göz kapaklarımın üzerine düşen güneş ışığı, inatçı bir çocuk gibi beni uyandırmaya çalışıyordu.Yüzümü yastığa biraz daha gömdüm.
Belki birkaç dakika daha uyuyabilirdim…Ama güneş buna pek niyetli değildi.İsteksizce gözlerimi araladım.Odamın içi, perdelerin arasından süzülen altın sarısı ışıkla aydınlanmıştı.
Yatağın kenarına doğrulup komodinin üzerindeki saate uzandım.Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.“Bir dakika…”Saat…16.23’ü gösteriyordu.“Ne?”Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı.
“Bu kadar uyudum mu cidden?”Dün gece yaşadığım heyecanın ardından uykuya nasıl daldığımı bile hatırlamıyordum.
Rowan odasına çıktıktan sonra ben de kendi odama geçmiş…Sonra…Düşündükçe yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.Odanın içinde çocuk gibi dans etmiştim.
Kendi kendime konuşmuş…Kahkahalar atmış…Defalarca aynanın karşısına geçip yarın ne söyleyeceğimi prova etmiştim.Çünkü…Bir arkadaşım vardı.Beni gerçekten tanıyan biri.
Geçmişimi bilen…Belki çocukluğumu hatırlayan…Belki de benim bile unuttuğum anıları anlatabilecek biri…Bu düşünce bile kalbimi yerinden çıkaracak kadar mutlu etmeye yetiyordu.
Ama geceden aklımda kalan tek şey bu değildi.Rowan…Onu düşündüğüm anda içimi tarif edemediğim yumuşacık bir huzur kapladı.Yoğun olduğunu düşündüğüm hâlde…Benim için vakit ayırmıştı.
Benim geçmişimi araştırmıştı.Sadece birkaç soruma cevap bulabilmek için uğraşmıştı.Nedense…Bu düşünce beni beklediğimden çok daha fazla mutlu ediyordu.Nedenini bilmiyordum.Belki de uzun zamandır ilk kez biri benim için çabalıyordu.
Belki de bu yüzden kalbim, adını koyamadığım bir sıcaklıkla doluyordu.Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yataktan kalktım.Neredeyse sekerek banyoya gittim.
Soğuk su yüzüme değer değmez uykunun son kırıntıları da kayboldu.Aynanın karşısında saçlarımı özenle taradım.Sonra onları gevşek bir örgü hâline getirdim.Gardırobun kapağını açınca gözüm hemen beyaz zemin üzerine küçük çiçek desenleri bulunan elbiseye takıldı.
Hiç düşünmeden onu aldım.Elbiseyi üzerime geçirdiğimde aynadaki yansımama baktım.Uzun zamandır ilk kez kendime gülümsüyordum.Belki de umut, insana gerçekten yakışıyordu.Odamdan çıkıp merdivenleri neşeyle inmeye başladım.
Malikânenin koridorları bile bugün gözüme daha aydınlık görünüyordu.Tam alt kata indiğim sırada Helena’yı gördüm.Kadın elindeki tepsiyi mutfağa götürmek üzereydi.Onu görünce içimde garip bir his belirdi.
Belki de haftalardır…Hayır.Belki yıllardır…En çok ihtiyacım olan şey sadece birine sarılmaktı.Düşünmeden ona doğru yürüdüm.Helena daha ne olduğunu anlayamadan kollarımı ona doladım.Sıcacık bir şekilde sarıldım.
Kadın birkaç saniye donup kaldı.Sonra gülümseyerek sırtımı hafifçe okşadı.İçimde biriken bütün güzel duygular sanki o kısacık sarılışın içine sığmıştı.Gülümseyerek geri çekildim.
“Günaydın, Helena.”Helena bana şaşkın ama bir o kadar da sevecen gözlerle baktı.Sanki beni ilk kez bu kadar mutlu görüyordu.“Size de günaydın, Elara Hanım.”Gülümseyerek saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Sanırım biraz geç uyanmışım.”Mahcup bir kahkaha attım.“Rowan döndü mü?”Helena her zamanki gibi saygılı duruşunu koruyordu.Ama yüzündeki sıcak ifade hiç eksik olmuyordu.
“Henüz gelmedi.”Kısa bir tebessüm etti.“Ama birazdan geleceğini düşünüyorum.”Başımı salladım.
“Teşekkür ederim.”Helena mutfağa doğru ilerlerken ben de malikânenin arka tarafına yöneldim.Ön bahçedeki korumaların arasından geçtim.
Dün salondaki büyük pencereden gördüğüm arka bahçeyi merak ediyordum.Ve…İlk adımı attığım anda nefesim kesildi.Burası…Gerçekten bir cennetti.
Ön taraftaki resmî ve disiplinli görüntünün aksine burada doğa özgürce nefes alıyordu.Bembeyaz güller rüzgârın ritmiyle usulca salınıyor…
Kuş sesleri bahçenin her köşesine yayılıyor…Hafif esen rüzgâr çiçek kokularını birbirine karıştırıyordu.Sanki bütün dünya birkaç dakikalığına sessizleşmişti.Yavaş adımlarla çiçeklerin arasına girdim.
Parmak uçlarımı narin yaprakların üzerinde gezdirdim.Bazılarına eğilip kokladım.Toprağa baktım.Az önce sulanmış olmalıydılar.Toprak hâlâ nemliydi.Bu bahçeyle özel olarak ilgilenildiği her hâlinden belliydi.
Belki de bu yüzden diğer tüm köşelerden daha canlı görünüyordu.İçimdeki huzur büyüdü.Yüzümde taşıdığım gülümseme, farkına bile varmadan biraz daha genişledi.O an…Sanki hayat, uzun zaman sonra ilk kez bana da güzel davranıyordu.

Beyaz güller…Nedense onlara baktığım anda içimde tarif edemediğim bir sıcaklık oluşuyordu.Sanki bu çiçekleri yıllardır tanıyordum.
Sanki hayatımın bir yerinde bana çok şey ifade etmişlerdi.Hafızamı kaybetmeden önce de en sevdiğim çiçek onlar mıydı?
Yoksa zihnim yine bana küçük oyunlar mı oynuyordu?Bilmiyordum.Yavaşça en yakınımdaki beyaz güle uzandım.Parmak uçlarım, dikenlerine değmemeye özen göstererek narin yapraklarını okşadı.
Gülü kendime doğru hafifçe eğdim.Gözlerimi kapattım.Tatlı kokusunu derin bir nefesle içime çektim.Tam o sırada arkamdan sakin, yumuşak bir ses duyuldu.
“Sanırım çiçekleri fazlasıyla sevdin.”İrkilerek arkamı döndüm.Rowan…Birkaç adım arkamda durmuştu.Her zamanki gibi elleri pantolonunun ceplerindeydi.
Başını hafifçe eğmiş, sakin bakışlarla beni izliyordu.Yüzünde belli belirsiz bir ifade vardı.Ne tam bir gülümseme…Ne de tamamen ifadesizdi.Onu görünce dudaklarım kendiliğinden yukarı kıvrıldı.
“Evet.”Bakışlarımı yeniden beyaz güllere çevirdim.“Çiçekleri gerçekten çok severim.”
Kısa bir duraksadım.“Özellikle de beyaz gülleri…”
Söylerken bile nedenini bilmiyordum.Sanki bunu yıllardır biliyormuşum gibi emindim.Gülümseyerek tekrar Rowan’a baktım.
“Sanırım sen de seviyorsun.”Rowan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.Bulunduğumuz bahçeyi sessizce izledi.Rüzgâr, beyaz güllerin dallarını hafifçe sallıyor; etrafa tatlı kokular yayıyordu.
Önce arkamdaki çiçeklere baktı.Sonra yavaşça gözlerini bana çevirdi.Derin bir nefes aldı.“Öyle…”Sesinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı.
“Aslında çiçekleri pek sevmem.”Bakışları yine beyaz güllere kaydı.“Ama beyaz güller…”Kısa bir an sustu.“Sadece onlar farklı.”Kaşlarım hafifçe çatıldı.Merakım iyice artmıştı.
“Farklı mı?”Rowan başını çok hafif salladı.“Evet.”Bakışları güllerden hiç ayrılmadı.“Onların benim için ayrı bir anlamı var.”Söylediği cümle öylesine sakindi ki…İçinde ne kadar büyük bir hikâye taşıdığını anlamak zordu.
Ona biraz daha yaklaştım.Merakla gülümsedim.“Gerçekten mi?”Başımı hafifçe yana eğdim.“Peki…”Gözlerimin içi heyecanla parlıyordu.“Nasıl bir anlamı var?”Soruyu sorduktan sonra gözlerimi onunkilerden ayırmadım.
Rowan ise bir an sessiz kaldı.Rüzgâr yeniden esti.Beyaz güller usulca salındı.Sanki onlar bile vereceği cevabı bekliyordu.

Bakışları çiçeklerden yavaşça bana döndü.Bu kez gözlerini kaçırmadı.Doğrudan gözlerimin içine baktı.Sanki yıllardır söylemek istediği bir cümleyi ilk kez dile getirecekmiş gibi…Farkında olmadan ben de ona doğru bir adım yaklaştım.Aramızdaki mesafe biraz daha kısaldı.
Rowan derin bir nefes aldı.Dudakları yavaşça aralandı.
“Beyaz güller…”Sesinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı.
“Karanlığın içinde unutulmuş bir umudu hatırlatır.”Kısa bir an durdu.Bakışları hâlâ gözlerimden ayrılmıyordu.
“Çünkü her karanlığın ardına saklanmış bir beyaz gül vardır.”…Nefesim istemsizce yavaşladı.Sanki söylediği cümle yalnızca kulaklarıma değil…Ruhumun en derin yerine dokunmuştu.
Ona bakıyordum.Ama neden böyle hissettiğimi bilmiyordum.Boğazım düğümlendi.Yutkundum.Tam o anda…Başımın içinde keskin bir uğultu yükseldi.Kulaklarım çınlamaya başladı.Gözlerimin önündeki dünya bir anda bulanıklaştı.
Ve…
Bir görüntü…
Çok kısa…
Çok silik…
Bir adam…
Yüzünü seçemiyordum.Gülüyordu.İki eliyle bana tek bir beyaz gül uzatıyordu.O kadar içten…O kadar sıcak gülümsüyordu ki…İçim sebepsizce ısınıyordu.
Görüntü kayboldu.Yerini başka bir an aldı.Kocaman bir bahçe…Toprağın üzerine dizilmiş beyaz gül fideleri…Kucağımda beyaz çiçek saksıları vardı.Koşuyordum.
Kahkahalarım bahçenin her yerine yayılıyordu.Arkamdan biri geliyordu.Bir adam…Yüzünü seçemiyordum.
Yanıma çöktü.Birlikte toprağı kazmaya başladık.Ellerimiz çamurun içinde kalmıştı.Üzerimiz başımız topraktı.Ama ikimiz de durmadan gülüyorduk.Öyle bir gülüştü ki…İnsan ömrü boyunca sadece bir kez atabilirdi.
Sonra…Her şey yeniden değişti.Bembeyaz bir elbise…Rüzgâr eteğini hafifçe savuruyordu.Karşımda yine aynı çocuk vardı.Bu kez biraz daha büyümüştü.
Kollarında…Taşımakta zorlanacağı kadar büyük bir beyaz gül buketi vardı.Gülümseyerek bana doğru uzattı.Kalbim göğsüme öyle sert vurdu ki nefesim kesildi.Göğsüm hızla inip kalkmaya başladı.
Bir görüntü daha…Bu kez beni tutan biri vardı.Tam karşımdaydı.Endişeyle bana bakıyordu.Yüzü…Çok bulanıktı.Ama…Birine benziyordu.Birine…Çok benziyordu…“Elara!”Bir ses…Uzaklardan geliyormuş gibiydi.“Elara, bana bak!”Şakaklarımı iki elimle tuttum.
Başım sanki ikiye ayrılıyordu.Nefes almakta zorlanıyordum.“Elara!”Ses biraz daha yaklaştı.Tam dengemi kaybettiğim anda iki güçlü kol omuzlarımdan tuttu.Düşmeme izin vermedi.
Rowan…Yüzündeki o sakin ifade tamamen kaybolmuştu.Yerini tarifsiz bir endişe almıştı.“İyi misin?”Ellerini biraz daha sıkı tuttu.“Elara!”Ama…Onu duyamıyordum.Sanki sesi kalın bir duvarın arkasından geliyordu.
Gözlerim istemsizce yeniden bahçeye kaydı.Bulunduğumuz yer…Az önce gördüğüm yerle…Neredeyse aynıydı.Beyaz güller…Toprağın kokusu…Yollar…Hepsi…Hepsi birbirine benziyordu.
Kalbim hızla atmaya başladı.Bir anda Rowan’ın kollarını sertçe ittim.Geriye doğru sendeledim.Ayağım çiçek tarhının kenarındaki yumuşak toprağa takıldı.
Son anda dengemi sağlayabildim.Nefes nefeseydim.Gözlerim korkuyla bahçenin her köşesinde dolaşıyordu.“Hayır…”dudaklarımdan belli belirsiz döküldü.“Ben…”Etrafıma bakmaya devam ettim.
Bu bahçe…
Bu beyaz güller…
Ben…
Buraya daha önce gelmiştim.Ya da…Buna çok benzeyen bir yere.“Elara!”Rowan birkaç adım daha yaklaştı.Gözlerindeki endişe her geçen saniye büyüyordu.
Bir şeyler söylüyordu.Belki adımı…Belki iyi olup olmadığımı soruyordu.Ama hiçbirini duyamıyordum.Çünkü zihnim…Geçmişimle verdiği savaşın tam ortasındaydı.
Nefesimi düzene sokmaya çalışırken gözlerim yeniden Rowan’a takıldı.Hâlâ karşımdaydı.Omuzları gergindi.
Bakışları yüzümde dolaşıyor, sanki en küçük hareketimi bile kaçırmamaya çalışıyordu.Bir şeyler söylüyordu.
Ama ben…Hâlâ birkaç saniye önce gördüğüm görüntülerin etkisinden çıkamamıştım.Az önce beni tutan adam…O muydu?Yoksa zihnim yine bana oyun mu oynuyordu?Gözlerimi ondan ayırmadan, az önce gördüğüm yüzü yeniden hatırlamaya çalıştım.
Aynı bakışlar mıydı?
Aynı gözler…
Aynı endişe…
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım görüntü yeniden bulanıklaşıyor, elimden kayıp gidiyordu.Bir anda iki eli görüş alanıma girdi.Rowan, ellerini gözlerimin önünde yavaşça sallıyordu.
“Elara.”Sesi bu kez daha yakındı.
“Elara, bana bak.”İstemsizce gözlerimi kırpıştırdım.Sanki derin bir uykudan yeni uyanıyordum.Nefes aldığımı o an fark ettim.Göğsüm hâlâ hızla inip kalkıyordu.
Bakışlarım sonunda tamamen ona odaklandı.Yüzündeki endişe zerre kadar azalmamıştı.“Ne oldu?”Sesi her zamankinden daha yumuşaktı.“İyi misin?”Derin bir nefes aldım.Boğazımdaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştım.
“İyiyim…”Sesim yorgun çıkmıştı.Neredeyse fısıltı kadar kısıktı.“Ben…”Kısa bir an sustum.“Sanırım… bir şey hatırladım.”Bu cümleyi söyler söylemez Rowan’ın yüzünde çok kısa süren bir ifade belirdi.Öyle kısaydı ki…
Belki de gerçekten görmemiştim.Sanki içinde sakladığı bir duygu, istemeden yüzüne çıkmış…Sonra aynı hızla yeniden kaybolmuştu.
Kendini tutuyordu.Bunu hissedebiliyordum.“Ne hatırladın?”Bu kez sesi daha sakindi.Ama dikkatle dinlediği her hâlinden belliydi.Uzun süre cevap vermedim.Sadece ona baktım.Yüzünü okumaya çalıştım.
Ne düşündüğünü anlamaya çalıştım.Ama Rowan’ın gözleri, yıllardır kilitli bir kapı gibiydi.İçinde ne olduğunu göstermiyordu.Bakışlarımı yavaşça onun arkasındaki beyaz güllere çevirdim.
Sonra bulunduğum taraftaki çiçeklere…Tekrar ona baktım.Aramızdaki mesafe yalnızca birkaç adımdı.Ama nedense…Sanki birbirimizden yıllarca uzaktaydık.
“Demin…”Sözlerimi dikkatle seçmeye çalıştım.“Beyaz güllerle ilgili bir şey hatırladım.”Rowan tek kelime etmedi.“Biri vardı.”Sesim bu kez daha kararlıydı.“Kim olduğunu göremedim.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.“Ama…”Bakışlarım yeniden beyaz güllere kaydı.“Sanki bana beyaz gülleri sevdiren kişi oydu.”
Sessizlik…
İlk kez…
Gerçekten ilk kez Rowan’ın kendini toparlamakta zorlandığını gördüm.Boğazı belli belirsiz hareket etti.Yutkundu.
Parmakları istemsizce sıkıldı.Gözlerini benden kaçırdı.O an, içinde sakladığı bir şey olduğundan neredeyse emin oluyordum.Uzun süren sessizliğin ardından güçlükle konuştu.
“Belki…”Tek kelime bile söylerken zorlanıyor gibiydi.Başını hafifçe eğdi.“Senin için…”Derin bir nefes aldı.“…özel biriydi.”Cümlesini bitirdiği anda gözlerini benden kaçırdı.
Daha fazla beklemedi.Arkasını döndü.Hızlı adımlarla malikâneye doğru yürümeye başladı.Birkaç saniye içinde kapının ardında kaybolmuştu.Olduğum yerde kaldım.Rüzgâr yeniden esti.
Beyaz güller usulca salınırken ben hâlâ onun az önce söylediği cümleyi düşünüyordum.
“Senin için özel biriydi.”Neden öyle söylemişti?Neden sesi titremişti?Neden gözlerimin içine bakamamıştı?Sorular zihnimin içinde birbirine çarpıyordu.
Cevap bulmaya çalıştıkça daha da çoğalıyorlardı.Ama sonra…Düşüncelerimin arasına başka bir his karıştı.Son günlerde bana gösterdiği ilgi…
Benim için geçmişimi araştırması…
Bir arkadaşımı bulabilmek için uğraşması…
Bütün bunlar aklıma gelince istemsizce iç çektim.Belki de…
Geçmişimde başka bir adamın olması onu incitmişti.Belki de bu yüzden öyle davranmıştı.Bu ihtimal bile içimde tuhaf bir burukluk bıraktı.Düşüncelerimi daha fazla büyütmemeye çalıştım.
Yavaş adımlarla odama çıktım.Yatağıma uzandım.Tavana boş gözlerle bakarken zihnim susmayı reddediyordu.Az önce gördüğüm görüntüler…
Beyaz güller…
O çocuk…
Bahçe…
Bembeyaz elbise…
Ve beni endişeyle tutan o adam…
Hepsi birbirine karışıyordu.Bir zamanlar…
Gerçekten mutluymuşum.Bundan emindim.Şimdi kendimi yapayalnız hissediyordum.
Ama geçmişimde…Bu yalnızlığın en ufak bir izi bile yoktu.Belki gerçekten bir ailem vardı.Belki bana değer veren insanlar da…
Belki de…
Sevdiğim biri…
Göğsüm hafifçe sıkıştı.Peki o adam kimdi?Eğer gerçekten hayatımda bu kadar önemli biriyse…
Neden şimdi yanımda değildi?Neden beni aramıyordu?Neden bana ulaşmıyordu?Başım yeniden zonklamaya başladı.
Her yeni soru, zihnimin içinde başka bir soruyu doğuruyordu.Düşünceler birbirine dolandıkça nefes almak bile zorlaşıyordu.Gece yavaşça malikânenin üzerine çöktü.
Ben ise cevaplarını bulamadığım binlerce düşüncenin arasında, ne zaman gözlerimin kapandığını bile fark etmeden derin bir uykuya daldım.

Rowan LOCKWOOD

Hızlı adımlarla malikânenin içine girdim.Koridorda karşıma çıkan çalışanların hiçbiriyle göz göze gelmedim.Durmadım.
Tek düşündüğüm şey, kendimi Elara’dan olabildiğince uzak tutmaktı.Çalışma odamın kapısını sertçe kapattım.
O an…İçimde tuttuğum her şey bir anda koptu.Masanın üzerindeki dosyaları kolumun tek hareketiyle yere savurdum.Kalemlik sertçe duvara çarpıp parçalandı.
Kitaplar yere düştü.Sandalyeler devrildi.Ama…Bağırmadım.Bağırsaydım duyardı.Bunu istemiyordum.Elimi yumruk yaptım.Ve bütün gücümle duvara vurdum.
Bir kez…
Sonra bir kez daha…
Sonra bir kez daha…
Her darbede elim biraz daha acıyordu.Ama hissetmiyordum.Canım yanıyor muydu?Bilmiyordum.
Umurumda da değildi.Tek hissettiğim şey…
Göğsümün içinde büyüyen çaresizlikti.Yumruğum yeniden duvara indi.Ve tam o anda…
Hayatımdan asla silemeyeceğim dördüncü anı yeniden gözlerimin önüne geldi.

Beş yıl önce…

Ilık bir yaz sabahı…Güneş henüz yükselmeye başlamıştı.
Arabamı yurdun hemen karşısına park etmiş, kapısına yaslanmış onu bekliyordum.
Elara’nın yurttan çıkış saatini ezbere biliyordum.Her sabah aynı dakikalarda çıkardı.Ve her sabah…
Onu ilk gören kişi olabilmek için birkaç dakika erken gelirdim.Kapı açıldı.Kalabalığın arasından onu seçmek hiç zor olmadı.
Sanki bütün dünya soluk renklerden oluşuyor, o ise tek başına ışık saçıyordu.Yeni açmaya başlayan çiçekler rüzgârla hafifçe salınırken…Nedense bana hep onun gelişiyle açıyorlarmış gibi gelirdi.
Ağaçların yeşili daha canlı…Gökyüzü daha aydınlık…Sabah daha sıcak olurdu.Belki değişen dünya değildi.Belki sadece bendim.
Gözlerim onu bulduğu anda istemsizce gülümsedim.Her zamanki gibi geç kalıyordu.Bir eliyle sırt çantasının fermuarını kapatmaya çalışıyor, diğer eliyle saçlarını yüzünden çekiyordu.
Başını önüne eğmişti.Rüzgârın önüne düşürdüğü düz sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.Güneş ışığı saçlarının arasına vurunca…
Bir anlığına gerçekten bir meleği izliyormuşum gibi hissettim.Tam fermuarı kapatıp başını kaldırdığı anda göz göze geldik.Beni gördü.Ve…Yüzüne o gülümseme yerleşti.
Dünyadaki bütün kötülükleri unutturabilecek kadar sıcak…Bütün yorgunluğumu alabilecek kadar gerçek…
Elini havaya kaldırıp bana salladı.Kalbim yine aynı şeyi yaptı.Bir kez daha…Hiç usanmadan ona âşık oldu.Koşar adımlarla bana doğru gelirken ben de arabadan ayrılıp ona yürüdüm.
Daha yanıma gelir gelmez heyecanla konuşmaya başladı.“Günaydınnn!”Kollarını iki yana açtı.“Buralara hangi rüzgâr attı sizi, Süper Kahraman?”
Kahkahamı tutamadım.Birkaç gün önce merdivenlerden düşecekken onu son anda yakalamıştım.O günden beri ne zaman beni görse aynı lakapla sesleniyordu.
“Süper Kahraman…”İçimden her duyduğumda gülümsüyordum.Bakışlarımı üzerinde gezdirdim.
Her zamanki gibi bol kot pantolonunu giymişti.Omzundan hafifçe kayan tişörtü. Elara’nın kendine has, sade ama güzel tarzını yansıtıyordu.
En sevdiğim hâli buydu.Hiç çabalamadan güzel olması.“İşe gidiyordum.”Arabayı işaret ettim.“Seni de okula bırakırım.”Kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı.Gözlerinin içi parladı.Sanki biri onu düşününce hâlâ şaşırıyordu.
Bu bakışını her gördüğümde içim burkulurdu.Hayatı boyunca çok az insan onu gerçekten düşünmüştü.
İlsu dışında…
Kimsenin onun için bir şey yapmasına alışık değildi.“Ya…”Mahcup bir gülümsemeyle saçının ucunu kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Niye zahmet ediyorsun?”Başını hafifçe eğdi.“Ben giderdim.”Sesinde hem çekingenlik vardı…Hem de gizleyemediği bir mutluluk.
O an istemsizce gülümsedim.“Zahmet mi?”Başımı hafifçe iki yana salladım.“Sen bana zahmet değil…”
Bir an durdum.İçimden geçen cümleyi söylemek istedim.
Sen bana hayat olursun.
Ama bunu söyleyemezdim.Henüz değil.Bu yüzden yalnızca gülümseyerek arabanın kapısını açtım.“Hadi.”
“Bin.”Elara öyle içten gülümsedi ki…Bir anlığına zaman gerçekten durdu.O gülüş…
Hayatım boyunca vazgeçemeyeceğim tek şeydi.O bunu bilmiyordu.Ben ise söylemeye cesaret edemiyordum.
Arabaya binip ön koltuğa oturdu.Tam emniyet kemerini takacakken cam kenarında duran küçük kâğıt poşeti fark etti.Merakla eline aldı.
İçine baktığı anda gözleri kocaman açıldı.“Patatesli börek…”Sesindeki mutluluğu saklamaya çalışmıyordu.
Poşeti göğsüne bastırıp bana döndü.“Ya…”Gülümseyerek başını iki yana salladı.
“Çok teşekkür ederim.”Mahcup olmuş gibi güldü.“Ben kahvaltı etmiştim ama…”
“Durup bunları almışsın.”
“Mahcup ediyorsun beni.”Arabayı çalıştırırken kaşlarımı hafifçe çattım.
“Ne alaka?”Göz ucuyla ona baktım.“Sadece sevdiğini biliyorum.”Omuz silktim.“Sıcakken yersin diye aldım.”Elara dudaklarını büzdü.Yine kabul etmek istemiyordu.
Ben arabayı yola çıkarırken o hâlâ kendi kendine söylenmeye devam ediyordu.“Sürekli bana bir şeyler alıyorsun…”
“Sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun.”
“Gerçekten çok mahcup oluyorum…”
Üniversitenin ana girişinde arabayı yavaşça durdurdum.Motoru kapatıp ona döndüm.Elara ise hâlâ elindeki börek poşetine bakıyordu.
Sanki biraz önce yaptığım şeyin karşılığını nasıl ödeyeceğini düşünüyordu.Tam konuşacakken benden önce davrandı.
Yüzünde çözüm bulmuş bir çocuğun heyecanı vardı.“Madem öyle…”Poşeti iki eliyle kaldırdı.“Benim dersim başlayana kadar burada kalıyorsun.”Kararlılıkla başını salladı.“Beraber yiyeceğiz.”
İstemsizce güldüm.“Burdasın?”Kaşımı hafifçe kaldırdım.“bu bir emir miydi?”Elara dudaklarını büzdü.Sonra kollarını göğsünde birleştirip bana baktı.“Sebep?”dedim gülümseyerek.
Bir an etrafına baktı.Sonra gözlerini yeniden bana çevirdi.“Çünkü…”Kelimelerini seçmeye çalışıyordu.“Dersime girmeden önce Süper Kahraman yanımda dursun istiyorum.”
Gülümsedi.“Hem sen de şu işlerinden biraz kaçmış olursun.”Burnunu hafifçe buruşturdu.“İnan bana…” “Çok sıkıcısın.”Kahkaha atmama ramak kalmıştı.
“Biraz mola vermek sana iyi gelir.”O bunları söylerken…Ben söylediklerinden çok, onları söyleyişini izliyordum.Cümleler peş peşe dökülüyordu.Heyecanlandıkça ellerini kullanıyor…
Gözleri ışıldıyor…
Yüzündeki mimikler her saniye değişiyordu.İnsan nasıl hayır diyebilirdi ki?Ona “hayır” demek…
Benim için yaz ortasında ansızın kışın başlaması gibi olurdu.Başımı teslim olmuş gibi salladım.“Peki.”Parmağımı ona doğru uzattım.
“Ama dersine geç kalmadan sınıfa gireceksin.”Küçük bir çocuk gibi başını hızla salladı.“Söz.”Okul kantininden iki kahve aldık.Ben içeride oturacağımızı düşünüyordum.Ama Elara başını iki yana salladı.“Hava çok güzel.”
“İçeri girmeyelim.”Bahçeyi işaret etti.Dışarı çıktık.Ağaçların gölgesindeki eski ahşap banklardan birine oturduk.Ortaya börek poşetini bıraktık.Yanına kahveleri koyduk.Sonra…
Konuşmaya başladık.Bir konu başka bir konuyu açtı.Gülüştük.Bazen aynı anda konuşup birbirimizin sözünü kestik.Sonra tekrar gülmeye başladık.Dakikaların nasıl geçtiğini anlamadım.
Bir ara Elara sustu.Bakışları bahçenin köşesine kaydı.Merak edip ben de baktım.Yan yana açmış iki beyaz gül…Rüzgârla usulca sallanıyorlardı.Elara onları öyle dikkatle izliyordu ki…
Sanki dünyada başka hiçbir şey yoktu.Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.Sessizce ayağa kalktım.Yanlarına yürüdüm.
Dallardan birini dikkatlice kopardım.Tam dönerken arkamdan telaşlı sesi yükseldi.“Ya!”Hızlı adımlarla yanıma geldi.Kaşları çatılmıştı.
Önce elimdeki güle…Sonra bana baktı.“Ne yaptın sen?”Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.“Öldürdün onu.”…Olduğum yerde kaldım.Bir çiçeği…Öldürmek…Bu kelime, beklediğimden çok daha sert çarptı bana.
Hayatım boyunca onlarca insanın ölüm emrini vermiştim.Onca kan…
Onca karanlık…Hiçbiri bana bu kadar ağır gelmemişti.Ama onun ağzından çıkan iki kelime…
“Öldürdün onu.”Sanki yumruk değil…
Bıçak saplanmıştı göğsüme.Acıyı içime gömdüm.Yüzüme belli etmedim.Sadece hafifçe gülümsedim.
“Ölmedi.”Gülü gösterdim.“Hâlâ yaşıyor.”Elara bana inanmaz gözlerle baktı.
“Olur mu öyle şey?”Başını iki yana salladı.“Onun evi topraktı.”Parmağıyla gülü gösterdi.
“Şimdi oradan uzakta.”Kaşlarını yeniden çattı.“Yani öldü.”İçimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı.
Sinirlendiğinde bile…Bu kadar tatlı olabilen başka biri var mıydı?Başımı hafifçe eğdim.Abartılı bir ciddiyetle elimi kalbime götürdüm.
“Haklısınız…”dedim.“Özür dilerim.”Dudaklarım yavaşça gülümsedi.“Bir daha asla bir çiçeği öldürmeyeceğim, Kraliçem.”
Elara kahkahayı patlattı.Ben de ona eşlik ettim.Sonra elimde tuttuğum beyaz gülü ona uzattım.
“Bari…”“Geri kalan ömrünü senin yanında geçirsin.”Gözlerinin içine baktım.“Sen zaten solan her şeyi yeniden canlandırabiliyorsun.”
Elara’nın gülümsemesi yavaşladı.Nazikçe gülü elimden aldı.Burnuna yaklaştırdı.Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti.Sanki o küçücük çiçeğin kokusunda bütün huzuru bulmuştu.Ben ise…O huzuru izliyordum.Gözlerini açmasını bekledim.Sonra sessizce sordum.
“Her çiçeği bu kadar çok sever misin?”Elindeki beyaz güle baktı.Parmaklarının arasında yavaşça çevirdi.Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
“Aslında…”
“Her çiçek özeldir.”
“Herkes için başka bir anlam taşır.”Kısa bir an durdu.“Kimini mutlu eder…”
“Kimine umut olur…”
“Kimini hayata bağlar.”Sonra bana baktı.Öyle bir baktı ki…İçimdeki bütün karanlık, birkaç saniyeliğine sessizleşti.“Fakat…”
“Benim için beyaz güller daha anlamlı.”Gözlerinin içi gülümsüyordu.
“O neden?”diye fısıldadım.Elindeki beyaz güle yeniden baktı.Sonra hiç düşünmeden konuştu.“Beyaz güller…”
“Karanlığın içinde unutulmuş bir umudu hatırlatır.”Sesi rüzgâr kadar yumuşaktı.“Çünkü…”
“Her karanlığın ardına saklanmış bir beyaz gül vardır.”…Zaman durdu.Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atıyordu.Gözlerim onunkilerden ayrılamıyordu.
İçim aynı anda hem buz kesmiş…Hem de alev almıştı.Belki o, bu sözleri yalnızca beyaz güller için söylemişti.
Ama ben…Kendimi dinliyormuş gibi hissettim.Benim hayatım karanlıktı.Kanla, sırlarla ve kayıplarla dolu bir dünyaydı.
Ve o gün…
Eğer onu görmeseydim…
İşim bittikten sonra yaşamaya devam etmeyecektim.Bunu yalnızca ben biliyordum.
Ama tek bir gülümsemesi…Tek bir bakışı…
Bütün kararlarımı değiştirmişti.O, farkında bile olmadan beni hayata bağlamıştı.O an anladım.Benim beyaz gülüm…Her zaman Elara olmuştu.
O an anladım.Üç yıldır onun gülüşüne âşıktım.Ama o gün…
O tek cümleden sonra…
Artık yalnızca gülüşüne değil, kendisine de geri dönüşü olmayacak şekilde âşık olmuştum.Uzun süre hiçbir şey söylemedim.
Sadece onu izledim.Elara ise bir anda kolundaki saate baktı.Gözleri büyüdü.“Ah!”Telaşla ayağa fırladı.“Dersim!”Hızlıca kahvesini, çantasını ve telefonunu toplamaya başladı.
Bir yandan da mahcup mahcup gülümsüyordu.“Çok geç kalacağım.”Sonra bana döndü.
Yüzündeki o sıcak gülümseme yine yerini bulmuştu.“Her şey için çok teşekkür ederim.”
“Börek için de…”
“Beni bıraktığın için de…”
“Süper Kahraman.”Küçük bir kahkaha attı.Ardından aceleyle okul binasına doğru koşmaya başladı.
Ben ise olduğum yerde kaldım.Gözlerim yalnızca onun uzaklaşan siluetini izliyordu.Rüzgâr saçlarını savuruyor…O ise arkasına bile bakmadan koşuyordu.
Tam gözden kaybolacağı sırada istemsizce elime baktım.Parmaklarımın arasında hâlâ beyaz gül vardı.Az önce ona verdiğim…
Ama saate bakabilmek için fark etmeden tekrar avucuma sıkıştırdığı beyaz gül.İsteyerek yapmamıştı.Muhtemelen bunun farkında bile değildi.
Ama ben…O an o küçücük ayrıntıyı bile bir mucize gibi sakladım.Gülü avucumun içinde biraz daha sıktım.İçimden tek bir cümle geçti.
Artık yaşamak için iki sebebim vardı.Birisi elimde tuttuğum beyaz gül…Diğeri ise…
Benim beyaz gülüm.

Günümüz

Yumruğumu yeniden duvara indirmek üzereydim.Ama bu kez sert bir el bileğimi yakaladı.
Ardından hiç beklemediğim bir darbe yanağıma indi.Başım istemsizce yana savruldu.Gözlerimi kaldırdım.Kael…En sadık korumam.
Yıllardır yanımdan ayrılmayan tek adam.Omuzlarımdan sertçe tuttu.“Yeter!”Sesi ilk kez bana karşı bu kadar yüksekti.“Nefes alın, patron!”Göğsüm düzensiz bir şekilde inip kalkıyordu.
Sanki ciğerlerim havayı reddediyordu.Yavaşça etrafıma baktım.
Dağılan eşyalar…
Kırılan çerçeveler…
Duvara bulaşan kan…
O an yeniden bugüne döndüğümü fark ettim.Bakışlarım ellerime indi.Derim parçalanmıştı.
Eklem yerlerim açılmıştı.Kan, parmaklarımdan ağır ağır aşağı süzülüyordu.Ama…Acımıyordu.Artık böyle yaralara alışmıştım.Canımı yakan ellerim değildi.Kalbimdi.
Gözlerim istemsizce doldu.Yıllar önce kendime bir söz vermiştim.Annemden sonra…Hiç kimse için ağlamayacaktım.
Hiçbir acı beni diz çöktürmeyecekti.Ama…
Elara söz konusu olunca…Bütün yeminlerim anlamını yitiriyordu.Başımı yavaşça kaldırıp Kael’e baktım.
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.“Hatırlamaya başladı…”Boğazım düğümlendi.Gözlerimi kapattım.“Bu sefer…”“Her şeyi hatırlayacak.”Nefesim titredi.“Duyuyor musun, Kael?”Sesim artık öfkeyle kırılıyordu.
“Bu sefer gerçekten bitecek.”İki elimle saçlarımı tuttum.“Hayatım bitecek.”Bakışlarım boşluğa kaydı.“Sekiz yıldır…”Her kelimeyi güçlükle söylüyordum.“Sekiz yıldır…”
“Sadece o yaşıyor diye nefes alıyorum.”Dudaklarımı öfkeyle ısırdım.“Bu lanet olası hayatın içinde kalmamın tek sebebi o.”Sesim yükseldi.“Eğer onu kaybedersem…”
“Söyle bana Kael…”
“Ben ne için yaşayacağım?”Bacaklarımdaki güç çekildi.Bir adım attım.Sonra istemsizce başımı Kael’in göğsüne yasladım.
Yıllardır kimsenin yanında göstermediğim çaresizlik, ilk kez bu kadar açıktı.
Kael önce donup kaldı.Sonra sessizce omzuma elini koydu.Sesi her zamanki gibi sakindi.“Patron…”
“Ne olur kendinizi böyle tüketmeyin.”Bir an sustu.“Sizi yıllardır tanıyorum.”
“Bu badireyi de atlatacağız.”Bakışlarını gözlerime çevirdi.“Ben buna inanıyorum.”Derin bir nefes aldı.“Lütfen…”
“Ölümden bahsetmeyin.”
“O sizi beklemiyor.”
“Sizin yaşamanızı bekliyor.”

Bu bölüm fazla mu uzun oldu🧐