2. bölüm / 2
Gözyaşı Şehriİmkansız Çöller
Bölümler 2Şu an: İmkansız Çöller
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yıldızlar gökyüzünün hatıralarıdır; gözyaşları ise insanların.
Dünyanın herhangi bir köşesinde sessizce gözyaşı döken herkese.
Çünkü hiçbir gözyaşı gerçekten kaybolmaz.
Kutsal Metinlerden:
Büyük Çöküş bir felaket değildi.
Verilen bir karardı.
Ve o karar... hâlâ azaplarla yankılanıyor.
Gözyaşları bunun kanıtıdır.
Çöller Krallığı- Yıl 4212 Büyük Çöküşten 1800 Yıl Sonra
Hasta kral tahtında oturmuş gözleri hayali bir toz tanesini kovalarken konuştu.
''Seni buraya çok önemli bir görev için çağırdım, savaşçı.'' dedi öksürüklerin arasında. ''Bu görevi her şeyin üstünde tutmanı buyuruyorum.'' Odadaki tütsünün kokusu burunlara doluyor, yanan mumların ışığı kralın çehresini aydınlatıyordu.
Bu gece Çöller Krallığı uyanıktı. Sanki uyku tutmamış gibi tüm evlerin ışıkları sonuna kadar açıktı, uzaktan şehrin canlılığı göze çarpıyordu. Ama o pencerelerin ardı tamamen farklı bir hikayeydi, herkes ışıkların ardında bitap ve sessizdi. Rüyalar fısıltıların arasında görülüyor, Çöller Kralı'nın adı evlerde sayıklanıyordu. ''Çöller Kralı,'' diyorlardı, ''Bizim kurtarıcımız, tüm dünyanın görkemli lideri.''
Onlar rüyalarını görmekle meşgul olsunlar, ben ise gerçeklere kralın karşısında göğüs geriyordum.
Uykusuz gözlerimi sıkıntıyla gözlerine diktim. Nasırlı ellerim, onu dinlerken soğuk soğuk terliyordu.
"Bir ritüel gerçekleştireceksin," dedi, kelimeleri tane tane dökerek kral, mağrur ifadesiyle.
Boş pencerelerden süzülen rüzgâr esintisi siyah saçlarımı ahenkle uçuştururken tüylerimin dikeldiğini hissettim. Beni üşüten şey kralın gözlerinin ardındaki soğuk muydu yoksa o esinti miydi emin değildim.
Rüzgâr esedursun, Çöl Krallığına özgü Nayara bayramı yaklaşıyordu. Çöl toprakları yeniden renklerle donatılmak baharatların kokularıyla sarmalanmak üzereydi. Kral korkuyor olmalıydı çünkü görkemli sarayından hasta haliyle adım atması mümkün değildi. Koca bir krallığı inandırabilirdi ki bu kolaydı ama düşmanlarımızı daha ne kadar oyalayabilirdi kesin değildi. Bir planı olmak zorundaydı. Ritüel bununla ilgili olabilirdi.
Bir sonraki kelimelerini söylemeden önce bir süre oyalandı ama tereddüt ettiğini hiç düşünmedim, o tereddüt etmezdi.
Kral mezar taşı gibi soğuk sesiyle devam etti. "Tüm şehri feda edeceğin, kanla beslenen bir ritüel. Sana güvendiğim için bu yıkımı senin ellerine teslim ediyorum. “Ağzından çıkan kelimelerin ağırlığına zıt bir biçimde sesi alaycı bir tondaydı.
Tüm şehir… Feda etmek... Ritüel.
Kralın sahiciliğinden emin olmak için tekrar tekrar gözlerine baktım. Solgun yüzü ve her zamankinden daha kırışık hatlarında tek bir mimik dahi kıpırdamadı. Daha sonra muhafızlara baktım. Yüzleri buz kesmiş gibi donuktu.
O ise durmadı.
‘’Anılar Şehri’nin kanını sana olan emanetimle akıtacaksın.’’ Dedi her bir kelimesiyle olduğundan daha farklı bir şeye dönüşen suratıyla. Olduğundan daha çirkin bir şeye…
''Bu mümkün olamaz...'' fısıltılar şeklinde kelimeler ağzımdan döküldü.
Tüm şehir...Kendi şehrimi mi feda edecektim?
‘’Majesteleri bu-’’
Gözleri ve kaşlarının tek bir hareketiyle cümlem yarıda kesildi.
Kralın ise yüzünde hafif bir gülüş belirdi, ‘bak’ diyormuşçasına gözleriyle gelen bir muhafızı gösterdi.
Ben hala olan biteni kavramaya çalışırken muhafız o sırada yanıma yaklaştı. Elinde tuttuğu şeyi gördüğümde ise nefesim kesilmişti. Büyülü bir kılıçtı. Kabzasından siyah dumanlar yükselen, etrafına ölüm saçan bir felaket...
Kralın sesi zihnimde son kez yankılandı: "Kan, umudu kurtaracak tek bedeldir Luna."
Kralın huzurundan ayrıldığımda ise ayaklarımla mermer zemine değil kor gibi yakan kumlara basıyor gibiydim. Önünden geçtiğim her bir eşya, her bir anı bana bir zamanlar olduğum kişiyi anımsatıyordu. Tutunabildiğim ilk şey Çöller Krallığı'nın tarihiyle oyulmuş bir sütundu. Soğukluğu ellerimin altında bedenimin sıcaklığıyla bütünleşiyordu. Durup birkaç derin nefes aldım.
Kral'ın sözleri zihnimde şok etkisi yaratırken ve o kılıcın kanlı imgesi zihnimde yerini tazelerken yapabildiğim tek şey nefes almaktı. Adımların yankılanan sesi koridorda duyulduğunda anca başımı kaldırabildim.
''Leydim, size ne oldu böyle?'' endişeli sesin sahibi hizmetçim Donna'ydı. Sıcak elleri terli yüzümde yerini aldığında gözyaşlarım onun ellerini buldu.
''Teniniz bembeyaz...’’
Tam o sırada ayağımın altındaki hayali kumlar beni iyice içine çekti.
Ve o an birtakım anılar denizin çukurlara doluşu gibi gözümün önüne hücum etti.
5 Yıl öncesiydi…
Buraya geldiğim o gün… bu krallığın bir şeyleri benden çalacağını biliyordum.
Çöller Krallığı- 5 Yıl Önce
Göklerden yağan çığlıklar kulaklarımızı uğuldatıyor keskin kumlar tenimizi aşındırıyordu. Güneş tam tepede kavuran sıcaklığını yüzümüze vuruyor, başımızı cehennem ateşleriyle yakıyordu. Bir çelimsiz sessiz haykırışlar içinde yeri boylarken, yanımdaki gözlerinin feri gitmiş diğer bir adam mırıldandı.
''Dinle onu, esas olanı keşfediyor.'' ağzında sürekli bir şeyler geveliyordu. Ben de kafa sallamakla yetinip onu geçiştiriyor, sonu olmayan yoluma devam ediyordum.
Birçok insan kaçış yolunu seçmiş, bize 'deliler' diyorlardı.' Akıllarını sıyırmışlar onlar.'. Gerçekten de aklımızı sıyırmıştık. Bir kurtuluş umudunun peşinde, ıssız çölün altında, kavrula kavrula ilerlemeyi seçmiştik. Onlar yaşamlarını Anılar Şehri'nin yıkımı altında sessizce sonlandırırken, biz sadece yürüdük. Ölüm onlar için bir kaçış oldu, bizim için ise sadece ibretlik bir olay. Umudumuzu koruyarak çölde su bulma hedefiyle yürüyorduk. Süslü söylentilerin doğru çıkmasını umarak.
Anılar Şehri, evimiz harabeler içindeydi. Çöller Krallığı, sığıntıları alır diyordu akılsızın biri, Çöller Kralı çok cömertmiş. Biz de o akılsızların peşine takılmıştık. Bir serap uğruna güneşin altında ayaklarımız uğursuz kuma bata çıka adımlıyorduk. Küçük kardeşimin yükü sırtımdaydı. Ailemden kalan tek kişiydi, onun ağırlığını taşıyordum. Kollarını boynuma dolamış, halsiz bir şekilde sakince mırıldanıyordu. Uzaklardan hala anılar şehrinin çığlıkları kulaklarda yankılanıyordu. Savaş hiç durmamıştı.
İçimizdeki savaş ise hiç durmayacaktı. Çöller Krallığı bizi kabul etse bile bir mülteci olarak yaşam savaşına devam edecektik. Ve ben korkuyordum, dışarıdan bakanlar nasıl bu kadar umutlu olabilirsin diyorlardı, hala dik duruyorsun. Ama gece karanlığında titreyişlerimi hissetmiyorlardı.
Biz de ölecektik, ama yeniden yaşama umuduyla. Büyük bir parçamız Anılar Şehri içinde kalacaktı. Bizim her şeyimiz olan o şehir olacak, tüm gerçekliğimiz orası olarak baki kalacaktı.
Kız kardeşimin mırıltılarını duydum, uyanmış olmalıydı.
''Bana yine o hikâyeyi... anlat.'' Sanki uyku ile uyanıklık arasındaydı. Sırtımda narin nefeslerini hissediyordum. Onun mırıltıları benim su kaynağım gibiydi.
''Gelmek üzereyiz, dayan küçüğüm.''
''Hikâye, bana o ... hikâyeyi anlat.'' Her zamanki gibi çölün altında bile inadını koruyordu, onu uyanık tutmasını umarak hikâyeyi fısıldadım.
''Bir zamanlar, çok gelişmiş bir medeniyet varmış...'' boğazım çöl gibi kurakken devam ettim; '' Bir gün içlerinden biri gözyaşı dökmüş bir toprağa... oradan yeni dünyalar, insanlar doğmuş.''
''Sonra…?''
Devam ettim,'' Gözyaşını keşfetmişler, insanın asıl ruhuymuş o. Akıttığı her bir yaş sonsuza dek izini bırakırmış.'' ama dayanılmazdı.
Gözlerimin önündeki görüntüler sallanmaya başlamıştı. Bacaklarımdaki güç çekiliyordu. Katlanmak zorundaydım. Kale duvarı oradaydı. Gözümün ucuyla görebiliyordum. Bazı insanlar vardı. Muhafızlar. Onların küçük bedenlerini seçebiliyordum.
Tüm inadımla devam ettim, sonsuz gibi görünüyordu ama ben azimliydim. Ve sırtımda kardeşim vardı. Ona tüm dünyayı vereceğime dair söz vermiştim. Bir efsaneydi anlattıklarım, kutsal kitaplarda geçerdi ama çoktan unutulmaya yüz tutmuştu. İnsanların inanca tutunacak halleri bile kalmamıştı. İnsanlar kan dökerken geriye inanacak bir şey kalmıyordu. Tanrı neden kan dökmemize izin veriyor, diyorlardı. Neden çocuklar ölüyor?
İnsanlar bir sıra oluşturmuşlardı, muhafızlarla bir şeyler konuşuyorlar daha sonra bir yere yönlendiriliyorlardı. Arada içeri alınmayanlar da vardı. Kapıda kargaşa yaratıyor sonra halsizlikten yere yığılıyorlardı. Onlar belli ki hasta ve çelimsiz olanlardı. Bir haykırış duyuldu. Haykırışlar artık hepimizin dünyasının bir parçasıydı. Su içmek gibi doğaldı. Bu ses bir adama aitti. Önlerdeki bir adam içeri girmek için direndiğinde muhafız onu yere sermişti. Yaşlı biriydi, muhtemelen ailesini geride bırakmış bir umutla buraya kadar yürümeye cesaret etmişti.
Ama içeri alınmayanlardan olmuştu. Bu da işin gerçek yanıydı. Söylentiler günün sonunda sadece söylentiydi.
Çölün keskin kumlarını biraz daha durdurabileceğini umarak yüzümü saran kumaşı tekrardan yüzüme iyice doladım. Kız kardeşimi düşürmemeye gayret ederek zar zor geniş ve titrek adımlar attım. Kalabalığın en arkasında durduğumuzda nefes nefeseydim. Kalbimin gürültüsü artık neredeyse kulağımda çınlıyordu.
Sıra bize geldiğinde her şeyi daha net gördüm. Uzun giysileri olan beyaz sakallı bir adam daha muhafızın yanında duruyordu.
''Kimsin sen?'' dedi muhafız tok sesiyle. Sorusu duraksamama sebep oldu.
Kimim ben?
''Neden seni alalım?''
''Bir savaştan çıktım.'' dedim.
Her şeyi çığ gibi önüne katıp da mahveden bir savaştan çıktım.
''Kardeşimi alın...'' yalvarmak zorundaydım, ''Lütfen...'' boğazımdaki yumru geçmiyordu.
Yaşlı adam beni süzdü, sonra muhafıza bir şeyler fısıldadı. ''Toplayıcı.'' dedi, tek kelimeydi ağzından çıkan. Muhafız bir süre şaşkın bir ifadeyle yaşlı adama baktı, ama sonra bana döndü.
''Onu alın.''
Derin bir nefes verdim. Ciğerlerimdeki kasılma hafifledi. Kapıya doğru yönelecektim ki kolumdan tuttu.
''Bekle! Sadece sen.'’
Kaşlarımı çattım, zihnimde sonsuz sorular yükseldi.
''Sadece ne?'’ Artık aklım düzgün çalışmıyordu. Onun yüzüne, her şeyi algılamak için tekrardan baktım.
Muhafız kolumdan tutup beni çekiştirdi, bir başkası ise kardeşimi sırtımdan tutup kavradı. ''Ne yapıyorsunuz?!'' dehşet bedenimi sardı.
''Abla?'' küçüğümün sesini duyduğumda kendimi tutmadım, tüm gücümle elimi uzattım ona. ''Bırakın!'' bağırdım. Beni hızla çekip götüren muhafıza direnemedim. ''Nereye götürüyorsunuz?!'' ve benim de haykırışlarım diğerlerinin yanında yerini aldı.
''Bekleyin, o benim küçük kardeşim...'' tüm gücümle çırpınıyordum. ''O bensiz yapamaz. Tüm ailemizi kaybettik.'’
Onu nereye götüreceklerdi? Geride mi kalacaktı? O daha çok küçüktü...
Çırpınacak halim kalmamıştı, uzun yürüyüşün ve kurtuluşa ulaşmanın umudu bir felakete dönüşmüştü. Gözyaşlarım yüzümü ıslatıyor görüşümü bulanıklaştırıyordu.
Uzun süre muhafız beni sürüklerken hıçkırıkların arasında yalvardım. Bir serap gibiydi...bir serap uğruna tüm hayallerim kum taneleri gibi etrafa saçılmıştı.
En sonunda çorak toprakları ardımızda bırakıp taş bir zemine ayaklarımızı bastığımızda bedenim küçük bir şok yaşadı. Ateşli zemin ayaklarımı yakıyordu. Güneş acımasızca her yeri yakıp geçiyordu. Ve tam tepede olan güneş, şimdi bir kervanı aydınlatıyordu. Kalabalık etrafı çepeçevre sarmıştı.
Beni nefes almama bile izin vermeden sürüklerlerken son bir kez çırpındım ama nafileydi. Çok güçlüydüler.
Bir araca zorla bindirildiğimde nefes alacak yer yoktu, herkes bir eşya gibi araca sıkıştırılmıştı. Geri kalanlar belli ki ayakta ilerleyecekti. Tüm insanlar şaşkınca birbirini gözetliyor, savaşın ve kirin çürük kokusu etrafı sarıyordu.
''Kardeşim...'' dedim son bir kez daha çığlıklar arasında. Sesim bir gölge gibi kalabalığın içinde kayboldu.
En öndeki develer harekete geçtiğinde, biz de ağır bir şekilde ilerlemeye başladık.
İnsanlar sessizce ne olacağını bekliyordular. Herkes yürekleri tutulmuş gibi sadece etrafı izliyor hareket etmeye bile çekiniyordu.
''Bu olacak gibi değil...'' dedi içimizden biri, onun cesaretine uyum sağlayan insanlar arasında fısıltılar yükseldi. Sonunda o ölüm sessizliğinin delinmesi bir fırsat olmuştu. Bir başkası yanıtladı, ''Kocam hasta olduğu için onu almadılar, ne haldedir şimdi.'' herkes bir bir dertlerini yakındı. ''Anne bizi ne yapacaklar?'' bir çocuğun sesiydi bu, kız kardeşimden daha büyük yaşlardaydı...
Kız kardeşim...
Buraya geldiğim o gün… bu krallık benden evimi almıştı.
Tekrar soğuk sütunları hissettiğimde ve kendimi sarayın altın varaklarının yanında bulduğumda kendime biraz olsun geldiğimi hissettim. Çöl yoktu, sığınmacılar yoktu, kardeşim yoktu.
Herkes ise başımda toplanmış endişeli gözlerle etrafımı çevrelemişti. Bu kişilerin arasında kralın üvey kızı Lilith'de vardı. Tek kaşı havada meraklı ifadesiyle kalabalıktan bir adım mesafe uzaktaydı. Kahverengi lüle saçları sarayın mumlukları ile aynı renge bürünmüştü. Onu görür görmez kendime çekidüzen verdim. Duruşumu dikleştirdim. Başım hiç eğilmemişim gibi havadaydı.
''Aman aman, bembeyaz kesilmişsiniz leydim, hasta mısınız?''
Görüş açıma girmesiyle gözlerim önce boynuna dökülen saçlarına daha sonra yüzüne kaydı. Sahte bir endişeyle gömülü sesi bir anda keskinleşti.
''Bir kılıç tutmak ile savaşçı olunmuyor, bunu zaten biliyordunuz.'’
İster istemez yüzümde bir gülüş dalgalandı. Aralarında bir kan bağı yoktu lakin babasının izindeydi, o da bir deliydi.
Cevap vermedim. Dağılmamak için, önünde yıkılıp kalmamak için bunu yapmalıydım.
İronik bir nefes verdi. Saçmalıklarına devam etmeden önce bir süre gözlerime alaycı bir ifadeyle baktı. ''Söylesene Luna Caelum, neden kendini bu kadar zorluyorsun?''
''Senin yapamadığını ben yapıyor olmalıyım.'' kelimelerin arasında tökezlememek için kendimi zor tuttum. Yeşil gözleri parladı, zümrüt rengi yeşil gözleri yaşlarla doluydu. Onu anlayamıyordum, doğrusu anlaması çok zordu. Gözlerinden geçen ve dilinden dökülen hiçbir zaman bir olmuyordu. Her söylediği başlı başına yalanlardan ibaretti. Kalbinden geçenleri ise sezemiyordum.
''Boşa çaba, Lanai ile birlikte ölmeliydin.'' Atılmak için bir adım attım, ama hedefsizce hareket eden ellerim havada asılı kaldı. Zeminden yankılanan sesler duyuldu. Aaron... Aaron'un koridordan dönmesiyle gözlerimiz ona kaydı.
''Luna?'' Lilith'in yüzüne bile bakmadan yanımıza adımladı.
''Kardeşimin adını ağzına alma.'' ellerim eteklerimi buruşturdu.
''Onu da al ve git bu saraydan Caelum.' Lilith'in sesi kulaklarımı tırmalarken sözleri kalbimi yakmıştı.
''Ne demek istiyorsun?'' sesim çığlık gibi çıkacakken ağzımdan dökülen fısıltılardı.
''O hala yaşarken onu da al ve git buradan.''
Aaron'un gözlerine bir anlık baktım. Ama o an çok şeyi açığa çıkardı. Yüzündeki sade ifade ve gözlerindeki duyguları görmemle tek bir düşünce zihnimde karşılık buldu.
''Sen de biliyor muydun?'' tepkisizdi, sadece suçlulukla gözleri yere, bej mermerlere kaydı. '' Aaron?'' sesim rüzgardaki bir yaprak gibi dalgalandı.
''Hepiniz kafayı sıyırmışsınız.'’
Aaron'un koluma uzanan eli havada kalırken oradan hızlıca ayrıldım.
Uzun süre yürüdüm ama nereye gittiğimin farkında değildim. Zihnim hala o karmaşanın içerisinde kaybolurken adımlarım beni bilinçsizce yönlendirdi. Odama dönmek istemiyordum. Sarayın içindeki her şey, ama her şey beni yavaş yavaş tüketiyordu. Bahçede yeni yeni açan zambakların arasında ilerledim, ağaçların hışırtıları arasından geçtim. Sarayın dışına adımladım. Burada, sarayın hemen yakınlarında bir oyuk bulunurdu. Kumların arasında taşları sıralar onlara dua ederdik. Bu dua güneş tam tepedeyken yapılırdı. Bana geldiği yerde bu şekilde dua ettiklerini söylemişti Aaron…
Burada Zambak çiçekleri çok bulunurdu. O çiçekler öylece masumiyet ve zarafetle güneşe bakarlarken ben bulduğum gölgenin altında usulca ağladım. Bir süre o haldeyken gözyaşlarımın zemine damlamasını seyrettim. Ama o kutsal metinlerdeki gibi ne yeni dünyalar oluştu ne de o dünyalar beni içinde bulunduğum bu andan kurtardı.
Kardeşim…bu krallığın ve o imkânsız gibi gözüken çölün her neresindeyse, eğer hala nefes alıyorsa onu mutlaka bulacaktım.
Bir süre çömelip dua ettim. Zihnimi karalayan o kılıcı ve kralın gözlerinden akan deliliği unutmaya çalıştım.
Uzaklardaki akasya ağaçlarını ve kendi yörüngelerinde ilerleyen çöl canlılarını bir süre izledim. Geldiğim yerde bunların hiçbiri yoktu. Geldiğim yerde hiçbir şey yoktu.
‘’Luna?’’ duyduğum ses ile irkildim. Kendi zihnimin içerisine çok fazla dalmış olacağım ki ilk başta sersemce bakıp kaldım.
‘’Saraya gel de konuşalım.’’ Uzun lüle saçlarını geriye attı. Gözleri gibi zümrüt yeşili bir elbisesi vardı üzerinde ve ancak şimdi idrak edebilmiştim. Gelen Lilith’ti. Hiçbir şey olmamış gibi yine yanımda beliren oydu.
Sözlerinden sakinleşmiş gibi görünüyordu. Ama öfkesini bastırırken yaptığı gibi çenesini sıkması onu ele veriyordu. Bugün onu tetikleyen bir şey olmuş olmalıydı. Normal günlerde ettiğimiz kavgalar daha mesafeli sayılırdı. Birbirimizin acılarını deşecek sınıra geçmezdik.
İlk başta sesimi çıkarmadım, gözyaşlarımı sakince, tuzlu yaşlarla ıslanmış dudaklarımla beraber sildim.
‘‘Bir türlü…’’ Devam etti ‘’Öğrenmiyorsun…’’
Etrafa bir göz attı, sonra devam etti ‘’Ve ‘’ dedi; ‘‘Ağlamayı kes.’’ Bana inatla ve azimle baktı. Gözlerindeki kinle bir süre önce üzerime gelen o değilmiş gibi devam etti. ’’Yüzündeki yaşları kimse görmeden sil.’’
Lilith her zaman bana bir kraliçe gibi başını dik tutacağını, kimsenin gözü önünde ağlamayacağını söylerdi.
Bir süre sessizlik ortamı sardı, yalnızca kuşların belli belirsiz ötüşleri vardı. Acımı saklamayı zaten çok iyi biliyordum diye düşündüm, benim asıl ihtiyacım olan onları bir şekilde içimden atmaktı.
Kendi kendime söylendim, ’’Ama Lilith her zaman bir şeyi unutuyorsun,’’ nazik kaşları havaya kalktı; ’’Bu krallık umudun krallığı, aldatmacanın değil.’’
Umut sözcüğü kendi kulaklarıma vardığında kalbime hançer saplanmış gibi yüzümü buruşturdum.
‘’İnsanlar niçin ve nasıl umut edecekler? Ağlayan bir yönetici için mi?’’
Lilith gençliğimden beri asla anlaşamadığım kız kardeşim olmuştu. Aramızda bir kan bağı yoktu ama daha fazlası vardı. Öfke vardı, kıskançlık vardı ve saf bir imreniş vardı.
‘’Neyi görmek istediklerini umursamıyorum.’’
Çömeldiğim yerden kalktım. Lilith ise kollarını bağlamış şekilde bana bakmayı sürdürdü. Gözlerindeki şeyi görmek istemedim.
Ayrılmak için hareketlendim ama; ‘’Bekle.’’ dedi.
‘’Seni götürmeye geldim.’’
Ona bakmayı sürdürünce devam etti; ’’Majesteleri ile birlikte bir yere gideceğiz, hadi.’’
‘’Nereye?’’
‘’Anlayacaksın.’’ Sorumu geçiştirdi ve beni beklemeden ilerlemeye koyuldu. O babası Nuhar Zahrek’ten nefret ederdi.
‘’Lilith! Bekle…’’
Olduğu yerde durarak yan bir bakış attı.
İlk başta zorlandığımı hissetsem de kelimelerin dudaklarımdan öylece dökülmesine izin verdim.
‘’Seni bu hale getiren ne?’’
Gözlerinden kibirli bir gölge geçti.
‘’Ne demek istiyorsun?’’
Cevap vermedim. Onun söyleyemediklerimi anlamasını istiyordum.
Konuşmadan önce derin ve hırçın bir nefes verdi, ‘’Beni bu hale getiren şey…’’ ağzını açacak gibi oldu ama durdu. Bir şeyin onu durdurduğunu biliyordum. Bir tür acıydı bu. Daha sonra ise ikimizde sustuk.
Herkes hazır olduğunda ve atlı arabanın önünde toplandığımızda Mağrur Kral’ın yüzüne bakamadım. Her baktığımda anımsayacağım şeyin ne olacağını biliyordum ve bu bedenime ürperti yolluyordu. Onun yüzünde bir yıkımın parçalarını görme ihtimali beni ürkütüyordu. Nuhar Zahrek ve üvey kızı Lilith yan yana otururken bende karşılarına yerleştim. Atlı araç harekete geçtiğinde saray gözümde gitgide küçüldü ve sonunda ağaçların arasında kayboldu. Bu sırada kimse konuşmadı, sadece hastalıklı öksürükler ve Lilith’in ışıltılı takılarından gelen şıkırdamalar duyuldu.
Gökyüzünü izledim; hür kuşları ve onların kanatlarını kıskandım ve parıldayan güneşe uzun uzun baktım. Ne kadar da benzer diye geçirdim içimden parlayan takılar gözümü alırken. Belki de Lilith güneşti ve ben de aydım. Ne yaparsam yapayım o daima daha büyük bir güçle parlayacaktı. Kral ile kan bağı olmasa bile bir yolunu mutlaka bulacaktı, o bir kraliçe olarak doğmuştu. Ben ise her zaman arkamı dönüp gitmeye hazırdım. Güzel kuşları uzaktan ve sessizce izleyen kişi olmuştum, onlar gibi olmayı hayal ederek yaşamıştım.
Kral uzun bir ara sonunda sessizliği bozdu; ’’Bu.’’ Dedi ağırca kaldırdığı eliyle işaret ederek, ’’Eski bir medeniyetin sesi ve varlığının bir simgesi.’’ Yanından geçtiğimiz uzun tuhaf yapıya baktık. Söylenenlere göre çok ama çok eskiden kalmış, Büyük Çöküş öncesine ait bir yapıydı bu. Sahip olduğumuz mimariden çok daha farklıydı, çoğunlukla griydi, yer yer paslıydı ve üzerimize her an yıkılacak gibi duruyordu.
Lilith dahil oldu; ’’Kutsal kitabın işte bir kanıtı, inanmayanlara ders olmalı.’’ Dedi.
Nuhar Zahrek yanıtladı söylediklerinin üstüne basa basa;’’ Kutsal Kitap’a değil, insanların yapabileceklerine inanmayanlara bir ders.’’
Konuşmaya bir sessizlik ardından dalgınca katıldım; ‘’Bir zamanlar bu yapılarda yaşayan insanlar olduğuna inanmak zor.’’
‘’Akıllarından neler geçiyordu kim bilir?’’ dedi Lilith. ‘’Ne tür hayatları vardı…’’
Kral söylendi; ’’Gözyaşlarıyla oluştuğu söylenilen medeniyet. ’’ağzından alaycı bir nefes verdi,’’ Gözyaşlarıyla son buldu.’’
Lilith yargılayıcı bakışlarını Kral yerine ağaçlara yöneltti. ‘’Tanrı biliyor ya, bir gün herkes asıl gerçeği öğrenecek.’’ Ve sessizce devam etti. ‘’Ben kitaba inanıyorum.’’
O an yalnızca içimden geçirdim, belki dünyanın bir yerinde, bir noktasında o gözyaşlarıyla nefes alan insanlar hala vardı. Hala gece gündüz gözyaşlarıyla dua ediyor umutla o yaşları toprağa akıtıyorlardı. İnanmak zordu, biz dünyanın karanlık bulutları üzerine topladığı çağda yaşarken onlar gerçek sevgiyi bilmiş şefkati tatmıştı. Ama düşünmeden edemedim, her bir gözyaşı ne çok güç biriktiriyordu içinde. Ne çok medeniyet vardı her bir gözyaşında ve ne çok kudret.
Bir süre sonra ağaçları geride bırakıp çöllerin ve kumların hâkim olduğu toprakları geçtik. Merakla etrafa bakınıp dursam da nereye gittiğimizi çözemedim. Uçsuz bucaksız çölde yol bulmak çok zordu. Güneş sonunda batmış gökyüzünde ay hakimiyet sürüyordu. Sonunda atlı araç durduğunda ve yarım uykumuzdan uyandığımızda nihayet geldiğimizin farkına vardık.
Araçtan indiğimde kendimi ıssız çölün ortasındaki bir tapınakla baş başa bulmayı beklemiyordum.
Lilith gülümseyerek ve kolumu hafifçe sıyırarak yanımdan geçti.
Kral’a döndüğümde ise yüzünde gururlu bir ifade vardı, bu topraklar benim dermişçesine bakıyordu.
Yavaşça ve gözlemleyerek içeriye ilerledik.
Önümde uzanan tapınak sanki bir hazineydi ve keşfedilmeyi bekliyordu. İçimde soğuk bir ürperti hissettim. Sanki sevginin ve huzurun rüzgârı beni nefesiyle yıkıyordu. Daha önce çokça dua etmiştim ama bu tapınak diğerlerinden farklı olarak, sanki beni uçsuz bucaksız gölgelerine çağırıyordu.
İçeri adımladık, taşlarına ellerimi sürttüm. İçindeki havayı içime çektim.
‘’Neresi burası?’’ diye sormadan edemedim. Kral elleri arkada bağlı zerre ilgi göstermezken Lilith bana hafifçe dönüp fısıldadı. ‘’Unutulmuş Tanrılar Tapınağı.’’
‘’İşte şimdi başlıyor.’’ Diye geveledi Lilith Kral’ın koluna elini dayarken, ‘’Baba.’’ Önden ilerleyen Kral’a gülümsedi.
İçimdeki ürperti en sonunda bedenimin titremesine sebep oldu, o gölgeler veya boşluğun kendisi büyüdükçe büyüdü.
Meşalelerle aydınlatılmış merdivenlerden aşağı yavaşça adımladık. Her bir adımda bizi bir başka koridor ve beni ise daha başka bir tür gölge bekliyordu. Sonunda en aşağı indiğimizde, bizi derin bir su kütlesi ve ortasında uzun ince taşlardan bir yol karşıladı. Meşaleler devasa genişlikteki odada ortamı aydınlatabilmek için her sütuna asılmıştı.
Önde geniş sırtıyla kral arkasında Lilith, ve en arkada ben en baştaki duvara yürüdük. Özenle oyulmuş bir şömineyi andıran bir çıkıntıydı bizi bekleyen, en üstünde ise bir piramit gibi döşenmiş taşlar vardı. Sütunlar karmaşık yapılarla özenle işlenmişti. Ortada ise bir çıkıntı daha vardı. Üzerine bir kadeh konulmuştu. Kadeh gümüştendi ve kenarlarında bilinmeyen bir dilde yazılar yazılıydı.
‘’İşte bu, Çöller Krallığı’nın gözyaşı.’’ Dedi Kral.
Kadehi görebilmek amacıyla ayak uçlarımda yükseldim ama içi boştu. Şaşkınlığımı saklayamadım. Bu ne anlam ifade ediyordu? Sembolik miydi?
‘’İşte bu güç, bu krallığı ayakta tutan şeyin ta kendisi.’’
Lilith kolunu babasının koluna geçirdi, kadehi birlikte incelediler.
‘’Aldatmacanın kendisi, umudun kendisi… bu gözyaşı insanların ruhlarını doğuruyor ve doğurmaya devam ediyor.’’
Lilith bana yan gözle bakarken söylendi, ’’Ne demek bu?’’
Kral durmadı ve yanıtladı elleriyle dokunmadan kadehi okşarken. Ben ise anlamlandıramadan öylece izledim. O anın bir parçası değil gibiydim.
‘’ Ruhun ve dünyanın özünün bir parçası işte burada… o aldatmacanın ama umudun esiri.’’ Ve devam etti.
‘’İşte bu.’’ dedi kral, ‘’Kan akıtacak olmanın yegâne sebebi Luna.’’
Bölüm etkileşimi
