MAVİ'NİN DERİNLİKLERİNDE KAYBOLAN KIZ

Vaveyla Yazarı: Erdem Yavuz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: MAVİ'NİN DERİNLİKLERİNDE KAYBOLAN KIZ

Nilüfer - Son Arzum

25 Haziran 2025 - Saat 11:21 / Çamçaz Koyu, Seferihisar
Adım Mavi. On sekiz yaşındayım. Yine buradayım.
Bunu her gelişimde söylüyorum; içimden, kağıda, bazen yüksek sesle. Çamçaz Koyu'nda kimse duymaz, önemli değil. Bu sabah da aynı: kum ıslak, aileler henüz gelmemiş, tuz kokusu ciğerlerime işliyor. Telefonumdan Edip Akbayram çalıyor: "Güzel Günler Göreceğiz." Şarkıyı bilinçli seçmiyorum; çalar, ben bırakıyorum çalmasına. Ama her seferinde içimde küçük bir şey kımıldıyor; ne olduğunu bilmiyorum. Tanımlamaya çalışmaktan da vazgeçtim çünkü tanımladığım an kayboluyor.
Bu koy sekiz yaşımdan beri benimdir. Babam getirmişti o gün; arabanın camından denizi ilk gördüğümde ne hissettiğimi hâlâ hatırlıyorum. Hiçbir şey söylememişim, sadece cama yapışmışım. Babam gülmüş. "Beğendin mi?" demiş. "Benim," demiştim. Öyle bir hak iddia etmiştim ki üç yaşındaki bir çocuk edasıyla; sanki sahiplenebilirmiş gibi bir koyu. Ama işte burada: On yıldır hâlâ benim.
Bugün biraz daha özel sayılabilir. Lise son sınıfın son günleri. Birkaç gün sonra mezun olacağım; teoride. Henüz tam inanmış değilim. Belki diploma elimde olunca inanırım. Belki o zaman da inanmam, kim bilir.
Adımı özgürlüğü çağrıştırsın diye koymuşlar: Deniz gibi, gökyüzü gibi. Açık, geniş, sınırsız. Gerçek biraz farklı çıktı.
Tip I Bipolar Bozukluk: Psikotik özellikli, hızlı döngülü, karma epizot geçmişli. Bu tanımı iki yıl önce aldım. On altı yaşındayken, psikiyatristim masanın karşısında oturmuş; kelimelerini seçerek, ama net konuşmuştu. Önceki iki psikiyatrist yanlış gitmiş, psikozlu maniyi ergenlik krizine bağlamışlardı. Neredeyse iki yıl yanlış çerçevede. İki yıl boyunca beynimin ne olduğunu bilmeden, sadece içinden bir şeylerin çok farklı çalıştığını hissederek yaşadım.
Tip I'in en ağır biçimi bu demek oluyor: Manik epizotlarım bazen psikoza dönüşüyor. O dönemlerde gerçeklik katı bir şey olmaktan çıkıyor; her rastlantı işaret oluyor, her bağlantı anlam yükleniyor, kafamın içindeki trafik hiç kırmızıya geçmiyor. On beş yaşındayken, lise birinin o çılgın Ekim'inde, kendimin bir şeyleri değiştirmek için seçilmiş olduğuna tamamen inanmıştım. Bunu şimdi söylerken biraz gülebiliyorum. O an gülememezdim çünkü o an bu benim gerçekliğimdi; başka bir gerçeklik yoktu.
Altı gün uyumamıştım. Hastane dosyasında yazıyor: altı gün. Yorgun değildim bu süre boyunca; tam tersine, enerji başka bir kaynaktan geliyordu sanki, tükenmeyen bir yerden. Defterlere yazmıştım saatlerce; sayfaların kenarlarına, kitapların boş yerlerine, elimde ne varsa. Yazıların arasında örüntüler görmüştüm; olmayan örüntüler. Bu sistemi yalnızca benim görebildiğime inanmıştım. Büyüklük sanrısı deniyor buna; ama o an büyüklük gibi değil, netlik gibi hissettiriyordu. Sanki tüm hayatım boyunca bulanık bir camın arkasından bakmışım da cam nihayet temizlenmişti.
Okul koridorunda duvarların desenlerinin hareket ettiğini görmüştüm bir gün. Durmuştum. Bakmıştım. Hareket devam etmişti. Yanımdaki sınıf arkadaşı "Ne oldu?" diye sormuştu. "Hiçbir şey," demiştim. Çünkü o göremiyordu; bu da sisteme dahildi, her şey sisteme dahildi.
Annem odama girdiğinde yüzünü tanıyamamıştım. Birkaç saniyeydi, belki on. Ama o birkaç saniyede annemin gözlerindeki ifadeyi görmüştüm: benim için korku. Ve o ifade beni korkutmuştu; kendi zihnimin benden ne kadar uzaklaşabildiğini ilk kez dışarıdan görmüştüm.
On beş günlük kapalı servis. On beş yaşında, psikiyatri koridorlarında. Litiyum titrasyonu, uyku düzenleyici, antipsikotik. Taburculuk günü psikiyatristim şunu söylemişti: "Bu epizot geçti. Ama bu beynin böyle çalışıyor; bir daha gelebilir. Bunu bilmek seni koruyor; kaçınmandan değil, hazırlıklı olmandan." O cümleyi yazdım. Cüzdanımda taşıyorum.
Psikotik maniden daha zorunu da var: karma epizot. Manik enerjin var; düşünceler hızlı, uyku ihtiyacı yok, beyin sürekli çalışıyor. Ama depresyonun karanlığı da aynı anda içinde: anlamsızlık, boşluk, her şeyin gereksiz olduğu his. İkisi aynı anda, aynı bedende. Enerji var ama yönü yok. Koşmak istiyorsun ama nereye gideceğini bilmiyorsun. Bu kombinasyon intihar riskini en üst noktaya taşıyor. Depresyonda hareket edemezsin, ama karma epizotta enerjin var; düşünce eyleme dönüşebilir. Bunu yaşadım. İki kez.
İkinci karma epizodun ardından yataktan kalkabildiğim ilk sabah banyonun aynasına bakmıştım ve "Hâlâ buradasın," demiştim. Büyük bir şey değildi. Ama o an için yeterliydi.
Tek çocuğum. İçe kapanık, mesafeli; ama bu karanlık bir mesafe değil, daha çok dikkatli bir mesafe. İnsanları gözlemlemekten hoşlanıyorum. Köşe sıraları bunun için iyidir: hem görürsün hem görünmezsin. Teneffüslerde kulaklık taktım yıllarca; sosyal olmaktan kaçmak için değil, kafamın içindeki sesi biraz kısmak için. Müzik bir hacim düğmesi gibi çalışıyor bende.
Keman da bu yüzden iyiydi. Babam sosyalleşmem için göndermişti kursa. Üç yıl boyunca gitmiş, hiç sosyalleşmemiştim. Ama parmakların tele bastığı o anlarda söyleyemediğim bir şey dışarı sızıyordu. Kimse anlamadı; kemanın anladığını düşünmek yeterliydi. Kursu bıraktığımda keman hâlâ odamda duruyor. Bazen bakıyorum. Çalmıyorum ama bakıyorum; bu da bir ilişki sayılır.
Babam kırk beş yaşında öğretmen. Beni seven biri, ama beni anlamayan biri. Bu ikisi birbirini dışlamıyor, bunu zamanla öğrendim. Annem kırk dört yaşında; ev hanımı, babamı severek evlenmiş. Beni de severek büyütmüş. Sevginin bazen bütün boşlukları kapatmadığını ikimiz de öğrendik ama bu öğreniş kimseyi suçlamıyor.
Son bir yılda olanları geçeyim hızlıca; ama kuru madde madde değil, hislerin içinden.
1 Eylül 2024. İzmir TÜYAP Kitap Fuarı. Romanlarını deliler gibi okuduğum yazarla yüz yüze geldim. Kitabını titreyen parmaklarla uzattım; imza için değil, beni görüp görmeyeceğini anlamak için. Göz göze geldik, bir saniye. Sonra başka birine döndü. O bir saniyeyi zihnime yazdım. Manik dönemlerde her şey anlam yükleniyor: bir bakış, bir duraksama, bir sesin tonu. Sonradan anladım: Anlam yükleyen beyin miydi, yoksa gerçekten bir şey miydi? Onu hiçbir zaman bilemiyorum. Bu belirsizlikle yaşamayı öğreniyorum.
5 Eylül 2024. Sağ kolum dirsekten kırıldı. Merdivenden yuvarlandım. Beş gündür uyumamıştım, manik epizodun doruk noktasıydı, bedenimin sinyallerini duymuyordum. Kırık kemik paradoks biçimde beni yavaşlattı. Alçının ağırlığı, o haftalarda eksik olan yerçekimini geri verdi. Okula alçıyla başladım lise son sınıfa. Kimse sormadı. Ben de anlatmadım.
18 Kasım 2024. Çalıştığım kafeden biriktirdiğim parayla kendime bir telefon aldım. Kulağa küçük geliyor, değil. Depresif dönemden yeni çıkmıştım; kendimin bir şeyi başarabileceğini kanıtlamam gerekiyordu. Kendime, başka kimseye değil. On yedi yaşında, depresyonun dibinden kalkıp kendi parasıyla aldığı telefon. O telefon hâlâ cebimdedir.
1 Ocak 2025. Bacağımdan bıçaklandım. Yanlış ortam, yanlış gece, sessizliğim yanlış anlaşıldı. Hastanedeyken psikiyatristim geldi. Fiziksel yaraya değil, bana baktı ve "Döngü yeniden başladı mı?" diye sordu. "Evet," demiştim. İkimiz de bunun ne anlama geldiğini biliyorduk.
Şu an, bu sabah, bu koyda. Kumların üzerinde oturuyorum ve belki de bu kadar anlattıktan sonra bir şey açıklamalıyım: Bunları sana yük olsun diye yazmıyorum. Hayatım boyunca insanların "çok ağır" bulduğu şeyleri taşıdım; ama ben taşırken her zaman ağırlığın farkında olmuyorum. Bazı günler kalkıyorum, giyiniyorum, kahvaltı ediyorum, gülebiliyorum bile. Bipolar bozukluk benim için her gün bir kriz değil; çoğunlukla sıradan bir gün, sıradan bir hayat. Sadece altında hep bir şey var. Yerinden oynatılamaz bir ağırlık gibi; varlığından haberdarım ama her adımda hissetmiyorum.
Bugün hissetmiyorum. Bugün sadece buradayım, tuz kokusu var, Edip Akbayram çalıyor ve bu yeterli.
Usulca ayağa kalktım. Pantolonumun dizlerini silktim; kumun yarısı döküldü, yarısı kaldı. Kalan kuma baktım, toplamayı düşündüm, bıraktım. Bazı şeyleri bırakmayı öğrendim.
Defterime son bir kez baktım. Kapak eğrilmiş, köşe nem çekmiş ama içi duruyor. Altına adımı yazdım. Neden her gelişimde bunu yaptığımı tam bilmiyorum; belki bu anın bir yerde durmasını istiyorum, belki sadece alışkanlık. Her iki neden de geçerli.
Ayakkabılarımı çıkardım. Çoraplarımı da. Yalın ayak yürümek buradaki ritüelim; değiştirmedim, değiştirmeyeceğim. Kumun sıcaklığı topuklarıma geçti, her adımda parmak aralarına doldu. Suya yaklaşırken yavaşladım, hep yavaşlarım bu noktada.
Su soğuktu. Bileklerime kadar girince ürperdim, güldüm de biraz. Haziran'da bu soğukluk komik geliyor hep. Durdum. Dalgalar gelip gitti. Kafam boştu, gerçekten boştu, bu bende nadir bir şey. Bıraktım öyle kalsın.
Döndüm, etrafıma baktım. Sol çaprazda aile hâlâ oradaydı: baba bir şeyler anlatıyor, anlatımı büyük bir şeymiş gibi elleriyle jest yapıyor, anne gerçekten gülüyor, karamel tokalı kız ikisini de dinlemiyor, kumda bir şekiller çiziyor. O kızı anlıyorum. Bazen etraftaki konuşmalar seni ilgilendirmiyor, kafandaki şey daha gerçek.
Diğer yanda iki çocuk: kırmızı kürekli biri yığıyor, diğeri yıkıyor, biri yeniden yığıyor. Bu döngü onları mutsuz etmiyor. Bana baktılar. Gülümsedim; zorunlu değil, kendiliğinden. Büyük çocuk ciddi bir yüzle karşılık verdi, sonra küreğine döndü. Ciddi insanları seviyorum.
Telefonumu çıkardım. Koyu kadraja aldım. Çerçeveyi ayarladım, bozdum, ayarladım; sonra vazgeçtim, olduğu gibi olsun. Bastım. Fotoğraf çıktı: gökyüzü soluk, su griye yakın, soldaki ağaç yamuk. Güzel bir kare değildi ama koyu tutmuştu; o sabahın havasını, ışığını, o tuz kokusunu neredeyse hissedercesine. Paylaşmayabilirim. Her şeyin altına alıntı koymak zorunda değilim.
Çoraplarımı giydim. Islak ve kumlu: Çamçaz'ın kalıntısı. Havluyu almayı yine unutmuştum. Bu artık benim özelliğim, kabul ettim.
Son bir kez döndüm. Sonra yürüdüm.
Eve döndüğümde saat 13:42'ydi. Kapıyı açtım, ayakkabılarımı çıkardım, çantamı kanepeye bıraktım. Annem mutfaktaydı, kaşık tencereye çarpıyor.
"Aç mısın?" dedi, bana bakmadan.
"Biraz."
"Ne yaptın?"
"Çamçaz'a gittim."
Başını uzattı, baktı; kaygılı değil, ölçüyor. "Nasılsın?" diye sordu ama kelimelerle değil. Bunu yıllar içinde öğrendi.
"Yalnız mı?"
"Evet."
"Tamam," dedi, geri döndü. Kaşık yeniden çarptı.
Annemle konuşmalar hep böyle kısa geçer. Bir zamanlar bu beni üzerdi; neden sormaz, neden devam ettirmez diye. Sonra anladım: Fazla sormak bazen iter insanı. O bunu biliyor. Öğrendi.
Banyoya girdim. Ilık duş. Bunu küçümsemeyin; bazı günler ılık duş gerçekten en somut iyi şey oluyor. Kafanın içi ne kadar karmaşık olursa olsun, sıcak su çalışıyor. Duşta dururken aklıma matematik sınavı geldi. Sonra formüller, sonra formüllerin nereden çıktığı, sonra üniversite, sonra üniversiteye gitsem de gitmesem de hayatın devam ettiği; ve burada durdum. Suyu kapattım. Bu zinciri uzatmak işe yaramıyor.
Odama geçtim. Perdeleri açmadım; gün ışığı bazen fazla geliyor, nedeni yok, sadece fazla. Yatağa uzandım, tavana baktım. Üç yıldır aynı beyaz tavan. Bir zamanlar buraya posterler yapıştırmayı, harita asmayı düşünmüştüm. Hiç yapmadım. Bazen planlamak yapmaktan daha tatmin edici geliyor; bu bir sorun mu bilmiyorum, sadece böyle.
Telefonu açtım. Instagram, alışkanlıkla. Akışta kaydırdım: tatil fotoğrafı, reklam, yemek, alıntı, kedi videosu. Kedi basamaktan düşüyordu, toparlanıyordu, devam ediyordu. Bunu iki kez izledim. İyi bir videoydu.
Sonra bir hesap çıktı: @kitaplarlavarolanbirinsan.
İlk gönderi tek bir cümleydi: "Yalnızlıktan yapılmış bir evde yaşıyorum. Kapısını hep aralık bırakıyorum, belki biri gelir diye."
Durdum. Tekrar okudum. Cümlenin yapısına baktım: kısa ama iki katmanlı. Hem fiziksel hem değil. "Kapıyı aralık bırakmak" hem davet hem savunma. Gelen gelsin, ama kapıyı tutmak zorunda kalmayayım. Böyle bir cümle yazmak için uzun süre susmuş olmak gerekiyor.
Ya da çok kırılmış. Belki ikisi birden.
Profiline girdim. Biyografide hiçbir şey yok: isim yok, yaş yok, şehir yok. Sadece hesap adı. Diğer gönderilerine baktım:
"Biri benden bir şey istediğinde ilk içgüdüm hayır demek. Sonra neden hayır dediğimi bulmaya çalışırım. Çoğu zaman bulamam."
"Mutlu olmayı öğrenmekten değil, mutsuzluğa daha az şaşırmayı öğrenmekten bahsediyorum."
"Bazen bir insanla saatlerce konuşabilirim. Sonra eve gelir, kapıyı kapatır, sessizliğin içinde o konuşmanın hiç olmadığını hissederim. Bu normal mi bilmiyorum."
Bu son cümleyi üç kez okudum. İçime işlemesine izin verdim.
Ben de bilmiyorum; bu normal mi?
"Takip et" butonuna baktım. Sonra telefonu göğsümün üstüne bıraktım, ekran aşağı bakacak şekilde. Hemen yapmam; bu bir karar değil, bu benim. Mesafe önce gelir. Yaklaşmadan önce çevresinde dolanırım, ölçerim, bazen o kadar çok ölçer ve dönerim ki oraya hiç varmam. Bunu biliyorum kendim hakkında. Değiştirmeye çalışmıyorum artık; değiştirmeye çalışınca daha karmaşık hale geliyor.
Belki yarın. Belki.
Uyudum.
Ertesi sabah alarm çaldı. Gözlerimi açmak birkaç saniye aldı; gözkapaklarım ağırdı, yatağın ağırlığı artmıştı sanki. İkinci alarm. O seferinde kalktım.
Aynaya baktım. Yüzüm biraz şişmiş görünüyordu. "Günaydın sana da," dedim aynadaki kıza. O da baktı. Dişlerimi fırçalarken bugün matematik olduğunu hatırladım: zincir kuralı, türev, Ahmet Bey'in her gün aynı sırayla yaptığı o düğme ilikleme ritüeli. Tahmin edebiliyorum artık: Önce çanta masaya, sonra gömleğin alt düğmesi, sonra üst. Değişmez. Bunu fark etmek beni neden mutlu ediyor bilmiyorum ama ediyor.
Mutfağa indim. Annem masada çay içiyordu, babam erken çıkmıştı.
"Kahvaltı hazırladım sana," dedi, masanın köşesini işaret etti.
İki dilim peynir, birkaç zeytin, yarım domates. Oturdum, çayı kendim döktüm; koyu geldi, içtim yine de. Zeytini bıraktım, sabah saatlerinde zeytin mideyi ağırlaştırıyor.
"Bugün ne var?" dedi.
"Matematik."
"Çalıştın mı?"
Durdum. "Biraz," dedim.
Annem bir şey demedi. Çayını içmeye devam etti. İkimiz de biliyorduk "biraz"ın ne kadar olduğunu.
Okul kapısından girince tablo değişmemişti. Koridorda bağıran biri, koşan biri, kapı önünde konuşan iki kız; biri diğerinin koluna dokunuyor, gülüşüyorlar. Bu sahneyi çok kez izledim. İçinde olmak istemedim demiyorum; sadece nasıl girileceğini bilmiyorum. Kapısı var bu sahnelerin. Anahtarı nerede bilmiyorum.
Sınıfa girdim: arka sıra cam kenarı. Üç yıldır aynı yer. Ahmet Bey girdi: çantayı masaya, alt düğme, üst düğme. Dedim ya, değişmez.
"Zincirleme kuralı kim hatırlıyor?" dedi. Sessizlik. Sınıfın yarısı telefona bakıyor, dörtte biri defterine. Ben cama baktım. Okul bahçesindeki dut ağacı Haziran'da böyle olur: yapraklar o kadar yoğun ki dallar neredeyse eğiliyor ağırlığından.
"Mavi?"
İsmim çağrıldığında bir saniye gecikiyorum hep. Bir saniye, sonra yerine oturuyor.
"Dış fonksiyonun türevi çarpı iç fonksiyonun türevi," dedim.
"Doğru. Örnek?"
Verdim. Ahmet Bey başını salladı, devam etti.
Ders boyunca kafam zaman zaman kaydı; düşünceler sabit kalmadı, birinden diğerine geçti. Tahtadaki sayıları duyuyordum ama bir yandan da duymuyordum. Fark ettim ki çantamın fermuar kolunu sıkıp bırakıyordum, sıkıp bırakıyordum. El meşgul olunca kafa biraz sakinleşiyor. Kasıtlı yapıyorum artık bunu.
Teneffüste kimse yanıma gelmedi. Ben de gitmedim. Kulaklık, cam, okul bahçesi. Öğrenciler çıktı: gruplar, ikililer, tekler. Tekler genellikle hızlı yürüyor, bir yere gidiyormuş gibi. Sanki yalnız yürümek için bir amaç gerekiyor. Bu amaç meselesini anlamıyorum; ben sadece oturuyorum ve bu yeterli.
Edebiyat dersinde Nilgün Hanım farklı bir şey yaptı. Masaya oturdu, bekledi herkes yerleşsin, sonra şunu söyledi: "Bugün yazıyoruz. Bir şeyi anlatın; herhangi bir şeyi. On dakika, kural yok."
Sınıf homurdandı. Ben hemen başladım; bu tür anlarda hemen başlarım, düşünmeden. İçimde yazılmayı bekleyen şeyler var hep. Birisi açsın diye bekliyor gibiler, Nilgün Hanım açtı.
Çamçaz'ı yazdım. Kumun ayak parmaklarımın arasına girişini, suyun soğukluğunu, karamel tokalı kızın kumda çizdiği şekilleri. Kelimeler seçilmedi; çıktılar. On dakika dolduğunda bitirmek istemedim ama kağıdı kapattım.
Nilgün Hanım dolaşıyordu. Benim masama geldi, eğildi, okudu.
"Devam ettirecek misin?" dedi.
"Ne anlamda?"
"Daha uzun. Daha fazla."
Omuz silktim; ne evet ne hayır. Bilmiyorum.
"Düşün," dedi ve geçti.
Ders boyunca düşündüm. Daha fazla yazmak ne demek? Bir şeyi ortaya çıkarmak demek. Ortaya çıkarmak için içine bakmak gerekiyor. İçime bakmak her zaman kolay değil. Ama bugün baktım, kağıda döktüm ve dünya çatırdamadı. Belki bu bir işaret.
Okuldan çıkınca kapı önünde durdum, kulaklık taktım. Dolu Kadeh Ters Tut: "Yapma N'olursun." İlk notadan tanıdım. On beş dakika babamı bekledim; şarkılar geçti, sokak geçti, insanlar geçti.
Arabamızın farları göründü. Kulaklıkları çıkardım, bindim.
Babam döndü, güler yüzle; her zaman böyle, araç kapısının dışında bırakıyor yorgunluğu sanki.
"Nasıldı?"
"Normaldi."
"Matematik?"
"Zincir kural konuştuk."
"Anlıyor musun?"
"Anlıyorum."
Vitesi taktı, çıktık. Bir araba hızla önümüze girdi; babam frene bastı, tek kelime etmedi. Bağırmaz böyle anlarda. Bekler, devam eder.
Sonra anlatmaya başladı. Bugün okulda bir öğrencisi ders ortasında ayakta uyuyakalıvermiş. Babam fark etmemiş, devam etmiş anlatmaya; sessizliği duyunca dönmüş, çocuk uyuyormuş. Bunu anlatırken güldü, o gerçek gülüşüyle.
"Öyle bir uyku istiyorum," dedi. "Ayakta bile."
Gülümsedim. Gerçekten.
Devam etti: okulda bir tartışma, öğretmenler odası, birinin tarafını tutmuş. Dinledim. Anladım. Bir yorum yapabilirdim ama yapmadım; bazen dinlemek yeterli.
Trafik yavaşladı. Karşı şeritte motosikletli biri usul usul ilerliyordu; miğfersiz, saçları rüzgarda. Sağda yaşlı kadın torbasıyla dur-kalk yapıyordu. İzmir akşam saatlerinde böyle: Her yerde ayrı bir sahne, hiçbirinin birbiriyle ilgisi yok ama hepsi aynı anda devam ediyor.
"Bugün Çamçaz'a gittim sabah," dedim.
Babam baktı, kısa, sonra yola döndü.
"Yalnız mı?"
"Evet."
"İyi miydi?"
Düşündüm. "İyi miydi?"; bu soruyu kolay yanıtlamıyorum. Ne demek iyi? Sakinleştim mi, evet. Mutlu oldum mu, bilmiyorum. Bir şey değişti mi, hayır. Ama gitmek istedim, gittim, geri döndüm. Bu bir şey sayılır.
"Evet," dedim. "İyiydi."
Babam gülümsedi; küçük, direksiyona bakarken. Bu kadarı bazen yeterli.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18