3. bölüm / 4
GÖLGELERİN ÇAĞRISI3.BÖLÜM
Bölümler 4Şu an: 3.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM1.052 kelime
- 2 2.BÖLÜM454 kelime
- 3 3.BÖLÜM1.693 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.BÖLÜM619 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hastanede duyduğum ses, kırmızı maskeli kadına aitti. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Hastaneden çıktığımdan beri geceleri uyumakta zorlanıyordum. Gözlerimi her kapattığımda aynı kelimeler zihnimde yankılanıyordu:
“Vexley kanı asla kaçamaz...”
Peki, ne olmuştu da babam bu şekilde ölmüştü? Ormanda yaşananları neden bunca zaman sonra hatırlamıştım?
Düşüncelere dalmışken annem seslendi.
“Daha ne kadar yatmayı düşünüyorsun? Gel ve bana yardım et!”
Biraz düşündükten sonra yavaşça doğruldum. Bu sefer annem kızgın bir şekilde odama girdi.
“Neden böyle oturup duruyorsun? Hastaneden çıkalı günler oldu ama sen hâlâ hayalet gibisin. Biraz canlan!”
Diyerek kapıyı kapatmadan gitti. Artık bu yarım kapalı kapının ne anlama geldiğini biliyordum. Kısacası, “Sana sinirliyim ama gel.” diyordu.
Ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Bir anda telefonum çalmaya başladı. Baktığımda annemin aradığını gördüm.
İçimden, “Geliyorum, geleceğim, gelmek üzereyim ama sen beni arıyorsun” dedim.
Normalde telefonu kapatır ve annemin yanına giderdim ama bu sefer açtığımda yine o sesi duydum:
“Seni görüyorum ve sana düşündüğünden daha yakınım.”
Telefonun kapanmasını beklemeden annemin yanına gittim. Fakat annem, elindeki soğanı doğrarken gözleri kızarmış ve yanaklarından yaşlar süzülür hâlde duruyordu.
Bir an ne olduğunu anlayamadım. Annem ise ellerini yıkayıp gözlerini bir kâğıt havluyla sildi.
“Gelmene gerek kalmadı, hallettim. Gidebilirsin.” diyerek uzun bir of çekti.
Hemen anneme telefonunu sordum. Annem sakin bir şekilde cevap verdi:
“Ocağın yanında.”
Ocağın yanındaki telefona baktım.
“Tamam.” dedim.
Annem ise sorgulayıcı bir bakış atarak sordu:
“Ama neden?”
“Alya aradı ama şarjım bitti. Seninkinden arasam?”
Bana bıkkın gözlerle baktı.
“Sadece beş dakika, tamam mı?”
Başımı onaylarcasına salladım. Merdivenlere oturdum ve annemin arama geçmişine baktım fakat benim numaram dışında kayıtlı olmayan bir numara yoktu.
Alya'yı aradım.
“Merhaba.” dedi.
Sesi endişeli geliyordu.
“Ne oldu? Sesin tedirgin geliyor.” dedim.
Aniden, “Eğer işin yoksa ya da bir şey söylemeyeceksen kapat.” dedi ve suratıma kapattı.
Ne olduğunu anlamamıştım. Yıllardır süren arkadaşlığımızda bana hiç böyle davranmamıştı.
Şaşkın bir şekilde ne olduğunu anlamaya çalışırken annem seslendi:
“Telefonu getir artık! Fırında tavuk yaptım, seversin. Gel de ye hadi!”
Sendeleyerek ayağa kalktım. Neden bana bu kadar sert davrandığını bir türlü anlayamamıştım.
Annem, “Of, hadi ya! Ne kadar uyuşuksun. Kız dediğin atik olur!” diye söylendi.
Yavaşça mutfağa doğru ilerledim. Annem seslendi:
“Salondayım, kızım.”
Yönümü salona doğru çevirdim. Kafamda bir sürü soru vardı. O kadın neden annemin numarasından aramıştı? Nasıl aramıştı? Benimle ilgisi neydi? “Vexley kanı” derken neyi kastediyordu?
Sandalyeye oturdum. Annem tabağıma koca bir et parçası ve makarna koydu.
Anneme bütün bunları anlatmak istiyordum fakat ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Anne, babam nasıl öldü?”
Bu sorunun cevabını hiçbir zaman alamamıştım.
Annemin elleri titremeye başladı. Nefesi kontrolsüzce kesilip veriliyordu. Ona bir bardak su uzattım.
“Seni üzdüysem özür dilerim ama gerçekten çok merak ediyorum.” dedim.
Annem bir süre sonra konuşmaya başladı:
“Ben de tam bilmiyorum. Herkes ormandaki yırtıcılar tarafından öldürüldüğünü söylüyor ama yıllar geçti. Bunu düşünmek bile çok acı.”
Yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Ayağa kalkıp anneme sarıldım. Sadece, “Özür dilerim.” diyebildim.
Yemek bittikten sonra bulaşıkları toparladım ve artan yemekleri buzdolabına koydum.
Saat neredeyse ona gelmişti. Kanepeye oturdum. Evdeki sessizlik, kafamdaki sesleri artırıyordu.
Derken telefonumun sesini duydum. Hızla odama çıktım. Elimden düşünce yatağın altına sürüklenen telefonumu çıkardım. Ekranında küçük bir çatlak vardı.
Arayan Baran'dı.
Telefonu açınca hızlı bir şekilde konuştu:
“Hemen merkez kütüphanesine gelmen gerekiyor.” dedi ve telefonu kapattı.
Hızlıca odamdan çıktım. Ayakkabılarımı giyinirken annem sordu:
“Nereye gidiyorsun bu kadar aceleyle?”
“Baran aradı da...”
Sözümü bitiremeden annem araya girdi:
“Ooo, anladım! Size iyi eğlenceler o zaman. Bekletme çocuğu, hadi hızlı ol!”
Diyerek beni dışarı itti. Bu hâlini her zaman komik bulmuşumdur.
Hızlı adımlarla kütüphaneye doğru ilerledim. Bir yandan da Baran'ı arıyordum ama açmıyordu. Yaklaşık on dakika sonra oradaydım.
Evden aceleyle çıktığım ve yanıma para almadığım için taksi çağırmamıştım. Zaten arasam da o saatte taksi bulmam zordu.
Kütüphane kapısında bekleyen Baran'ın yanına giderek sordum:
“Ne oldu? Neden bu saatte beni buraya çağırdın?”
Baran ciddi bir yüz ifadesiyle cevap verdi:
“Birazdan görürsün. Hadi, gel benimle.” dedi ve kapıyı açtı.
Bu kütüphaneye her zaman hayran olmuşumdur. Uzun, kat kat rafları ve bitmek bilmeyen kitapları vardı. En sevdiğim yönlerinden biri ise yirmi dört saat açık olmasıydı. Küçüklüğümden beri buraya gelirdim.
Girişte ortak, büyük bir salon ve ayrı odalar vardı. Odalar üyelere açıktı. A1, A2 şeklinde sıralanan yirmiye yakın oda bulunuyordu. Bizim odamız A6'ydı.
Odaya girdiğimizde Atlas ve Alya da bizi bekliyordu. İkisi de endişeli görünüyordu.
Alya yüzüme baktı, yanıma geldi ve bana sarıldı.
“Özür dilerim. O kadar sert davranmamalıydım ama çok endişeliydim. Gerçekten çok özür dilerim.”
Ben de ona sarılarak cevap verdim:
“Sorun değil.”
Atlas araya girdi:
“Neden burada olduğumuzu unutmayalım.”
Baran da onaylarcasına başını salladı.
Alya'nın yüzü yine endişeyle doldu.
“Artık söyler misiniz? Beni neden çağırdınız ve sizi bu kadar geren şey ne?”
Oda bir anda sessizleşti.
Baran bir sandalyeye oturdu ve bize de oturmamızı işaret etti. Oturduğumuzda söze girdi:
“Medyum kadının sana söyledikleri Atlas ve Alya'yı çok düşündürmüş. ‘Vexley kanı’ ile alakalı biraz araştırma yapmışlar. Bir şey bulamayınca medyumun bulunduğu yere gitmişler fakat onu bulamamışlar. Yakındaki esnaflara sormuşlar ama hepsinin cevabı aynı olmuş: ‘Burada öyle birisi hiç olmadı.’ Bu söylentiyi kimin çıkardığı ise bilinmiyor.”
Ellerim titremeye başladı.
Atlas söze girdi:
“O güne dair hiçbir kamera kaydı bulunmuyor maalesef.”
Aklım iyice karışmıştı.
Bir anda başım ağrımaya ve zihnimin içinde sesler duymaya başladım.
“Çarşamba, saat 21.50. Geğik Ormanı, büyük meşe ağacının altı.”
Gözlerim karardı. Dengemi kaybetmek üzereyken Baran hızlıca kolumu kavradı. İki omzumu sıkıca tutarak beni sertçe sarsmaya başladı.
“Yankı, kendine gel! İyi misin?!”
Gözlerimi hafifçe araladım.
“Merak etme, ölmüyorum. Bu kadar abartma, dengemi kaybettim sadece.” dedim.
Atlas ve Alya birbirlerine baktılar. Sonra bize bakarak gülmeye başladılar.
Alya, “Tamam, âşıksınız, anladık.” dedi.
Sonrasında bana göz kırparak bir sandalye getirdi.
Baran kekeleyerek cevap verdi:
“Ha-hayır, yani... Yok, biz âşık falan değiliz.”
Atlas gülerek araya girdi:
“Hadi ama, çok belli ediyorsun! Baksana, yanakların nasıl kızardı. Şu koca adam, aşk kelimesine karşı nasıl da kuzuya döndü!”
Baran itiraz etti:
“T-tamam! Şimdi konu bu değil. Konu Yankı!”
Alya başını salladı.
“Evet, ne yapacağız? Hiçbir ipucu bulamadık.”
Yutkunarak, “Hayır, var.” dedim.
Atlas heyecanla sordu:
“Ne peki?”
Derin bir nefes alarak cevap verdim:
“Bir ses bana, ‘Çarşamba, saat 21.50. Geğik Ormanı, büyük meşe ağacının altı.’ dedi. Bu, bizim evin yakınındaki orman.”
Atlas şakaklarını ovaladı. Bir anda gözleri büyüdü.
“Geğik Ormanı çarşamba günleri kapalı!”
Alya başını yana yatırdı.
“Niye ki? Orası her gün ziyaretçi kaynar ve her zaman temiz tutulur.”
Atlas kaşlarını çatarak açıkladı:
“Çarşamba günleri Geğikler sebepsizce ortadan kaybolur ya da insanlara saldırırlarmış. Bu yüzden ormana giriş çarşamba günleri yasaklanmış.”
Babamın beni terk ettiği orman orasıydı ama hangi gün olduğunu hatırlamıyordum. Zihnim çok bulanıktı. Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum.
Bir anda ışıklar yanıp sönmeye başladı. Atlas ve Alya birbirlerine sarılarak etrafa bakınmaya başladılar. Sonrasında, hastanede olduğu gibi yer sarsılmaya başladı.
Çok geçmeden her şey normale döndü.
Şaşkınlıkla birbirimize baktık.
Sesim titreyerek, “Hastanede olduğu gibi...” dedim.
Baran elini saçlarında gezdirdi.
“Şimdi hatırladım. O gün sana müdahale eden doktor istifa etmiş. Gerekçe olarak yalnızca ‘Korkuyorum.’ demiş.”
Atlas şaşkınlıkla çıkıştı:
“Bu şimdi mi söylenir?!”
Alya'nın gözleri kapıya dikilmişti. Gözlerinde büyük bir korku vardı.
Kapıya doğru baktığımda o karanlık silueti gördüm. Fakat Alya da silueti fark etmiş gibiydi. Başını bana doğru çevirdi.
“Yankı, burnun...”
Alya sözünü bitiremeden Baran ve Atlas aynı anda yüksek sesle bağırdılar:
“Burnun kanıyor!”
Alya bir peçeteyle burnumu hafifçe sildi. Ardından bana bir peçete daha uzattı.
Baran saate baktı.
“Geç oldu, artık dağılalım. Daha sonra araştırırız.” diyerek kapıya yöneldi.
Alya ve Atlas eşyalarını toparlamaya başladılar.
Alya, “Evet, gecikirsek annem endişelenir.” dedi.
Baran şaşkınlıkla sordu:
“Ne? Annen mi?”
Alya yutkundu.
“Evet, annem.”
Bunu söylerken sesi titriyordu.
Fakat bir terslik vardı. Alya'nın annesi, Alya küçükken ölmüştü ve Alya annesini hatırlamadığını söylerdi. Annesini ona Atlas anlatırdı.
Alya yaklaşık yedi yaşındayken babası başka bir kadınla evlenmişti. Ancak üvey annesi onlara hiç iyi davranmazdı. Alya ondan bahsederken asla “anne” demezdi. Kadından ismiyle ya da kendi koyduğu aşağılayıcı lakaplarla söz ederdi.
Gözlerimi Alya'nın gözlerine diktim.
“O kadın için bir kez bile anne demedin. Şimdi ne oldu?”
Alya zoraki bir gülümseme takındı.
“Bu aralar bana gayet iyi davranıyor. Üstelik geçmişte yaptıklarından dolayı pişman olduğunu söyledi.”
Bunları söylerken gözlerinde korku, sesinde ise samimiyet vardı.
Baran iç çekerek, “Tamam, gidelim artık.” dedi.
Kapıyı açtığı an dona kaldı.
Hepimiz Baran'a baktık.
Atlas'ın sesi titriyordu:
“Baran, ne oldu? Çıksana!”
Baran'a yaklaştım. Büyük bedeni nedeniyle kapının ardını göremiyordum. Yavaşça kolunu tuttum ve geri çektim.
O an gördüğüm şeyden hem korkmuş hem de heyecanlanmıştım.
Alya ve Atlas, “Konuşsanıza!” diyerek çıkıştılar.
Baran ile birbirimize baktık. Ardından kenara çekilerek aynı anda, “Kendin gör.” dedik.
Kapının önünden çekildiğimiz anda Alya gözlerini fal taşı gibi açtı.
Atlas yutkundu.
“Bu ne böyle?”
Bir anda pencereye yöneldi ve perdeyi araladı. Daha da korkutucu bir manzarayla karşılaştık.
Gökyüzü neredeyse görünmüyordu. Her yer sisle kaplıydı. Lalelerin ve güllerin olması gereken yerde dikenli çalılar vardı. Büyük meşenin olması gereken yerde ise kocaman bir haç ve etrafında çarmıha gerilmiş cesetler bulunuyordu.
Atlas korkuyla perdeyi kapattı. Sonrasında bize dönerek sordu:
“Burası neresi? Kütüphaneden çıkmadık bile. Ne oldu bir anda?”
Baran bir eliyle kapının kolunu sıkıca tuttu, diğer eliyle başını yukarı kaldırdı. Sonrasında, “Nereden bilmemi bekliyorsun, göt?” dedi.
Alya beni dikkatlice süzdü. Yavaş adımlarla bana doğru ilerledi ve elini omzuma koydu.
“Yankı, iyi durmuyorsun. Ne oldu?”
Sesi endişeli geliyordu.
O an söyleyebildiğim tek şey şuydu:
“Burayı hatırlıyorum.”
Odadan çıktım. Duvarda asılı tablolardaki kişiler bana çok tanıdık geliyordu ama adlarını hatırlayamıyordum.
Önce Alya olmak üzere üçü de peşimden geldi.
Baran kolumdan kavradı ve beni kendisine çekti.
“İyi misin? Burası ne ve nereden hatırlıyorsun?”
Gözlerimi Baran'ın gözlerine diktim.
“Rüyamda gördüm.”
Yerde yanan mumlar ve bir vazo vardı. Vazonun üzerine kabartmalı bir kadın figürü ve büyük bir ağaç işlenmişti.
Vazoyu elime aldım. İçinde “Kurtarıcı” yazıyordu.
Dikkatlice bakmaya devam ettim. Kadın figürünün elinde bir ayna vardı. Aynanın üzerinde ise “Bedel” yazıyordu.
Vazoyu yere geri koydum.
Arkamı döndüğümde Atlas'ın bir tabloya bakarken tir tir titrediğini gördüm.
Alya, titreyen eliyle Atlas'ın omzuna dokundu.
“Abi, iyi misin? Beni korkutuyorsun.”
Atlas parmağıyla tabloyu işaret etti.
Tablonun üzerinde, elinde haç tutan bir rahip vardı. Arkasında ise bir kilise bulunuyordu. Adamın gözleri yoktu ve yüzünde rahatsız edici bir gülümseme vardı.
Baran yüzüne sert bir ifade takınarak, “Ne oldu? Bununla ilgili bir şey mi biliyorsun?” diye sordu.
Atlas tabloya bir adım daha yaklaştı. Titrek bir sesle, “Evet, bu adam...” dedi.
Bakışları bana döndü. Derin bir nefes alarak konuşmaya devam etti.
“Bu adam Arthur Vexley. 1700’lü yıllarda yaşamış bir rahip. Muhtemelen arkada bulunan kilise, onun ölü bulunduğu yer.”
Bir an duraksadım.
Arthur Vexley bana çok tanıdık geliyordu. Sanki onu tanıyordum ama nereden?
Bölüm etkileşimi
