11. bölüm · Gölgelerimizde Büyüttüğümüz Şeytanlar
7. Bölüm | Unutmanın Asla Başaramadığı Yüzler
Kısa bir ardan sonra geldik, KEYİFLİ OKUMALARRR ZÜMRÜT ALEVLERİM BENİM💫💗
🎶Okurken dinleyebilileceğiniz müzikler🎵:
•Ruelle – Madness
•Hidden Citizens – Paint It Black
•Billie Eilish – when the party's over
•Ruelle – War of Hearts
•Tom Odell – Another Love
•AURORA – Through The Eyes Of A Child
Gölgelerimizde Büyüttüğümüz Şeytanlar
7. Bölüm: Unutmanın Asla Başaramadığı yüzler
Unutamadığın o yüz zincir vurur ruhuna.
Sarar benliğinin her bir tarafını.
Geriye kalan her şey yavaşça çürür.
Kuzgunlar geçer gecenin omurgasından,
Kanatlarında suskunluk, gagalarında sırlar;
Ve akrepler, sabrın zehrini taşır damarlarında,
Sessizce yaklaşır insanın en zayıf yanına.
Kuklacı
Kendi karanlığını avuçlarında büyüten;
İplerini başkalarına değil,
En çok kendi kalbine dolayan…
Gölgelerimizde büyüttüğümüz şeytanlar
Bir gecede doğmadı.
Her ihanet biraz daha besledi onları,
Her kayıp biraz daha derinleştirdi açlıklarını.
Mum ışığı vururken eski yaralara,
Yüzler yeniden canlanır zihninde;
Unutmaya gömdüğün herkes,
gölge gibi oturur hafızanın kıyısına.
Unutma ki kuklacı her bir aynada bir şeytan gizli.
Sadece gözlerini aç bak etrafına.
Ve o an anlarsın;
İnsan bazen bir kurşundan değil,
Hatırladığı bir yüzden kanar.
Gölgelerimizde büyüttüğümüz şeytanlar
En çok da geçmişin mezarlarında dolaşır.
Kuzgun izler,
Akrep sabreder,
Kuklacı ise sessizce gülümser.
Çünkü bilir: Unutmanın başaramadığı yüzler,
Bir gün mutlaka geri döner.
Telefon ekranı hâlâ avuçlarımın içindeydi. Parmaklarım cihazın kenarlarını öyle sert kavrıyordu ki, neredeyse kırılacakmış gibi hissediyordum. Birkaç saniye boyunca tamamen hareketsiz kaldım.
Babamın adı hâlâ kulaklarımın içinde yankılanıyordu. Yüzü ise gözlerimin tam önündeydi.
İnsan bazen en büyük ihaneti yabancılardan bekliyordu. Çünkü insanın aklına kendi kanının onu sırtından vuracağı ihtimali gelmiyordu. Ama Umbra’da en büyük hata tam olarak buydu.
Kimse sana "seni düşmanın öldürmez." diye eğitim vermezdi. Sana asıl şunu öğretirlerdi: En tehlikeli insan sana en yakın olandır.
Yavaşça ayağa kalktım. Odamın içi sessizdi. Camın önündeki ince perde hafif rüzgârla dalgalanıyordu. Şehrin gürültüsünden kilometrelerce uzaktaydım belki ama kafamın içindeki uğultu bütün İstanbul’u bastırabilecek kadar büyüktü.
Adımlarım istemsizce aynaya yöneldi. Yansımama uzun uzun baktım.
Ne görmem gerektiğini bilmiyordum ama gördüğüm şey bir insandan çok bir canavarı andırıyordu. Dışarıdan kusursuz görünen insanların imreneceği bir hayatın merkezinde duran bir kadın.
Ama içten kusurlarla dolu ve her geçen dakika çürüyen biri...
Geçmişin yüklerini sırtında taşıyan, gerektiğinde geleceği de ateşe vermeye hazır bir kadın.
Ruhumun altındaki yorgunluk bile artık bana ait değilmiş gibi görünüyordu. Umbra insanın sadece kimliğini değil, ruhunu ve yüzünü de değiştiriyordu.
Evde kimse yoktu. En azından yaşayan kimse. Sadece duvarların içine yerleştirilmiş kameralar vardı. Dün evin içindeki kameralara müdahale etmeyi bırakmıştım. Babam artık içeride olan her şeyi dokunulmamış şekilde izliyordu.
Dışarıdaki kameralar ise çalışmıyordu çünkü onlar Vanta’nın gözleriydi.
Cengiz Altemur bütün iplerin kendi elinde olduğunu sanıyordu. Oysa kuklacı çoktan onun evinde yaşamaya başlamıştı.
Derin bir nefes aldım. Bakışlarım yavaşça kitaplığa kaydı.
Kimsenin dikkat etmeyeceği kadar sıradan duran eski bir kitaplıktı bu. İçinde yıllardır aynı yerde duran kitaplar vardı. Toz kokusu, eski ciltlerin sert yüzeyi, ahşabın eskimiş çizikleri... Her şey normal görünüyordu.
Babam gizli odaların hep bodrumlarda ya da dev kasaların arkasında olacağını sanırdı. Ama büyükbabam öyle biri değildi. O görünmezliği severdi. İnsanların gözünün önündeki şeyi asla sorgulamayacağını bilirdi.
Bu yüzden en güvenli yerin, en sıradan görünen yer olduğuna inanırdı. Kitaplığa doğru yürüdüm. Parmaklarım raftaki kitapların arasında ağır ağır dolaştı. Sonunda koyu lacivert ciltli ince kitabı hafifçe geriye ittirdim.
Hiçbir şey olmadı zaten ilk mekanizma bu değildi.
Hemen yanındaki küçük bronz satranç taşını çevirdim. Derinden gelen boğuk bir metal sesi duyuldu. Kitaplığın içlerinden mekanik bir titreşim geçti ama hâlâ açılmadı çünkü üçüncü bir kilit daha vardı. Eğilip kitaplığın alt kısmındaki işlemeli ahşap desenin tam ortasına bastım.
Bir saniye...
İki saniye...
Ve ardından bütün kitaplık neredeyse kusursuz bir sessizlikle milim milim geriye kaymaya başladı.
Ortaya çıkan yer bir koridordan çok ameliyathaneyi andırıyordu. Beyaz ışıklar zemine sert şekilde vuruyordu. İçeri adım attığım anda tavandaki sensör hareketimi algıladı.
Burası insanlarla korunmuyordu. Sistemlerle korunuyordu. Çünkü insanlar hata yapardı, ihanet ederdi, korkardı ama makineler öyle değildi.
Makineler biz insanlardan daha sadıktı. Koridorun iki yanında kameralar vardı. Bunlar sıradan güvenlik kameraları değildi. Yüz tanıma sistemleriyle çalışıyorlardı. Yanlış biri içeri girerse koridor otomatik olarak kapanıyordu.
Burasını büyükbabamla birlikte yapmıştık. Onun ölümünden sonra ben sadece birkaç teknoloji eklemiştim.
Altemur Malikânesi’nde her malikânede olduğu gibi gizli ve önemli yerler vardı. Ama hiçbirisi evin içindeki o iki yer kadar tehlikeli değildi.
Yavaş adımlarla ilerledim.
Koridorun sonunda siyah camdan yapılmış bir kapı vardı. Kapının yanında ince uzun bir şifre paneli bulunuyordu. Tam yaklaştığım sırada panelin üzerindeki beyaz alanda siyah ipler kıvrılmaya başladı.
Sonra o ses duyuldu. "Merhaba kuklacı." Sesin soğukluğu ilk duyduğum günkü gibi içime işledi. Hâlâ alışamamıştım. Boğazımı temizledim.
"Merhaba Vanta." dedim toparlanarak.
"Güvenlik için önce şifreyi girmeniz gerekiyor." İşaret parmağımı kaldırıp tuşlara bastım.
27541
"Şifre doğru. Parmak işlenmesi doğru." Tuşların altındaki özel algılayıcılar aynı anda parmak izi eşleşmesini de yapıyordu.
"Retina taraması için lütfen gözünüzü ekrana yaklaştırın." Parmak uçlarımda yükselerek yüzümü ekrana yaklaştırdım. Gözüme çarpan kırmızı ışık gözlerimi istemsizce kapatmama neden oluyordu ama kendimi zorla sabit tutuyordum.
Acıya alışmak benim için bir döngüden ibaretti. Umbra’da herkes bir noktada acıyla yaşamayı öğrenirdi. Kırmızı ışık birkaç saniye sonra yeşile döndü. Geri çekildiğimde sistem tekrar konuştu.
"Retina eşleşmesi başarılı. Giriş başarıyla sağlandı. Veriler otomatik olarak kayıt ediliyor." Sesi duymazdan geldim. Kapının açılmasını bekledim.
Birkaç saniye sonra siyah cam kapı sessizce iki yana ayrıldı. Kapıyı ittiğim an yüzüme buz gibi hava çarptı ve oda görüş açıma girdiği anda ilk gün ki heyecan yeniden içime yayıldı.
Çünkü burası insana aynı anda hem güç hissi veriyordu hem de korku.
Buradaki bilgiler insanı heyecanlandırdığı kadar dehşete de düşürüyordu. Burası tam olarak bir arşiv odası değildi.
Burası Umbra’nın mezarlığıydı.
Duvarlar boyunca yüzlerce siyah dosya dizilmişti. Bazılarının üstünde yalnızca semboller vardı. Bazılarında ise eksik bırakılmış isimler. Tam kimlikler bile gizlenmişti.
Umbra sahipsiz kimlikler için harika bir örgüttü. Bilgilerin çoğu benim ya da Polat Ağabeyimin bulduğu şeyler değildi. Bunlar doğrudan Umbra’nın lideri olan babamın dosyalarının kopyalarıydı.
Ortadaki dev ekranın içinde yaptığım işlerden gelen para transferleri akıyordu. Sayılar sürekli değişiyor, hesaplar arasında milyonlar dolaşıyordu.
Bazı klasörlerin üzerinde siyah mühür vardı. Umbra’da bu mühür tek bir anlama gelirdi: Dokunulmaz dosya. Birisi açarsa öldürülürdü.
Parmaklarım yavaşça masanın üzerindeki dosyaların arasında dolaşmaya başladı.
Ünlü şarkıcılar.
Siyasetçiler.
Hakimler.
Polis müdürleri.
Memurlar.
Başkanlar.
Silah sevkiyatları.
Kaybolan insanlar.
Öldü gösterilen ama aslında saklanan isimler…
Bir sürü önemli insan, bir sürü kirli sır. Midem yavaşça kasıldı. Ben Umbra’yı tehlikeli sanıyordum ama gerçek düşündüğümden çok daha karanlıktı ve ben şimdi o karanlığın bir nebzede olsa tam merkezindeydim.Onu yok etmek için önce içine girmem gerekiyordu. Tam geri çekilecekken aradığım dosya gözüme çarptı.
Nefesim kesintiye bile uğramadan durdu. Parmak uçlarım aldığım hazdan hafif titredi. Eğilip dosyayı aldığım sırada omzumdan kayan çantamı düzelttim. Dosyanın üzerinde sadece bir sembol ve harfler vardı.
Siyah bir akrep. Akrep kuyruğunun ucunda ise iki harf yazıyordu.
B.B.
Kalbim göğüs kafesime sertçe vurdu. Parmaklarım dosyanın kenarını sıkarken sayfaları hızlıca çevirmeye başladım.
İlk satırları gördüğüm anda içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Kalbim göğüs kafesime sertçe vuruyordu. Her an kalp krizi geçirecek gibiydim.
Parmaklarım dosyanın kenarına sıkıca tutunmuşken sayfaları çevirmeye başladım. Her satırda mideme oturan ağırlık biraz daha artıyordu. Dosyanın içinde isimler, tarihler, kodlar ve fotoğraflar vardı. Bazı sayfaların kenarlarında kırmızı işaretlemeler bulunuyordu.
B.B.
Başlarda önemsiz olan bu isim Umbra'ya girdiği tarihten bu yana tek başına yeterince tehlikeliydi.
Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece durdum. Odanın içindeki beyaz ışık yüzüme vururken gözlerim dosyadaki satırların üzerinde dolaşıyordu. Sonra derin bir nefes alıp dosyayı kapattım.
Gördüğüm ve okuduğum her şey midemi bulandırıyordu. Kusacak gibi olmuştum ama son anda kendimi tutmayı başardım.
"Lanet olsun." Dedim karınımı tutarak.
Başımı yavaşça kaldırıp odanın sağ tarafına baktım.
Siyah camın arkasında duran sistem ilk bakışta sıradan bir bilgisayarı andırıyordu ama değildi. Büyükbabam ona hiçbir zaman bilgisayar demezdi. "O bir hafıza makinesi." derdi.
Metal gövdesi mat siyahtı. Üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Yan taraflarında ince mavi ışıklar yanıp sönüyor, sistemin içinde çalışan veri akışını gösteriyordu. Ortasında ise dosyaların yerleştirildiği dar bir bölüm vardı.
Makine doğrudan Vanta’ya bağlıydı. Yani burada oluşturulan her veri aynı anda gizli sunuculara işleniyordu.
Yavaş adımlarla makineye doğru yürüdüm. Elimdeki dosyayı sıkıca tutuyordum. Yaklaştığım anda sistem hareketimi algıladı ve ekran karardıktan sonra yeniden açıldı.
Siyah ekranın ortasında beyaz ipler kıvrılarak tanıdık sembolü oluşturdu.
Vanta "Hoş geldiniz kuklacı." dedi. O mekanik ses bu sefer beni ürkütmeyip, rahatlamıştı. Sesin sahibinden mi kaynaklıydı yoksa tamamen benim psikolojim mıydı bilmiyordum ama huzur vermişti.
"İşlem belirtin." Dediğinde yüzümdeki gülümseme soldu.
Dosyayı makinenin ince bölmesine yerleştirdim. Metal bölüm dosyayı içeri doğru çekerken içeriden düşük frekanslı mekanik bir ses yükseldi. Ekranda kırmızı harfler belirdi.
B.B DOSYASI TANIMLANDI.
Yutkundum. "Bu dosyanın kopyasını oluştur." dedim. Sistem birkaç saniye sessiz kaldı.
"Kopyalama işlemi için yetki doğrulanıyor..."
Ekrandaki beyaz ışık yüzümü taradı. "Yetki doğrulandı."
Makinenin içinden ince metalik sesler yükselmeye başladı. Sayfalar tek tek taranıyor, görüntüler dijital veriye dönüştürülüyordu. Ekranın köşesinde dosyanın sayfa sayısı akıyordu.
%12
%28
%46
Gözlerimi ayırmadan sistemi izliyordum. Tam o sırada aklıma Polat Ağabeyim geldi.
Çantamı açıp içindeki siyah telefonu çıkardım. Polat Ağabeyimin bana gönderdiği dosyalar hâlâ içindeydi. O dosyaları ilk gördüğümde anladığım tek şey: Umbra’nın her ne kadar merkezine insem de dibine inmediğimi anlamıştım.
Umbra'nın merkezi Cehhennemin dibine inmekti.
Tableti sisteme bağladım. Vanta anında bağlantıyı algıladı.
"Harici veri kaynağı bulundu." dedi soğuk sesiyle. Başımı hafifçe kaldırdım.
"Polat Ağabeyimin bana attığı her dosyaların 2 tane kopyasını oluştur." Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra ekranın tamamı beyaz kodlarla doldu. "Toplam yirmi iki dosya bulundu.”
"Şifrelenmiş veri tespit edildi."
"Çözümleme başlatılıyor."
Makinenin içindeki ışıklar hızlanmaya başladı. Mavi çizgiler metal yüzey boyunca ilerliyor, sistem içeride hummalı şekilde çalışıyordu. Bir süre sadece o sesi dinledim.
Makinenin sesi, insanın kalp atışına benziyordu. Belki de bu yüzden burası yaşayan bir mezarlık gibiydi. Burada saklanan bilgiler nefes alıyordu.
"Dosya kopyalama işlemi devam ediyor." dedi Vanta.
Ekran kırmızı yanıp döndüğünde Vanta "Uyarı: Bu verilerin yüzde seksen biri Umbra içinde ölüm yetkisi taşıyan gizli bilgiler kategorisindedir." Dedi.
Dudaklarım hafifçe gerildi. "Biliyorum." dedim sessizce.
Ama Vanta susmadı. "Ek uyarı."
"Bu dosyaların bir kısmı doğrudan Cengiz Altemur ve Barlas Atay Yamaner erişimine bağlı." Kalbim yeniden sertçe çarptı.
Onun adını duyduğumda gerilmeden edemedim. Altemur olamama rağmen bana çok iyi davranıyordu. Salak bir kadın değildim bu davranışları beni kandırmak için değildi bunu görebiliyordum. Neden olduğuna bir türlü anlamamıştım.
Üstelik Barlas neden her seferinde benim yanımdaydı? Bir bilgi için değildi bunun için bana ihtiyacı yoktu, ne yapmak isterse yapardı. Beni öldürmek için? Hayır bunun için yeterince zamanı ve imkanı vardı. O halde ne içindi?
Odanın içindeki kameralar bir anda daha ağır hissettirmeye başladı. Sanki duvarların içinden gözler üzerime çevrilmişti. Başımı kaldırıp tavandaki siyah kameraya baktım.
Kehribar bir çift göz görür gibi oldum. Lanet olsun bu adam benim psikolojimi bozmuştu!
Artık Umbra'nın sadece bazı sırlarını bilmiyordum. Onları çalıyordum. Makineden kısa bir bip sesi yükseldi.
"Kopyalama tamamlandı. Toplam kırk dört dosya oluştu." Dediğinde ekranda tek bir cümle belirdi:
"VERİLER VANTA ARŞİVİNE AKTARILDI." Ardından ikinci satır ortaya çıktı.
"YEDEK DOSYALAR SADECE KUKLACI ERİŞİMİNE AÇILDI."
Derin bir nefes aldım ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.
Çünkü Umbra’da bilgi güç değil ölüm sebebiydi. Ve ben her zaman ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide dolaşıyordum.
Sanki oradan düşmek için fazla çabalıyordum ama sebebini bilmediğim bir şey yüzünden düşmüyordum.
Zamanın solgun bir yerlerinde bir yüz vardı. Tam göremiyor, çıkaramıyor olmama rağmen zaman bir türlü de unutmama izin vermiyordu.
Dosyaların son kopyasını da çantama yerleştirdiğimde içimdeki baskı daha da ağırlaştı. Her dosyadan iki tane oluşturmuştum.
Bir kopya dışarı çıkacaktı.
Diğeri burada kalacaktı.
Elinizde Umbra’ya ait bir şey varsa kimse tek hamleyle hareket etmezdi. Özellikle de ben… Babam örgütün lideriydi ve ben onun biyolojik olarak kızıydım ve insanlar bir Altemur’un karşı tarafa geçebileceğine inanacak kadar aptal değildi.
Çantamı masanın üzerine bırakıp arşivin sağ tarafındaki özel bölmeye yürüdüm. Siyah metal çekmeceyi açıp dosyaların yarısını dikkatlice içeri yerleştirdim.
Burası yalnızca bana aitti. Eğer ölürsem bile bu verilere kimse ulaşamayacaktı. Metal kapağı kapattığım anda sistem kilitlendi. Kırmızı ışık kısa süre yanıp söndü.
"KİŞİSEL ARŞİV AKTİF." Bir süre hareketsiz kaldım. Sonra telefonumu çıkardım.
Ekranda kayıtlı olmayan tek numaraya baktım. Fars Saraç. Hızla rehbere girip numarayı kaydettim.
Cumhuriyet Savcısı Fars Saraç. Umbra’nın yıllardır temizleyemediği adam. Ailesi Umbra'nın avukatlığını ve bir sürü işi ile ilgilenmişti.
Yanlış bir dava sonucunda Ailesi Umbra üyeleri tarafından acımasızca katledilmişti.
Saraç ve Rüzgar Dinç beraber aynı yetimhanede kalmışlardı. Aralarında çok sıkı bir dostluk vardı. Onlar birbirlerinin ailesi olmuştu. İkisi kuklacı ile beraber Umbra'yı yok etmek istiyorlardı.
Babam Fars Saraç için bir keresinde şöyle demişti:
"Bazı insanlar rüşvet kabul etmez. Onlar doğrudan savaşı seçer." Fars tam olarak öyleydi. Bu yüzden ona yazmak bile riskti.
Parmaklarım ekranın üzerinde birkaç saniye dolaştıktan sonra kısa bir mesaj yazdım.
Ulya Altemur: Sizinle görüşmem gerekiyor. Mesajı gönderdim. Cevap gelmesi uzun sürmedi.
Fars Saraç: Numarayı nasıl buldunuz? Resmi, mesafeli ve Kontrollüydü. Bir savcıdan beklenecek kadar soğuk biriydi.Gözlerimi kısarak ekrana baktım.
Ulya Altemur: Bu önemli değil.
Mesajı gönderdiğim anda telefon yeniden titreşti.
Fars Saraç: Benim için önemli. Ayrıca bir Altemur’un benimle görüşmek istemesi daha da önemli.
Nefesim istemsizce yavaşladı. Fars Saraç insanların sesini, yürüyüşünü, dosyasını unutabilecek bir adam değildi. Hele ki Umbra’yla bağlantılı isimleri asla.
Telefon ekranına birkaç saniye baktım. Sonra yazdım.
Ulya Altemur: Soyadım yüzünden bana güvenmeyeceğinizi biliyorum.
Bu sefer cevap daha uzun sürdü. Arşivin içindeki sessizlik ağırlaşırken telefon nihayet titreşti.
Fars Saraç: Sence neden sana güveneyim?" Mesajı okurken istemsizce çenem gerildi. İşte gerçek buydu.
İnsanlar benim kim olduğumu öğrenince önce soyadıma bakıyordu. Sonra gözlerime. Başparmağım ekranın üzerinde ağır ağır hareket etti.
Ulya Altemur: Çünkü elimde Umbra’ya ait dosyalar var. Gönderdiğimde, cevap anında geldi.
Fars Saraç: Bu daha kötü.
Kaşlarım hafifçe çatıldı. Ve mesaj devam etti.
Bir Altemur’un bana örgüt dosyası getirmesi iki ihtimal doğurur. Ya bana tuzak kuruyorsundur ya da Umbra kendi içinde parçalanıyordur.
İçimden kısa, sessiz bir gülüş geçti. Savcı gerçekten zeki bir adamdı. Hemen kanmamıştı. Hatta hâlâ beni tehdit olarak görüyordu. Olması gerektiği gibi. Telefon yeniden titredi.
Fars Saraç: Ve ben ikinci ihtimale inanacak kadar saf değilim." Bu sefer uzun süre cevap yazmadım.
Çünkü ilk kez. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Sonunda yalnızca tek cümle yazdım. Şimdi tekrardan büyük bir kumar oynayacaktım. Ve bu kumarın sonunda her şeyimi kaybedecektim ya da durduğunda yerden bir adım öne çıkacaktım.
Ulya Altemur: Ben de bir Altemur’a güvenmezdim lakin kırmızı iplerin ucunu tutardım.
Burada ki kırmızı ipler kuklacı'nın ikisine acil durumlarda kullandığı bir kodlamaydı. Mesaj gönderildi. Dakikalar geçti. Sonra ekran yeniden aydınlandı.
Fars Saraç: Bu görüşmeyi kabul ettiğimi söylemedim.
Başımı hafifçe geriye yasladım. Fars Saraç kolay ikna olan adamlardan değildi ama içinde büyük bir boşluk ve merak bırakmıştım. Yıllardır suçlularla uğraşan bir adamın en güçlü refleksi şüphe olurdu. Tam telefonu indirecekken yeni mesaj geldi.
Fars Saraç: Ama eğer gerçekten elinde Umbra’yı bitirecek bilgiler varsa. Onları neden bana getirmek istediğini yüzüme söyleyeceksin. Mesajı okurken yüzümde büyük bir gülümseme oturdu.
Fars Saraç: Yarım saat sonra konum gönder. Bu güven değildi, asla değildi. Bu yalnızca… Fars Saraç’ın şüphelerinin merakını geçmesine izin vermesiydi.
🕰️
Daha yarım saat yeni geçmişti bende dosyaların olduğu çantamı ve kol çantamı alarak evden çıkmıştım. Arabanın kapısını açıp hızlıca içeri girdim. Arabayı çalışırmadan önce Fars Saraç'a mesaj attım.
Ulya Altemur: Sahile yakın bir kafe var orda buluşalım.
Mesajımda doğrudan kafenin adını söylememiştim. Geleceğini düşünüyordum ama böyle tehlikeli işleri yazamazdım.
Arabayı çalıştırdığımda motorun boğuk sesi gecikmiş bir kalp atışı gibi yükseldi.
Birkaç saniye direksiyonun başında öylece oturdum. Çantam yan koltuktaydı. İçindeki dosyalar sıradan birkaç kâğıt parçası gibi görünüyordu ama değillerdi.
Bazıları servet taşırdı, bazıları silah... Ben ise ölüm taşıyordum. Umbra'nın sırları paradan çok kan ederdi.
Ayağımı gaza bastım. Malikânenin demir kapıları yavaşça açılırken dikiz aynasından son kez eve baktım. Çocukluğumun geçtiği yer. Beni büyüten yer, beni kıran yer ve günün birinde yıkılmasını izleyeceğim yer...
İstanbul'un kalabalığına karışmam uzun sürmedi. Yollar her zamanki gibi insanlarla doluydu.
Kimisi işe yetişmeye çalışıyor, kimisi kahvesini içiyor, kimisi hayatının aşkıyla konuşuyordu. Kimsenin haberi yoktu. Şehrin tam ortasında bir kadın, dünyanın en tehlikeli örgütlerinden birini parçalayacak dosyalar taşıyordu. Bu durum kimsenin umurunda değildi.
Dünya bazen büyük felaketlerin etrafından hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyordu. Radyoyu açtım, bir kadın eski bir şarkı söylüyordu.
Ne anlattığını dinlemedim. Kapatmadım da çünkü Sessizlik daha kötüydü. Sessizlik düşünmeme izin veriyordu ve ben düşünmek istemiyordum.
Özellikle de Barlas Atay Yamaner'i. Adını zihnimden geçirmek bile can sıkıcıydı. Ona dair hiç bir şey artık bana mantıklı gelmemeye başlamıştı. Hiçbir davranışı mantıklı değildi. Bir insanın beni öldürmek için onlarca fırsatı olup öldürmemesi mantıklı değildi.
İstediği bilgiye ulaşabilecek gücü varken etrafımda dolaşması mantıklı değildi. Beni kullanmak isteseydi bunu çok daha kolay yapabilirdi. Ama yapmıyordu.
Sanki.... Sanki başka bir şey arıyordu. Ne arıyor olabilirdiki bunu düşünmek bana kafayı yedirtmişti.
Düşünceyi yarıda kestim. Direksiyonu biraz daha sıktım. Hayır. Bu adamı anlamaya çalışmak bile başlı başına bir hataydı. Barlas insanların içine şüphe eken adamlardandı ve şüphe, kurşundan daha tehlikeli olabiliyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra sahil yoluna ulaştım. Deniz uzakta gri bir örtü gibi uzanıyordu. Gökyüzü bulutluydu. Güneş görünüyordu ama ışığı boğulmuş gibiydi.
Bi'Lokma'nın bulunduğu sokağa doğrudan girmedim. Arabayı birkaç sokak geriye park ettim.
Umbra'da yaşayan herkes zamanla paranoyak oluyordu, ben de olmuştum.
Arabadan inip kapıyı kilitledim. Çantamın birini omzuma taktım diğerini de elime aldım. Siyah güneş gözlüğümü düzelttim.
Sonra yürümeye başladım. Rüzgâr hafif esiyordu. Deniz kokusu sokak aralarına kadar ulaşıyordu. Kafeye birkaç dakika kalmıştı.
Tam karşıya geçecekken önümden iki adam büyük bir ayna taşıyarak geçti. İlk başta dikkatimi çekmediler.
Aynaya tekrar baktığımda neredeyse adamların boyları kadar büyüktü. Kenarları koyu renkli ahşap işlemelerle çevriliydi. Eski görünüyordu sanki bir malikâneden çıkarılmış gibiydi.
Adamlar aynayı dikkatlice taşıyarak önümden geçtiler. Ben de istemsizce göz ucuyla aynaya tekrar baktım. Adımların yavaşça durdu. Olduğum yere adeta çivilendim.
Aynada bir şey eksikti. Ben. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Tekrar baktım. Adamlar görünüyordu. Arkalarındaki araba görünüyordu, sokak görünüyordu, gökyüzü görünüyordu ama ben görünmüyordum.
Nefesim istemsizce yavaşladı. Bir anlığına gözlerimin bana oyun oynadığını düşündüm. Güneş gözlüğümü çıkardım. Camlarını elimde tuttum. Tekrar aynaya baktım. Hiçbir şey değişmedi ben yine yoktum.
Aynanın içinde bana ait tek bir iz bile görünmüyordu. Kalbim bir anlığına sertçe vurdu. Bu mümkün değildi. Bir adım ileri çıktım. Sonra yana kaydım. Yine yoktum.
Aynanın içinde sanki dünyadaki herkes vardı da ben yoktum. Adamlar yürümeye devam ediyordu. Kimse garip bir şey fark etmiş gibi görünmüyordu.
Ben ise birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Boğazım kurumuştu. Çünkü bu ilk değildi. son zamanlarda başıma bazı garip şeyler gelmeye başlamıştı.
Bazı yüzler, bazı sesler ve bazı anılar sanki geçmiş yavaş yavaş mezarından çıkıyordu ve ben bunun nedenini bilmiyordum.
"Hanımefendi?" Bir araba korna çaldı. İrkilerek kendime geldim. Yolun ortasında kaldığımı fark ettim gözlüğümü takıp hızlı adımlarla karşıya geçtim.
Arkamda kalan aynaya tekrar bakmadım. Bakmak istemedim belki de görmek istemedim.
Bi'Lokma'nın tabelası birkaç metre önümdeydi artık. Derin bir nefes aldım. Dosyaların ağırlığı omzumda hissediliyordu. Birazdan Fars Saraç'la karşı karşıya gelecektim.
Kafenin kapısına ulaştım. Elimi kapı koluna uzattım. Tam içeri girecekken içimde anlamsız bir huzursuzluk yükseldi.
Sebebini bilmiyordum ama bir şey beni durdurdu. Yavaşça başımı çevirdim, az önceki sokağa baktım be gördüğüm şey yüzünden elim kapının üzerinde donup kaldı.
Ayna paramparça olmuş bir şekilde yerdeydi. İki adam sanki hiç var olmamış gibi görünmüyordu. Kaldırımın üzerinde yüzlerce kırık parçası duruyordu.
Her parça farklı bir yöne bakıyordu ve güneş ışığı camların üzerinde titreşiyordu. Uzaktan bile görebiliyordum.
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Tekrar kırık camlara baktım kendimi görmek için ama hiç bir şey göremedim.
Belki de insan bir gün kendi yüzünü değil, hafızasına zincir vurmuş yüzleri kaybediyordu. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin bazı insanlar gitmiyordu. Çünkü unutmanın asla başaramadığı şey, yüzlerdi.
Hızla kendinmi içeri atıp etrafa baktım. Biran önce bir yere oturup soluklanmak istiyordum.
İçerisi çok kalabalık değildi genel anlamı ile liseli arkadaş gurupları oturuyordu. İlerlemeye başladığımda bacaklarım az önce yaşanan durumdan dolayı titremeye başlamıştı. Titrek bir nefes alarak gözlüğümü çıkardım.
Yüzüme kondurduğum sahte gülümsemem ile tekrardan etrafa baktığımda cam kenarının olduğu köşede tek başına oturan Fars Saraç'ı gördüm.
Ben masanın önüne gelene kadar Fars Saraç'ın gözleri birkez bile bana değmemişti. Boğazımı temizlediğimde Fars Saraç nihayet başını kaldırdı ve mavi gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. Masaya oturana kadar elim istemsizce titredi.
Aynanın görüntüsü hâlâ zihnimin içindeydi ya da görüntüsüzlüğü... Kendi yansımamı görememiştim.
Ne kadar mantıklı açıklama bulmaya çalışırsam çalışayım içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.
Çantamı sandalyenin yanına bıraktım. Fars gözlerini üzerimden ayırmadı. Bir savcı gibi değilde bir keskin nişancı gibi bakıyordu. Sanki tek bir yanlış hareketimi bekliyordu.
" Dürüst olmak gerekirse Ulya Altemur, hiç gelmeyeceğini düşündüm." Dedi düz bir şekilde.
"Bense sizin geleceğizden emimdim." Söylerken bir yandanda masanın altından yüzüklerimi çıkarıp takıyordum. Yüzünde kibirli bir sırıtış oturdu. "Tam olarak neye güvenerek." Dedi.
"Belki biraz merak," durdum yüzünde ki sırıtış kaybolmaya başladığında devam ettim. "Belki de Umbra'nın size verdiği kayıplar." Bir ifade vermesini bekledim ama yüzünde her hangi bir değişim olmadı.
"Buraya gelerek büyük bir hata yaptığını biliyor musun?" Sesi ilk defa bu kadar sert çıkmıştı. Konuyu değiştirdiği için rahatça sandalyeme yaslandım. "Bilmiyorum." Dedim hafif dalgaya vurarak.
"Bence biliyorsun." Başını hafifçe yana eğdi. Bende yüzüklerim ile oynamayı bırakıp parmaklarımı masanın üstünde birleştirdim. "Çünkü eğer bu görüşme Umbra'nın bana kurduğu bir tuzaksa seni tutuklamakla uğraşmam." Mavi gözleri buz gibiydi. "Doğrudan hayatını cehenneme çeviririm."
Masanın üzerindeki parmaklarım hafifçe oynadı. Titriyordu. Lanet ayna... Lanet olsun! Sakin görünmeye çalışıyordum ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Bacağım masanın altında ritimsiz şekilde sallanmaya başladı. Fars bunu fark etmişti. Adam hiçbir şeyi kaçırmıyordu.
"Tehdit mi ediyorsunuz?" diye sordum.
"Hayır sana olacakları anlatıyorum." Gülümsedim. Gerçekten gülümsedim. Bu sefer onun kaşları hafifçe çatıldı.
"Siz komiksiniz Savcı Bey." Dedim ciddi bir ses tonuyla.
"Nesi komik?" Dedi bana garip garip bakarak.
"Eğer işler ters giderse başı derde girecek kişi siz olursunuz." Masaya kısa bir sessizlik oturdu. Fars Saraç önündeki kahvesinden bir yudum aldı. Bende o sıra çantamdan bir sigara çıkarıp, yaktım.
Ciğerlerimi dolduran dumanı dışarıya geri üfledim. Fars gözlerini kıstı. Ben devam ettim.
"Ben Cengiz Altemur'un kızıyım. Siz beni tutuklamaya çalışırsınız, ben çıkarım. Mahkeme kurulur, ben yine çıkarım." Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. "Ama siz görevden alınabilirsiniz." İlk kez yüzündeki ifade değişti. Çünkü söylediklerimin doğru olduğunu biliyordu. Umbra'nın gücü tam olarak buydu. Yasaları satın alabiliyordu, hakimleri satın alabiliyordu, insanları satın alabiliyordu.
Fars geriye yaslandı. Yanağındaki eski yara izini kaşıdığında benim de onu inceleme fırsatım olmuştu. Mavi gözleri vardı. Rahatsız edici derecede koyu bir mavi. Sanki insanın yüzüne değil de doğrudan zihninin içine bakıyor gibiydi.
Keskin yüz hatları takım elbisenin sert çizgileriyle birleşince olduğundan daha sert gösteriyordu.
Çenesinde belli belirsiz sakal gölgeleri vardı. Yüzünün sol tarafındaki eski yara izi ise ilk bakışta dikkat çekmese bile gözünü ondan ayırmana izin vermiyordu. Sanki geçmiş gelip yüzüne yerleşmişti onun yüzüne bakınca, bazı yaralar iyileşmiyor, sadece insanın bir parçası olduğunu görebiliyordum.
Uzun süren sessizliğini "Demek bu yüzden rahat görünüyorsun." Diyerek düştü.
"Hayır. Bu yüzden korkmuyorum." Sözlerim doğruydu. Garson yanımıza geldiğinde ikimizde sustuk. "Bir şey alır mıydınız?" Dediğinde başımı kaldırdım. "Soğuk Bursa şeftalisi."
Fars kahvesinden bir yudum aldı. Garson uzaklaşınca tekrar bana döndü. Tekrardan sigaradan bir nefes çektim. Yüzüne buruştarak "Söndür şu sigarayı." Dediğinde anlamayarak ona baktım. Ne yani sigara içimiyor muydu?
"Neden?" Dedim tekrardan dumanı içime çekerek.
"Burada sigara içilmesi yasakta ondan. Etrafta gençler de var." Dediğinde etrafıma baktığımda okey oynayan lisesi gençlerden başka birilerini göremedim.
Sigarayı masadaki küllüğe bastırır bastırmaz Fars, "Peki bu kadar tiyatro yeter." Dedi sert bir şekilde. Doğru bir hamle yapmıştı çünkü tiyatro kuklacıdan sorulurdu.
"Ne istiyorsun?" Dediğinde çantamı yavaşça açtım. Siyah dosyaları masaya bıraktım. Fars'ın bakışları ilk kez değişti ama şüphe devam ediyordu, uzun bir süre kalkacak gibi değildi ve şüphenin yanında merak da vardı.
Dosyalardan birini önüne ittim. Fars Saraç önce etrafa bir göz attı, şüpheli kimsenin olmadığına güvenerek dosyayı eline aldı. "Umbra." dedim.
"İçlerinde siyasetçiler var." Bir dosya daha çıkardım. "Hakimler." Çantadan bir kaç dosya daha çıkartıp önüne ittim. "Polis müdürleri, silah sevkiyatları, kara para aklama...." Fars dosyalara bakıyordu. Ben konuşmaya devam ettim. "Uyuşturucu, insan kaçakçılığı, yasadışı ihaleler. Kaybolan tanıklar. Satın alınan mahkemeler..."
Masadaki hava değişmeye başlamıştı. Fars artık bana bakmayı bırakmış, tüm dikkati ile dosyalara bakıyordu ve bu iyi bir işaretti çünkü ilk kez söylediklerime inanma ihtimali oluşuyordu.
Soğuk içeceğim geldiğinde garsona teşekkür edip bardağı elime aldım. Parmaklarımın titremesi yine başlamıştı. Bir insan neden kendi yansımasını göremezdi?
Başımı hafifçe salladım, Kendime gelmeye çalıştım. Fars bunu fark etti.
"İyi misin?" Dedi ondan beklemediğim bir düşünceli tonla.
"Harikayım." Yalandı ve o da sorgulamadı. Dosyalardan birini açtı. Sayfaları çevirmeye başladı.
İlk birkaç satırı okuduktan sonra yüzündeki ifade tamamen değişti. Sonra bir cümle söyledi ve ben ilk kez ona gerçekten güvenebileceğimi hissettim.
"Bu isimlerin yarısını yıllardır araştırıyorum." Başımı kaldırdım. Fars dosyadan gözlerini ayırmadan devam etti.
"Ve bunların çoğunu mahkemeye çıkaramadım." O an neden Umbra'nın yıllardır bu adamı susturamadığını anladım. Bazı insanlar korkmuyordu, bazı insanlar kaybedecek her şeylerini çoktan kaybetmiş oluyordu ve Fars onlardan biriydi, işte tam olarak aradığım şey buydu.
Derin bir nefes aldım sonra bombayı bıraktım. "Babam beni öldürmeye çalışıyor." Sayfaları çeviren eli durdu. Bir şey söylemesini bekledim ama sessiz kaldı. Sonra bana baktı yüzünde oturan saf şaşkınlıkla.
"Bunu tekrar söyle." Dedi sessiz bir şekilde. İnanmıyor da olabilirdi çünkü magazindeki Ulya Altemur ve Cengiz Altemur başka biriydi.
"Bir daha söylemem gerekmiyor, ne duyduysan o." Mavi gözlerini benden kaçırdı. Bu kez şüphe değildi. Ne olduğu anlaşılmıyordu ama bana güvendiğinide hissettim.
O sadece sözlerime inanacak bir adam değildi buraya gelmeden önce hem araştırmasını yapmış hemde tüm güvenlik önlemlerini almıştı.
Ben de tüm bu duruma güvenerek devam ettim. "Ben de yavaş yavaş onları zehirliyorum." Bunu söylerken masaya daha da yaklaşmıştım.
Fars birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. "Ne?"
"Umbra'yı içeriden çökertiyorum." Masadaki dosyalara işaret ettim.
"Bu dosyaların içindeki herkes suçlu." Dedim yıllardır içime oturan katrandan bir nefretle.
"Birkaç gün sonra operasyon başlatacaksın. Hiçbir şekilde benim verdiğim anlaşılmayacak, sen soruşturmaları açacaksın, basını kullanacaksın." Kendi kullandığım silahları şimdi onun kullanmasını istiyordum.
Hiç bir şey söylemeyince bende devam ettim. "Gazetecileri kullanacaksın. Dosyaları gündeme taşıyacaksın ve dosyadan içeriye alınan hiç bir isim dışarı çıkmayacak." Fars beni izliyordu, ben devam ettim.
"Şüphe çekmemek için gerekirse televizyonlara çık ve dosyaları farklı kaynaklardan gelmiş gibi göster. Soğukkanlı davran ne kendi hayatını riske at ne de kimse bana ulaşamasın." Uzun bir sessizlik oldu, ilk başta kendine gelemedi. Sanırım İntarnette gördüğü kadının böyle biri yanı olduğunu bilmiyordu.
Sonunda Fars dosyaları kapattıp başını kaldırdı ve ilk kez gözlerimin içine başka türlü baktı. Sanki karşısındaki kişinin gerçekten yardım etmek istediğine inanmaya başlamıştı.
" Sen göründüğün gibi biri değilsin ve sen gerçekten Umbra'yı yok etmek istiyorsun." Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
"Hayır." dedim çünkü Kuklacı olduğumu düşünmüyor olabilirdi ama benim kuklacı ile bir bağlantım olduğu tahmin ediyordu. Yalan söyleyerek en azından kuklacı ve Ulya Altemur hakkında olan tüm ihtimalleri yok edecektim.
Buraya gelirken Fars'a kuklacı olduğumu söylemeye karar vermiştim, şuan baktığımda iyiki de söylemişim diyorum çünkü şuan söylemenin zamanı değildi.
"Ben sadece Cengiz Altemur ailesinin cenazesine en ön sıradan katılmak istiyorum." Fars birkaç saniye bana baktı. Sonra güldü ama bu gülüşü çok kısa sürdü.
"Bu dosyaların hiçbirinden Cengiz Altemur'a ait hiç bir şey yok." Dediğinde gülümsedim. .
"Cengiz Altemur içeri girerse her şey Barlas Atay Yamaner'e kalır. Bu yüzden bana dışarıda lazım." Onun adını ağzıma almak bana garip gelmişti. Ne yapıyordu şimdi? Nasıldı?
Tanrı aşkına ben ne diyordum böyle o benim düşmanımdı!
"Baban en başta içeri girmesi gereken kişi." Hayır babam içeri girmemeliydi. Babamla yapacağımız tüm hesaplaşmalar yüz yüze olsun istiyordum ayrıca babam içeri girerse her şeyin başında geçecek olan kuzgun lidere hiç bir şey yapmadım.
Tam ağzımı açacaktım ki elini kaldırıp beni susturdu.
"Tamam babam dışarıda kalacak ama bu saatten sonra gözüm senin üstünde." Dediğinde gülümsedim.
Fars haber dosyaları toplayıp ayağa kalktığında ben de ayağa kalktım ve çantayı alarak ona uzattım.
"Sadece elindeki dosyalar yok." Dedim çantanın içinde dosyalar olduğunu söyleyerek.
Eğilip masadan içeceği alıp küçük bir yudum aldım. Fars söylemek istediğim bir şey olduğunu anlayıp dikildiği yerden beni bekledi.
"Bu isimlerle ne hesaplaşman varsa içeri alır almaz yap çünkü hiçbirinin ömrü uzun değil." İçeri adam sokup onları öldürmeyi düşünmüştüm ama buna gerek yoktu çünkü Umbra onların ömür boyu hapis yatacağını öğrendiğinde bizzat kendileri bir tehlike olarak algılayıp öldürecekti.
Mavileri çanta ve ben arasında gidip geliyordu "Korkmuyor musun?" diye sordu. Başımı hafifçe yana eğdim.
"Asıl soru şu Savcı Bey." Dedim ciddi bir sesle.
"Ya başarırırsak?" Elindeki dosyalara baktı, sonra çantayı alıp dosyaları içine koyup fermuarı çekti.
Sonra sıcak bir gülümseme ile bana "Başaracağız." dedi.
Bu kez de ben şaşırmıştım, Fars Saraç kapıya doğru yürümeye başladı. Tam çıkarken arkasından seslendim.
"O dosyaları aldıysan artık geri dönüş yok." Durdu ve omzunun üzerinden bana baktı.
Gençler kısa bir saniye bana baktı daha sonrasında oyunlarına geri döndüler.
"Benim yıllardır geri dönüşüm yok." Dediğinde başımı salladım.
Yüzümde yavaş bir gülümseme oluştu.
"İyi. Çünkü bundan sonra daha sık görüşeceğiz ve inan bana Savcı Bey," dedim kısık bir sesle.
Parmaklarım istemsizce tekrar titredi. Kırık aynanın görüntüsü gözlerimin önünden geçti.
"Henüz daha bu savaş başlamış bile değil." Fars cevap vermedi, vermesinide beklememiştim zaten.
Bu öyle bir savaştı ki her nefesimde benimleydi. Kaç yıldır daha başlamayan o savaşın kanı elimdeydi. Daha kime karşı savaşacağımı bilmediğim bir savaştı.
Ortada düşman yoktu, savaşlar düşmanlarla başlamazdı: İsanın kendi yansımasını kaybetmesiyle başlardı.
🕰️
Kafenin içindeki uğultu, Fars Saraç’ın kapıdan çıkıp dosyaları da beraberinde götürmesiyle bir an daha da ağırlaştı. Sanki masada bıraktığı boşluk, sadece bir insanın değil de bir kararın da eksikliğiydi.
Ben yerime çakılı kalmış gibi birkaç saniye daha oturdum. Bardağın içindeki buz eriyordu. Benim içimdeyse hâlâ erimeyen bir şey vardı: O aynada kendimi görememiş olmam.
Daha fazla burada duramadığımı fark edip hesabı garsondan istedim. Bir kaç saniye sonra garson kız yanıma gülümseyerek geldiğinde "Beyefendi ödedi." Dediğinde Fars'ın ödediğini anlamıştım ama ne ara ödemişti?
Kafeden çıktığımda hava daha da ağırlaşmış gibiydi. Denizden gelen rüzgâr saçlarımı savuruyordu ama içimdeki sıkışmışlığı dağıtamıyordu, Fars gitmişti yanında dosyalar da gitmişti.
Aylar boyunca peşinden koştuğum ilk büyük hamle yapılmıştı ama benim içim rahatlaması gerekiyorken daha kötü hissediyordum.
Belki de sebebi aynaydı. Dalgın dalgın yürümeye başladım. Arabaya dönmek istemiyordum. Kafamın içindeki düşünceler susmuyordu.
Kırılan ayna... Kendi yansımamı göremeyişim, son günlerde durmadan karşıma çıkan yüzler, hepsi üst üste geliyordu. Telefonum cebimde titreşti.
Cebimde telefonu çıkardığımda arayanın Buğra olduğunu gördüm. Buğra bir kere daha telefonumu çaldırıp kapatmıştı, yine sarhoştu büyük ihtimalle ve yanlışlıkla beni aramıştı. Yinede Buğra'yı aradım ama o açmadı.
Kaşlarım çatıldı. Tam telefonu tekrar cebime koyacaktım ki önümde sert bir fren sesi yankılandı. Bir motosiklet sürücüsü son anda duran araca çarpmaktan kurtulmuştu.
İnsanlar dönüp bakmaya başladı. Ben de istemsizce başımı kaldırdım insanlar durmuş az daha yaşanacak olan kazaya bakıyordu.
Sesizce karşıya geçecekken onu gördüm: Barlas Atay Yamaner.
Kalabalığın diğer tarafında duruyordu. Yola doğru adım attığımda araba sert bir şekilde önümde durdu, az daha bana çarpacaktı. Arabanın içindeki adam başını camdan çıkarıp, elini kaldırıp bana sallayarak "Napıyorsun abla, yeşil ışık yanarken yola mı atlanır." Dedi. Başımı çevirip baktığımda gerçekten de yeşil ışık yandığı gördüm.
Diğer arabalar da durmuştu. Hiç bir şey demeden hızlıca yürüdüm. Barlas'ın olduğu yere artık daha yakındım.
Kalbim istemsizce bir kez vurdu. Bu sefer tamamen siyahlar içindeydi. Barlas'ı çoğunlukla beyaz gömlek giyerken görüyordum, ilk defa siyah bir gömlekle görüyordum. O kadar çok yakışmıştı ki ona. Sanki siyah rengi onun içindi. Barlas tamamen simsiyah bir Kuzgundu.
Bir eli cebindeydi. Diğer eliyle siyah eldivenini düzeltiyordu ama bu sefer farklı olan bir şey vardı. Bana bakmıyordu.
Gerçekten bakmıyordu. Bir an bekledim.
Belki fark etmemiştir diye düşündüm. Sonuçta bu adam kilometrelerce öteden beni bulabiliyordu. Burada fark etmemesi mümkün değildi.
Yine de bakmadı. Kalabalık dağılmaya başladı. Barlas dönüp yürümeye başladı işte o an içimde anlamsız bir rahatsızlık yükseldi.
Sanki bir şey olması gerektiği gibi olmuyordu. Dişlerimi sıktım. Sonunda dayanamayıp seslendim.
"Takip etmiyor musun bugün?" Adımları durdu. Yavaşça başını bana doğru çevirdi.
Kehribar gözleri birkaç saniye yüzümde dolaştı. Sonra yeniden uzaklara baktı.
"Canın sıkıldıysa başka bir hobi bul." Kaşlarım havaya kalktı. Bana küsmüş gibiydi ya da kırılmış. Belki ikisi de...
"Ne?"
"Genelde insanların dikkat çekmek için yaptıkları hareketler işe yaramayınca böyle tepki verirler." Yüzüm gerildi.
"Ben dikkat çekmeye çalışmıyorum." Hiç dikkat çekmek için bir çabam olmamıştı çünkü tüm dikkatler üzerimde olurdu genelde.
"Öyle mi?" Ses tonu dümdüzdü ve sinirimi bozacak kadar sakindi.
"Sana göre değil herhalde." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Barlas cebinden sigara çıkardı. Çakmağını yaktı ve bir nefes çekti. Sonra dumanı yavaşça havaya bıraktı.
"Bir gün beni kovuyorsun." Bir nefes daha çekti.
"Ertesi gün hayatını riske atıyorsun." Kehribar gözleri ilk kez doğrudan gözlerime döndü. Onun gözlerinin bana değmesi hoşuma gidiyordu. O bana bakmayınca kendimi boşlukta hissettiğimi fark ettim.
"Sonra da dönüp neden peşinde olmadığımı soruyorsun." Bir şey söylemek istedim ama ağzımdan hiç bir şey çıkmadı, söyleyemedim çünkü haklıydı ve bu daha çok sinirimi bozuyordu.
Barlas başını hafifçe yana eğdi. "Çocuk çocuk hareketler bunlar." İşte o an içimdeki son kırıntı da koptu.
"Çocuk mu?" Dedim afallamış bir şekilde.
"Sence değil mi?"
"Sen kendini ne sanıyorsun?" Bu sefer sigarayı dudaklarından çekti.
"Aklı başında kalmaya çalışan biri." Sinirim büyüdü.
"Kimse senden bunu istemedi." Barlas birkaç saniye sustu. Yüzündeki ifade ilk kez değişti çok kısa sürmüştü ama ben görmüştüm işte. Kırılmıştı.
"Fark ettim."
İşte o iki kelime beklediğimden daha sert çarptı bana. Bağırmamıştı, tehdit etmemişti, alay da etmemişti. Lakin aramıza görünmez bir duvar örmüştü. Bende şuan ne yaparsam yapayım, ne dersem diyeyim o duvarı aşamayacaktım, her seferinde daha büyük daha kalın bir duvarla karışacak gibiydim.
Rüzgâr sertleşmişti, ikimiz de konuşmadık. Barlas sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi.
"Başka bir şey yoksa gitmem lazım." Yanımdan geçmeye başladı. Tam o sırada ağzımdan istemsizce çıktı.
"Demir." Adımları durdu ama dönmedi, dönsün istedim.
Bir şey söyle, özür dile, en azından açıklama yap. İçimdeki ses bunu söylüyordu.
Ama gururum boğazıma düğümlendi. Saniyeler geçti. Sonunda "Beni unutmak mı istiyorsun." diyebildim. Nedense sesim titremişti. Elleri yumruk oldu, nedense bana doğru dönmek istediğini düşündüm. Kendiyle savaşıyordu.
Barlas birkaç saniye daha bekledi.
"Yüzler vardır ki onlar asla unutulmaz, sen unutmaya çalışsan da zaman unutmama izin vermez Ulya." Ne demek istediğini anlamamıştım Barlas'ta bir şey demeden yürümeye devam etti.
Ben ise olduğum yerde kaldım. İlk kez onun arkasından bakıyordum. İlk kez gitmesine engel olmuyordum ve ilk kez... Belki de biraz pişmanlık hissediyordum. Sadece birazdı çünkü hâlâ Ulya Altemur'dum.
Ben nasıl özür dilemem gerektiğini hiç bilmiyordum. Belki de bu yüzden hiçbir zaman yapamamıştım. Annemin mezarına gidip ondan özür dileyememiştim. Büyükbabamın mezarına gidip de içimdekileri söyleyememiştim. Uğraz’ın mezarına bile… Sanki her biri içimde kapanmamış bir kapı gibi duruyordu.
Barlas için zamanın unutamadığı yüzler vardı ama benim için de zamanın unuttuğu yaralar vardı, o yaralar benim için zamanın solgun bir yerlerinden iz tutmuştu...
Belki de şimdi ilk kez bir fırsat doğuyordu. Belki de ilk defa bir şeyi tamamen kaybetmeden önce konuşabilecektim. Sessizce Barlas’ı takip ederken aklımdan bunlar geçiyordu. Adımlarım ağırdı ama geri dönmek de artık mümkün değildi.
Çelişkiler içinde ilk defa Ulya Altemur olmak istemedim. O isim bile üzerime fazla geliyordu sanki. Sanki ben o kişi değildim de, sadece o kişinin içine sıkışmış bir başkasıydım.
"Oğlum siz beni deli mi edeceksiniz!" diye bağırdığında aramızda mesafe olmasına rağmen sesi her yere yayılıyordu. Sertti, keskin bir bıçak gibi. Bir süre karşı tarafı dinledi. Telefonun ucundaki ses ona bir şeyler söylüyordu, ama ben sadece parçalarını duyabiliyordum.
Derin bir nefes aldı. "Sizin bir şey yaptığınız yok. Şu işi halledeyim ben hallederim." dedi.
"Şu iş…" İçimden tekrar ettim. Bu "şu iş" neydi? Ve neden içimde kötü bir his bırakıyordu? Bir anlığına bunun ben olabileceğini düşündüm ama zihnim hemen o düşünceyi itmeye çalıştı.
Bir süre sonra sesi yeniden yükseldi. "O adam yüzünden çoluk çocukla uğraşıyorum ben! Daha fazla da uzatmayın, benim daha önemli işlerim var."
"Çoluk çocuk…"
Kelime zihnime çarptı. Bir an donup kaldım. Sanırım çocuk dediği kişi bendim. Ya da benim gibi biri. Ya da beni, benim olduğum şeyden çok daha küçültülmüş bir şey olarak görüyordu.
Beklenmedik bir şekilde içimde hem bir kırgınlık hem de öfke yükseldi. Öfkelenmek normaldi ama ya üzülmek?
Zaten bu adam hayatıma bir çıkar için girmemiş miydi? Ben de onu kendi çıkarlarım için hayatıma dahil etmemiş miydim? O zaman neden bu kadar ağır geliyordu her şey?
Nasıl biri olduğumu bilseydi bana "çocuk" demezdi belki de. Ama ben de hiç çocuk olmamıştım ki… Çocuk nasıl olunur, onu bile bilmiyordum.
İçimdeki öfke büyüdü, Barlas'a karşı yoğun, bastırılması zor bir şeye dönüştü. O an her şey bir noktada sıkıştı kaldı; düşüncelerim, kalbim, karar veremediğim her şey ve ben, ne yapacağımı bilemeden Barlas'a sırtımı dönüp bir adım attım.
Barlas'tan epey bir uzaklaşırken içimdeki öfke büyümeye devam etti. Ne hakla bana çocuk diyordu?
Ne hakla bu kadar sakin kalabiliyordu?
En kötüsü de neydi biliyor musun? Haklı olma ihtimali.
Dişlerimi sıktım. Bu düşünceyi zihnimden atmak istercesine telefonu cebimden çıkardım ve Polat Ağabey’i aradım. Her zamanki gibi ikinci çalışta açtı.
"Ulya?" Dedi sesi yine yorgun çıkmıştı.
"Barlas Atay Yamaner’in önümüzdeki tüm sevkiyat listesini istiyorum." Dedim direk konuya bodoslama atlayarak. Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Sebep?" Dedi sorgulayıcı bir şekilde. Polat Ağebeye kendini benim için öldür desem, sorgusuz sualsiz kabul ederdi ama ne zaman Barlas Atay Yamaner hakkında bir şey desem sorgulamaya başlıyordu.
"Sebebi beni ilgilendirir." Dedim terleyerek.
"Ulya..." Sesindeki uyarıyı duymazdan gelerek; "Dosyaları gönder." Dedim. Polat Ağabey derin bir nefes verdi.
"Tamam." Birkaç saniye sonra telefonuma dosyalar düşmeye başladı. Limanlar, depolar, transfer araçları, tarihler.
Her şey önümdeydi.
Dosyaları hızla incelerken sahilin rüzgârı saçlarımı savuruyordu. İçimdeki öfke hâlâ dinmemişti.
"Bir şey yapmayı düşünmüyorsun değil mi?" Polat ağabeyin sesi bu kez daha ciddiydi.
"Düşünüyorum." Dedim mırıldanarak.
"Ulya." Sesindeki uyarı bana şuan işlemiyordu. Bir sevkiyatın üzerinde durdum. Tarih bu gece yarısını gösteriyordu.
"Önümüzdeki bir ay boyunca Barlas Atay Yamaner’e ait hiçbir sevkiyat gerçekleşmeyecek." Karşı tarafta uzun bir sessizlik oldu.
"Ne?" Dedi Polat ağabey inanmamış bir hâlde.
"Limanlarda gecikme çıkarın. Araçları durdurun. Gerekirse yanlış bilgi sızdırın. Ama hiçbir sevkiyat hedefe ulaşmayacak." Polat’ın sesi sertleşti.
"Bunu neden yapıyorsun?" Dedi sesindeki ağır bir kızgınlıkla.
"Çünkü canım öyle istiyor." Bu çocukça bir cevaptı. Ben de bunun farkındaydım. Ama geri adım atmak istemiyordum.
"Kavga mı ettiniz?" Dedi kelimeler ağzından anlayışla çıktı sanki şuan bana anlam veriyordu.
"Hayır." Dedim hızlıca. Böyle bir şeyi başkasının ağzından duymak panik yapmıştı beni.
"Yalan söylüyorsun." Dedi sanki halimi görüyordu ve bundan eğleniyormuş gibiydi. Gözlerimi kapattım.
"Polat Ağabey, sadece dediğimi yap." Karşı tarafta kısa bir iç çekiş duydum.
"Bu yaptığın sana benzemiyor." Bir an telefon elimden düşecek gibi oldu.
"Belki de artık kimseye benzemiyorum." Tahminim ettiğimden daha fazla bir sessizlik oldu.
"Tamam." Dedi sonunda kabul etmişti.
"Bir ay boyunca hiçbir sevkiyat gerçekleşmeyecek." Dedim başımı kaldırıp gökyüzünü bakarak.
"Güzel." Telefonu kapattım.
Ekran karardığında kendi yansımam ile göz göze geldim. Bir anlığına kırık aynanın görüntüsü yeniden gözlerimin önüne geldi. Paramparça camlar, eksik bir yansıma ve zihnimin derinliklerinde düşen o cümle...
"Unutmanın başaramadığı yüzler." Telefonu avucumda daha sıkı kavradım. Belki de mesele Barlas değildi. Belki de öfkemi yanlış kişiye yöneltiyordum ama bunu kabul etmek için henüz çok erkendi çünkü gurur, insanın en geç vazgeçtiği savaştı.
🕰️
Telefonu cebime koyduktan birkaç dakika sonra yeniden titreşim hissettim. Çıkarıp baktığımda göz devirmeden edemedim.
Buğra bu sefer gerçekten arıyordu. Başımı geriye atıp derin bir nefes verdim. Açtığım anda kulağıma yüksek müzik sesi doldu.
"Sen niye açmıyorsun telefonu?" Kaşlarım çatıldı.
"Beni sen aradın." Dedim sıkılarak.
"Öyle mi?" Dedi harfleri yuvarlayarak. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra uzaklardan birinin bağırdığını duydum.
"BUĞRA TELEFONU BIRAK LAN!" Buğra kahkaha attı. "Bunlar beni kıskanıyor." Dedi keyifle. Gözlerimi kapattım. Sarhoştu, hem de ciddi sarhoş.
"Neredesin?" Dedim sakin kalmaya çalışarak.
"Bilmiyorum." Dalgamı geçiyordu benimle!
"Nasıl bilmiyorsun?" Dedim hafifçe kızarak.
"Bayağı bilmiyorum." Dedi şuan sırıttığına emindim. Başımı iki yana salladım. Bu adam bir gün gerçekten kaybolacaktı.
"Eve git Buğra." Dedim hızlı hızlı yürüyerek.
"Gitmiyorum." Dedi mızmızlanarak.
"Neden?" Dedim sesimi daha sakin tuttum, çünkü Buğra sarhoş olmasına rağmen kötü bir hâldeydi.
"Canım istemiyor." Dedi üzgün bir hâlde. Bu cevapla tartışamayacağımı bildiğim için sustum. Buğra da sustu, arka plandaki müzik değişti. Sonra beklenmedik şekilde konuştu.
"Sen iyi misin?" Adımlarım yavaşladı.
"Neden sordun?" Dedim kısık sesle.
"Bilmiyorum." Gerçekten bilmiyormuş gibi söyledi.
"Sesin garip."
"Sesim normal." Dedim bağırarak.
"Yok." Birinin elinden telefonu almaya çalıştığına dair sesler geldi. Buğra uzaklaşmış gibi konuştu.
"Sen son zamanlarda daha da garipsin. Mekanlarda da göremiyorum." İstemsizce güldüm.
"Bu yorumu senden duymak ilginç." Diedim diğer söylediğini duymamazlığa vererek, zaten sarhoştu üstünde durmadı.
"Ben zaten garibim." Bunu o kadar ciddi söylemişti ki istemeden tekrar güldüm. Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Sonra sesi biraz daha alçaldı.
"Eskiden daha çok gülüyordun." Bir anda
gülüşüm kayboldu. Buğra muhtemelen söylediği şeyin ne kadar ağır olduğunu fark etmemişti.
"Eskiden çok şey farklıydı." Dedim yürümeye devam ederek.
"Hımm." Sarhoşça mırıldandı. Sonra yine düşünmeden konuştu. "Çocukken daha güzeldin." Olduğum yerde durdum.
"Ne?"
"Mutlu olduğun zamanlar diyorum." Boğazıma bir şey düğümlendi çünkü insanlar genelde güzel olduğumu söylerdi ama ilk defa biri mutlu olduğum halimden bahsediyordu.
Buğra ise bunu söylediğini bile unutmuş gibiydi. "Boş ver." Dedi. "Ben de saçmalıyorum."
Sonra aniden bağırdı. "LAN BENİM PANTOLONUM NEREDE?" Telefondan kahkahalar yükseldi. Birileri Buğra'yla dalga geçiyordu. Ben ise birkaç saniye boyunca sessiz kaldım. İnsanı en çok yaralayan şey düşmanlarının söyledikleri olmuyordu. Düşünmeden söylenen basit cümleler oluyordu ve Buğra'nın haberi bile yoktu.
Benim çocukluğumdan geriye kalan şeylerin ne kadar az olduğundan... Tam telefonu kapatacakken Buğra'nın sesi yeniden duyuldu. "Ulya." Başparmağım ekranın üzerindeydi.
"Ne var?" Bu sefer sesi farklı çıkmıştı. Sarhoştu hâlâ ama birkaç saniyeliğine ciddileşmiş gibiydi. "Beni alır mısın?" Adımlarım durdu. Bir an yanlış duyduğumu düşündüm.
"Ne?" Dedim beklemeyerem. Buğra genelde başı belaya girince, içmekten adını bile unuttuğun da onun arkasını toparlamam için beni arardı. Ben bir şey yapmasam konu babama taşınacaktı.
Bu da Buğra için iyi bir şey olmayacaktı.
"Beni al." Sessis kaldım ben susunca o da bir şey demedi.
Doğruyu söylemek gerekirse yemek masasında ettiğimiz kavgadan sonra Buğra'dan böyle bir şey beklemiyordum. Hayatım boyunca Buğra benden hiçbir şey istememişti bu konular dışında.
Buğra 28 yaşındaydı bu zamana kadar toplam üç kez ona yardım etmiştim. Canı cehenneme bile gitse kendi giderdi, beni de işe katması benim için farklı bir durumdu. Bu yüzden birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim.
"Alo?" Buğra'nın sesi yeniden geldi.
"Ulya?"Sessiz kaldım.
"Aloo?" Başımı hafifçe geriye yasladım.
"Tamam." Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra çocuk gibi sevindi.
"Tamam mı?" Dedi neşeyle.
Yüzümde hafif oluşan bir tebessümle "Evet." Dedim.
"Harbi mi?"
"Buğra."
"Efendim?"
"Konum at." Birkaç saniye telefonda tıkırtılar duyuldu, ardından bir küfür. Sonra bir tane daha.
"Telefon niye dönüyor lan?" Gözlerimi kapattım.
"Buğra."
"Dur." Bir şey düştü. Birileri güldü,
Buğra bağırdı. "LAN GÜLMEYİN!"
Telefon yeniden kulağına geldi. "Tamam attım." Mesaj düştü. Konuma baktım. Kaşlarım çatıldı.
"Sen orada ne yapıyorsun?" Dedim çünkü bu tarz yerler pek Buğra 'nın takıldığı yerler değildi.
"Ben de onu çözmeye çalışıyorum." Derin bir nefes verdim.
"Yarım saate oradayım." Telefonu kapattıp arabama doğru yürümeye başladım. İçimdeki öfke hâlâ tamamen geçmemişti ama en azından birkaç saatliğine Barlas Atay Yamaner'i düşünmeyecektim. Şimdi önümde daha büyük bir problem vardı: Buğra ve Buğra'nın başı beladaysa bu hiçbir zaman küçük bir bela olmazdı.
🕰️
Yaklaşık kırk dakika sonra konuma ulaştım. Daha arabadan inerken içeriden bağrışmalar geliyordu. Kötü hissettim. Çok kötüydü... Buğra'nın olduğu yerde genellikle iki şey olurdu. Ya kavga çıkardı. Ya da birazdan çıkacaktı. Kapıyı itip içeri girdim.
Müzik yüksek sesle çalıyordu. Kalabalığın arasından ilerledim. Sonra Buğra'yı gördüm. Bir sandalyede oturuyordu.
Yüzünde aptal bir gülümseme vardı. Kızıl saçları dağılmıştı, bir gözü morarmıştı. Kim ona vurmuştu!
Gömleğinin yarısı dışarı çıkmıştı ve karşısında oturan iri yarı adamın burnundan hâlâ kan geliyordu. Olduğum yerde durdum.
Gözlerimi kapattım, üçe kadar saydım ve açtım. Manzara değişmemişti. "Lanet olsun."
Buğra beni görünce ayağa kalktı. Yüzünde dünyanın en masum ifadesi vardı. "Ulya!" Kollarını iki yana açtı. "Seni bekliyordum."
İri adam ayağa kalktı. Ben Buğra'ya baktım, Buğra bana baktı. Sonra gayet normal bir şey söylüyormuş gibi konuştu. "Galiba yanlışlıkla bir nişan bozdum." Ne demem gerektiğini bilemdim o yüzden " ne yaptın?" Diyebildim sadece.
Buğra birkaç saniye düşündü. "Belki iki."
Adamın yanında duran kadın öfkeyle ayağa kalktı. "İKİ DEĞİL ÜÇ!" Diye bağırınca Buğra bana döndü.
"Üçmüş." Başımı ellerimin arasına aldım. Tamam anlaşılan akşamım uzun geçecekti.
Derin bir nefes alıp yavaşça başımı kaldırdım. "Buğra." Dedim uyarıcı bir tonda.
"Efendim?" Dedi masum bir şekilde ama masum olmadığını hepimiz biliyorduk.
"Ne yaptın?" Buğra birkaç saniye düşündü. Gerçekten düşündü. Sonra sanki hiç bir şey yapmamış gibi omuz silkti "Bence hiçbir şey." Karşı taraftaki kadın delirecek gibi oldu.
"Hiçbir şey mi?" Buğra hemen parmağıyla onu işaret etti.
"Bak yine bağırıyor." Dedi Buğra rahatsız olmuş şekilde sanki rahatsız olduğu şey başkaydı.
"Çünkü sen delisin!"
"Bu konuda haklı olabilir." Dedi Buğra üzgündü. İri adamın yanında duran başka biri söze girdi.
"Bu herif nişanı bastı!" Kaşlarım havaya kalktı.
"Nişanı mı bastı?" Dedim anlamayarak.
"Yanlışlıkla." dedi Buğra.
"Yanlışlıkla nişan mı basılır?" Diye bağırdı iri adam. Sinirle öne doğru bir adım atınca bende Bugra'nın önene geçtim.
"Ben de onu söylüyorum." Sinirden gözlerimi kapattım. Sonra yeniden açtım.
"Anlat." Dedim sakin kalmaya çalışarak ama Bugra'nın sözlerinden sonra ne kadar sakin kalabileceksem.
Buğra sandalyesine geri oturdu. Sanki sorguya alınan benmişim gibi rahat görünüyordu. "Ben arkadaşlarla içiyordum."
"Şaşırdım.".Bana aldırış etmeden devam etti.
"Sonra alt katta müzik sesi duydum. İndim. Sonra onu gördüm." İlk kez ses tonu değişmişti. Ben de fark ettim o da fark ettiğini belli etmedi.
"Kim?" Bir süre sustu. Sonra bardağın içindeki erimiş buzlara baktı.
"Esra." O an her şey yerine oturdu. Lanet olsun. Esra, Buğra'nın yıllarca unutamadığı kadın. Aslında Buğra için birini unutmak çok kolaydı. Her gün yeni biriyle tanışırdı onun çevresinde bir sürü kız ortamları vardı. Görebileceğiniz en çapkın hayata sahipti. Hiç bir kızın peşinden koşmamıştı takı Esra ile tanışana kadar onun peşinden yıllarca koştu sonrasında sevgili olduklar ve Buğra bir ilişki yapamayacağını söyleyip ondan ayrıldı.
Ayrılıklarından sonra başka ilişkileri olmuştu. Başka insanlar hayatına girmişti Ama konu Esra olunca hâlâ saçmalayabiliyordu. İçip içip Esra'nın evinin önünde bitiyordu.
"Devam et." Dedim. Buğra burnunu kaşıdı.
"Önce sadece baktım. Sonra nişanlandığını öğrendim." İri adam araya girdi.
"Öğrenmek mi? Sen sahneye çıkıp mikrofonu aldın!" Buğra başını ona çevirdi.
"Detaylara takılmayalım." Dedi elini sallayarak. Başımı masaya vurmak istedim.
"Sonra ne oldu?" Buğra birkaç saniye düşündü. Yüzündeki ifade ilk kez değişti. O aptal sırıtışın altında başka bir şey vardı. Canı yanmıştı. Hem de düşündüğümden daha fazla. "Sonra damada baktım." Sessizlik oldu.
"Damadı sevmedim." Dedi iri adamı göstererek. Gözlerimi kapattım.
"Buğra..."
"Ne yapayım?" Bu kez sesi gerçekten yorgun çıkmıştı.
"Tipini sevmedim." Kadınlardan biri öfkeyle ayağa kalktı.
"Sen adamı tanımıyorsun bile!" Buğra ona döndü.
"Ben de onu anlatıyorum." Sonra bana baktı.
"Mesele de bu zaten." Kaşlarım çatıldı.
"Neyin meselesi?" İlk kez gerçekten ayık biri gibi görünüyordu.
"Bazen insan birinin hayatından çıktığını kabul ediyor.".Dedi sessizce. "Ama onun mutlu olduğunu görünce kabul ettiğini sanıyorsun." Masadaki herkes sustu. Ben bile.
Çünkü ilk kez saçmalamıyordu. Buğra gülümsedi. O tanıdık, kırık gülümsemelerinden biriyle. "Sonra gidip damada yumruk attım."
Masada birkaç kişi aynı anda küfür etti. Ben ise başımı geriye yasladım. Elbette. Sonunda yine yumruk kısmına gelmiştik.
Buğra bana bakarak "Bu kısmı söylemesem olmaz mıydı?" Dediğinde başımı sallayarak "Olmazdı." Dedim.
"Denedim ama." Derin bir nefes verdim. "İyi." Elbisenmi düzelterek daha dik durdum.
"Şimdi kalkıyorsun." Buğra da bana baktı.
"Nereye?"
"Eve."
"Gitmek istemiyorum."
"Buğra."
"Ulya." Bir süre birbirimize baktık. Sonunda iç çekti.
"Tamam." Ayağa kalkarken sendeledi.
Kolundan tuttum. İlk başta itiraz edecek sandım. Etmedi.
Bu da sarhoş olduğunun en büyük kanıtıydı. Kapıya doğru yürümeye başladığımızda arkamızdan biri seslendi.
"Bir daha gelmesin." Buğra ona orta parmağını gösterdiğinde damat olduğunu düşündüğüm iri adam Bugra'nın üstüne hızlı yürüdü.
"Yeter" diye bağırdım görmüyor musun o zaten sarhoş! Neyse kaybınız ve masrafınız Altemur Malikanesine gönderin karşılayacağım." Ama Altemur lafını duyunca bir şey demeden bir adım geriledi.
Buğra yürümeye başladı sonra omzunun üzerinden cevap verdi. "Merak etmeyin." Kapıya ulaştığımız sırada durdu. Ben de durdum.
Başını hafifçe çevirip arkaya baktı.
Kalabalığın arasında duran Esra'yı gördüm. Esra da ona bakıyordu.
Ne el salladı, Ne konuştu, ne de yanına geldi.
Sadece bakmıştı.
Buğra'nın yüzündeki gülümseme bir anlığına kayboldu. Sonra her zamanki gibi umursamazca omuz silkti.
"Damadın tipi hâlâ hoşuma gitmedi." Dedi ama bu kez ikimiz de bunun yalan olduğunu biliyorduk. Çünkü mesele damat değildi, hiçbir zaman da olmamıştı.
Hayatlar insan düşmanlarıyla değil, hatırladıklarıyla savaşırdı. Geçmiş toprağa gömülmezdi sadece sessizleşirdi. Sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda mezarından çıkar, karşına dikilirdi. Kimi zaman bir yüz olurdu bu, kimi zaman yarım kalmış bir cümle... Kimi zaman da başka birinin gözlerinde gördüğün eski bir yara. Biz bunu bilmiyorduk belki ama kader çoktan iplerini germeye başlamıştı. Yollar tesadüfen kesişmezdi. Ve unutmanın asla başaramadığı şey yalnızca yüzler değil, geri dönmeye yemin etmiş hikâyelerdi.
~ BÖLÜM SONU ~
Neler neler okuyacağız, bunlar daha hiçbir şey. Onların araları kötüyken yazmayı ben de hiç sevmiyorum ama merak etmeyin, bu soğukluk kısa sürecek efendim.
Buğra'yı yazmak çok keyifli çünkü adamın kafasındaki düşüncelerle yaptığı eylemler birbirinden çok farklı. Onu yazarı olarak ben bile bazen anlamakta zorlanıyorum canlarım.
Ulya ve Barlas dışında hayatlarını daha detaylı okuyacağımız karakterlerim de var. Onların hikâyeleri için de en az sizin kadar sabırsızım. Unutmadan tüm bölümlerimin sonuna Ulya- Barlas görselleri kıymaya karar verdim.... Sekizinci bölümde görüşmek üzere Zümrüt Alevlerim, size bir sürü kalp💫💗💗
