Gölge Prens [Stray Kids Fanfic] kitap kapağı

3. bölüm / 3

⚔️3.Bölüm:"Prens Minho'dan Uzak Duracaksın!"⚔️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ⚔️3.Bölüm:"Prens Minho'dan Uzak Duracaksın!"⚔️

"Aptal değilim Hyunjin!"

Yorgan üzerindeki ellerimi yumruk hâline getirdim ve irkilerek bana şaşkınca bakmaya başlayan Hyunjin'in gözlerine öfkeyle baktım. "Ve aptal yerine koyulmaktan nefret ederim."

Hyunjin, aniden yükselen sesim ve yorganın üzerinde sıkılan yumruklarımla birlikte donakaldı. Sözü ağzında yarım kalmış, şaşkınlığın getirdiği bir duraksamayla öylece yüzüme bakakalmıştı.

Canım çok yansa da tek başıma olduğum yerde doğrulmaya çalıştım.

Hyunjin; doğrulurken yüzümün acıyla buruştuğunu, sağ elimin istemsizce sargılı karnıma gittiğini gördüğünde refleks olarak beni tutmak için ellerini ileriye doğru uzattı. Fakat gözlerimin içinde yanan kurt öfkesini, kaşlarımın arasındaki aşılmaz duvarı fark ettiği an elleri havada asılı kaldı. Bir kurda dokunursa ısırılacağını bilen bir avcı gibi, ellerini yavaşça geri çekip tekrar dizlerinin üzerine indirdi.

Benim ise gözlerim kısılmış, kaşlarım biraz daha çatılmıştı.

"Şimdi doğruyu söyle bana. Beni nasıl buldun? Madem kavuşmak niyetindeydin, neden yıllarca arayıp durduğun bu kızı ilk gördüğün anda kavuşmayı gerçekleştirmedin? Neden beni gözetledin? Aradığın kişinin ben olduğumu nereden anladın? Ayrıca, sarayın içinden böylesine derin malumatlara nasıl ulaşabildin?"

Sorularımı peş peşe, âdeta birer kılıç darbesi gibi yüzüne indirdiğimde ne kaçmaya çalıştı ne de gözlerini benden kaçırdı. O zeki, her şeyi tartan gözleri eşliğinde yalnızca beni dinledi. Sözüm bittiğinde de odadaki tek ses, benim doğrulmaktan ötürü hızlanan nefes alışverişlerimin sesi oldu.

Sonra Hyunjin derin, neredeyse hüzünlü bir iç çekti. Yüzündeki şaşkınlık dalgası yavaşça çekildi. Ne saklayacağını ve ne söyleyeceğini tam olarak kestiremeyen çaresiz bir dürüstlüğü yüzüne giydirmeye başladı.

"Haklısın," dedi. Sesi az önceki özgüvenli tınıdan oldukça uzaktı.

Şimdi karşımda tamamen köşeye sıkışmış, sırlarıyla yakalanmış bir adam vardı.

"Seni hafife almak, bir kurdun gözlerini bağlamaya çalışmak gibiydi. Aptallıktı, özür dilerim."

Öne doğru hafifçe eğildi. Aramızdaki mesafeyi kapatmak ister gibiydi ama bakışlarımdaki şüpheyi gördüğü için daha fazla yaklaşmaya cüret edemedi.

"İlk sorun... Seni tek bakışta nasıl tanıdığım," diyerek yutkundu.

Bakışları bir an için yine boynundaki akik taşlı ok başına kaydı. Sonra hızla bana döndü.

"Pazar meydanındaki kalabalıkta, onca insanın arasında seni sadece yüzünden tanımadım. Zaten böyle bir şey imkânsızdı. Tanıyamazdım. Sen... Sen yürürken sağ adımını hafifçe içe basarsın. Çocukken benden kaçtığın sırada sol ayağın bir taşa takılıp incinmişti de günlerce sağ ayağının üzerine yüklenerek benimle birlikte yürümek zorunda kalmıştın. Ben o adımı unutur muyum sanıyorsun? Soreon’un ipek elbiseli kadınları arasında omuzları bir yay gibi gergin, bastığı toprağı ezecekmiş gibi yürüyen tek bir kadın vardı. O da sendin. Kalbim bana yanılmadığımı söyledi ama..."

Duraksadı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerindeki kırık ifade geri gelmişti.

"Ama neden hemen karşına çıkmadım? Neden seni gözetledim? Çünkü korktum, Mayra. Karşına çıkıp 'Ben geldim' deseydim, bana sarılmayacağını biliyordum. Nitekim bak, haklıymışım. Beni bir düşman gibi karşılıyorsun. Senin ne ara Soreon’a geldiğini, arkanda kimlerin olduğunu bilmeden paldır küldür karşına çıksaydım, beni bir saray ajanı sanıp kılıcından geçirirdin. Seni izledim çünkü değişip değişmediğini, hâlâ o küçük Mayra olup olmadığını anlamaya çalıştım. Ama seni izledikçe..."

Gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Soreon Sarayı’ndan bahsettiğim kısma gelince sesindeki ton birden ciddileşti.

"Seni izledikçe ne kadar değiştiğini gördüm. Sonra seni saray duvarlarına bakarken görünce ne yapmaya çalıştığını anlamak istedim. Veliaht Prens Minho'nun nöbetçilerini incelediğini fark ettim. İşte o an işin rengi değişti. Soruyorsun ya, sarayın içinden böylesine derin malumatları nasıl alabiliyorum diye..."

Hyunjin oturduğu yerde hafifçe geriye doğru çekildi. Omuzları dikleşti. Gözlerimin içine o kadar net, o kadar gizemsiz baktı ki bu kez yalan söylemediğini iliklerime kadar hissettim.

"Ben de sana, bu bilgiyi verebilecek kadar güvenmiyorum henüz. Çünkü gerçekten seni tanıyamıyorum."

Burnumdan sesli bir nefes verip alay dolu bir ifadeyle gülümsedim. "Hah!" dedim inanamazcasına. "Gerçekleri söylemekten kaçmak için bahane üretiyorum desene sen şuna!"

Hyunjin de kaşlarını çattı. "Bahane falan üretmiyorum! Doğruları söylüyorum."

"Nedense sana hiç inanasım gelmiyor."

"İnanmak zorunda değilsin."

Gözlerine sert bir edayla baktım.

"Evet, öyleyim ve şimdilik sana inanmamayı seçiyorum."

Ardından üzerimdeki yorganı sertçe sıyırıp kalkmaya çalıştım.

"Mayra, dur! Ne yapıyorsun? Yaraların çok taze, bu hâlde hiçbir yere gidemezsin! Mayra!"

"Gideceğim!" diye bağırdım, yataktan taşan bacaklarıma söz geçirmeye çalışarak. "Bana yalanlar söyleyen yabancı bir adamın çatısı altında tek bir saniye bile durmam!"

Karnımdaki bezlerin gerildiğini, dikişlerin etimi amansızca dişlediğini hissettim.

Acı, zihnimden aşağı dökülen kaynar bir su gibi her bir hücremi titretti.

Görüşüm saniyeler içinde bulanıklaştı. Hanji kaplı duvarlar üzerime doğru eğildi. Az önce gözüme çok asil gelen çam tavan âdeta bir girdap gibi dönmeye başladı ama bozkırda düşen kurda acımazlardı, bunu çok iyi biliyordum. Dişlerimi birbirine öyle sert bastırdım ki çenemin sızısı karnımdaki acıyla yarıştı.

"Sana dur dedim!"

Hyunjin, feryat eder gibi yükselen sesiyle birlikte yerinden fırladı. Bu kez gözlerimde yanan vahşi kurt öfkesini de kaşlarımın arasındaki aşılmaz duvarı da umursamadı. Gitmeme izin vermektense beni incitmeyi göze alacak kadar kararlı bir hamleyle öne atıldı.

Gitmek için toprağa basmaya çalışan çıplak ayaklarım daha ilk adımda zangır zangır titreyip beni yarı yolda bıraktığında yüzüstü yere kapaklanmama fırsat vermeden kollarını belime doladı.

"Bırak beni! Dokunma bana!" diye kükredim.

Ellerim refleks olarak göğsüne gitti, onu var gücümle itmeye çalıştım ama kolları çelikten birer kelepçe gibi bedenimi sardı.

"Bırakamam!" diye bağırdı o da.

Sesi ilk defa bu kadar çaresiz, ilk defa bu kadar yırtıcı çıkmıştı. Beni zorla yer minderine geri yatırırken iki eliyle omuzlarımdan bastırarak hareket alanımı tamamen kısıtladı.

"Ölmek mi istiyorsun sen? Soreon sokaklarında yarım kalan işlerini bitirmeleri için o askerlerin önüne kendini atmak mı istiyorsun?"

"En azından arkamdan iş çeviren bir yabancının elinde piyon olmam!" diye haykırdım tam yüzüne doğru.

Gözlerimden öfkeyle karışık akan bir damla yaşın yanağımdan süzülmesine engel olamadım. "Beni kurtarışın bile bir oyununun parçası! Öyle değil mi?"

Hyunjin, omuzlarımdaki ellerini çekmedi ama üzerimdeki baskısını hafifletti.

Gözlerimin içine baktı. Kömür karası gözlerinde az önce saklamaya çalıştığı hüzünlü kırgınlık yerini öfkeyle karışık derin bir çaresizliğe bırakmıştı. Göz pınarlarında biriken o ıslaklık, benim inadım karşısında nihayet yenik düştü ve yanağından aşağı, tam da koyu mavi hanbokunun üzerine doğru süzüldü.

"Sana neden oyun kurayım?"

"Bilmem, onu bana sen söyleyeceksin."

"Söylüyorum ya, oyun falan yok."

Kelimelerimi bastıra bastıra, "Yalan-söylüyorsun! Yalan!" diye bağırdım. "Kurduğun dört kelimenin üçü yalan!"

"Değil!"

"Duygularıma oynamaya çalışıyorsun Hyunjin. Kurmuş olduğun dramatik cümlelere herkes gibi düşmemi bekliyorsun ama görmüyor musun?! Ben herkes gibi değilim!" diye haykırdım.

Sesim odanın duvarlarında yankılandı.

Bu esnada Hyunjin, omuzlarımdaki ellerini tamamen çekti ama geriye de gitmedi. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki nefes nefese kalmış göğsünün inip kalkışını, hatta hırpalanmış gururunun sessiz çırpınışını gözlerinin derinliklerinde görebiliyordum.

Yüzüme, söylediğim her kelime kendisinde derin bir yara açmış gibi bakıyordu. Yanağından 1 damla yaş süzüldü ve çenesine doğru yol alıp oradan koyu mavi hanboku üzerine atladı.

Sesi yumuşadı. Çaresizlik içinde dudaklarını araladı.

"Sen beni kimlerle karıştırıyorsun Mayra? Ben senin gözlerinin içine bakarken çocukluğumu, kaybettiğim yurdumu görüyorum. Sen ise karşımda durmuş-"

Bir kere daha sözünü keserek, "Şunu yapma," dedim.

Susmak zorunda kaldı. Kaşlarını iyice çattı. "Neyi?"

"Beni manipüle etmeye çalışma!"

Yavaşça oturduğu yerde geriye doğru çekildi, aramızdaki aşılmaz mesafeyi yeniden inşa etti. Bakışlarını benden çekip odanın köşesindeki pirinç şamdana sabitledi. Yüzündeki sarsılmış ifade saniyeler içinde yerini buz gibi soğuk, donuk bir maskeye bıraktı. Benim buzdan karakterim, onun içindeki son yumuşak dalgayı da dondurmuştu.

Bu kez sesi tamamen hissiz, tamamen düz bir tınıya bürünmüştü.

"Sana artık ne diyeceğimi bilemiyorum."

Bakışlarını aniden yeniden bana çevirdi. Kömür karası gözlerinde artık buğulu, ıslak kırgınlıktan eser yoktu. Orada sadece karanlık, derin bir kararlılık kalmıştı.

"Yine yalan olacaksa boş ver, hiç deme."

"Mayra!"

"Ne?"

"Sabrım taşıyor artık!"

Yine yüzümde yer edinen alaycı tebessümümle gözlerine baktım. "Sence bu benim umurumda mı?"

Sabır dilenircesine gözlerini yumdu. Ellerini yumruk hâline getirip var gücüyle sıkarak öfkesini kontrol etmeye çalıştı. Sonra bir anda, "Prens Minho'dan uzak duracaksın!" dedi.

Gülümsedim. "Yok ya!" dedim inanamazcasına. Ardından, "Başka bir emriniz daha var mıydı majesteleri?" diye sorup rol amaçlı saygıyla başımı eğdim.

O bunu umursamadı. "Başını belaya sokmanı istemiyorum."

"Ben de başkalarının benim adıma karar vermelerini istemiyorum."

"Sen bana emanetsin Mayra. Eğer kararların seni kötü yönde etkileyecekse, ben o karara karışırım."

Söylemiş olduğu son sözler yüreğimde kocaman bir yeri sızlatmaya yetti. Çünkü ona bu kadar soğuk davranıp sürekli saldırmamın nedenlerinden biri bu olabilirdi. Yüreğim ona kırgındı.

"Sen, sana emanet edilen kızı ardına bile bakmadan bırakıp giden bir adamsın Hyunjin. Ben her an geleceksin diye seni çok bekledim ama sen gelmedin. Şimdi de gelmişsin, gelmemişsin umurumda değil, beni anlıyor musun? Hayatımı kurtardığın için sağ ol ama gerisine karışma."

Yine de o, beni hiç duymamış gibi davrandı.

"Sana senin dilinden, bir kurdun anlayacağı cinsten konuşmak gerekiyor sanırım," dedikten sonra sözlerine devam etti.

"Seni pusuya düşüren dört askerin zırhlarının altında Soreon kraliyet muhafızlarının değil, bizzat Veliaht Prens Minho’nun gizli damgasını taşıyan nişanlar vardı. Yani avlamayı düşündüğün avın, senin nefesini çoktan ensesinde hissetmiş ve fermanını vermiş. İçerideki adamlarım olmasa, dün gece o sokaktan senin cesedini bile toplayamazlardı."

Sözleri odadaki şifalı otların acı kokusuna karışıp boğazıma oturdu. Demek Minho beni biliyordu. Planlarım daha başlamadan deşifre olmuştu.

Hyunjin yavaşça ayağa kalktı. Boyunun azameti, odanın loş ışığında üzerime bir gölge gibi düştü.

Üzerindeki hanboku düzeltti ve kapıya doğru iki adım attıktan sonra durup arkasını dönmeden konuştu:

"Sana yalan borcum yok, Mayra. Güvenmiyorsan, yaraların biraz kabuk bağladığı an bu kapı ardına kadar açık. İstediğin yere gidebilirsin. Ama o zamana kadar, o kâsedeki ilacı içmek zorundasın. Çünkü bu hâlde sokağa çıktığın an, Minho’nun köpeklerine sadece kolay bir lokma olursun."

Ahşap zemini gıcırdatmadan dışarıya, sisli avluya doğru yöneldi. Tam eşikten çıkacakken adımları bir kez daha duraksadı. Başını hafifçe omzunun üzerinden geriye doğru çevirdi.

"Bana inanıp inanmamak senin seçimin," dedi soğukça. "Ama benim bildiğim Mayra, öfkesinin gözünü kör etmesine izin verip avının tuzağına düşecek kadar acemi bir avcı değildi."

Ahşap sürgülü kapı arkasından yavaşça kapandı: Hışş…

Odada yine sadece benim düzensiz nefeslerim ve yerde dumanı tüten o acı ilacın kokusu kaldı.

İlacı içecek miydim?

Elbette hayır!

Peki başından beri yalan söyleyen Hyunjin'in son sözlerine inanacak mıydım?

Yine hayır!

O beni hiç tanımıyordu.

Yapabileceklerimin bir sınırı olmadığını bilmiyordu.

Herkes için ağır görünen bu yaralara ne kadar alışkın bir bünyem olduğunu bilmiyordu.

İntikamım için her şeyi göze alabileceğimi bilmiyordu!

Ve yine, o Minho denen prensi en kısa sürede cehenneme yollayacağımı bilmiyordu ama öğrenecekti! Bugün kendi gözleriyle beni gerçek manada tanıyacaktı.

Yerdeki kâseyi alıp öfkeyle sürgülü kapıya doğru fırlattım. Ardından ayağa kalkıp kana bulanmış beyaz içliklerimin üzerine sandığın üzerine koyduğu kıyafetlerimi geçirmeye başladım.

...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

62okunma 41beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…