3. bölüm / 3
Gölge Krallığı2. Bölüm Küllerin Fısıltısı ve Gümüş Mühür
Bölümler 3Şu an: 2. Bölüm Küllerin Fısıltısı ve Gümüş Mühür
- 1 GİRİŞ403 kelime
- 2 1.Bölüm “ Gölgelerin Gelişi “6.104 kelime
- 3 2. Bölüm Küllerin Fısıltısı ve Gümüş Mühür10.726 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabalar 2. Bölümümle karşınızdayım
Umarım bölümü beğenirsiniz beğendiğiniz yerleri yorumlarda belirtmeyi unutmayın okumadan önce yıldıza basalım lütfen
Keyifli okumalar diliyorum 🫶🏻
“ Her adımda geçmişin külleri savrulurken, Elira sadece bir haritayı değil, kendi yıkımının ve doğuşunun anahtarını keşfediyor. Solveyr’de ışık bir ihanet, gölge ise tek dürüst rehberdir.”
Solveyr Toprakları’na adım attığım an, akciğerlerime dolan hava değişti. Artık sadece nemli toprak ve çürümüş yaprak kokusu yoktu; genzimde metalik, paslı bir tat bırakan o meşum kül kokusu vardı. Gökyüzü, sanki üzerine devasa bir mürekkep hokkası devrilmiş gibi bulanıktı. Işık, buraya ulaşana dek kırılarak gri bir pusun içinde kayboluyordu.
Her adımda ayaklarımın altındaki zemin biraz daha yabancılaşıyor. Burası bir diyar değil, bir mezarlık gibi. Ve ben, bu mezarlığın ortasına, babamın bahsettiği o yıkımı kucaklamaya geldim. İçimdeki korku bir zehir gibi yayılıyor ama geri dönmek, bu pusun içinde sonsuza dek kaybolmaktan daha korkutucu.
Arkamda bıraktığım Vadi’nin çamurlu yollarını geride bıraktığımda, sis artık sadece bir doğa olayı değil, soluğumu kesmeye çalışan bir canlı gibiydi. Solveyr topraklarının derinliklerine indikçe, gökyüzünün o mürekkep mavisi rengi tamamen silindi; artık sadece gri, tekdüze ve umutsuz bir boşluğun içindeydim. Her adımda botlarımın altındaki o kalın kül tabakası daha da derinleşiyordu. Bu küller sadece yanmış odunlara ait değildi; sanki tarihin, anıların ve buraya hapsolmuş ruhların kalıntıları üzerinde yürüyordum.
Kuvvetli bir rüzgar esmiyordu ama hava kemiklerime işleyen bir soğukla titriyordu. Babamın bahsettiği o “yıkım”, burada sadece bir kelime değil, her taşın ve her kurumuş dalın üzerine sinmiş bir gerçekti. İçimdeki korku, damarlarımda zehirli bir sarmaşık gibi dolanırken geri dönmeyi düşündüm. Ancak arkamdaki yol çoktan sis tarafından yutulmuştu; sığınacak bir gölge, kaçacak bir liman kalmamıştı.
Saatler süren o belirsiz yürüyüşün sonunda, sisin içinden devasa bir karaltı yükselmeye başladı. Önce sıradan bir kaya kütlesi sandım, ama yaklaştıkça o heybetli duvarlar zihnimi ele geçirdi. Gölge Kalesi... Sanki topraktan filizlenmemiş de, gecenin kendisinden yontulmuş gibi öylece duruyordu. Duvarlarındaki simsiyah taşlar, üzerlerine vuran cılız ışığı emiyor, hiçbir yansıma vermiyordu. Sanki kale, buraya yaklaşan her şeyi yutmaya yeminli bir canavarın ağzı gibiydi.
Botlarımın tabanı, yerdeki o kalın kül tabakasına her değdiğinde boğuk, ölü bir ses çıkarıyordu. Bu toz yığını sadece yanmış odun külü değildi; içinde parıldayan minik gümüşi zerreler vardı. Sanki bu topraklar, bir zamanlar var olan büyük bir medeniyetin yakılıp kül olmuş kalıntıları üzerinde yükseliyordu. Kale kapısına yaklaştıkça, devasa kapı kanatlarının üzerindeki oymalar canlanmaya başladı. Binlerce minik el figürü, kapının merkezindeki kör bir göz sembolüne ulaşmaya çalışır gibi birbirinin üzerine tırmanıyordu. Kapı, ben daha elimi bile uzatmadan, menteşelerin acı dolu feryadına benzeyen bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı.
İçerisi, dışarıdaki puslu havadan bile daha ağır bir sessizliğe bürünmüştü. Salonun yüksek tavanlarından sarkan devasa avizelerde mum yerine, içine hapsedilmiş ruhlar gibi titreyen mor alevler yanıyordu. Adımlarımın yankısı boşlukta kaybolurken, salonun sonunda, gölgelerin içinden bir gölge gibi ayrılan Arven’i gördüm. Üzerindeki koyu renkli pelerin, zemindeki dumanlı sisle o kadar kusursuz birleşmişti ki, hareket etmese onu duvarın bir parçası sanabilirdim. Bakışları, zihnimi bir ok gibi delip geçerken tek bir kelime fısıldadı: “Ashveil.”
Bu kelime kulaklarımda uğuldadı. “Ashveil ne demek Arven?” diye sordum, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Arven yavaşça bana doğru süzüldü. Işığa çıktığında, yüzündeki o donuk ama keskin ifadeyi daha net gördüm. Gözleri, derin bir kuyunun dibindeki su gibi tekinsizce parlıyordu. “Ashveil, küllerin ardındaki gerçek demektir,” dedi, sesi salonun soğuk mermerlerinde soğuk bir rüzgar gibi esti. “Noctaris Konseyi bu ismi asırlar önce yasakladı çünkü bu isim bir kehaneti uyandırır. Sana bu ismi vermek, senin sadece bir varis değil, bu lanetli zinciri bizzat eritecek olan kor parçası olduğunu kabul etmektir. Sen atalarının korktuğu o yıkımsın, Elira.”
Bakışlarımı bir an bile ondan ayırmadım; çünkü Solveyr’in bu tekinsiz karanlığında tutunabileceğim, gerçekliğinden emin olduğum tek somut şey onun o sarsılmaz duruşuydu. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu. Ona doğru bir adım daha attım. Aramızdaki o birkaç karışlık mesafe, sanki yüzyılların yükünü taşıyan bir uçurum gibiydi.
“Peki ya sen?” dedim, sesim kalenin rutubetli sessizliğinde yankılanarak. “Neden buradasın? Neden her tehlikede gölgemden önce belirip bana yardım ediyorsun? Hiçbir borcun yokken neden bu cehennemde benimle yürüyorsun?”
Arven yavaşça bana döndü. Bakışları, kınından yeni çekilmiş bir kılıç kadar keskin ve parlaktı ama bu kez gözlerinde buz gibi bir boşluktan ziyade, rahatsız edici bir hakikat vardı. Hafifçe öne eğildi; üzerindeki pelerin duman gibi etrafına yayıldı.
“Sana yardım ettiğimi de nereden çıkardın, Elira?” dedi. Sesi, bir buz kütlesinin çatlaması gibi değil, bir hançerin kadifeye sürtünmesi gibi pürüzsüz ve tehlikeliydi. “Belki de ben sadece bu yıkımın en ön sıradan izleyicisiyimdir. Solveyr, kurbanlarını seçmeden önce onları beslemeyi sever. Belki de senin o çok güvendiğin ‘rehberin’, sadece sonunu daha görkemli kılmak için seni ayakta tutuyordur.”
Yutkundum ama gözlerimi kaçırmadım. Bu cevap beklediğim klasik “seni korumaya yeminliyim” klişesinden çok daha ağırdı.
“Bana cevaplar değil, hayatta kalma şansı vaat ediyorsun, biliyorum,” diye fısıldadım.
Arven dudağının kenarıyla belli belirsiz, zehirli bir gülümseme bıraktı. “Neden burada olduğumu sorma, Elira. Çünkü gerçek nedenim, senin uykularını kaçıracak kadar karanlık olabilir. Bu topraklarda ‘neden’ sorusu bir lükstür ve sen henüz o bedeli ödemedin. Eğer bir gün o haritanın sonuna ulaşırsan, belki o zaman sana neden yanındaki gölge olduğumu anlatırım. Ama o güne kadar; beni bir kurtarıcı olarak değil, kaçamayacağın bir kader olarak gör.”
Bu cevapsızlık, aramızdaki o görünmez duvarı daha da kalınlaştırdı. Bana yardım ediyordu ama bunu bir iyilikten ziyade, kaçınılmaz bir zorunluluğun ya da karanlık bir oyunun parçasıymış gibi hissettiriyordu. Arven Aris Maltherion, ruhunun kapılarını sadece mühürlemekle kalmamış, o kapıların arkasına koca bir ordu dizmişti. Bana elini uzatıyordu ama o elin bir gün boğazıma mı sarılacağı yoksa beni düştüğüm yerden mi kaldıracağı tamamen onun keyfine kalmıştı.
Bir yıkım... Bir kor parçası... Arven’in sözleri zihnimde yankılanırken, kendimi bir kahraman gibi değil, bir canavarın doğumu gibi hissediyorum. Eğer ben yıkımsam, kimi yıkacağım? Kendimi mi, yoksa bu karanlık dünyayı mı?
Duyduklarımın ağırlığıyla sarsılsa da bakışlarımı Arven’den ayırmadım. Aramızdaki mesafe kapandığında, odadaki o ağır sessizliği kendi kararlılığımla bozdum. “Bana Ashveil diyorsan,” dedim, “sen de Veyrith’sin. Çünkü kimse beni durdurmadı, ama sen kaybolmama izin vermedin.”
Arven bu sözler karşısında bir an duraksadı. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim, donmuş bir gölün altındaki çatlakları andıran derin bir ifade belirdi. Bir cevap vermedi ama beni yanındaki ağır, abanoz ağacından yapılma tozlu bir masaya yönlendirdi. Masanın üzerinde, kenarları sanki canlı bir ateşle kavrulmuş gibi duran, eski ve yıpranmış bir deri rulo duruyordu. Arven, ince ve solgun parmaklarıyla ruloyu yavaşça açtı. Bu, babamın bahsettiği o meşhur haritaydı ama ilk bakışta sadece boş, lekeli bir deri parçası gibi görünüyordu. “Ona dokun,” dedi Arven. “Sadece bir Ashveil’in kanı ve iradesi bu yolları aydınlatabilir.”
Tereddütle elimi derinin üzerine koyduğumda, boynumdaki gümüş kolye aniden göğsümü yakacak kadar ısındı. Haritanın yüzeyi sanki nefes alıyormuş gibi titremeye başladı. Derinin altındaki görünmez damarlar, siyah bir mürekkeple hızla dolmaya başladı. Sis Sınırı, Morveth Gölgelikleri ve Cinerath Akıntıları... İsimler, altın sarısı bir ışıkla değil, sanki haritanın canı yanıyormuş gibi kan kırmızısı bir parıltıyla belirdi. Haritanın bir köşesinde annemin zarif ama aceleyle yazılmış el yazısını fark ettiğimde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu: “Gölgeyi ışığa boğma, ona hükmet.”
Annem... Buradaydı. Bu boş derinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. ‘Hükmet’ diyor. Ama ben henüz kendi korkularıma bile hükmedemezken, bu kadim karanlığı nasıl dizginlerim?
“Onlar bu yolu izledi,” diye mırıldandım, parmaklarım annemin yazısının üzerinde titreyerek gezindi. “Nereye gittiklerini biliyorlardı.” Arven, kılıcının kabzasını sıkarak yanıma geldi. “Bilmek yetmez Elira. Bu harita seni oraya götürdüğü kadar, peşindeki avcıları da sana çeker. Onlar senin bir Noctaris olduğunu biliyorlar ama bir Ashveil olduğunu öğrendiklerinde, bu kale bile seni koruyamaz.”
Daha ne anlama geldiğini soramadan, Arven aniden kılıcını çekti. Çeliğin havayı yarmasıyla oluşan o keskin ve tiz ses, odadaki tüm sessizliği bir cam gibi tuzla buz etti. “Savun kendini!” diye gürlediğinde sesi taş duvarlarda yankılandı. Hiç beklemediğim bu hamle karşısında, zihnimden önce vücudum tepki verdi; sadece hayvani bir içgüdüyle yana doğru, tozlu zemine yuvarlanabildim. Kalktığımda dizlerim titriyor, avuçlarım mermerin soğuğuyla sızlıyordu. Bıçağımı çekerken metalin metale sürtünme sesi bile ellerimdeki kontrolsüz titremeyi ele veriyordu.
Arven dinlemiyordu; bakışları bir avcınınki kadar odaklanmış, hamleleri bir fırtına gibi aralıksız ve keskindi. Her savuruşunda havada siyah bir kavis çiziyor, kılıcı her defasında bıçağıma çarptığında parmak uçlarımdan omuzlarıma kadar uzanan uyuşturucu bir sarsıntı bırakıyordu. O an anladım ki, o sadece benimle dövüşmüyordu; beni kaba bir taş gibi yontuyor, içimdeki korkuyu ve fazlalıkları bu darbelerle söküp atıyordu.
“Kolyenin ışığına güvenme!” diye bağırdı, kolyemden yayılan o parlak beyaz sızıntıyı görünce; sesi bir kırbaç gibi havada şakladı. “Işık burada sadece avcıya yerini fısıldayan bir haindir. Gözlerini kapat Elira! Gölgeleri görmeye çalışma, onları hisset. Onların senin bir parçan olmasına, damarlarında akan o karanlık kanla birleşmesine izin ver.” Söyledikleri imkansız geliyordu; gözlerimi kapatırsam bu fırtınanın ortasında nasıl hayatta kalabilirdim?
Yine de başka şansım yoktu. Bir sonraki hamlesinde kendimi geriye attım ama sırtım buz gibi mermer duvara çarptı, kaçacak yerim tamamen tükenmişti. Arven’in kılıcının soğuk ucu, tam boğazımın altındaki o hassas boşlukta durdu. Nefes nefeseydim, göğsüm delice inip kalkıyor; terden sırılsıklam olan saçlarım yüzüme, boynuma yapışıyordu. Başımı kaldırıp gözlerinin tam içine baktım. Orada beklediğim öfkeyi ya da nefreti bulamadım; sadece birinin bu topraklarda hayatta kalabilmesi için gereken o soğuk, amansız ve bir o kadar da ürkütücü ciddiyet vardı. Sanki bana bakmıyor, içimdeki o henüz uyanmamış Ashveil’i arıyordu.
Hafifçe gülümsedi; bu, o buzdan yüzünde gördüğüm ilk insani ifadeydi. Kılıcını yavaşça indirdi ve bana bakarak fısıldadı: “Çünkü henüz bir yolun yok Ashveil. Sadece bir haritan var. Gerçek yol, senin bu gölgelerle pazarlık etmeyi bıraktığın ve onları yönetmeye başladığın an açılacak.” O gece, kütüphanenin yüksek penceresinden dışarıdaki gri sise baktım. Yarın Sis Sınırı’na, o değişken ve acımasız Sis Avcıları’nın topraklarına girecektim. Ama bu sefer yanımda sadece bir bıçak ve bir kolye yoktu; içimde uyanmaya başlayan, küllerden doğan o kadim ve tekinsiz güç vardı. Ben artık sadece Elira değildim; ben, bu diyarın son umudu ya da en büyük felaketi olan Ashveil’dim.
Gölge Kalesi’nin o devasa taş duvarları arasında geçen gecenin ardından, gözlerimi ilk kez kabuslarla bölünmemiş, huzurlu bir sessizliğe açtım. Pencerenin dar aralığından sızan puslu ışık, odanın zeminindeki toz tanelerini birer yıldız gibi parlatıyordu. Yatağın içinde yavaşça gerinirken, günlerdir ruhumu ezen o ağır korkunun yerini şaşırtıcı bir dinginliğe bıraktığını fark ettim. Midemin tatlı bir sızıyla kazındığını hissetmek, bu yabancı kalede kendimi yeniden “insan” gibi hissetmemi sağlamıştı. Sadece Elira’ydım; acıkan, dinlenmiş ve hayatta olmanın basitliğine tutunan bir genç kadın.
Aşağıya, mutfağa giden taş merdivenleri inerken adımlarım her zamankinden daha hafifti. Mutfaktan yükselen odun ateşi kokusu, kurutulmuş otların ferahlığıyla birleşmiş, havayı davetkar bir sıcaklığa bürümüştü. Kapı eşiğinde durup bir an onu izledim. Arven, üzerinde sadece siyah gömleğiyle, kollarını dirseklerine kadar sıvamış bir halde büyük bir kazanın başındaydı. Ocağın turuncu alevi, sert yüz hatlarını, kılıç darbelerinin bıraktığı izleri ve bakışlarındaki o her daim tetikte olan ciddiyeti yumuşatıyordu; onu o geçit vermez savaşçı kimliğinden çıkarıp daha tanıdık, daha ulaşılabilir kılıyordu.
“Sonunda uyandın,” dedi, arkası dönük olmasına rağmen geldiğimi hissetmişti. Sesindeki o alışıldık keskinlik gitmiş, yerine sabahın mahmurluğuna yakışan tok bir tını gelmişti.
“Sanırım bu kalenin sessizliği bana iyi geldi,” dedim, masanın kenarındaki ahşap sandalyeye yerleşirken. “Ya da sadece mutfaktan gelen bu koku beni büyüledi.”
Hafifçe gülümsediğinde, sağ yanağında daha önce hiç fark etmediğim derin bir gamze belirdi. O sert, kılıç kuşanmış savaşçının çehresindeki o küçük detay, tüm o tekinsiz atmosferi bir anlığına dağıtıverdi. Gamzesi, sanki onun sakladığı en insani, en yumuşak noktaydı. Masanın üzerine serdiği gümüş tepside, Sis Sınırı’nın tekinsiz bitkileriyle harmanlanmış, kokusu geniz yakan bir kahvaltı duruyordu. Kül ekmeklerinin üzerine sürülmüş yaban mersini ezmesi ve ince dilimlenmiş, bol baharatlı dağ keçisi eti, bu diyarın vahşetini bir nebze olsun dindirir gibiydi.
Yanına yaklaştığımda, bakışlarını elindeki Ejder Kanı çayı dolu kupadan ayırmadan, “Daha iyi görünüyorsun,” dedi. Sesi, dün geceki o keskin kılıç darbelerinden uzaktı; daha tok, daha derindi. Masadaki kupalardan birini bana uzatırken parmaklarımız birbirine değdi. O an, damarlarımdaki o tekinsiz gücün değil, kalbimin gerçek bir ritimle çarptığını hissettim. Elinin sıcaklığı, tenime çarpan bir buz parçasının erimesi gibi ruhuma işledi. Göz göze geldiğimizde, o her zamanki soğuk ve mesafeli tavrının altında, sadece benim görebildiğim bir endişe, hatta belki de gizli bir şefkat parladı.
“Ejder Kanı Çayı,” diyerek karşıma oturdu. “İçini ısıtır, zihnindeki o son sis bulutlarını da dağıtır.”
Kupayı iki elimin arasına aldım, sıcaklığı avuçlarıma yayılırken ilk yudumu aldım. Boğazımdan geçen o baharatlı ve yakıcı tat, sanki içimde sönmek üzere olan bir ateşi yeniden harlamıştı. “Tadı... çok farklı,” diye mırıldandım. “Sert ama güven verici.”
Arven, gümüş bıçağıyla bir parça peynir kesip tabağıma bırakırken bakışlarını yüzüme sabitledi. “Tıpkı senin gibi Elira. İlk başta yabancı ve sert, ama özünde bu diyarda ayakta kalacak kadar güçlü.”
Bu beklenmedik iltifat karşısında yanaklarımın ısındığını hissettim. Sessizliği bozmak için, “Bana kendinden bahset Arven,” dedim, bakışlarımı Ejder Kanı Çayı’nın o koyu kırmızısında gezdirerek. “Hep bu kalede miydin? Hep böyle... yalnız ve tetikte mi?”
Bir an duraksadı. Gözlerinde, geçmişin tozlu raflarından bir anı canlanmış gibi oldu. “Bu kale bir hapishane de olabilir, bir sığınak da. Ben sığınak olmayı seçtim,” dedi kısık bir sesle. “Yalnızlığa gelince... bazen en kalabalık şehirlerde bile daha yalnız olabilirsin. Ama bugün, bu masada, kendimi o kadar da yalnız hissetmiyorum.”
Bu sözlerin samimiyeti kalbimin ritmini değiştirdi. Tam o sırada, mutfağın bacasından süzülen küçük bir kül parçası uçuşarak saçıma kondu. Arven, hiçbir şey söylemeden yavaşça öne uzandı. Elinin havada bıraktığı o sıcak izi tenimde hissettim. Parmak uçları, saçlarımın arasından nazikçe geçip o küçük külü temizlerken, dokunuşu bir tüy kadar hafifti. Parmakları bir an için şakağımda asılı kaldı; o kısacık temas, dün geceki kılıç darbelerinden çok daha güçlü bir şey hissettirdi bana.
“Korkma,” dedi fısıltıyla. Sesi dudaklarıma o kadar yakındı ki, nefesinin sıcaklığını tenimde duydum. “Gölgeler dışarıda olabilir ama burada, bu ışığın içinde sadece sen varsın.”
Bu sözlerin samimiyeti kalbimin ritmini değiştirdi. Arven, gümüş bıçağıyla bir parça peynir kesip tabağıma bırakırken bakışlarını yüzüme sabitledi. “Tıpkı senin gibi Elira. İlk başta yabancı ve sert, ama özünde bu diyarda ayakta kalacak kadar güçlü. Ancak sadece güç yetmez,” dedi sesi birden ciddileşerek.
“Yolumuz buradan sonra daha tehlikeli bir hal alacak. Seni her an, her gölgeden koruyamam. Kendi savunmanı yapabilmen, o kılıcı sadece tutman değil, onunla nefes alman gerekiyor. Bu yüzden iki gün daha bu kalede kalacağız. Sana temel talimleri vereceğim. Bu kale seni dış dünyadan iki gün daha saklayabilir, ama sonrasında senin kılıcına güvenmem gerekecek.”
Bu beklenmedik teklif ve içindeki o gizli korumacılık karşısında şaşırmıştım ama itiraz etmedim. Arven’in gözlerindeki o sarsılmaz kararlılık, bana seçme şansı bırakmıyordu. Kahvaltıdan sonra Arven, “Önce yerleş, sonra avluya gel,” diyerek beni üst katlara, kalenin soğuk kalbine doğru yönlendirdi
Beni batı kulesine bakan bir odaya çıkardı. Kapıyı açtığında, içeriye yüksek tavanlı ve dar pencereli bir hava hakimdi. Oda, bir savaşçı sığınağı kadar sade ama bir o kadar da davetkardı. Köşede, Arven’in ben uyanmadan önce odunla doldurup tutuşturduğu şömine çıtırdayarak yanıyor, odaya hafif bir reçine kokusu yayıyordu. Ağır kumaşlarla kaplı devasa bir yatak odanın merkezindeydi. Yerlerdeki kalın yün halılar, taşın dondurucu soğuğunu kesiyordu. Pencere nişine oturduğumda, dışarıdaki bitmek bilmeyen sisi izleyebiliyordum. Burası, dünyanın sonundaki en güvenli sığınak gibi hissettiriyordu.
Aşağı indiğimde Arven’i silah odasının önünde buldum. Üzerindeki pelerini çıkarmış, siyah keten gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Onu ilk kez bu kadar net inceliyordum. Belindeki geniş deri kemere asılı gümüş kabzalı hançeri ve çeşitli iksirlerin olduğu küçük keseler, onun her an her şeye hazırlıklı doğasını ele veriyordu. Koyu gri, dayanıklı kumaştan pantolonu ve dizlerine kadar uzanan, üzeri savaş izleriyle dolu sert deri botları, kalede sessizce ama emin adımlarla süzülmesini sağlıyordu.
Talim yapacağımız iç avlu, dört tarafı yüksek duvarlarla çevrili, zemini ince kum ve kırma taşlarla kaplı geniş bir alandı. Arven elime ağır, dengesiz bir eğitim kılıcı tutuşturdu
“Bugün kılıcı sallamayacaksın Elira,” dedi, bakışlarını gözlerime dikerek. “Bugün sadece ayakta kalmayı öğreneceksin. Düşman seni kılıcıyla değil, dengeni bozarak öldürür.”
Arven, elindeki kılıcın ucuyla kumun üzerine yaklaşık iki metre çapında bir daire çizdi. “Bu daire senin dünyan. Dışına çıkarsan ölmüş sayılırsın.” Kendisi dairenin dışına geçti ve elindeki kılıcın kabzasıyla hafif ama sarsıcı hamleler yapmaya başladı.
İlk saatler tam bir işkenceydi. Ben ne zaman dengemi kursam, Arven kılıcının sapıyla diz kapağıma ya da omzuma ufak bir darbe indiriyordu. “Dizlerini kır, yaylanmayı öğren!” diye komut veriyordu. Güneş tepemize dikildiğinde bacaklarımın titremekten kontrolümü kaybettiğini hissediyordum. Tozdan boğazım kurumuştu ama o durmuyordu. Bir keresinde tam düşecekken kılıcının kabzasıyla göğsümden hafifçe itti. “Sisin içinde zemin her zaman kaygan olacak. Ayakların toprağa kök salmalı, yoksa ilk rüzgarda devrilirsin.”
Öğleden sonra, kaslarımın feryadı artık dayanılmaz bir raddeye gelmişti. Kılıcın ağırlığı kollarımı koparacak gibiydi. Arven ise sanki bir heykelmiş gibi hiç terlememiş, nefesi bile hızlanmamıştı. Bir ara öfkeyle, “Bu sadece bir sopa parçası, neden bu kadar ağır olmak zorunda?” diye çıkıştım.
Arven durdu, bana doğru bir adım attı ve gözlerimin içine baktı. “O ağır değil Elira, sen henüz yeterince güçlü değilsin. Zihnindeki korkuları ve şüpheyi kılıca yüklüyorsun. Onları bırakmazsan o kılıcı asla kaldıramazsın.”
Güneş tamamen çekilip kalenin avlusu koyu mor bir karanlığa büründüğünde, Arven elindeki eğitim kılıcını duvardaki askıya bıraktı. Ben hâlâ dizlerimin üzerindeydim; ciğerlerim tozlu havayı solumaktan yanıyor, bacaklarım sanki bana ait değilmiş gibi titriyordu.
Arven yanıma gelip tepemde durdu. Gölgesi, meşale ışığının altında devasa bir dev gibi üzerime düştü. “Bugünlük bu kadar,” dedi, sesi gün boyu kullandığı o sert tondan sıyrılmış, daha tok bir hal almıştı. Elini uzatıp kolumdan tutarak kalkmama yardım etti. “Vücudun yarın daha çok sızlayacak. Eğer o kasları gevşetmezsen sabah yerinden kalkamazsın.”
Beni tekrar kulenin merdivenlerine doğru yönlendirdi. “Odanın hemen yanındaki küçük bölmede bir banyo var,” dedi merdivenleri çıkarken. “Suyu çoktan ısıttım. İçine birkaç şifalı ot bıraktım; hem sızını alır hem de zihnini yatıştırır. Tozdan ve yorgunluktan arınmadan aşağı gelme.”
Odaya girdiğimde, Arven’in dediği bölmeden buharlar yükseldiğini gördüm. Ahşap bir küvetin içindeki su, içine atılan dağ kekikleri ve ardıç dalları yüzünden hafif puslu bir yeşile dönmüştü. Kıyafetlerimden ve vücuduma yapışan o ağır toz tabakasından kurtulup sıcak suyun içine bıraktığımda, her bir kemiğimin yerinden oynadığını hissettim. Su, sanki sadece teri değil, üzerimdeki o ağır korkuyu ve belirsizliği de yıkayıp götürüyordu.
Yarım saat sonra, temiz ama basit bir yün elbiseyle aşağı, mutfağa indim.
Mutfakta Arven’i, ocağın başındaki o hummalı çalışmasıyla buldum. Üzerindeki pelerini hâlâ yoktu, sadece siyah gömleğiyle kalmıştı. Ocağın üzerindeki büyük demir tencereden yayılan koku, bütün kaleyi sarmıştı. Közlerin üzerinde kızaran dağ kekikli ekmeklerin kokusu, haşlanmış geyik etinin ve baharatların buharıyla birleşiyordu.
Arven, büyük bir ahşap kaseye koyduğu koyu kıvamlı çorbayı ve dilimlenmiş etleri masaya bıraktı. “Otur,” dedi, kendisi de karşısındaki sandalyeyi çekerek. “Mesele kılıcı savurmak değil, ona hükmetmektir. Kaybettiğin enerjiyi yerine koymazsan, kılıç senin için sadece bir yük olur.”
Masadaki şamdanın titrek ışığında onu izledim. Yemeğini sessizce, sanki bu dünyada her hamlesini hesaplıyormuş gibi yiyordu. İlk kaşığı aldığımda, baharatların boğazımı yakan ama içimi ısıtan o tanıdık tadıyla karşılaştım. Mutfaktaki bu sessizlik, avludaki o gürültülü çarpışmalardan daha farklı bir bağ kuruyordu aramızda.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım yemeğin ortasında.
Arven başını kaldırdı, bakışları bir an için yumuşar gibi oldu ama hemen o mesafeli zırhına geri büründü. “Bana teşekkür etme. Yarın sabah güneş doğmadan avluda olacaksın. O zaman bu yemeğin hakkını verip vermediğini göreceğiz.”
Sabahın ilk ışıkları odanın dar penceresinden sızarken, gözlerimi açmak hayatımdaki en zor işmiş gibi geldi. Bütün vücudum, sanki gece boyu taş taşımışım gibi sızlıyordu. Dün kumun üzerinde verdiğim o denge savaşı, her bir kasıma kazınmıştı. Yataktan kalkmaya çalıştığımda bacaklarımın titrediğini hissettim ama Arven’in o sert sesi zihnimde yankılandı: “Kaybedecek saniyemiz yok.”
Hızla üzerimi giyinip mutfağa indiğimde, Arven’i yine ocağın başında buldum.İki gündür üzerimden çıkarmadığım elbisem artık ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmıştı. Bu sefer hava daha serindi ve mutfaktaki ekmek kokusu, dışarıdaki puslu havayı dağıtacak kadar sıcaktı. Masada buharı tüten taze çay ve bal damlatılmış sert peynirler duruyordu.
“Otur,” dedi Arven arkasını dönmeden. “Bugün kasların isyan edecek, onlara hükmetmeyi öğrenmelisin.”
Karşısına oturduğumda, yorgunluğuma rağmen iştahla yemeğe başladım. Arven sessizliğini koruyordu ama bakışları dünkünden daha dikkatliydi. Bir süre sonra sessizliği ben bozdum. “Sence... iki günde gerçekten hazır olabilir miyim? Sadece bir kılıç tutmayı öğrenerek o sisin içindeki her şeyle başa çıkabilir miyim?”
Arven kupasından bir yudum aldı ve gözlerini kısıp bana baktı. “İki günde usta olamazsın Elira. Ama iki günde korkuna hükmetmeyi, kılıcın ağırlığını bir yük değil, bir uzuv olarak görmeyi öğrenebilirsin. Sis seni korkunla avlar. Eğer elindeki çeliğe kendinden daha çok güvenirsen, o sisin içinde yolunu bulursun.”
Kahvaltı biter bitmez avluya çıktık. Güneş, kale surlarının arkasında soluk, gri bir ışık bırakarak yükseliyordu. Hava buz gibiydi ama avluya adım attığım an içimdeki o tuhaf heyecan ısınmamı sağladı. Ancak bu kez Arven’in elinde dünkü paslı, ağır kütük yoktu. Silahlıktan ucu körletilmiş ama gerçek, parlak bir çelik kılıç çıkardı.
“Dün dengeni buldun,” dedi kılıcı bana uzatırken. “Bugün ise o dengenin içinde nasıl bir fırtınaya dönüşeceğini göreceğiz.”
Talim dünkünden çok daha sert başladı. Arven kalede bir hayalet gibi hareket ediyordu; botları kumun üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyor, her saldırısı bir öncekinden daha hızlı ve hesaplı geliyordu. Çelik çeliğe her çarptığında, avuçlarımda metalik bir titreşim ve yakıcı bir sızı hissediyordum. Saatler boyunca o kumlu zeminde döndük durduk.
“Neden bu kadar zorluyoruz?” diye sordum, bir hamlesinden son anda yana kaçarak kurtulup nefes nefese kalırken.
Arven durmadı. Kılıcını büyük bir hızla yukarıdan aşağıya savurdu; çelik kılıcıma öyle bir şiddetle çarptı ki kollarım omuzlarıma kadar sarsıldı. Havada uçuşan parlak kıvılcımlar, kalenin soğuk duvarlarında yankılanan o keskin metal sesiyle birleşti.
“Çünkü sis merhamet bilmez!” diye gürledi Arven.
Beni geri püskürtmek için gövdesiyle yüklendiğinde, gözlerindeki o amansız ciddiyeti gördüm.
“Burada acımak, dışarıda ölmene izin vermektir.”
Bir hamle daha savurdu, bu kez kılıcının ucu boğazımın bir parmak uzağında durdu. Nefes nefese kalmıştım. Bakışlarını gözlerime dikti:
“Onu sadece tutma Elira, onunla nefes al. Kılıç savunman değil, kolun olmalı!”
Öğleden sonra Arven baskıyı artırdı. Beni köşeye sıkıştırıyor, kılıcıyla seri darbeler indirerek açık vermemi bekliyordu. Bir ara gerçekten darbe alacağımı sandığımda, vücudumun kendi kendine refleks verdiğini fark ettim. Kılıcı doğru açıyla tutup onun hamlesini yana savurduğumda Arven duraksadı. Gözlerinde ilk kez, bir takdirden fazlası, gerçek bir inanç parıltısı gördüm.
Günün sonunda, avludaki gri tozlar ve havada uçuşan metalik kokular yavaşça yere indiğinde artık ayakta duracak halim kalmamıştı ve dizlerimin üzerine çöktüm. Arven ağır adımlarla yaklaştı ve kılıcı elimden aldı. O an parmakları bileğime dolandı; bu hem kalkmama yardım eden bir destek, hem de “başardın” demenin o sessiz, erkeksi ve güven veren yoluydu.
Silahı duvarın soğuk taşlarına, eski yerine asarken, avuçlarımda hâlâ o çeliğin yakıcı sızısı vardı. “Yarın,” dedi Arven kapıya doğru yürürken. “Yarın artık kale duvarları arkasında değil, sisin bağrında olacağız. Hazır ol.”
Talimden sonra mutfakta, sadece şöminenin çıtırtısının duyulduğu bir sessizlik vardı. Arven ocağın başında yemeği karıştırırken, ben masada oturmuş titreyen ellerimi ovuşturuyordum. Arven arkasını dönmeden konuştu:
“Ellerin...” dedi, sonra masaya doğru gelip karşıma oturdu. Elime baktı. “Yarın kılıcı tutarken canın yanacak. Ama bu sızı sana tetikte olman gerektiğini hatırlatır.”
Bardağımdaki sıcak çayı üflerken ona baktım. “Senin için her şey bu kadar basit mi Arven? Sadece strateji ve hayatta kalmak mı?”
Hafifçe omuz silkti. “Basit olduğu için değil, başka yol bilmediğim için böyle. Solveyr’de yaşamak, sürekli bir şeylerden vazgeçmeyi gerektirir. Ben de... hissetmekten vazgeçtim. En azından deniyorum.”
“Ama beni korumaya çalışıyorsun,” dedim kısık bir sesle.
Bakışlarını kaçırdı, tabağına odaklandı. “Seni değil, görevi koruyorum Elira. O kolyeyi taşıyanın yaşaması gerekiyor. Hepsi bu.” Ama sesindeki o titreme, söylediği yalana kendisinin de inanmadığını ele veriyordu. “Şimdi bunları boş ver de yemeğini bitir. Yarın gün doğmadan kapıda olacağız. Yolumuz uzun.”
Ertesi sabah uyandığımda, güneş kaledeki gri taşları henüz ısıtmamıştı. Alt kata indiğimde Arven’i çizmelerini bağlarken buldum. Masada hızlıca atıştırabileceğimiz bir şeyler vardı. Fazla konuşmadık. Ocağın üzerindeki çaydanlıktan yükselen buhar, sanki aramızdaki o son huzurlu andı.
“Eşyalarını kontrol ettin mi?” diye sordu Arven, Ashveil çantasını omuzlarken.
“Evet, her şey tamam.”
“Güzel.” Yanıma gelip belimdeki kılıcı kontrol etti, kınını biraz daha rahat uzanabileceğim bir açıya getirdi. “Dışarıda ne görürsen gör, elimi bırakma. Ve sakın... sakın seslere aldanma.”
Kalenin o devasa, ağır demir kapılarının önüne geldik. Arven, vücudunun tüm ağırlığını vererek kapıyı ittiğinde, dışarıdan içeriye buz gibi, ıslak bir sis dalgası doldu. Dışarısı tamamen gri, belirsiz bir boşluktu.
Arven kapı eşiğinde durup bana baktı. Bu kez bakışları sert değildi; sanki bana son bir kez gerçekten bakmak istiyor gibiydi. “Hazır mısın?”
Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o metalik tadı hissettim. “Hazırım.”
“O zaman gidelim,” dedi ve sisin içine ilk adımı attı. Ben de hemen arkasından, onun devasa gölgesini takip ederek, kalenin güvenli duvarlarını geride bıraktım. Artık arkamızda taş duvarlar değil, sadece bilinmezlik vardı.
İlk adımı Arven attı. Çizmesi kalenin taş zemininden çıkıp dışarıdaki ıslak toprağa bastığı an, sis onu yarı beline kadar yuttu. Ben kapı eşiğinde bir saniye duraksadım. Arkamdaki kale, her ne kadar tekinsiz olsa da, bana bir sabah sıcaklığı ve Ejder Kanı Çayı’nın tadını vermişti. Ama önümdeki o gri bilinmezlik, kaderimin ta kendisiydi.
Arven elini arkaya doğru uzattı. Avucu açık bir şekilde beni bekliyordu. “Elini ver Elira,” dedi, sesi sisin içinden boğuk ama sarsılmaz bir güvenle geldi. “Yolu ben çizeceğim, sen sadece benim ışığımda yürüyeceksin.”
Onun nasırlı, sıcak elini tuttuğumda, kalenin korunaklı dünyasından kopup sisin o nemli kucağına düştüm. Arkamızda büyük bir gürültüyle kapanan kapının sesi, eski hayatımın son yankısıydı. Artık sadece Arven, ben ve bizi yutmaya hazırlanan o bitmek bilmez gri sessizlik vardı.
Sis Sınırı’na girdiğimiz ilk birkaç metrede, dünya tamamen silindi. Ne kale görünüyor ne de gökyüzü seçiliyordu. Sadece elini tuttuğum adamın varlığı gerçeğim haline gelmişti. Onun avucundan tenime sızan o yabancı sıcaklık, kalbimde daha önce hiç uğramadığım bir kapıyı aralamış, göğüs kafesimi tatlı bir sızıyla titretmişti. Kılıcım yoktu, zırhım yoktu; ama ilk kez, o koca orduların bile söküp alamayacağı bir aidiyetle, bu karanlık yolculuğa kendimi bırakmıştım.
Devasa kapıların önüne geldiğimizde Arven durdu. Elini ağır sürgüye attı ama çekmeden önce bana baktı. Ocağın başındaki o yumuşak adamdan eser kalmamıştı; şimdi karşımda duran, bu toprakların vahşetini teninde taşıyan gerçek bir savaşçıydı. Yine de, kapıyı açmadan hemen önce o meşhur gamzesi çok kısa bir an için yeniden belirdi.
“Geriye bakma,” diye fısıldadı. “Geriye bakarsan, kale seni bırakmaz. Sis ise sadece ileriye gidenleri sever.”
Ağır metal sürgü büyük bir gürültüyle çekildi ve kapılar inleyerek açıldı. İçerideki loş ve güvenli sıcaklık, dışarıdan hücum eden buz gibi, nemli bir hava dalgasıyla paramparça oldu. Sis, kapı eşiğinde adeta canlı bir varlık gibi bekliyordu; gri, yoğun ve aç bir orman gibi önümüzde uzanıyordu.
Sis Sınırı, isminin hakkını fazlasıyla veriyordu. Burası sadece bir bölge değil, gerçekliğin çözülmeye başladığı bir eşikti. Hava o kadar yoğundu ki, nefes aldığımda ciğerlerime dolan şeyin oksijen değil de ıslak bir kül yığını olduğunu hissediyordum. Görüş mesafemiz birkaç metreye kadar düşmüştü. Adımlarımı attığım zemin, bazen sert bir kaya, bazen de bataklık gibi ayağımı içine çeken yumuşak bir dokuya dönüşüyordu.
“Yavaşla,” diye fısıldadı Arven, sesi sisin içinde yankılanmadan, sanki doğrudan kulağımın dibinde sönümlenerek. “Burada sadece gözlerinle görmezsin Elira. Ayaklarının altındaki titreşimi duy. Sis Sınırı, senin aceleciliğini besin olarak kullanır.”
Duraksadım. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Boynumdaki kolye, sisin yoğunluğu arttıkça hafif hafif titremeye, derimi karıncalandıran bir soğukluk yaymaya başladı. Işığı sönüktü ama varlığı bir pusula gibi ağır bir yük bindiriyordu omuzlarıma. Tam o sırada, sisin derinliklerinden bir ses geldi. Bir hıçkırık mıydı, yoksa kuru bir dalın kırılması mı, ayırt edemiyordum. Ama ses, sanki her yönden aynı anda geliyordu.
“Sis Avcıları,” dedi Arven, elini kılıcının kabzasına koyarak ama kılıcı çekmeyerek. “Zihnindeki en zayıf anıdan beslenirler. Onlara bir form verirsen, o formla seni avlarlar. Zihnini boşalt, Elira. Kendini bir taş gibi hisset. Duygusuz ve sessiz.”
Ancak bunu yapmak söylemekten çok daha zordu. Sisin içinden yavaş yavaş siluetler belirmeye başladı. Bunlar tam bir şekle sahip değildi; bazen uzun boylu bir insan gölgesine, bazen de çok bacaklı devasa bir örümceğin kâbusuna benziyorlardı. Sürekli değişiyor, bükülüyor ve havada asılı kalarak bize doğru süzülüyorlardı. Bir tanesi o kadar yakınıma geldi ki, etrafındaki havanın buz kestiğini hissettim. Gözleri yoktu ama bana bakıyormuş gibi bir baskı hissediyordum.
Aniden, sisin içinden annemin sesini duyar gibi oldum. “Elira... Neden gelmedin?”
Bir anlık bir zayıflıkla elim kolyeme gitti. Kolyeden yayılan gümüşi ışık, o zifiri karanlık pusun içinde kör edici bir parlaklıkla patladı. Bir an için önümü gördüğümü sandım ama bu büyük bir hataydı. Işık patladığı anda, etraftaki o belirsiz siluetlerin hepsi aynı anda çığlığa benzer bir ses çıkararak bana doğru döndüler. Işık onları korkutmamış, aksine karanlıkta parlayan bir fener gibi hepsini üzerime çekmişti.
“Işığı kapat!” diye bağırdı Arven. Bu sefer sesi sert ve emrediciydi. “Sana söyledim, ışık burada sadece bir hedef tahtasıdır!”
Sis Avcıları’ndan biri, bir duman bulutu gibi üzerime atıldı. Bıçağımı savurdum ama bıçak sanki sadece havayı kesiyormuş gibi içinden geçti. Yaratık, soğuk ve yapışkan elleriyle boğazıma sarılır gibi olduğunda, Arven’in kalede verdiği eğitimi hatırlamaya çalıştım. “Gölgeleri görmeye çalışma, onları hisset. Onların senin bir parçan olmasına izin ver.”
Gözlerimi sıkıca kapattım. Işığı, yani kolyemin o parlak sızıntısını zihnimde zorla bastırdım. İçimdeki o Noctaris damarının, o Ashveil mirasının soğuk bir nehir gibi akmasına izin verdim. Kendi karanlığımı, dışarıdaki karanlıkla birleştirdim. O an, fiziksel dünyadaki yerimi kaybettim ama etrafımdaki her şeyi hissetmeye başladım. Sis Avcıları’nın nerede durduğunu, hangi yöne hamle yapacaklarını artık gözlerimle değil, tenimdeki karıncalanmayla biliyordum.
Bir tanesi sağ çaprazımdan hamle yaptığında, gözlerim hâlâ kapalıyken bıçağımı tam olması gereken yere savurdum. Bu sefer bıçağım boşluğa değil, yoğun bir karanlık kütlesine çarptı. Bir inleme sesiyle birlikte yaratık sisin içine dağıldı.
Arven’in hemen yanımda durduğunu, onun da aynı sessizlikle avcıları birer birer savuşturduğunu hissettim. Aramızda bir konuşma geçmedi ama o an, o sisin ortasında, aramızdaki o görünmez bağın daha da sıkılaştığını anladım. O, kaybolmama izin vermiyordu ama bu yolu tek başıma yürümem için beni uçurumun kenarına kadar itiyordu.
Sis Sınırı’nın boğucu sessizliği içinde ilerlerken, görüş mesafemiz neredeyse bir adım ötesine geçmiyordu. Ciğerlerime dolan hava oksijen değil de ıslak bir kül yığını gibiydi; nefes aldıkça göğsümün daraldığını, genzimdeki paslı tadın daha da keskinleştiğini hissediyordum. Adımlarımın yerdeki kalın kül tabakasında çıkardığı o boğuk hışırtı, sanki görünmez kulaklar tarafından dinleniyormuşuz gibi bir huzursuzluk yaratıyordu. Tam o sırada, Arven aniden durdu. Eli refleks olarak kılıcının kabzasına gitti ama bu seferki duruşu bir saldırı beklediği andakinden farklıydı; bir şaşkınlık, bir hesaplama vardı ifadesinde.
Sisin yoğunlaştığı gri perdenin arkasından, önce bir çift gümüş rengi parıltı gördüm. Bunlar iki göz gibi değil, sisin içine düşmüş iki küçük ay parçası gibi duruyordu. Yavaşça yaklaştığımızda, budaklı bir kaya parçasının üzerine tünemiş, dizlerini göğsüne çekmiş küçük bir siluet belirdi. Üzerinde kat kat yırtık pırtık kumaşlar vardı; yüzü is ve külle kaplanmış olsa da bakışları binlerce yılın yorgunluğunu, bu diyarın tüm kederini taşıyor gibiydi. Elinde, içine hapsedilmiş mavi parlak böceklerin cılız, tekinsiz bir ışık saçtığı küçük bir cam kavanoz tutuyordu.
“Bir Ashveil,” dedi çocuk, sesi rüzgarın kuru yaprakları sürüklemesine benzeyen, tuhaf ve cılız bir fısıltıyla. “Küllerin kokusu seninle gelmiş, yabancı. Sis seni uzun zamandır bekliyordu.”
Arven’in kılıcını çekmemesine rağmen bedenindeki gerginlik geçmemişti. Gözlerini bir an bile çocuğun üzerinden ayırmıyor, her hareketini tartıyordu. Bu erkek çocuğu da kim? Diye geçirdim içimden. Tahminen sekiz dokuz yaşlarında duruyordu. Arven gibi her gölgeyi tanıyan biri bile şu an duraksıyorsa, bu varlık sisin kendisinden bile daha tekinsiz olmalı. Burası bir mezarlıksa, bu çocuk o mezarlığın hiç uyumayan bekçisi mi? Arven’in yüzündeki o aşılmaz buz tabakasında ilk kez bir tereddüt izi gördüm; bu çocuğu daha önce hiç görmediği, onun hakkında hiçbir bilgisinin olmadığı aşikardı.
“Sen kimsin?” diye sordu Arven, sesi bir kamçı gibi şakladı. “Bu sisin içinde nefes alan hiçbir canlı kalmamış olmalıydı.”
Çocuk cevap vermek yerine o gümüşi gözlerini bana dikti. Gözbebekleri yoktu; sadece saf, metalik bir parlaklık... Bakışları kolyemdeki Gerbera çiçeğine takıldığında, yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. “Ben Kael,” dedi, sesi boşlukta yankılanarak. “Annen... O çiçeği buraya ektiğinde toprak can çekişmiyordu, ağlıyordu. Herkes sisin sadece sakladığını sanır ama sis aynı zamanda korur.”
Kael kayadan aşağı bir hayalet gibi süzüldü; ayakları yere değdiğinde hiçbir ses çıkmıyordu, sanki ağırlığı yoktu. “Sizi oraya ben götürebilirim,” dedi kavanozundaki mavi ışıkları hafifçe sarsarak. “Gümüş Matem Vahası’na... Sisin kalbinin attığı yere. Ama dikkat et Ashveil, oradaki çiçekler sadece kederle beslenir. Senin kederin onlara yetecek mi?”
Arven bana baktı, sonra tekrar Kael’e. Bu bilinmezliğe güvenmek zorunda olmaktan nefret ettiği her halinden belliydi. Ancak haritayı tekrar çıkardığında, kan kırmızısı damarların tam da Kael’in işaret ettiği yöne doğru delice bir hızla aktığını gördü.
“Buradan hemen çıkmıyoruz,” dedi Arven, gözlerini haritadan ayırmadan. “Sis sadece avcıları değil, aynı zamanda bu diyarın en eski sırlarını da saklar. Eğer annenin neden o çiçeği seçtiğini anlamak istiyorsan, sınırın ötesine geçmeden önce köklerin nereye uzandığını görmen gerek.”
Kael’in küçük silueti sisin içinde bir yanıp bir sönüyor, elindeki kavanozdan yayılan o tekinsiz mavi ışık bize tek güvenli yolu açıyordu. Arven’in sessiz ama tetikteki gölgesi eşliğinde, bu gizemli çocukla birlikte sisin en derin sırrına doğru yürümeye başladık.
Kael’in küçük silueti sisin içinde bir yanıp bir sönüyor, elindeki kavanozdan yayılan o tekinsiz mavi ışık bize tek güvenli yolu açıyordu. Arven’in sessiz ama tetikteki gölgesi eşliğinde, bu gizemli çocukla birlikte sisin en derin sırrına doğru yürümeye başladık.
Yol ilerledikçe sis, sanki Kael’in kavanozundaki mavi ışığın önünde eğiliyor, ona itaatkar bir yol açıyordu. Arven’in huzursuzluğu her adımda daha da belirginleşiyordu; kılıcının kabzasını sıkan parmaklarının eklemleri beyazlamıştı. Gözleri sürekli etrafı tarıyor, bir yandan da önümüzde adeta süzülerek ilerleyen bu tuhaf çocuğu çözmeye çalışıyordu.
“Kael,” dedim, sesim sisin yoğunluğunda boğulsa da merakıma engel olamayarak. “Nasıl oluyor da burada, bu zehirli pusta hayatta kalabiliyorsun? Kimsesiz misin? Burası bir çocuk için... fazla sessiz değil mi?”
Kael durmadı, başını bile çevirmedi ama o cılız, rüzgarı andıran sesiyle yanıtladı: “Ben sisin evladıyım, Ashveil. Zaman burada akmaz, sadece birikir. Ben kaybolan anıların bekçisiyim. İnsanlar buraya unutmak için gelirler ama sis hiçbir şeyi unutmaz. Ben de unutmam.” Duraksadı, kavanozundaki mavi böcekler heyecanla kanat çırptı. “Ben ne canlıyım ne de ölüyüm; ben sadece buradayım. Sizin ‘sessizlik’ dediğiniz şey, benim için binlerce insanın aynı anda fısıldamasıdır.”
Arven araya girdi, sesi bir sorgu yargıcı kadar soğuk ve keskindi. “Annesinden bahsettin. Onu gerçekten gördün mü yoksa zihnimizdeki kırıntıları mı okuyorsun, çocuk?”
Kael bu sefer durdu. Yavaşça Arven’e döndü. O gümüşi, gözbebeği olmayan gözleri Arven’in ruhunun en karanlık köşelerine bakıyor gibiydi. “Veyrith,” dedi Kael, Arven’in unvanını bir sırrı ifşa eder gibi telaffuz ederek. “Senin kılıcın ne kadar çok can aldıysa, bu sis de o kadar çok gözyaşı sakladı. Onun annesini gördüm. Gözlerinde senin bugün Elira’ya bakarken saklamaya çalıştığın o aynı korku ve kararlılık vardı. O buraya geldiğinde, sis ona boyun eğdi. Çünkü o, kederini saklamak yerine onu toprağa gömmeyi seçti.”
Arven bu sözler karşısında bir an duraksadı, yüzündeki o aşılmaz maske hafifçe çatladı ama hemen kendini toparladı. “Yürü,” dedi sadece.
Gümüş Matem Vahası’na ulaştığımızda, görüş alanımı imkansız bir manzara kapladı. Sisin o boğucu griliği aniden yırtıldı ve yerini gümüşi, ay ışığını andıran bir parıltıya bıraktı. Burası bir vaha değil, sanki yeryüzüne düşmüş bir yıldız parçasıydı. Toprağın her santiminden fışkıran binlerce gümüş rengi Gerbera çiçeği, rüzgarsız havada kendi içsel ritimleriyle hafifçe sallanıyordu. Çiçeklerin yaprakları metalik bir parlaklığa sahipti; her biri sanki saf gümüşten dövülmüş kadar ince ve keskindi.
Vahanın ortasında hava, dışarıdaki o metalik kül tadından arınmıştı. Burada sadece taze çekilmiş bir fırtınanın ve soğuk mermerin kokusu vardı. Çiçeklerin yaydığı hafif, gümüşi toz bulutu havada asılı kalıyor, her nefesimde ciğerlerimi bir nebze daha hafifletiyordu.
“Burası...” dedim, hayranlıkla etrafıma bakarak. “Burası sanki bu dünyaya ait değil.”
“Çünkü değil,” dedi Kael, kavanozunu bir kenara bırakarak çiçeklerin arasına çöktü. “Burası Solveyr’in vicdanıdır. Her gümüş yaprak, bir pişmanlığı temsil eder. Annen burayı ektiğinde, kederin sadece yakıcı bir güç olmadığını, aynı zamanda bir kalkan olabileceğini biliyordu.”
Dizlerimin üzerine çöktüm. Kolyem, göğsümün üzerinde adeta bir kor parçasına dönüşmüş, vahadaki çiçeklerle aynı frekansta zonkluyordu. Elimi en yakındaki çiçeğe uzattım. Parmak uçlarımın o soğuk yapraklara değmesiyle, kolyemden yayılan o yakıcı ısı tüm vücuduma dağıldı.
Bu çiçekler, diye düşündüm içimden, sadece annemin hatırası değil; onlar benim savaşım için dövülmüş canlı birer silah. Arven yanıma gelip sessizce bekledi. Onun bile bu gümüşi parıltı altında yumuşadığını, kılıcının kabzasını bıraktığını fark ettim. Kael’in gümüş gözleri, bu vahanın içinde sanki evine dönmüş bir yolcu gibi parlıyordu.
Gümüş Matem Vahası’nın kalbine ulaştığımızda, görüş alanımı imkansız bir manzara kapladı. Sisin o boğucu griliği burada yerini, sanki binlerce yıldız yere inmişçesine gümüşi bir parıltıya bırakmıştı. Toprağın her santiminden fışkıran binlerce gümüş rengi Gerbera çiçeği, rüzgârsız havada kendi içsel ritimleriyle, sanki görünmez bir melodiye eşlik edercesine hafifçe sallanıyordu. Kolyem, göğsümün üzerinde adeta bir kor parçasına dönüşmüş, vahadaki çiçeklerle aynı frekansta zonkluyordu. Her bir atımında, damarlarımda akan kanın gümüş rengine döndüğünü hayal ediyordum.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Toprak burada dışarıdaki kül yığını gibi kuru değil, kadife kadar yumuşak ama buz gibi soğuktu. Parmak uçlarım en yakındaki çiçeğin gümüşi yapraklarına değdiği an, zaman bir cam gibi çatladı. Bu sadece bir bitki değildi; dokunduğum şey soğuk, metalik bir dokuya sahipti ve her yaprak sanki birinin son nefesini, gizli kalmış bir hıçkırığını içinde saklıyordu.
Bu çiçekler... diye düşündüm, nefesim boğazımda düğümlenerek. Toprağın değil, doğrudan ruhun bir uzantısı gibiler. Annemin kolyedeki motifi neden bu kadar sevdiğini, neden onu göğsünün üzerinde bir kalkan gibi taşıdığını şimdi anlıyordum. Bu çiçekler Solveyr’in asırlık acısını emen gümüşten birer sünger gibiydi. Onlar parladıkça, altlarındaki toprak daha da kararıyor, diyara ait tüm karanlığı köklerine hapsediyordu.
Gözlerim açık olmasına rağmen, kolyemden yayılan o yakıcı ısıyla birlikte bir hayalin, belki de bir hatıranın içine çekildim. Sisin henüz bu kadar boğucu olmadığı, gökyüzünün gri değil de hüzünlü, derin bir maviye boyandığı eski bir zamandı. Annemi gördüm. O sarsılmaz duruşuyla diz çökmüş, toprağa çıplak elleriyle bir çukur kazıyordu. Ancak tırnaklarının arasına dolan şey çamur değil, gümüşi bir ışıktı. Elindeki gümüş kolyeyi toprağın kalbine bastırdı ve dudaklarından dökülen fısıltı rüzgârı bile susturdu: “Bu sadece bir çiçek değil Elira, bu bir mühür. Kederin bittiği yerde sırlar başlar ve sırlar, sadece doğru anahtar tarafından uyandırılmayı bekler.”
Bakışlarını aniden boşluğa, tam olarak benim durduğum, yıllar sonrasının o karanlık noktasına çevirdi. Gözlerindeki o sönmeyen ateşten bir parça, sanki zamanı yırtıp gelerek ruhuma dokundu. “Gölgeyi ışığa boğma Elira, ona hükmet,” dedi haritadaki yazının aynısını kalbime mühürler gibi fısıldayarak. O an çiçeğin sırrını anladım: Gerbera, bu topraklardaki karanlığı yok etmek için değil, o karanlığı bir zırh gibi kuşanmak, onu hapsetmek ve yönlendirmek için yaratılmıştı. O, bir Ashveil’in ruhuna giydirilmiş çelikten bir eldivendi.
Görüntü bir anda dağıldığında kendimi tekrar Arven ve Kael’in yanında buldum. Nefes nefeseydim, göğsümün hızla inip kalkışı sessiz vahanın içinde gürültülü bir yankı bırakıyordu. Kolyemden yayılan o kavurucu ısı yavaş yavaş çekiliyor, yerini tatlı bir sızlamaya bırakıyordu.
“O buradaydı,” diye fısıldadım, sesim bir yaprak hışırtısı kadar titrek ama bir o kadar da emindi. “Bu bahçeyi o ekti. Ama bu sadece bir bahçe değil Arven... Burası bir cephanelik. Karanlığın kalbinde patlamayı bekleyen bir gümüş madeni.”
Arven yanıma geldi. Gölgesi, gümüş çiçeklerin üzerine düştüğünde parıltıları kısa bir an için bastırdı. Elini omzuma koydu; dokunuşu her zamanki gibi mesafeli, bir asker disiplinindeydi ama bu sefer parmak uçlarında destek verircesine, “Buradayım” diyen daha sıkı bir kavrayış vardı. “Harita burayı işaret ediyordu,” dedi, sesi vahanın gümüşi sessizliğinde ağır bir mermer gibi yankılanarak. “Annen sadece bir yol çizmemiş Elira. O, bu yolu yürüyebilmen için gereken ham maddeyi bizzat toprağa, senin ellerine gömmüş. Şimdi o gücü kuşanma vakti.”
Kael, o gümüşi, gözbebeği olmayan gözlerini kırpmadan beni izliyordu. Elindeki kavanozu bir çiçek kümesinin üzerine tuttu; mavi böceklerin ışığı gümüş yapraklarda kırılıp yüzüne tuhaf gölgeler düşürüyordu. “Bir yaprak kopar Ashveil,” dedi Kael, sesi bin yıllık bir kehaneti okur gibi ciddileşerek. “Annenin kederi artık senin kalkanın, onun sırları ise senin kılıcın olmalı. Bu yaprak, önündeki o dilsiz ve mutlak karanlıkta sana rehberlik edecek tek gerçek şey.”
Kederden güç almak... Bu düşünce zihnimde yankılanırken, yıkımı kucaklamak dedikleri bu muydu?
Eğilip en parlak, en keskin duran çiçeğin gümüşi bir yaprağını kopardım. Yaprak parmaklarımın arasında buz gibiydi, adeta diri bir metal parçası gibi titriyordu. Arven’in kalede, o tozlu salonun soğukluğunda verdiği eğitimi hatırladım. “Hisset,” demişti. Yaprağı yavaşça, törensel bir dikkatle bıçağımın namlusuna sürdüm.
O an inanılmaz bir şey oldu. Çelik, yaprağın değdiği noktadan itibaren saniyeler içinde ay ışığıyla yıkanmış gibi kutsal, beyaz bir parıltıyla kaplandı. Bıçağın ağırlığı değişmiş, sanki kolumun bir uzantısı haline gelmişti. Artık sadece bir metal parçasını değil; annemden kalan o soğuk, asil ve hükmedilmesi gereken kadim sırrı ellerimde tutuyordum.
Arven bıçağın parıltısına bakarken hafifçe başını salladı. “Güzel,” dedi kısık bir sesle. “Artık karanlık seni gördüğünde sadece bir kurban değil, kendi sonunu görecek.”
Gümüş Matem Vahası’nın o gerçeküstü, zamanın dışına taşmış sessizliğinde, kopardığım gümüş yaprağın bıçağımın soğuk çeliğiyle birleşip onu kutsal bir ışığa boğmasını izliyordum. Parmak uçlarım hâlâ kederin metalik soğukluğuyla karıncalanıyordu. O sırada arkamda, kül yığınlarının üzerinde tok ama bu sefer tehditkar olmayan adımların sesini duydum. Arven yaklaşıyordu. İçimden bir ses, az önceki vizyonun etkisinden çıkamamışken, yeni bir amansız dersin başlamak üzere olduğunu fısıldadı. Sırtımı dikleştirdim, kendimi sert bir komuta hazırladım.
Ancak Arven, alışık olduğum o mesafeli, bir gölge kadar ulaşılmaz duruşunun aksine, sessizce yanıma kadar geldi ve bir şövalyenin sadakatiyle dizlerinin üzerine çöktü. O an nefesimi tuttum. Elini, gümüşi parıltılar saçan çiçeklerin arasına uzattı; o nasırlı, kılıç tutmaktan ve can almaktan sertleşmiş, boğum boğum olmuş parmaklarıyla en parlak, en diri gerberaları seçmeye başladı.
Şaşkınlığım katlanarak artıyordu. Ne yapıyor? Diye geçirdim içimden. Bu adam, az önce beni öldüresiye dövüşmeye zorlayan, duygularımı bir zayıflık olarak gören Arven mi? Onu izlerken, ellerinin o kaba ve savaşçı görüntüsüne inat, inanılmaz bir zarafetle çiçek saplarını birbirine doladığını gördüm. Bir taç örüyordu. Her hareketi o kadar özenli, o kadar yavaştı ki; sanki her ilmekte Solveyr’in yaralı ruhuna bir dikiş atıyordu. İçimdeki o dinmek bilmeyen, fırtınalı denizlerin hırçınlığı, onun bu beklenmedik sakinliği karşısında usulca duruldu. Kalbimde, bu tekinsiz diyarın ayazında asla filizlenmeyeceğini sandığım sıcak bir his, ince bir sızı gibi yükseldi.
Arven işini bitirdiğinde başını yavaşça kaldırdı ve doğrudan bana baktı. Gözlerindeki o keskin, kınından yeni çıkmış bir kılıç kadar parlak ve soğuk olan gri parıltı, vahadaki gümüşi ışıkların yansımasıyla ilk kez kırılmıştı. Sanki o buzdan bakışların arkasındaki fırtınalı karanlık deniz durulmuş, yerine derin bir durgunluk gelmişti.
“Rivayete göre,” dedi sesi; az önceki sert komutanın sesi değil, sisin içinden gelen eski bir ezgi gibi hafif ve hikâye anlatıcısı kadar büyüleyiciydi. “Bir zamanlar genç bir çift, sık sık bir çiçek tarlasında buluşur ve sevgi dolu anlar paylaşırmış. Bir gün, genç adam, sevgilisinin yüzündeki o eşsiz gülümsemeyi ölümsüzleştirmek, onu zamanın yıkımından korumak için gerberaların en parlak renklerinden bir taç yapar. Ona der ki: ‘Bu çiçekler, senin neşeni ve henüz kirlenmemiş masumiyetini yansıtıyor.’ O günden sonra gerbera, bu topraklarda sadece bir çiçek değil, mutluluğun ve saf duyguların, yıkılmayan bir kalbin simgesi olarak anılmış.”
Dudaklarımda küçük, hüzünlü ve bir o kadar da içten bir gülümseme belirdi. Solveyr’in bu boğucu karanlığından, genzimi yakan kül kokusundan ve Sis Avcıları’nın zihnimi tırmalayan fısıltılarından sonra bu hikaye, ruhumun en ücra köşesinde sönmeye yüz tutmuş o zayıf ışığı devasa bir meşaleye dönüştürmüştü.
Arven taç örmeyi bitirdiğinde, parmaklarıyla saçlarımın arasına karışan kül tozlarını hafifçe geriye itti. Dokunuşu o kadar hafifti ki, bir an onun gerçek olup olmadığını sorguladım. Dikkatlice başımı eğdirdi ve elleriyle ördüğü, gümüş ışıklar saçan o tacı, bir kraliçeye taç giydirircesine başıma yerleştirdi. Tacın ağırlığı, başımda bir koruma çemberi gibi hissettiriyordu.
Gözlerimin tam içine, o çözemediğim gizemli derinliğiyle bakarken sesi iyice alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü. Aramızdaki o aşılmaz, yüksek duvarların bir anlığına sarsıldığını, üzerindeki buzların çatlayıp döküldüğünü hissettim.
“Ben de senin bu yüzündeki gülümsemeyi ölümsüzleştirmek için bunu sana yaptım, Elira,” dedi, her kelimesi ruhuma kazınarak. “Ne olursa olsun, bu pusun içinde ne kadar büyük acılar yaşarsan yaşa, hep bu gülümsemeni bana sun. Yolumuz ne kadar kararırsa kararsın, sana karşı ne kadar sert olursam olayım, seni korumak adına sana ne yaparsam yapayım… Bu tacın sana hatırlattığı o içindeki masumiyeti asla kaybetme. Çünkü o masumiyet, bu diyarın sahip olduğu son gerçek hazine.”
O an bir şeyi çok net anladım: Arven’in kaledeki o acımasız eğitimi, boğazıma dayadığı kılıç ve beni uçurumun kenarına kadar itişi aslında bir nefretin değil, en derin koruma içgüdüsünün sonucuydu. Beni bir taş gibi yontuyordu ki, dışarıdaki karanlık beni parçalayamasın. Bana bir kurtarıcı değil, kaçamayacağım bir kader olduğunu söylemişti; ama şimdi, başımdaki o gümüş taçla, bu sert kaderin kalbinde bile merhametin ve sadakatin bir vaha gibi var olabileceğini fısıldıyordu.
Bakışlarım ona takıldığında, zihnimdeki cellat imgesi yerini bir rehbere bıraktı. Artık o, karanlıktaki pusulamdı; başımdaki gümüş taç ise aramızdaki en sessiz ama en güçlü yemine dönüşmüştü.
Vahanın gümüşi parıltısını ve Arven’in o kısa süreliğine aralanan ruhunun sıcaklığını arkamızda bırakarak yeniden sisin gri pençeleri arasına daldık. Başımdaki tacın gümüş yaprakları, her adımımda saçlarımın arasında hafifçe kıpırdıyor, varlığını bir hatırlatıcı gibi başımda hissettiriyordu. Bu artık sadece bir süs değildi; Arven’in bana sunduğu o gizli vaadin, karanlıkta kaybolmamam için başıma yerleştirdiği bir çapayı andırıyordu.
Kael, elindeki kavanozla bir fener gibi önümüzden süzülürken adımları hiç ses çıkarmıyordu. Yol boyunca sis daha da koyulaştı, sanki görüş alanımızı değil, varlığımızı da yutmak istiyordu. Kael, yürürken başını hafifçe arkaya eğdi, gümüş gözleri boşlukta bir şeyler arıyor gibiydi.
“Zaman daralıyor, Ashveil,” dedi Kael, sesi sisin içindeki bir rüzgâr fısıltısı kadar hüzünlüydü. “Sis artık sizi misafir olarak görmüyor. O, yabancı olanı sindirmeyi sever. Nefesinizi bile çalmadan önce buradan çıkmalıyız. Büyük Sessizlik Kapısı, bu diyarın yalanlara tahammül edemediği tek yerdir.”
Her adımımızda etrafımızdaki dünya biraz daha sönümleniyordu. Önce rüzgârın sesi kesildi, sonra ayaklarımızın altındaki külün hışırtısı. Öyle bir noktaya geldik ki, kendi nefes alışım bile kulaklarımda gök gürültüsü gibi yankılanmaya başladı. Kael durdu, kavanozundaki mavi böcekler heyecanla camın duvarlarına çarparak son ışıklarını saçtılar.
“Benim sınırım burası,” dedi Kael, sesi artık bir fısıltıdan bile daha zayıftı. “Sessizlik beni tanımaz, çünkü ben sadece hatıralardan ibaretim. Kapıya gidin, ama sakın unutma Elira; kapı senin sadece dışarıdaki sesini değil, içindeki fırtınayı da duyar. Eğer zihnini susturamazsan, o mermer senin mezar taşın olur.”
Kael, bir duman bulutu gibi sisin içinde gözden kaybolduğunda, karşımızda o devasa yapı bir duvar gibi yükseldi: Büyük Sessizlik Kapısı.
Kapı, sanki gece gökyüzünden bir parça koparılıp bu lanetli topraklara sertçe çakılmış gibi simsiyahtı. Pürüzsüz mermer yüzeyinde ne bir kulp ne de bir kabartma vardı; sadece mutlak, sonsuz bir hiçlik hissi yayıyordu. Yaklaştıkça, sessizliğin sadece bir işitme meselesi olmadığını fark ettim; bu fiziksel bir basınçtı, kulak zarımı zorlayan, göğüs kafesimi daraltan bir ağırlık.
Arven kılıcına dayanarak bir adım geri çekildi. Karanlığın içinde sadece onun o çelik gibi sert bakışlarını seçebiliyordum. “Annen bu kapıdan geçerken kederini bir silah olarak kullanmıştı,” dedi, sesi sessizliğin içinde bir kırbaç gibi şaklayarak. “Şimdi sıra sende. Başındaki tacın masumiyetini ve elindeki bıçağın gümüş sırrını birleştir. Sessizliğe ancak kendi hakikatinle cevap verebilirsin. Hadi Elira, kapıyı değil, kendi içindeki o gürültülü korkuyu aç.”
Yutkundum. Kapının buz gibi, pürüzsüz yüzeyine titreyen elimi koydum. Temas ettiğim an, dünya etrafımda bir fırtına gibi dönmeye başladı. Zihnimde babamın ölümü, annemin gidişi, kaledeki o sert antrenmanlar ve Arven’in tacı başıma yerleştirirkenki o alışılmadık fısıltısı birbirine karıştı. Hepsi aynı anda bağırıyordu.
Ya başaramazsam? Diye düşündüm. Ya içimdeki bu gürültü, annemin bıraktığı mirastan daha güçlüyse?
Sessizlik, bir çığlık gibi içime dolmaya başladı. Kulaklarımda Solveyr’in ölülerinin yakarışları yankılanıyordu. Kapı benden tüm bu gürültüyü kusmamı istiyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım, başımdaki gümüş tacın soğukluğunu bir rehber gibi kabul ettim. Arven’in “kendini bir taş gibi hisset” deyişini hatırladım. İçimdeki Ashveil mirasının o soğuk nehir gibi akmasına izin verdim. Kendi içimdeki fırtınayı dindirdim; korkuyu susturdum, öfkeyi bastırdım. Sadece varlığımı bıraktım oraya.
O an, simsiyah mermerin merkezinden gümüşi bir ışık sızdı. Hiçbir ses çıkmadı ama mermer yüzey, tıpkı kolyemdeki çiçek gibi ağır ağır yapraklarını açmaya, iki yana doğru çözülmeye başladı.
Kapının buz gibi, pürüzsüz yüzeyine avuçlarımı yasladığım an, dünya arkamda büyük bir gürültüyle çöktü. Arven’in o sert, güven veren varlığı bir anda silindi; sanki evren sadece ben ve bu kapıdan ibaret kalana dek her şeyi yuttu. Arkamı dönmek, ismini haykırmak istedim ama boğazım bir kum fırtınasıyla dolmuş gibiydi.
Neden gelmiyor? Neden beni bu hiçliğin ortasında tek başıma bıraktı? Diye geçirdim içimden. O an anladım; burası bir geçit değil, bir tartıydı. Ve Arven, benim ruhumun ağırlığını taşıyamazdı. Bu kapıdan sadece “çıplak” olanlar, yani sırlarından ve korkularından başka hiçbir şeyi kalmayanlar geçebilirdi. Arven dışarıda kalmıştı çünkü o, benim savaşımın değil, sadece yolumun bir parçasıydı.
O anda, kapının siyah mermerinden simsiyah, mürekkep gibi koyu bir sıvı sızmaya başladı. Bu sıvı yere damlamıyor, aksine yerçekimine meydan okuyarak kollarımı bir sarmaşık gibi sarıyordu. Soğukluğu, kemiklerimin içine kadar işleyen bir iğne gibiydi. Kapının yüzeyi aniden bir ayna gibi dalgalandı ve o an, hafızamın en karanlık odasına hapsedilmiş o gece, tüm dehşetiyle karşıma dikildi.
Vadi’deki evimiz... Alevlerin gökyüzünü bir canavar gibi yalayışı ve burnuma çarpan o yanık odun kokusu. Babamı gördüm. Yüzü kan içindeydi, gözlerindeki o son ışık sönmek üzereyken bana bakıyordu.
“Elira... Neden bizi o ateşin içinde bıraktın?” dedi babam. Sesi, mezarın derinliklerinden gelen topraksı bir uğultu gibiydi. “O gölgeyle, elleri kanlı o adamla gitmek için mi bizi feda ettin?”
Yüreğimde devasa bir gedik açıldı. Göğsüm sessiz bir çığlığa dönüştü: Hayır, ben sizi bırakmadım! Sadece hayatta kalmaya çalıştım! Ama kapının önündeki yansımam bana acımadı. Annemin yüzü belirdi babamın yanında. O her zamanki huzurlu ifadesi yoktu; hayaleti, tıpkı kolyemdeki gümüş gibi soğuk ve uzaktı. “Sırrımı taşıyamıyorsun, küçük kuşum,” diye fısıldadı. “Kederin senin tacın olmuş ama içindeki suçluluk senin prangan.”
Siyah sıvı artık boynuma kadar yükselmiş, nefesimi kesmeye başlamıştı. Kapı, benim sessizliğimi değil, bu gürültülü vicdan azabımı emerek güçleniyordu. Boğuluyordum. Kendi ailemin hayaletleri tarafından karanlığın içine çekiliyordum.
Arven! Diye bağırdım zihnimde. Yardım et! Ama o gelmedi. Gelmeyecekti. O an, kaledeki o amansız eğitimi hatırladım; kılıcının ucu boğazımdayken bana söylediği o tek cümleyi: “Karanlıkta kimse elini tutmaz Elira, karanlıkta sadece kendi gölgenle dövüşürsün.”
Başımdaki gümüş tacın gümüş yaprakları alnımı yakmaya başladı. O an, Arven’in tacı takarkenki o alışılmadık fısıltısı, babamın ve annemin suçlamalarını bir bıçak gibi kesti: “Bu tacın hatırlattığı masumiyeti kaybetme.” Gözlerimi kapattım. İçimdeki o suçluluk duygusunu, o yangını söndürmeye çalışmadım; aksine onu kucakladım. “Evet,” diye fısıldadım, sesim kapının mutlak sessizliğinde yankılandı. “Sizi bıraktım. Korktum. Kaçtım. Ama şimdi, sizin için geri dönüyorum.”
O an, kederim bir zayıflıktan çıkıp bir iradeye dönüştü. İçimdeki Ashveil mirası, o soğuk nehir, damarlarımda delice bir hızla akmaya başladı. Kendi karanlığımı, kapının karanlığına bir mızrak gibi sapladım. Artık korkmuyordum; çünkü kaybedecek hiçbir şeyim kalmadığını, zaten her şeyimi o yangında bıraktığımı kabul etmiştim.
Aniden, siyah sarmaşıklar parmaklarımdan aşağı süzülerek küle dönüştü. Babamın ve annemin görüntüleri, bir camın tuzla buz olması gibi dağılarak gümüşi zerreler halinde havaya karıştı. Kapının mermer yüzeyi, ilk kez bir teslimiyetle önümde çözülmeye başladı.
Devasa kapı kanatları, hiçbir gürültü çıkarmadan, sanki bir devin son nefesiyle iki yana açıldı. Eşiğin hemen ardında, Arven’i gördüm. Kapının dış tarafında, kılıcını toprağa saplamış, başı öne eğik bir halde bekliyordu. Beni gördüğünde, yüzündeki o her zamanki sert ifadeye bir anlığına garip bir şaşkınlık ve derin bir saygı karıştı. Gelmemişti çünkü gelmesi yasaktı; ama orada, o karanlığın sınırında beni beklemişti.
“Beni neden yalnız bıraktın?” dedim, sesim hem öfkeli hem de yorgundu.
Arven yavaşça ayağa kalktı, kılıcını kınına sokarken gözlerindeki gri parıltı kapıdan sızan ışıkla birleşti. “Seni yalnız bırakmadım Elira,” dedi, sesi vadi rüzgarı kadar ağırdı. “Seni kendinle baş başa bıraktım. Çünkü o kapıdan seninle geçseydim, içeride gördüğün cellat ben olurdum. Ve ben, seni öldürmek zorunda kalırdım.”
Kapının ardında bizi bekleyen şey Morveth’in ormanları değildi. Sisin tamamen çekildiği, ay ışığının sanki sadece burayı aydınlatmak için var olduğu, bembeyaz mermerlerle kaplı, uçsuz bucaksız bir avluydu. Ve avlunun tam ortasında, elinde gümüş bir asa tutan, yüzü derin bir kapişonun ardında gizli o gölge, sanki bin yıldır bizi bekliyormuş gibi duruyordu.
“Sessizlik bitti,” dedi Arven, elimi sıkıca tutarak beni arkasına çekti. “Şimdi gerçek hesaplaşma başlıyor.”
Avlunun beyaz mermerleri, gökyüzündeki soluk ayın altında bir kefen gibi parlıyordu. Sis Sınırı’nın o boğucu, küllü havasından sonra buradaki mutlak netlik ürkütücüydü. Her şey fazla belirgin, fazla keskindi. Arven’in elimin üzerindeki baskısı, tenime kazınan bir mühür gibiydi; sıcaklığı, az önce kapının içinde donan ruhumu yavaş yavaş çözüyordu. Ama zihnim hâlâ o karanlık mermerin içindeydi.
Beni kendimle baş başa bıraktı... diye tekrarladım içimden. Çünkü içeride gördüğüm cellat o olurdu. Arven’in bu sözü, ruhumda yeni bir yara açmıştı. Demek ki o da biliyordu; ona duyduğum güvenin altında, bir gün beni mahvedeceğine dair beslediğim o gizli korkuyu görmüştü. Kapı, sakladığımız her şeyi bir aynaya dönüştürmüştü.
Avlunun ortasındaki gölge, biz yaklaştıkça daha da heybetli görünmeye başladı. Etrafındaki hava, sanki görünmez bir ateşin üzerinde dalgalanıyormuş gibi titriyordu. Elindeki gümüş asa, her yere vurduğunda mermer zeminde dairesel bir ışık dalgası yayıyor, bu dalga ayaklarımıza ulaştığında kemiklerimi titretiyordu.
“Yalnız gelmedin, Küçük Ashveil,” dedi gölge. Sesi bir insanın boğazından çıkmıyormuş da, iki kayanın birbirine sürtünmesiyle oluşuyormuş gibi mekanik ve derindi. Bu ses, binlerce yılın ağırlığını taşıyor, her kelimesiyle ruhumu tırmalıyordu. “Yanında bir Veyrith getirmek... Annenin sadakat anlayışı her zaman biraz... kusurluydu. Tıpkı onun sana olan yalanları gibi.”
Arven, beni yavaşça arkasına doğru iterken kılıcının kabzasını kavradı. O her zamanki saldırgan duruşu yoktu; bu sefer daha savunmacı, daha korumacıydı. Gözlerindeki gri parıltı, karşıdaki gölgeye sabitlenmişti. “O artık sadece bir Ashveil değil,” dedi Arven, sesi boş avluda yankılanarak, bir kılıcın keskinliğiyle. “O, Sessizlik’ten sağ çıkan tek mirasçı. Ve sen, Yeminbozan Theron... Onun yolundan çekileceksin.”
Gölge, kapişonunu yavaşça geriye itti. Karşımızdaki bir insan değildi; yüzü, kırık gümüş parçalarından bir maske gibi inşa edilmiş, göz yuvalarından sadece saf, mor bir duman sızan kadim bir varlıktı. Bir zamanlar annemle bir geçmişi olmalıydı, bu apaçık ortadaydı. Asasının ucundaki o gümüş işlemeler, kolyemdeki Gerbera motifiyle birebir örtüşüyordu. Bu tesadüf olamazdı. İçimi kavuran bir öfke yükseldi. Babam alevler içinde can verirken, annem bu karanlık mabetlerde bu tür varlıklarla mı pazarlık yapmıştı?
“Annen,” dedi Yeminbozan Theron, asasını yere sertçe vurarak. Mermer zemin, Theron’un her darbesinde titriyor, çatlaklar oluşuyordu. “Buraya geldiğinde bir bedel ödedi Elira. O bedel sensin. Senin kanın, bu diyarın kapılarını sonsuza dek kapatmak ya da tamamen açmak için gereken tek anahtar. Tıpkı annenin seni bir anahtar olarak kullanması gibi.”
Aniden, avlunun mermer zemininden gölge elçileri, tıpkı sudan çıkan boğulmuş hayaletler gibi belirmeye başladı. Sayıları onlarlaydı; her biri simsiyah, dumanlı siluetler. Etrafımızı bir çember gibi sararken, Arven kılıcını kınından bir şimşek hızıyla çıkardı. Gümüş yaprakla kutsanmış bıçağım ellerimde titriyordu; ama bu sefer korkudan değil, içimde patlamaya hazır olan o Noctaris gücünden dolayı.
“Arkana bakma,” diye fısıldadı Arven, sırtını sırtıma yaslayarak. Sesindeki güven, tüm gölgeleri dağıtabilecek kadar güçlüydü. “Tacın masumiyetini unutma ama kılıcın kederini serbest bırak. Şimdi, annenin sana bıraktığı o ‘cephaneliği’ kullanma vakti.”
Arven bir haykırışla ilk gölgeye hamle yaptığında, avludaki o kusursuz sessizlik bin parçaya bölündü. Kılıcı havayı bir yırtıcı gibi kesti. Artık kaçış yoktu. Beyaz mermerler, birazdan dökülecek olan o eski ve karanlık kanla boyanacaktı. Benim kanımla ya da onlarınkiyle...
Arven bir haykırışla ilk gölgeye hamle yaptığında, avludaki o kusursuz sessizlik bin parçaya bölündü. Kılıcının vızıldayarak havayı kesişi, kulaklarımda bir müzik gibi yankılandı. Gölge elçileri, Theron’un emriyle üzerimize doğru hücum ettiler; hepsi simsiyah, dumanlı siluetlerdi ve her birinin içinden, karanlıkta parlayan mor noktacıklar, göz gibi süzülüyordu.
Korkma Elira, diye fısıldadım kendi kendime. Bu sadece bir gölge. Sen ise Ashveil’sin. Sen karanlığın kendisisin.
Elimdeki gümüşle kutsanmış bıçağım adeta kendi kendine hareket ediyormuş gibiydi. İlk gölge bana doğru atıldığında, kaledeki o sonsuz antrenmanlar zihnimde bir şimşek hızıyla canlandı. Arven’in sert sesi kulaklarımda yankılandı: “Gölgeler ağırdır Elira, onları hisset. Onlar senin bir parçan olsun.”
Bıçağımı savurdum. Çeliğin gümüşle birleşen parlaklığı, gölgenin içinden bir kesik açtı. Yaratık, can çekişen bir duman bulutu gibi dağıldı, arkasında sadece acı bir koku ve hafif bir gümüş tozu bırakarak. İşe yarıyor! Diye içimden haykırdım. Annemin sırrı, Arven’in dersleri... hepsi bir araya geliyor!
Bir başka gölge sağ çaprazımdan üzerime atıldı. Bıçak savurmak yerine, vücudumun ağırlığını kullanarak gölgenin yanından sıyrıldım. Başka bir gölgeye çarptığında, ikisi de bir domino taşı gibi devrildi. Kendimi Arven’in bir gölgeyi mermer zemine çivilemesini izlerken buldum. Kılıcı, yaratığın dumanlı bedenini delip geçmişti ve gölge, acıyla bükülerek dağılıyordu.
“İyi,” diye tısladı Arven, bir yandan kendi gölgeleriyle boğuşurken. “Onları hissediyorsun.”
Gümüş taç, alnımda hafifçe zonkluyordu. Theron’un bana yaptığı o suçlamalar, zihnimde birer zehirli ok gibiydi ama şimdi, tacın gümüşü o okları saptırıyordu. Annemin o son fısıltısını hatırladım: “Bu bir çiçek değil Elira, bu bir mühür.” Benim kederim, benim suçluluğum artık birer silah olmuştu.
Önümdeki gölgelerden biri devasa pençeleriyle üzerime atıldı. Korku bir anlığına içimi kapladı ama hemen Arven’in yüzündeki ifadeyi hatırladım: Asla pes etme. Gözlerimi kıstım. Gölgelerin zayıf noktalarını artık daha net görüyordum; onlar sadece karanlık değil, yoğunlaşmış kederlerdi. Ve benim kederim, onlarınkini yok edebilirdi.
Bıçağımı iki elimle sımsıkı kavradım. Üzerime atılan gölgeye doğru bir adım attım, tam önümde bir kesik daha savurdum. Gümüş parlaklığı, gölgenin kalbini delip geçti ve yaratık bir çığlıkla mermer zemine yığıldı. Gümüş tozları havada dans ederek diğer gölgeleri de etkiledi; sanki bu kutsanmış toz, onların karanlık varlıklarını yakıyordu.
Theron, avlunun ortasından bizi izliyordu. Mor gözlerinden sızan dumanın yoğunlaştığını fark ettim. “Kaderine boyun eğ, Ashveil!” diye gürledi Theron. “Annenin yalanları, senin sonun olacak!”
Hayır, diye düşündüm. Benim kaderim annemin yalanları değil, benim seçimlerim olacak.
Arven, etrafımızdaki gölge çemberini inceltirken bana döndü. “Theron seni kışkırtmaya çalışıyor Elira! Onu dinleme!”
Gözlerimden bir anlığına mor bir parlaklık geçti. Bu, Noctaris kanının verdiği bir güçtü; gölgelerin zayıf noktalarını gösteren bir vizyondu. Bıçağımı havada daireler çizerek savurdum. Her darbem, gölgelerden birini dağıtıyor, onları gümüş tozuna dönüştürüyordu. Arven’in kılıcıyla benim bıçağım, avluda bir ışık ve gölge dansı sergiliyordu. Beyaz mermerler, artık gümüş tozlarıyla kaplıydı.
Son bir gölge üzerime atıldığında, bıçağımın ucuyla onu tam kalbinden vurdum. Yaratık, son bir hırıltıyla dağıldı. Avluya yeniden sessizlik çöktüğünde, etrafımızda sadece gümüş tozundan oluşan bir halı ve Theron’un hiddetli bakışları vardı. Kazanmıştık. En azından bu raundu.
Avluda, dağılan gölge elçilerinin bıraktığı gümüşi tozlar ağır ağır yere inerken, her yer ölümcül bir sessizliğe büründü. Nefes nefeseydim; göğüs kafesim, az önce serbest bıraktığım o karanlık gücün artçı şoklarıyla sarsılıyordu. Arven kılıcını indirmemiş, gözlerini Theron’un o dumanlı bakışlarından ayırmamıştı. Ancak Theron, kaybettiği küçük ordusuna rağmen sarsılmamıştı. Aksine, asasını mermere her vurduğunda çıkan o metalik ses, zihnimde açılan bir çatlak gibi büyüyordu.
“Cesaret...” dedi Theron, maskesinin altından sızan mor dumanlar şimdi daha yoğun, daha zehirli görünüyordu. “Küçük bir kuşun pençelerini çıkarması ne kadar da takdire şayan. Ama Arven, ona gerçeği söylemedin, değil mi? Onu burada, bu avluda neyin beklediğini... ve annesinin asıl mirasını.”
İçimde bir şeylerin buz kestiğini hissettim. Arven’in omuzları gerildi, kılıcını tutan parmaklarının boğumları daha da beyazlaştı. “Kes sesini Theron!” diye gürledi Arven. Sesi her zamankinden daha telaşlı, daha saklamaya çalıştığı bir korkuyla yüklüydü. “Onun zihnini zehirlemene izin vermeyeceğim.”
Neyi söylemedi? Bu soru zihnimde ansızın kopan bir fırtına gibi kopmaya başladı. Arven neden bu kadar gergin? Bu mermer avlu sadece bir geçiş yeri değil miydi?
Theron, asasını havaya kaldırdı ve asanın ucundaki Gerbera motifi, kolyemle eşzamanlı olarak uğursuz bir mor ışıkla parladı. “Elira,” dedi, sesi doğrudan zihnimin içine, o dokunulmaz sandığım odaya sızarak. “Annen buraya geldiğinde sadece bir ‘mühür’ dikmedi. O, babanın ve Vadi halkının canını, senin bu gece bu tacı takabilmen için feda etti. Vadi o gece kazara yanmadı; o yangın, senin Noctaris damarının uyanması için gereken ilk kan bedeliydi. Annen, o ateşin fitilini kendi elleriyle ateşledi.”
Dünya etrafımda bir anlığına durdu. Babamın yüzü, o alevlerin içindeki çaresiz bakışı... Gözlerimin önüne geldi. Hayır, dedim içimden, annem bunu yapmazdı. O bizi seviyordu. Ama Theron’un sesi, gerçeğin o soğuk ve paslı tadıyla ruhuma dolmaya devam etti.
“Ve Arven...” Theron, bir adım öne çıktı. “O sadık koruyucun... O gece Vadi’de kimin kılıcı parlıyordu sanıyorsun? Annenin emirlerini yerine getiren, ateşi harlayan ve kaçışını ‘kader’ gibi gösteren cellat tam yanında duruyor. O, senin kurtarıcın değil, Elira. O, annenin yarım bıraktığı eseri tamamlamak için görevlendirilmiş bir bekçi.”
Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Başımı yavaşça Arven’e çevirdim. Gözlerimdeki o saf dehşetle ona baktım. “Arven?” diye fısıldadım. Sesim bir çocuğun ağlayışı gibi cılızdı. “Doğru mu? O gece... sen orada mıydın?”
Arven bana bakmadı. Bakışları hâlâ Theron’daydı ama yüzündeki o aşılmaz mermer maske paramparça olmuştu. Çenesi titriyordu, kılıcı hafifçe yere doğru alçaldı. O sessizlik, Theron’un anlattığı her kelimeden daha ağırdı. Arven’in sessizliği, en büyük itiraftı.
Kimseye tam anlamıyla güvenmemek gerekiyormuş. Herkes seni hayal kırıklığına uğratabiliyordu.
Demek bu yüzden, diye düşündüm. Bu yüzden beni kendimle baş başa bıraktı kapıda. Çünkü içeride göreceğim cellat gerçekten de oydu. Başımdaki gümüş tacın soğukluğu artık bir koruma değil, bir hakaret gibi alnımı yakıyordu. Arven’in o vaha fısıltısı, “Sana ne yaparsam yapayım masumiyetini kaybetme” deyişi... Şimdi her şey kirli, her şey planlanmış görünüyordu.
Theron gülmeye başladı, o mekanik ve soğuk kahkahası avluda yankılandı. “Görüyorsun ya küçük Ashveil, senin masumiyetin, celladının ellerinde bir süs eşyası sadece. Şimdi söyle bana; bu kanlı tacı taşımaya devam mı edeceksin, yoksa o tacı takan elleri mi kıracaksın?”
Bıçağımı tutan elim titremeye başladı. Gümüş parıltı, yerini kararsız, mor bir duman akıntısına bırakıyordu. Arven nihayet bana döndü; gözlerinde ilk kez bir emir değil, sonsuz bir keder ve pişmanlık vardı. “Elira, dinle...” dedi ama cümlesini tamamlayamadı.
Dizlerimin bağı çözülürken, Theron’un her kelimesi ruhuma asit gibi dökülüyordu. Arven’in o gece orada olması... Babamın çığlıklarının arasında onun kılıcının parlaması... Bu düşünce, göğüs kafesimi bir balyoz gibi dövüyordu. Bakışlarım, Arven’in o kılıç tutmaktan nasırlaşmış ellerine kaydı. Bu eller mi ateşi harladı? Diye geçirdim içimden. Bu eller mi beni kucağına alıp o yangından çıkarırken aslında kendi imzasını gizliyordu?
Theron’un kahkahası avlunun mermerlerinde yankılanırken, Arven’in gözlerindeki o yıkılmışlık, o dilsiz itiraf kalbimi paramparça ediyordu. Elira olarak içimdeki çocuk “Vur ona!” diye bağırıyordu. “Seni kandıran bu adamı o gümüş bıçakla cezalandır!”
Ancak tam o anda, başımdaki tacın alnıma değen soğuk yapraklarını hissettim. Arven’in o vahadaki bakışı zihnimde şimşek gibi çaktı. “Sana ne yaparsam yapayım, bu tacın hatırlattığı masumiyeti kaybetme.” O an, zihnimin derinliklerinde bir taş yerine oturdu. Theron’un sesi neden bu kadar iştahlıydı? Neden bir canavar, benim intikam almamı bu kadar çok istiyordu?
Çünkü parçalanmamı istiyor, diye düşündüm. Eğer şimdi Arven’e saldırırsam, Theron’un ekmeğine yağ süreceğim. Annemin beni bir anahtar olarak yetiştirdiğini söylüyor; ama anahtarı çeviren el ben olmazsam, o kapı kimin üzerine kapanacak?
Arven, suçluluk duygusuyla omuzları çökmüş bir halde bana doğru bir adım attı. “Elira, ben...”
“Dur,” dedim. Sesim beklediğimden daha soğuk, daha mesafeli çıktı. Gözlerimi Arven’den ayırıp Theron’un o mor dumanlı göz yuvalarına diktim. Arven’e duyduğum öfke hâlâ oradaydı, kalbimde kor gibi yanıyordu ama bu hesaplaşma şimdiye ait değildi.
“Bizi birbirimize kırdırmak istiyorsun,” dedim Theron’a, sesim avlunun her köşesine yayılarak güçlendi. “Arven’in ellerindeki kanı kullanarak benim ellerimi kana bulamamı istiyorsun. Eğer o bir cellatsa, bu onunla benim aramdaki bir borçtur. Seninle değil.”
Arven’in bakışlarında bir anlık şaşkınlık belirdi. O aşılmaz kalkanının altından, minnet ve kederle karışık bir ışık sızdı.
“Annem beni bir bedel olarak ödemiş olabilir,” diye devam ettim, bıçağımı Theron’a doğru doğrultarak. “Arven o geceyi harlamış olabilir. Ama bugün, bu avluda duran kişi o yangından kurtulan küçük kız değil. Ben, senin o yeminlerini bozan Ashveil’im. Arven!”
Arven hemen doğruldu, kılıcını tekrar sıkıca kavradı. “Buradayım,” dedi, sesi tekrar o çelik tınısına kavuşarak.
“Kalan her şeyi sonraya bırak” dedim ona bakmadan. “Ama şimdi, bu maskeli yalanı buradan sileceğiz. Bana verdiğin o tacın hakkını ver, Veyrith. Korumaya yemin ettiğin şeyi izle.”
Bıçağımdaki gümüş parıltı, öfkemle birleşerek mora çalan keskin bir beyaza dönüştü. İçimdeki Noctaris kanı, ihanetin verdiği acıyla daha da hiddetlenmişti. Theron’un maskesinin arkasındaki o mor dumanın, yerini ilk kez bir huzursuzluğa bıraktığını gördüm.
Güvenim kırılmış olabilir, diye düşündüm içimden, ama iradem hâlâ benim. Arven’e olan nefretimi bir kenara bırakmıyorum, onu bir silah olarak saklıyorum. Ama o silah bugün Theron’un kalbine saplanacak.
“Saldır Arven!” diye haykırdım. “Hesaplaşma vaktimiz mutlaka gelecektir. Şimdi bana olan borcunu öde!”
Theron’un alaycı kahkahası, avlunun mermerlerinde asılı duran gümüş tozlarını titretirken, Arven’in omuzlarındaki o devasa suçluluk yükünü görebiliyordum. Kalbim, ona duyduğum saf nefret ile hayatta kalma güdüm arasında ikiye bölünmüştü. Hâlâ bana bakıyor, diye düşündüm. Hâlâ o geceyi, ellerine bulaşan isin kokusunu saklayabileceğini sanıyor. Ama şu an, bu ihaneti tartışacak bir lüksümüz yoktu. Theron, zayıflığımızdan beslenen bir parazitti ve bizi birbirimize kırdırarak ruhumuzu sömürmek istiyordu.
“Hesabımızı sonra göreceğiz!” diye kükredim Arven’e. “Şimdi borcunu öde!”
Arven, sözlerimin ardından sanki bir prangadan kurtulmuş gibi ileri atıldı. Kılıcı, havada gümüş bir şimşek gibi kavis çizdi. Theron asasını mermere vurduğunda, zeminden devasa kara dikenler fırladı. Arven, imkansız bir çeviklikle o dikenlerin arasından süzüldü; her hamlesi bir öncekinden daha vahşi, daha umutsuzdu. Sanki kendini ölüme atarak benden af diliyordu.
Gerçekten ölecek mi? Zihnim bu sorunun acısıyla kavrulurken, içimi amansız bir sızı kapladı. Onun sonunu getirmesi gereken kişi bendim, bu kadim varlık değil.
Ben de harekete geçtim. İçimdeki Noctaris kanı, ihanetin verdiği o yakıcı öfkeyle birleşince damarlarımda sıvı bir ateş gibi akmaya başladı. Bıçağımı iki elimle kavradım. Gümüş parıltı, yerini Theron’un özündeki o uğursuz morluğa çok benzeyen ama daha saf, daha yıkıcı bir ışığa bıraktı. Mermer zeminin üzerinden adeta uçarcasına geçtim. Theron bana doğru mor bir enerji dalgası savurduğunda, bıçağımı havada bir kalkan gibi kullandım. Gümüş ve mor ışık çarpıştığında, avlu sağır edici bir gürültüyle sarsıldı.
“Yıkıl artık!” diye bağırdım ve bıçağımı zemine, Theron’un tam ayaklarının dibine sapladım.
Gümüş yaprağın gücü, mermerin içine bir zehir gibi sızdı. Beyaz taşlar çatırdayarak yarılmaya, Theron’un kurduğu o karanlık alanı parçalamaya başladı. Theron sarsıldı, maskesinin altındaki mor dumanlar düzensizleşti. “İmkansız!” diye gürledi. “O gücü kontrol edemezsin!”
“Ben bu gücün kendisiyim!” diye haykırdım, o an annemin, babamın ve Vadi’nin tüm kederini bıçağımın ucuna topladığımı hissettim.
Ancak Theron, son bir çabayla asasını havaya kaldırdı ve doğrudan kalbimi hedef alan, karanlık maddeden oluşmuş devasa bir mızrak fırlattı. Mızrak o kadar hızlıydı ki, ne bıçağımı çekebilecek ne de yana kaçabilecek vaktim vardı. Zaman yavaşladı. Ölümün o soğuk nefesini boynumda hissettim.
Tam o anda, önüme gri bir gölge düştü.
Arven...
Arven, kendini mızrağın önüne hiç tereddüt etmeden fırlattı. O mızrak, onun kılıç tutan omuzlarını ve göğüs kafesini delip geçerken çıkan o tok ses, zihnimde bir camın kırılması gibi yankılandı. Arven’in bedeni, aldığı darbenin şiddetiyle geri savruldu ve tam önüme, dizlerinin üzerine düştü. Sırtından çıkan karanlık mızrak, mermer zemine çakılmıştı; onu oraya bir böcek gibi iğnelemişti.
“Arven!” diye feryat ettim. Öfkem, yerini tarif edilemez bir dehşete bıraktı.
Arven kan tükürerek başını hafifçe kaldırdı. Gözlerindeki gri ışık sönmek üzereydi ama hâlâ o her zamanki sertliğiyle bana bakıyordu. “Gülümse...” diye fısıldadı, sesi kanla boğulurken. “Masumiyetini... o gece ben alamadım... Theron’un da... almasına izin verme.”
O an, içimdeki gümüş ışık bir patlamaya dönüştü. Arven’in kanı, benim ayaklarımın altındaki mermerlere sızarken, kolyemdeki Gerbera motifi beyaz bir güneş gibi parladı. Arven kendini feda etmişti. Celladım, kurbanım olmuştu.
Theron, yarattığı yıkımı izlerken boş bir an yakaladı. İşte o an, bütün acımı ve ihanete uğramış ruhumu bir mızrak gibi fırlattım. Bıçağım, Theron’un gümüş maskesinin tam ortasına saplandı. Maske bin parçaya bölünürken, Theron’un varlığı acı bir çığlıkla dağılıp havaya karıştı.
Avluda mutlak bir sessizlik hakim oldu. Nefes nefese, ağır yaralı Arven’in yanına çöktüm. Başımdaki taç yan yatmış, gümüş yaprakları kanla lekelenmişti.
“Neden?” dedim hıçkırarak. “Neden beni korudun? Beni o ateşin içine atan sendin!”
Arven, titreyen elini başımdaki taca doğru uzattı ama dokunmaya gücü yetmedi. Eli mermerin üzerine düştü. “Çünkü...” dedi son bir nefesle, “Sen... benim tek... kefaretimdin.”
Bölümümüz burda bitti nasıldı
En sevdiğiniz kısım neresi olduu???
Bölüm etkileşimi
