3. bölüm · Gölge Kanı

2.Bölüm:Uykusuz Gecelerin Adı

D3lila D

Lucien Noir, o geceden sonra bir daha eskisi gibi uyuyamadı.
Moonveil ormanından döndüğünde malikânenin taş duvarları ona her zamankinden daha dar gelmişti. Kapılar ağır, koridorlar uzun, sessizlik boğucuydu. Her şey yerli yerindeydi; ama onun içinde bir şey yerinden sökülmüştü.
Adı bile olmaması gereken bir şey.

Ella.

Onu düşündüğünde kalbinin neden hızlandığını anlamıyordu. Bir yabancıydı. Kimliğini gizlemişti. Belki de yalan söylemişti. Ama gözleri… Gözler yalan söylemezdi.

Onu düşündüğünde kalbinin neden hızlandığını anlamıyordu. Bir yabancıydı. Kimliğini gizlemişti. Belki de yalan söylemişti. Ama gözleri… Gözler yalan söylemezdi.
Lucien yatağına uzandığında, gözlerini kapatır kapatmaz onu görüyordu.
Rüyalarında orman hep aynıydı. Ay hep aynı yerde dururdu. Ama Ella her seferinde biraz daha uzakta olurdu. Ona seslenirdi ama sesi rüzgâra karışır, kelimeler yere düşmeden kaybolurdu.

“Ella,” derdi uykusunda.
“Dur.”
Ama Ella her defasında arkasını döner, yüzü bulanıklaşırdı. Tam ona ulaşacakken… uyanırdı.

Ter içinde.

Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atarken, elini uzatırdı. Yanında kimse olmazdı. Sadece karanlık. Sadece boşluk.

Geceler geçtikçe rüyalar değişmedi. Daha da derinleşti. Artık Ella konuşmuyordu. Sadece bakıyordu. O bakışlarda bir sitem vardı. Bir soru.

Beni neden bırakıyorsun?

Lucien, uyanıkken bile onu görmeye başladı. Koridorlarda yürürken, pencereden dışarı bakarken, aynada kendi gözlerine baktığında… onun bakışı araya giriyordu.

Babası Victor Noir, değişimi fark etmişti.

“Uykusuz görünüyorsun,” dedi bir akşam yemeğinde.“Düşmanlar uykusuzları sever.”

Lucien başını kaldırmadan cevap verdi.“Uyuyorum.”

Bu bir yalandı.Ama babasına gerçeği anlatamazdı.Çünkü gerçek… zayıflıktı.

Noir soyunda aşka yer yoktu.

Bir gece, Lucien dayanamadı. Malikânenin en üst katındaki arşiv odasına çıktı. Kimsenin girmediği, eski haritaların ve yasak bilgilerin saklandığı yere.

Moonveil sınırlarını gösteren haritayı açtı.

Parmakları istemsizce ormanın çizgileri üzerinde dolaştı.Orada tanışmışlardı.

“Ella,” diye fısıldadı.

O anda içinde bir şey netleşti.Bu bir tesadüf değildi.Rüyalar da değildi.
Bu bir çağrıydı.

Günler sonra Lucien, Moonveil topraklarına gizlice gitti. Aynı patikayı izledi. Aynı ağacın altına geldi. Aynı ay ışığını bekledi.

Ama Ella yoktu.

Yine de vazgeçmedi.

Bir köylüye sordu.“Bu civarda siyah pelerinli bir kız gördün mü?”

Bir muhafıza sordu.“Bu ormanda yalnız gezen biri var mı?”

Kimse tanımıyordu.Ama herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Montclair topraklarına yakın buralar.”

O isim, Lucien’in damarlarında buz gibi aktı.

Montclair.

İlk kez o an, kalbindeki hissin tehlikeli olduğunu anladı.Ama artık çok geçti.

O gece yine rüya gördü. Bu sefer Ella ağlıyordu.“Beni bul,” diyordu.“Geç olmadan.”
Lucien uyanıp yatağından fırladı.

Karar verilmişti.

Artık beklemeyecekti.Artık rüyalarla yetinmeyecekti.
Kim olduğunu bilmese bile…Adını bile tam bilmezken…
Onu bulacaktı.

Çünkü bazı insanlar unutulmazdı.Bazı karşılaşmalar kaderdi.Ve bazı aşklar… daha başlamadan insanı yola çıkarırdı.

Lucien Noir pelerinini giydi.
Kılıcını aldı.
Ve Montclair topraklarına doğru ilk adımını attı.
Aradığı kişinin adı Ella’ydı.
Ama bulacağı kişi…Arissella Montclair olacaktı.