1. bölüm · Gökçe'nin kıvılcımı
Şekil Değiştirenler
"Onlar senin güçlerin ile devasa ağacı yok etmeyi düşünüyorlar."
"Şekil Değiştirenler mi?"
"Seni üzmek istemem ama ben de Safe çalışanıydım."
"İnan bana o kadar değerlisin ki..."
"Beni kullanmak mı istiyorlarmış? Peki neden?"
Yürüdüğüm sırada daldığım için birisine çarpmamla kafamda sessi bir fısıltı gibi dolaşan tüm düşünceler tuzla buz oldu. O yaşlı adama güvenmeli miydim peki?
"Önüne baksana be!" dedi çarptığım adam. Umursamadan yürümeye devam ettim. Bir yandan düşünmeye devam ediyor, bir yandan da sığınağa doğru yürüyordum.
Bu bunaltıcı yaz sıcağında evde oturmaktan sıkılıp kendimi sokaklara atmıştım. Sokaklarda dolaşırken yeni bir bilgi, daha doğrusu yeni bilgiler öğrenmiştim. Benim için de çok ani gelişmişti her şey. Sokaklarda insanları gözetlemeyi planlarken yaşlı bir adamın verdiği bilgileri düşünerek geri evime, daha doğrusu gizli sığınağa dönüyordum.
Tepemde nur gibi parlayan güneş buram buram kavuruyordu insanları. Saatin kaç olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Hızla eve gitmem ve yaşlı adamın söylediği bilgileri araştırmam gerekiyordu. O yaşlı adamın söylediklerinden sonra kendimi hiç güvende hissetmiyordum. Ama olsun, ben her daim başımın çaresine bakarım.
Sığınağa doğru ilerlerken sokaklardaki evlerin çatılarına kancalı tabancam sayesinde çıkıp gizlenebiliyordum. Evlerin çoğu müstakil olacak şekilde ve sıralı bir biçimde dizilmişti. Şehrin orta kısımlarına yaklaştıkça binalar yükselmeye ve genişlemeye başlıyordu. Şehrin göbeğinden uzakta olduğum için de bu sıralı evlerin çatılarında geziniyordum.
Bu arada beni arayan bir ton insan varken maalesef sokaklarda rahatça gezinemiyordum. Bu yüzden ancak gizlenerek sokaklara çıkabiliyordum. Yüzümde maske ve üzerimi tamamen kaplayan bir tulum vardı. Tulumumun çoğu yerinden kumaşlar sarkıyordu ve rüzgarın etkisiyle geriye doğru savruluyordu. Açık saçlarım yüzüme geldikçe geriye doğru savuruyordum. Koyu kahve saçlarım bel çukuruma kadar uzanıyordu. Hatta belki de kalçamı bile geçmiş olabilir.
Çatıdan çatıya atlarken çıkardığım tek ses sadece topuklu ayakkabılarımdan çıkan sesti. Bazen ses çıkmaması için spor ayakkabı giysem de genelde topukluları tercih ederdim ki spor ayakkabı olsa bile kiremitlerin düşmesiyle yeterince ses oluşuyordu zaten. Fakat kendimi sessiz yürümeye ve sessiz düşmeye alıştırdığım için sıkıntı olmuyordu pek.
Çatıdan çatıya adeta bir tavşan edasıyla hoplayarak ilerliyordum. Topuklu ayakkabılarımın sesini duyup çatıda ne olduğuna bakmak için dışarı çıkan insanlar oluyordu fakat ben çoktan oradan tüyüyordum. Bazıları peşimden koşsa da kancalı tabancam sayesinde o kadar hızlı ilerliyordum ki peşimdekileri saniyeler içerisinde atlatıyordum.
Kanca sayesinde çatılara atlarken bir ev dikkatimi çekti ve o eve yakın başka bir evin çatısında durdum. Evin, devasa ağacın kökleri tarafından sarıldığını görünce çatının arkasına geçip etrafı kolaçan etmeye başladım. Bu arada devasa ağacı anlatacağım, merak etmeyin. Devasa ağacın kökleri eve çok fena hasar vermişti. İnsanlar özel olarak ürettikleri çimento kıvamında özel bir karışımı tüm evlerin zeminlerine ve duvarlarına döküyorlardı fakat zemindeki güçlü tabakayı delen kökler yüzünden evin her yeri kök dolmuştu. İnsanlar kökleri temizlemekle uğraşıyorlardı. Ev zaten yıkılacak durumdayken nasıl olur da kökler bu evi yıkamadı anlayamasam da pek önemsemedim.
İşçilerin bazıları özel katmandan hazırlayıp evin zeminini tekrar kaplıyordu. Bu özel katman koyu gri renkteydi ve epey sağlam olduğu söyleniyordu. Hah, demek değilmiş! Şahsen bu evleri ve zeminleri ne kadar özel katmanla yaparsanız yapın, bu devasa ağacın kökleri onları sürekli delip geçecek. Hafife aldıkları ağacın hiç de hafife alınacak bir ağaç olmadığını acaba ne zaman anlayacaklar?
Çatıdaki görüş açımı daha da netleştirmek için birkaç adım ileri gidip açımı değiştirmek isterken topuklumla ezdiğim bir parça kiremit çatıdan düşmeye başladı. Dönüp yakalamak istedim fakat çok hızlı düştüğü için tutamadım ve kiremit yere düşünce işçilerin benim olduğum tarafa dönmelerine sebep oldu. "Siktir." Görünmemek için hızla çatının arkasına daha da eğilip saklanmaya başladım. Resmen oturur pozisyona geldiğim için ve en az yarım saattir oradan oraya atladığım için oturup dinleneyim dedim. Sanırım beni görmediler fakat yine de beklemeye başladım. Yüzümdeki maske yüzümü kaşındırmaya ve bunaltmaya başladığı için çıkarıp sonunda rahatça nefes aldım.
İnsanlardan saklanmak için maske takıyor, hatta kendi ten rengimden çok farklı tonlarda fondöten ile başka bir tene geçiyordum resmen. Bazen siyahi biri, bazen de bembeyaz biri olup dışarı çıkıyordum. Sürekli de saçlarımı boyuyordum; hoş, çünkü saç boyamayı seviyorum. Artık boyamadığım renk kalmadığı için ten farklı rengi bile karıştırıp renk ürettiğim oluyordu. Nasıl oluyorsa saçlarım aşırı dayanıklıydı; yıpranma veya yanma olmuyordu. Tabii bu kadar uzun saçları boyamak hiç kolay değil.
İşçiler sağ tarafımda kaldığı için sadece sol tarafa bakıyordum ve sol tarafta da Devasa Ağaç dedikleri, şehrin her tarafından görünen, yemyeşil yapraklı o ağaç görünüyordu. Ağaç o kadar büyük ve kalın gövdeliydi ki tüm gövdesini tam bir tur atarak dolanmanız bile günler sürerdi. Aylar bile sürebilirdi. Yaprakları adeta yeşil bir yorgan gibi gökyüzünü sarmıştı ama güneş yine de insanları kavurmayı bir şekilde başarıyordu.
Bu ağacın dümdüz bir ağaç olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu ağacın sizinle konuşan bir yüzü var. Yakından pek fazla görmediğim için fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla biliyorum. Yüzü köklere yakın kısımdaydı ve inanılmaz büyüktü. Yüz hatları yaşlı bir insanı anımsatıyordu. İmkanım olsa ağacın yanaklarını sıkmak isterdim.
İnsanlar bu devasa ağacı sevmiyorlar, hatta yakıp kül etmek, onu bir daha görmemek istiyorlar çünkü yanımdaki eve yaptığı gibi kökleriyle hasar verebiliyordu. Araştırmalara göre kökleri tüm şehri kaplıyor ve kökler istemsizce yüzeye çok güçlü bir şekilde çıkıyordu. İnsanlar bu yüzden bu özel maddeden üretiyorlardı. İnsanlar artık alışsalar bile ağaç sürekli sıkıntı çıkardığı için sinir krizi geçirip ağaçtan intikam almak istiyorlardı.
Kökler yüzünden evlerinden, arabalarından hatta hayatlarından olan birçok insan var. İstese daha kötü şeyler de yapar fakat kimse bu ağacın ne denli güçlü olduğunu bilmiyor işte.
Ağacın yanına gidenler ağacın dibinde küçücük kalıyorlardı. Ağaç adeta bir insan, insan ise adeta bir karınca oluyordu bu ağacın yanında. Ağacın boyu henüz ölçülemedi. Tahmin yürütmesi bile çok zor. Ağacın neden bu kadar büyük olduğu da henüz bilinmiyor.
Ağacı sevmeyen birisine karşı ağacı överseniz muhtemelen sizinle bir daha konuşmaz, sizi düşman bile belleyebilir. Sizce de bir ağaçtan bu kadar nefret etmek abartı değil mi? Bence kesinlikle abartı.
Bu ağacı izlerken zihnimde canlanan birçok anı ile yok olup gidiyorum. Rüzgarın esintisi, yapraklarının durmadan şehre yağması, devasa kollarına bakıp o kollarda kancalı tabancam ile gezinmeyi düşlediğim o güzel hayalleri yaşamayı çok istiyorum... Umarım bir gün bu ağacın kollarında kancam ile kartal gibi süzülebilirim.
İşçilerin artık işlerine döndüğünü düşünerek onları izlemek için ayağa kalktım. Onlara pek yakın sayılmazdım ama uzakta da sayılmazdım. Bu yüzden hâlâ gizlenerek izliyordum. Gerçi her gün yüzümde maskeyle gizleniyorum.
İşçileri izlediğim sırada arka tarafımda duran ağaçtan bir ses geldi. İlk başta kedi veya başka bir hayvan olacağını düşünsem de şok geçmeden kıpırdaşma seslerinin artmasıyla beraber hızla omuzumun üzerinden arkama baktım. Bana doğru hızla fırlatılan bıçağı kafamı sola eğerek engelledim. Sanırım beni tanımışlardı. "Salaksın kızım sen. Maskeni çıkarırsan tabii tanırlar," diye söylendim kendime. Maskeyi takmayı unutmuşum. Beni nereden ve ne ara gördünüz amına koyayım ya!
Bana bıçak fırlatan adama gözlerimi kısarak bakarken ağaçtaki yapraklar anormal bir şekilde üzerime doğru yağmur gibi süzülmeye başladılar. Bir an kendimi yapraklara bakarken buldum. Yapraklara elimi uzatıp incelerken bir anda yaprakların hepsi yavaş yavaş büyüyüp insan şeklini almaya başladı. Neler olduğunu anlayamadan aklıma Şekil Değiştirenler geldi. Siktir. Şekil değiştirici dedikleri bunlar olsa gerek. Daha yeni öğrenmeme rağmen şimdi de kanlı canlı şahit oluyordum. Bu kadar çabuk karşılaşacağımı düşünmüyordum.
Yapraklar —daha doğrusu Şekil Değiştirenler— yavaş yavaş dönüşmeye başladı. Dönüşüm sırasında yavaşça büyüyorlar, genişliyorlar ve insan şekline giriyorlardı. Arkalarında yeşil, Winx perilerini andıran bir kanat vardı. Normal şartlarda buna fena derecede gülebilirdim fakat şu an hiç sırası değildi. Ama bunu düşündüğüm ilk an bir kahkaha patlatmam lazımdı.
"Şimdi de kaç kaçabiliyorsan Gökçe! Elimize düştün, artık kaçamazsın," dedi dönüşümünü tamamlayıp aşağıdan bana bakan, kırklarında bir adam. Adımı nereden bildiğini söylememe gerek yok çünkü her yerde aranıyordum. Neden arandığımı da söyleyeceğim, merak etmeyin. "Ya bizi uğraştırmadan aşağı inersin ya d—"
"—ya da beynini patlatırım," derken kafasına bir kurşun sıkmam bir oldu. Dönüşümü tamamlayan diğer Şekil Değiştirenlere göz kırpıp orta parmak çektim. Hepsi birbirine baktı ve bir anda üzerime doğru uçmaya başladılar. İşte eğlence başlasın! Çevik bir hareketle kancamı kemerime astığım yerden alıp diğer evin çatısına doğru attım ve o eve hızlı bir şekilde geçiş yaptım. Ben ne kadar hızlı olsam da Şekil Değiştirenler de bir o kadar hızlıydı. Fakat beni yakalayamayacakları kesindi.
Omuzumun üzerinden hızla arkamı kontrol ettiğimde neredeyse dibimde olduklarını gördüm. Sıralı evlerin çatılarında adeta tavşan gibi zıplıyordum ve bana atılan bıçaklardan hızla kaçıyordum. Bir başka evin çatısına inip ileriye, çatının bitimine koştuktan sonra tekrar diğer eve kancamı fırlatıp beni çekmesi için tetiğe basıyordum. Sıkıca tuttuğum kanca rahatlıkla çekiyordu beni. Bunu yapmak o kadar eğlenceli ki keşke her gün beni kovalasalar da ben de kaçarak kancamı kullansam. Neyse, zaten canım sıkıldığında kancamı kullanarak sokaklarda geziyordum.
Düşmanlarımdan kaçarken bile eğleniyordum. İşte düşmanını bu kadar hafife alacaksın! İnsanlar "düşmanını hafife alma" der ama bence hafife almak lazım. Ne de olsa düşmanından daha üstünsen doğal olarak onu hafife alabilirsin. Şahsen benim düşüncem bu şekilde.
Arada arkama rastgele ateş edip en azından birkaçını aradan çıkarmaya çalışıyordum. Atışlarım başarılıydı. Görmeden çoğunu vurmayı başarıyordum, bunu da yere sesli bir şekilde çarpmalarından anlıyordum. "Bizden kaçamazsın pis cadı!" dedi aralarından birisi.
"Annendir cadı! Ayrıca pis cadı ne ulan? Hangi çizgi filmden fırlamasın sen?" deyip hızla ateş etmeye devam ettim. Bir elimde kanca, bir elimde silah varken inanılmaz eğleniyordum. Arada kahkaha atarak koşmaya devam ediyordum. Rüzgarın etkisiyle hem tulumumdaki kumaşlar hem de saçlarım geriye doğru dalgalanıyordu.
Ne kadar ateş edersem edeyim Şekil Değiştirenler bir türlü azalmıyordu. En iyi çözüm arka cebimde bulunan sis bombasını atıp sessizce buradan uzaklaşmaktı. Tabii topuklu botlarımla nasıl sessiz olacaksam orası ayrı.
Hızla koşmaya devam ederken yapacaklarımı canlı bir video gibi zihnimde oynattım. Vakit kaybetmeden uygulamaya geçmem gerekiyordu.
Silahımı kemerime asıp hızla arka cebimden sis bombamı aldım, pimini dişlerime yerleştirdim ve elimle bombayı çekip ileriye, bir sonraki evin çatısına fırlattım. İstediğim gibi tam da çatıda durmuştu bomba. Tam patlayacağı sırada düşmanlarıma akıl oyunu oynayarak kancamı, sis bombasını attığım evin çatısına attım ama beni çekmesi için tetiğe basmadım. Hızla yere yuvarlanarak indim ve indiğim evin duvarına yaslandım.
Etraf sis olduğu için benim yere indiğimi görmediler ve sise doğru ilerlemeye devam ettiler. Harika planıma kandıklarını görünce dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Kancamı da hızla geri çekip tulumumdaki kemerime astım. Yanında bulunduğum evin arkasına hızlı ama sessiz bir şekilde koşup geçmeyi başarmıştım. Bu evi kontrol ederler diye iki ev geriye gidip oradaki evin kapısını açıp içeri girdim. Evin içinde bir kadın ve bir adam vardı. Kadın ve adam far görmüş tavşan gibi bana bakmaya başladı.
"Sen... Sen Gökçe'sin! Burada ne arıyo..." derken silahımı çıkarmamla susması bir olmuştu.
"Evet, benim. O kötü olarak bildiğiniz Gökçe tam karşınızda. Sakın sesinizi çıkarıp yerimi söylemeyin," deyip masum bir bakış attım. "Eğer söylerseniz..." deyip silahımı havada sallayıp kafamla silahı işaret ettim. Cümlemi tamamlamama bile gerek kalmadan hızla kafalarıyla onaylamışlardı. Masumları öldürmeyi sevmem ama korkutmayı neden sevmeyeyim ki?
Dışarıdan az da olsa Şekil Değiştirenlerin uçma sesleri ve konuşma sesleri geliyordu. "Bana kullanmadığınız kıyafetlerinizi verir misiniz? Malum dışarı böyle çıkarsam beni bulacaklar." Adam elleri havada, kafasıyla onayladı söylediğimi. "Ellerin neden hâlâ havada? Sizi vurmayacağım. Bu kadar aptal olmayın." Benim gibi masum birinden korkmayın lütfen. Ben canavar değilim...
Adam korkuyla, "Beni takip edin, size birkaç giysi vereyim," dedi. Korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu. Adamı takip etmeye başladım.
Adamın peşinden giderken, "Umarım güzel şeyler verirsin. Pahalı ve marka olmasına gerek yok, sadece güzel olsunlar yeter," dedim. Adamın arkasında olduğum için kafasını sallamakla yetindi. "Dilin yok mu senin? Sürekli kafa sallayıp duruyorsun. Böyle de sohbet edilmiyor."
Adamla arkadaş gibi sohbet etmek istemiştim fakat onun dili korkudan tutulduğu için konuşamıyordu. En iyisi konu açmaktı. "Söyle bakayım, çocuğun var mı?" dedim ve adam kafasını olumlu anlamda salladı. "Güzel. Peki ölmelerini ister misin?" dememle adamın adımları bir anda bıçak saplanmış gibi kesildi ve hızla bana baktı. Şoka girmiş halini görünce kahkaha atmadan edemedim. Elimi sallayarak, "Şaka yapıyorum sadece," dedim kahkahalarımın arasından. "Ama biraz daha konuşmazsan bu beni sinirlendirir ve..." deyip elimi silah şekline getirip kafasına sıkıyormuş gibi yapıp "Bam!" dedim.
Yatak odasına geldiğimizde adam gardıroptan benim için kıyafetler seçmeye başladı. O kıyafet seçerken ben de etrafı gezmeye başladım.
Makyaj masasında bulduğum fotoğraf çerçevesini elime aldım ve incelemeye başladım. "Bunlar senin çocukların mı?" diye sorup fotoğrafı adama gösterdim. Adam elindeki kıyafet ile bana bakarken, "Evet," dedi. Kafamı sallayıp makyaj masasına bıraktım fotoğrafı.
Çok geçmeden seçtiği kıyafetleri yatağa koyunca alıp incelemeye başladım. "Hm. Fena değiller. Şimdi izninle giyineceğim," dedim ve adam tamam deyip odadan çıkıp kapıyı kapattı. Bana verdiği siyah crop ve beyaz eşofmanı hızla üzerime geçirdim. Asla tarzım olmazdı böyle sade giysiler. İğrenerek mecburen giymek zorunda kaldım.
Crop epey dar geldiği için tüm vücut hatlarım ortaya çıkmıştı. Aynadan kendime baktım ve ıslık çaldım. "Taş gibisin be kızım, taş! Elimde olsa kendimi becerirdim. Bu güzellik nedir ulan!" Kendimi övmem bitince kapıya doğru ilerledim. Bir anda aklıma beni kovaladıkları sırada saçlarım açık olduğu geldiği için odada bulduğum toka ile saçlarımı arkadan toplayıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Bunu yapmam biraz uğraştırmıştı...
Kapıyı açıp salona doğru ilerlemeye başladım. Salona doğru ilerlediğim sırada duyduğum ses ile sırtımı hızla yanımdaki duvara yasladım. Kafamı kapının pervazından uzatıp baktığımda evdeki adamın ve eşinin birkaç kişiyle konuştuğunu gördüm. Konuştuğu kişiler o kadar fazlaydı ki bunların Şekil Değiştirenler olduğunu anlayıp, "Siktir ya, ihanete uğradım!" deyip hızla yatak odasına geri döndüm.
Odadaki camı açıp kancam ile karşıdaki evin çatısına atladım. Çatıya indiğimde arkamı dönüp cama baktığımda odaya girdiklerini ve camdan bana baktıklarını gördüm. Camdaki adama dil çıkarıp el salladım ve hızla ateş ettim. Adamın yere düşmesiyle beraber hepsi camın önüne toplaştı. Hepsi bana sert bakışlarını yolladı. Ben de onlara sert bakmaya devam ettim. Birkaçının hareketlendiğini görünce hızla oradan uzaklaştım.
İzimi hızla kaybettikten sonra maskemi yüzüme takıp gizlice gezmeye devam ediyordum çünkü tulumumu o evde bıraktım ve şu an tulumum olmadığı için silahımı asacak yerim yoktu. İnsanlar silahı görünce beni Safe şirketine veya polise ihbar etmesinler diye daha da gizli dolaşıyordum. Tabii ki size Safe şirketini de anlatacağım, merak etmeyin.
Sonunda benim ve arkadaşlarımın kaldığı, şehrin bitimine yakın yere geldim. Burada birçok yıkık bina vardı çünkü kökler burayı çok fena yıkmıştı. Kökleri temizlemektense buraya gelmemek daha kolaydı insanlar için ama biz bu yıkılan enkazlardan birinin altına gizli bir sığınak yapmıştık. Üstelik insanların yaptığı karışımdan daha da sağlam bir karışım yapmıştık. Öyle ki arkadaşlarım bu karışımı şehrin güçlü isimlerine bile satıyorlardı.
Sığınağın olduğu enkaza geldiğimde büyük ve küçük taşların üzerinden geçerek gizli kapıya doğru ilerledim. Tahtalara basmamla gıcırtı ve camların ezilme sesleri geliyordu. Gizli kapının üzerindeki ağır taşa geldiğimde hızla etrafı kontrol ettim. Kimsenin olmadığını anlayınca ağır taşı zor da olsa itmeyi başarmıştım. Burnumdan hızla soluyup, "Bu taşı on kişi ancak benim gibi hareket ettirir. Helal be sana kızım!" dedim kendime. Kendimi övmeyi seviyorum. E tabii övülmeyecek gibi değilim.
Taşı ittikten sonra aşağıya doğru uzanan dik bir çukur vardı fakat taşın hemen altında taşa benzer dayanıklı bir kapı daha vardı ve gizli tıklatma ile açılıyordu; ardından biri geçince kapanıyordu. Açılması için iki kere yavaş, üç kere hızlı vurunca açılan bir sistem geliştirmiştik. Kapıya gizli şifreyi girince —daha doğrusu vurunca— kapı yana doğru açıldı ve merdiven karşıma çıktı. Merdivenden aşağı indim ve bu sefer de önüme kısa bir koridor çıktı. Koridorun sonundaki kapıya gelince kapıyı tıklattım. Kapı için gizli bir şifre kullanmaya gerek yoktu çünkü deminki kapıdan geçen zaten sadece biz olabilirdik.
Kapı açıldığında kapıyı açan Oğuz oldu. Evdekilere selam bile vermeden odama koşar adımlarla geçtim ve Şekil Değiştirenleri araştırmak için bilgisayarımı açtım. Bu Şekil Değiştirenler her nasıl şekil değiştiriyor bilmiyorum fakat bunu ne kadar hızlı öğrenirsem o kadar iyiydi benim için. Cadılar yetmedi, bir de Şekil Değiştirenler çıktı başımıza!
Artık sokaklarda ne kadar gizlensem de Şekil Değiştiren insanlar olduğu için daha da gizlenmem, hatta belki de buradan dışarı bile çıkmamam gerekiyordu. Ama masum birinin dışarı çıkması kadar normal bir şey var mıydı ki? Neyse, ben gizlenmeye devam edeceğim. Belki estetik falan yaptırıp yüzümü gizlerim fakat saçlarım beni çabucak ele veriyordu. Saçlarımı asla kesmeyeceğim. Asla öyle bir şey olmayacak.
Bilgisayarımı açıp Şekil Değiştirenleri araştırmaya başladım. Pek bir şey bulacağımı sanmıyordum ama yine de elime geçecek en ufak ipucu da bana lazım bir detaydı. Şu ana kadar sadece Şekil Değiştirenler dendiğini biliyorum, başka bir şey bilmiyorum.
Odama doğru adım sesleri duysam da arkama bakma ve kimin geldiğini görme gereği duymadım. Zaten çok geçmeden, "İnsan bir selam verir," dedi Oğuz. Selam vermeden odama geçtiğim için sinirli değildi ve bu duruma oldukça alışıktı.
"Selam," dedim. Hâlâ tarayıcımda araştırmalarıma devam ediyordum. Klavyem ile hızlı hızlı bir şeyler yazıp Şekil Değiştirenleri araştırıyordum. Ha, bir de o yaşlı adamı da araştırmak istediğim için ismini tarayıcıya yazsam da hiçbir bilgiye ulaşamadığım için sinirle ellerimi masaya vurdum. En azından birkaç şey bulabilseydim iyiydi.
Oğuz'un hâlâ kapıda dikildiğini bana bakmasından hissedebiliyordum. "Gerçekten çok içten oldu. Söyle bakalım, bu kadar önemli olan araştırman nedir?" dedi. Omuzumun üstünden arkama baktığımda kollarını birbirine dolamış, kapının pervazından bana baktığını gördüm. Lacivert gözleriyle beni baştan aşağı süzüyordu. Muhtemelen kıyafetlerimi neden ve nasıl değiştirdiğimi merak ediyordu.
Ellerimi sandalyemin kol destek kısımlarına vurup ayaklarımla sandalyemi arkaya döndürdüm. Ellerimi pes edercesine kaldırıp, "Peki. Öncelikle kıyafetlerimi değiştirmem gerekti çünkü beni gördüler. Bir yabancının evine girip rica edip kıyafet istedim, onlar da sağ olsunlar verdiler. Ben de orada üzerimi değiştirdim," dedim. Bunu dememle birlikte gözleri far görmüş tavşan gibi açıldı.
Yaslandığı yerden dikleşip, "Bir yabancının evine mi gittin sen?" diye soludu. "Seni yakalayabilirlerdi Gökçe! Nasıl tanımadığın birinin evinde rahatça üzerini değiştirirsin?" Burnundan aldığı nefes sesleri oldukça sertti.
"Evet, ne var ki bunda? Peşime düşündükleri için rastgele bir eve girip kıyafet rica ettim. Zaten kendimi kolay..." derken hızla yanıma gelip eliyle çenemi kavradı.
"Sen arandığının farkında mısın?" diye tükürürcesine konuşuyordu. "Aranmana rağmen tanımadığın birisinin evine mi girdin?" Elimle elini itip elinden kurtuldum. "Amacın neydi peki? Dışarı çıkmaman gerektiğini, çıksan bile çok dikkatli olmanı daha kaç defa konuşacağız Gökçe?"
"Ne var be? Bu sığınakta hayatımı çürütmeye niyetim yok. Üstelik maske takmıştım," dedim. Kendimi savunsam da pek faydası yok gibiydi.
"Maske takmıştın demek," diye tekrar etti fakat daha çok kendine dercesine konuşuyordu. "Madem maske taktın, söyle bakalım, neden yakalandın?" Ah, bunu unutmuştum! İnanmayacağını bilmeme rağmen şimdi açıklamakla uğraşacaktım.
Yüzüme düşen birkaç saç tutamını arkama doğru savurdum. "Dinlenmek için çatıda oturuyordum ve biraz nefes almak için maskemi çıkardım fakat geri takmayı unutmuşum," dedim. Pek inanmış gibi bakmıyordu gözlerime. Daha fazla anlatmakla uğraşamayacağım için, "Eğer izin verirsen araştırmama devam edeceğim," dedim ve bilgisayarıma geri döndüm.
Arkamı dönüp bilgisayarıma bakmaya başladığım sırada, "Bu kadar aptal değildin sen Gökçe," demesiyle birlikte kalakaldım. Neden şimdi bana aptal diyordu ki? Lanet maskeyi takmayı unuttuğum için mi? "Bu kadar dikkatsiz değildin Gökçe," dedi ve sandalyemi kendine doğru çevirdi. "Bak, seni üzmek istemiyorum fakat çok dikkatsiz davranıyorsun. Daha da dikkatli olmalısın. Seni neden aradıklarını unutuyor musun yoksa?" dedi.
"Her dakika, her saniye ve her salise aklımda olan bu şeyi unutmam mümkün mü sence? Senin tavsiyelerine uyacak değilim. Ayrıca kendi başımın çaresine bakamasam şu an burada olamazdım, değil mi? Boş boş konuşup canımı sıkma. Şimdi defol git ve araştırmamı bir daha bölme," dedim ve sandalyemi geri bilgisayara çevirdim.
"Ama ben seni düşündüğüm içi..." Lafını hızla bölüp, "Çık dedim," dedim. Biraz bekledikten sonra sakin bir nefes alıp odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Sinirden ayağımı yukarı aşağı sallamaya başladım.
"Bir de beni düşünüyormuş. Hıh, eminim düşünüyorsundur! Aptal herif." Kafamı hızla sallayıp bu saçma konuyu unutmaya çalışarak kendimi araştırmama sonunda verebilmiştim. Tarayıcıya girip "şekil değiştirenler" yazmam kadar aptalca bir şey olamazdı fakat bulabileceğim en ufak detay benim için çok önem taşıyordu. Şekil Değiştirenlerden nasıl daha iyi kurtulabilirsem o kadar iyiydi.
"Hem peşimde onca adam varken bir de bu siktiğimin Şekil Değiştirenleri çıktı. Ne güzel ya," diye kendi kendime söyleniyordum.
Tarayıcıda karşıma çıkan haberlere tıklamaya başladım. Aşağı doğru kaydırıp yazıları okuyor, resimlere bakıyordum fakat hiçbir şey bulamıyordum. Belki de daha yeni ortaya çıktıklarını düşünürsek hiçbir sonucun çıkmaması gayet normaldi.
"Bu aptallar ile ilgili hiç mi bir şey yok ulan!" Tarayıcıya tekrardan "şekil değiştirenler" yazdım ve yine videolar kısmına girdim. Karşıma çıkan videolar sıradan, günlük hayattaki şeyler ile ilgiliydi fakat en baştaki video hepsinden farklıydı. Sanki birisi eliyle çekmiş gibi duruyordu. Az önce buraya bakmıştım fakat bu video burada değildi. Hızla baştaki videoya tıkladım ve gerçekten birisinin çektiğini gördüm.
Videoyu açtığımda karşıma birisinin bir evin arkasından gizlice çektiği video çıktı. Video başladığında önce genç bir adam göründü kameraya, daha sonra hızla kamerayı tersine döndürdü. Kamerayı evin duvarına sürterek sağ tarafa doğru götürdü yavaşça ve kumluk alanı çekmeye başladı. Video beş dakika yirmi üç saniyeydi. Videonun ilk dakikası hep aynı noktayı gösteriyordu. Gösterdiği yer de sadece kumdu. Muhtemelen ormanlık bir alanda çekilmişti bu video; etrafta birçok ağaç vardı. "Bir bok olmayacak sanırım," dedim kendi kendime. Ama ağzımı açtım ya, illa bir şey olacak.
Videonun ikinci dakikasına geldiğimde kumların belirli bir kısmı titremeye başladı. Önce rüzgarın etkisiyle olduğunu düşündüm. Video ilerlemeye devam ederken kumlar daha da titredi. Hâlâ rüzgarın olduğunu düşünüyordum fakat bir anda kumların göğe doğru yükseldiğini fark ettim. "Yok artık," deyip ekrana biraz daha yaklaştım. Kumlar yavaşça bir araya gelip yukarıya doğru birleşmeye başladı. Kumlar iyice bir araya gelince devasa bir kum yığını olup olduğu yerde durdu. Fakat sonra kumlar su gibi akıp gidince ortaya cüsseli bir kadın çıktı. Kadın hayatımda gördüğüm en yapılı vücuda sahipti ve normal bir insana benzese bile ayağının bir kısmı kumdan oluşuyordu.
Siyahi bir kadındı ve üzerinde kıyafet yoktu fakat kumlar kadının özel bölgelerini adeta kıyafet gibi kapatıyordu. Muhtemelen bunu kadın kendi içgüdüleriyle yapıyordu.
Videonun üçüncü dakikasında kadın uzaklaşmaya başladı. Kumdan çıkmaya çalıştı ama kumların bitiminde toprak başladığı için nedense oraya gidemedi ve geri döndü. Normal olan ayağını normal bir insan gibi hareket ettiriyordu fakat kumdan oluşan bacağı adeta su gibi hem akıyor hem de yenileniyordu ve yerinde dümdüz sabit kalıyordu. "Bu ne garip bir şey ulan? Demek ki Şekil Değiştirenler sadece yapraklardan oluşmuyor." Eğer düşündüğüm gibiyse gerçekten işim daha da sıkıntıdaydı.
Videonun dördüncü dakikasında kadın video çeken kişiyi görünce üzerine doğru koşmaya başladı. Adam ne olduğunu anlayamadan harekete geçip koşmaya başladı. Arkasına bakmadan koşuyordu. Koşmaya devam ettiği sırada adam birdenbire durdu. Nedenini düşünürken adam kamerayı aşağıya tuttuğunda kumun adamı içine çektiğini gördüm. Bunu muhtemelen kadın yapıyordu. "Hayatımda daha iyi sinema filmi izlememiştim," dedim videoyu izlerken.
En sonunda videoyu çeken kişinin elinden telefon düştü ve ikisini de görebileceğim bir şekilde bir yerde sabit kaldı. Kadın adamın birkaç adım ötesinde durdu ve ellerini adama uzatıp havaya kaldırdı. Ellerini havaya kaldırmasıyla beraber kumlar da havaya doğru ilerledi ve adamı da beraberinde havaya doğru kaldırdı. "Yok artık. Bu kadın tanrı falan mı acaba?" diye sormadan edemedim.
Adamın sadece kafası kumun içerisinde değildi, geri kalan tüm uzuvları kumlarla beraber sıkışmıştı. Adam çırpınsa da sadece kafası hareket ediyordu. En sonunda adam kadının tam karşısına, kafa kafaya gelebilmişti çünkü kadın bayağı uzun boyluydu. Kadın ellerini biraz daha yukarı kaldırıp bir küre gibi birleştirmeye başladı ve bunu yapmasıyla birlikte kumlar yavaşça adamın kafasını da kapladı. Muhtemelen şu an boğuluyordu ve adam hiçbir şekilde hareket edemiyordu.
Videonun bitimine yakın kadının kafasına kadar kumlar yükselmeye başladı. Kumlar kadının kafasını da kaplayınca birkaç saniye sonra kumlar bir anda yere çakıldı ve kadın yok oldu. Kadının yok olmasıyla birlikte adamı saran kumlar da aniden yere çakıldı. Adam da tam yere düşeceği sırada videonun sonuna gelmiştik.
"Bu nasıl bir olaydı be? Başkası anlatsa hayatta inanmazdım," diye kendi kendime konuşmaya devam ediyordum. Bu olay sinema filmlerine konu olacak kadar harika bir senaryo olabilirdi. Acaba Şekil Değiştirenler daha nelere dönüşebiliyor? Bunu düşünürken aklıma çok kötü şeyler geldi. "Umarım ona dönüşmezsiniz. Eğer dönüşebiliyorsanız işimiz yaş."
Beni kovalayanlar en tehlikesiz olanlar olabilirdi. Muhtemelen bu kadına yakalansaydım şahsen şu an ölmüştüm.
Bilgisayarımı kapatmadan sandalyemden kalkıp oturma odasına doğru ilerledim. Bu sığınağı dört oda bir salon olacak şekilde inşa etmiştik. Tabii ki en küçük odayı bana vermişlerdi. Bundan o kadar da şikayetçi değildim çünkü kafama hangi odada uyumak eserse o odada uyuyordum.
Salona geldiğim sırada mutfaktan içecek bir şeyler alma fikri geldi bir anda. Mutfağa geçince Alp ile karşılaştım. Kendisine kahve yapmıştı. Tam yudumlayacağı sırada kahvesini elinden kapıp, "Teşekkür ederim," deyip içmeye başladım. Gözlerini devirerek başka bir fincan aldı ve kahve yapmaya başladı. "Senin kahvelerin kadar keşke Oğuz da kahve yapabilse fakat bağırmaktan başka bir bok yapabildiği yok," dedim. Alp tezgaha yaslanıp bana aval aval bakmaya başladı. Sanırım az önceki kavgamızı duymuştu ve bunu düşünüyordu.
Elimi yüzüne doğru salladım ve, "Alo... Daldın gittin hemen," dedim. Kendine gelince elimi itekledi.
"Az önce kavganızı duydum. Yine neye kavga ettiniz?" diye sordu. Anlatsam mı anlatmasam mı diye arafta kaldığım sırada bir anda anlatma isteği geldi. Muhtemelen Alp de sinirlenecekti fakat Oğuz kadar abartmayacağı konusunda hemfikirdik bence.
Bir anda, "Bugün evden çıktım," dedim. Dememle birlikte Alp'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Ellerimi kaldırıp, "Sakin ol," dedim, "sadece evde bunaldığım için çıktım. Burada böylece oturup hayatımın büyük bir kısmını ziyan edemezdim. Üstelik maske takmıştım. Beni tanımaları imkansızdı fakat maskemi çıkarmıştım. Takmayı da unutunca biraz çatışma çıktı," dedim.
"Gökçe, seninle bun-" derken lafını kestim.
Kafamı yana yatırıp "Evet," dedim e harfini uzatarak. "Benimle bunu birçok kez konuştunuz ve ben sizi yine dinlemedim. Ama dışarıda da boş boş durmadım yani. Yeni ve bence çok ilginç bir şey öğrendim," deyip kahvemi de alıp mutfak masasına oturdum. Alp soran gözlerle cümleme devam etmemi bekliyordu. "Anlatacağım. Otur şuraya," dedim ve yanımdaki sandalyeyi alıp karşıma geçti.
"Neler öğrendin?" diye sordu Alp.
"Pekala, başlıyorum. Bir defa anlatacağım, iyi dinle." Alp kafasını olumlu anlamda aşağı yukarı doğru salladı. "Şimdi, 'şekil değiştirenler' diye birçok kişi varmış. Yani bunlara şekil değiştirenler diyorlar. Ben de yeni duydum ve eve dönüşte bunlar ile biraz çatıştık," dedim.
"Yine olay çıkardın, değil mi? Hayır, anlamıyorum; seni takip etmiş olabilirler," dedi. Haklıydı fakat takip ettiklerini düşünmüyordum.
"Hayır, takip ettiklerini düşünmüyorum. Sadece karşılaştık ve atlattım işte."
"Neyse, biraz daha anlat haydi," dedi Alp.
"Amacım olay çıkarmak değildi. Yavaş yavaş eve dönerken şekil değiştirenler çıktı karşıma ama normal insan değil bunlar," dedim.
"Normal insan değiller de ne demek? Dağa taşa mı dönüşüyorlar?" diye sordu. Anlatınca inanmayacağına adım kadar emin olduğum için yerimden kalkıp Alp'i kolundan çekiştirmeye başladım.
"Kalk hadi. Sana anlatmakla uğraşamayacağım; üstelik anlatsam da inanmayacağını biliyorum. Bunların videosunu buldum, sana onu izleteceğim." Alp'i sürüklercesine odama doğru çekiştirdim. Bizi gören Oğuz da peşimize takılmayı ihmal etmedi. Odama geçtiğimde sandalyeye ben oturdum. "Hazır mısınız? İyi izleyin. Başlatıyorum," deyip videoyu oynatmaya başladım. Onlar videoyu izlerken sıkılmamak için sandalyemde dönmeye başladım.
"Nereyi çekiyor şuran?" diye sordu Alp. Azıcık bekleyip de videoyu izleyemiyor.
"Nereyi çekiyor gibi gözüküyor Alp? Kumları çekiyor, izle görürsün devamında neler olduğunu," dedim. Alp bana yandan bir bakış attı. Burun kıvırıp sandalyemde dönmeye devam ettim. "Öf, sıkıldım," deyip sesli bir nefes aldım. "Keşke anlatınca anlasanız da boşuna vakit kaybetmesek."
"Sus işte, izliyoruz. Daha ne yapalım? Üstelik anlatmadın bile, direkt buraya geldik," dedi Oğuz. Oğuz'a sinirli olduğum için bakma gereği bile duymadan etrafımda dönmeye devam ettim. Canım içecek bir şeyler çektiği için mutfaktan içecek bir şeyler almak üzere kalkıp mutfağa doğru ilerlemeye başladım.
Buzdolabını açıp vişne suyu çıkardım. En sevdiğim içecek kesinlikle buydu. Hızla en büyük bardağa vişne suyunu doldurmaya başladım. Çekmeceden pipet alıp yavaş adımlarla odaya ilerleyeceğim sırada köpeğim Gofret mutfak kapısından içeriye girdi. Sapsarı tüyleri ile aslanı andırıyordu benim oğlum. Golden türünde ve çok masum bakan sevimli Gofret'i severek zaman geçirmek istedim.
"Ne yapıyormuş bakalım benim sevimli oğluşum?" diyerek sevmeye başladım. Bu arada evde pencere olmadığı için eve hava veren ve kötü havayı vakumlayan bir sürü hava üfleyici vardı evde. Bu sayede gayet ferah nefes alabiliyorduk ve kötü hava da makinede birikiyordu. Bu yüzden Gofret burada nefes alabiliyordu. Tabii ki onu dışarıya çıkarıyordum. Merdivenden çıkarken kaç defa düştüğümüzü hesaba katmama gerek yoktu sanırım.
Çok oyalanmadan geri odama döndüm. Benim ardımdan Gofret de odama girmişti. Gofret havlayıp yatağımın üzerine geçip uzandı. İçeceğimi yudumlarken sandalyeme Alp'in oturduğunu görünce hızla kaldırdım onu. "Kalk yerimden. İzin aldın mı oturmak için? İki dakika boş bırakılmıyor," dedim. Alp oflayarak sandalyeden kalktı ve ben de oturup dönmeye başladım. İçeceğimi yudumlarken dönmek çok zevkliydi.
Videonun bitmesiyle birlikte ilk konuşan Oğuz oldu: "Bunun olması nasıl mümkün oluyor? Hem neyin nesi bunlar?" dedi.
"Ben de onu araştırıyordum işte. Tabii boş çeneni kapatabileydin daha çok şey araştırabilirdim." Oğuz omzunu silkti.
"Bana az önce mutfakta 'Şekil değiştirenler ile aranızda tatsız olaylar çıktı' demedin mi?" diye sordu Alp. Hızla kafamı olumlu anlamda salladım ve bu sırada içeceğimi içiyordum hâlâ. Küçük yudumlar aldığım için ve bardak kocaman olduğu için bitmesi epey sürecekti. Keşke sonsuza kadar bitmese. "O halde nasıl kaçtın bu kadından veya bu kadın gibilerinden?" dedi.
"Bu kadından kaçmadım ki," diye lafa başladım. "Benim karşılaştığım şekil değiştirenler yaprağa dönüşüp ağaçlarda saklanıyorlar. Beni de bu şekilde görmüş olmalılardı. Birkaçını geberttim sadece fakat baktım bunlar azalmıyor, ben de sis bombam ile akıl oyunu oynayıp hızla oradan kaçtım," diye devam ettim.
"Demek ki sadece kumda değil, her yerde ve her şeye dönüşüp değişim geçiriyorlar. Gökçe, beni iyi dinle," dedi Oğuz. Oflayıp etrafımda dönmeye devam ederken eliyle sandalyemi durdurdu ve ellerini dizlerime koyup çömeldi. "Bak, sana boş yere sinirlenip öfkelenmiyorum. Senin iyiliğini istiyorum," derken elini yanağıma koydu. "Bunlar neyin nesiyse çok tehlikeliler," dedi. Alp ile birbirimize baktık. Sanırım aynı şeyi düşünüyorduk. Oğuz; ben ve Alp'in bakıştığını görünce, "Tamam, bunlar da insan, tehlikeli olmayabilirler fakat o adama neler yaptığını gördünüz. Üstelik seni takip edip evin yolunu öğrenmiş olabilirler," dedi Oğuz. Haklıydı.
"Oğuz haklı," diye lafa atladı Alp. "Seni takip edip evin yolunu öğrenirlerse kötü olur ve seni kolayca yakalarlar. Bu yüzden artık daha çok önlem alacağız. Gerekirse dışarı çıkma," dedi. Buna diyecek bir şeyim yoktu çünkü aptalca bir hareketim yüzünden yakalanıp arkadaşlarımı da riske atmak istemiyordum.
"Haklısınız. Bu yaptığım aptallıktı. Özür dilerim. Bir dahaki sefer daha da dikkatli olacağım," dedim fakat ikisi de bana inanmayarak bakıyorlardı. "Gerçekten dikkatli olacağım. Aahhh, inanmazsanız inanmayın! Dikkatli olacağım işte," dedim bıkkın bir şekilde.
"Umarım dikkatli olursun. Çünkü başka bir yere taşınmak istemiyorum. Burası gayet iyi," dedi Oğuz.
"Başka bir yer mi?" diye sorduk Alp ile tek bir ağızdan.
"Başka sığınağımız da mı var?" dedim. Oğuz anlatmak ve anlatmamak arasında arafta kalmış gibi görünüyordu.
"Size söylemedim fakat bu sığınak hariç toplam dört sığınak daha var. Sizden gizli yaptırdım çünkü herhangi birine laf gitsin istemedim." Oğuz konuşurken içeceğim bitmişti. Bardağımı hızla ona verip yerimden kalktım.
"Bize söyleyebilirdin. Sanki millete gidip 'Gelin biz gizli sığınak yapıyoruz, ha isterseniz siz de kalabilirsiniz' diyecektik ya biz de. Neyse. Sığınağımız olması iyi olmuş. Yani çok da gizlenmeme gerek yok sanırım," dedim.
"Gökçe!" dedi ikisi de tek bir ağızdan.
Ellerimi kaldırıp, "Tamam tamam, şakaydı sadece," dedim ve odadan çıkıp salona doğru ilerledim. İkisinin de peşimden geldiklerini duyabiliyordum. Salona geçince Oğuz'a, "Oğuz, vişne suyu getirir misin?" diye seslendim. Oğuz mutfaktan "Tamam," diye seslendi sadece. Kanepeye yayılırcasına kendimi saldım ve televizyonu açtım.
Oğuz salona birkaç atıştırmalık ve üç adet bardak ile geldi. Tepseyi sehpaya yerleştirip tekli koltuğa oturdu. Alp de Oğuz'un yanındaki tekli koltuktaydı. Televizyon tam benim karşımdaydı. Sol tarafımda iki adet tekli koltuk vardı. Oğuz ve Alp tekli koltuklara geçtiler. Benim oturduğum kanepe geniş bir L koltuktu.
Halının üzerinde garip bir tasarıma sahip olan, benim "kıvrılan sehpa" dediğim sehpa duruyordu. Şekli çok ilginçti ama cam ve reçine ile yapıldığı için çok güzel görünüyordu.
Tepside birkaç tane atıştırmalık abur cubur vardı. Vişne suyuna uzanacağım sırada Oğuz, "Hop, o benim," deyip elime yavaşça vurdu. "Az önce içtin ve son bardağı da ben içeyim dedim." Oğuz'a öldürücü bakış attım fakat bana kola koyduğunu görünce rahatladım. Vişne suyundan sonra en sevdiğim içecek kolaydı.
Kumanda ile kanalları değiştirip duruyordum. Hiçbir haber ilgimi çekmediği için başka kanallara geçip oradan da yayın kanallarına geçiyordum. Yemek programlarının tekrarı veya moda yarışmaları vardı. Eminim bunları Alp izliyordu çünkü bu programları izleyip yorum yapmayı çok seviyor.
"Gökçe bir dur da izleyelim. Gezmediğin kanal kalmadı," dedi Alp. "Yayın kanalı açar mısın?"
"Off," deyip rastgele karşıma çıkan ilk yayın kanalına girdim. Kanalda gündelik hayattaki şeyler ile ilgili yayın yapılıyordu. "Sıkıcı," deyip oflayıp püfledim.
"O zaman git başka şeyler ile ilgilen," dedi Oğuz. "Sürekli oflama."
Tam kalkıp odama geçeceğim sırada yayında bugünkü ufak çatışmadan görüntüler gelince yerime oturdum. "İşte bakın," deyip ekranı işaret ettim. "Bugün beni kovalayan şekil değiştirenler bunlar. Arkalarında da kanatları var." İkisi de pürdikkat ekrana bakıyordu. Spiker olayı anlatıyor, bir yandan da olay mahallini gösteriyordu. Cesetleri pek göstermeseler de kanatları olduğunu anlayacak şekilde uzaktan gösteriyorlardı.
"Demek yaprak olup saklanıyorlar. Ne ilginç iş bu amına koyayım. Nereden çıktı bu şekil değiştirenler ya," dedi Oğuz. "Bizde vardı zaten bir tane," dedi Oğuz. Elime aldığım yastığı Oğuz'a hızla fırlattım.
"Hani güçleri olan kişiler sadece cadılar ve Gökçe'ydi? Bunlar nasıl ve nereden çıktı şimdi?" dedi Alp.
"Ben de anlamadım ki. Belki cadılar özel gücü olan insanları üretmek için formül bulmuşlardır? Olamaz mı?" dedim.
"Cadılar sadece kendileri için büyü kullanabilirler," dedi Oğuz. Dirseklerini bacağına yaslamış, ellerini de parmak uçlarını birbirine değdirip üçgen oluşturmuştu.
"Cadı mısın amına koyayım? Nereden biliyorsun? Cadı arkadaşların mı var bizden gizli? Ha varsa söyle, yargılamam asla. Hatta varsa iyi olur, bunları bulup bulmadıklarını sorarsın," dedim. Oğuz sabır dilercesine başını yana salladı.
"Cadı arkadaşım falan yok. Üstelik cadıları bulmak oldukça zordur," dedi Oğuz. Cadıların özel güçlerini göremediğimiz için normal insanlar bile cadı olabilirdi ve kaç adet cadı vardı, hiçbir bilgimiz yoktu.
"Tamam, sakin olun," diye araya girdi Alp. "Sen kimden öğrendin bu şekil değiştirenleri?" diye sordu Alp bana.
"Sokaklarda dolaşırken yaşlı bir adam benim ismimi seslenince panikledim fakat bir şey yapmadı. Hatta benim iyiliğim için bunları söyledi bana. Öyle öğrendim. Bu anlattığı şeylerin arasında şekil değiştirenler de vardı. Benim yakalanmamı istemiyormuş, bu yüzden de Safe şirketine ihbar etmedi," dedim.
"Yarın ilk iş bu yaşlı adama gidiyoruz," dedi Oğuz.
"Hayır!" diye karşı geldim hızla. İkisi de bana anlam veremeyen bakışlarla bakınca, "Yani nerede olduğunu hatırlamıyorum. Bayağı bir yürümüştüm çünkü," dedim. Oğuz dudak büzüp kafasını salladı. Muhtemelen yalan söylediğimi düşünüyordu.
"Bu arada bence artık gizlenmene gerek yok," dedi Alp. Bunu duyunca yerimde dikleştim. Durduk yere neden bunu söylediğini merak ediyordum şahsen.
"Sen aklını kaçırdın sanırım. Ha, Alp?" dedi Oğuz.
"Hayır, kaçırmadım," diye karşı çıktı. "Artık şekil değiştirenler olduğuna göre güçleri yok etmek isteyen Safe üyeleri sadece seni değil, şekil değiştirenleri de arayacaklardır. Bu yüzden hem daha çok insanı denetleyecekler hem de daha çok Safe üyesi sokaklarda gezecek gibi görünüyor," dedi Alp.
"Bak kardeşim," diye lafa atladı Oğuz. "Sana iki türlü de mal olduğunu kanıtlayacağım, iyi dinle," dedi. Ne diyecekti çok merak ediyorum. "Birincisi; artık daha çok Safe üyesi gezecekse Gökçe'nin bulunması daha kolay olur çünkü daha çok kişi çevrede gezecek." Bu söylediğine ufak bir kahkaha attım. "İkincisi; şekil değiştirenler gizleniyor akıllım. Yani gizli bir yaprağı veya gizli bir kumu kim nasıl bulacak? Bana onu söylesene. Bir de 'Artık gizlenmene gerek kalmaz' diyor." Alp kafasına koca bir darbe yemiş gibi bakıyordu. Bu duruma kahkaha atmadan duramadım.
"Sahiden ben bunu nasıl düşünemedim? Aptal gibi bir de anlatıyorum," dedi Alp.
Oğuz elini şıklatıp Alp'i işaret etti. "Aynen öyle. Düşünmeden konuşuyorsun," dedi.
Gülmeye devam ederken, "Alp'in mal olduğunu bilirdim de bu kadar mal olduğunu bilmiyordum," dedim. "Ay çok güldüm, sağ ol Oğuz." Gülmem yavaşça solmaya başlasa da aklıma geldikçe şiddetleniyordu.
"Tamam, abartmayın ya. Düşünemedim işte," diye savunmaya geçti Alp.
"Neyse," diye lafa girdi Oğuz. "Dediğim gibi, yarın ilk iş o dedeye gidiyoruz. Anlaşıldı mı?" dedi ve gülmem aniden soldu.
Yerimde doğrulup dirseklerimi dizlerime yerleştirdim. "Oğlum ben anlatamıyorum galiba," dedim. "Dedenin nerede olduğunu hatırlamıyorum. Kırık dökük bir yere girmiştim ve o da oradaydı. Beni görünce ve ismimi söyleyince ben de silahımı çekip bekledim vurmadan önce. Adam bir şeyler anlattı işte. O anlattığı şeylerden biri de şekil değiştirenlerdi."
Gözlerini kocaman açarak, "Sen bir de yaşlı adamı vurdun mu?" dedi Oğuz.
"Tabii ki vurmadım, aptal mısın? Sadece ters bir hareketi olursa diye kendimi korumak için silahımı çıkardım. Neden vurayım masum bir amcayı?" dedim. Vurmadığımı duyunca rahatlamıştı.
"Sana bir müddet süre. O yaşlı adamı ya bulursun ya da bulursun. Gezdiğin yolları düşünerek ve gizlice dolaşarak o adamı bulacaksın. Sonra da gelip bizi o adama götüreceksin. Yoksa bir daha dışarı çıkmana asla izin vermem, burada ölene kadar oturursun," dedi Oğuz. Ne yapacağımı düşünürken, "Duydun mu?" demesiyle birlikte kafamı arkaya doğru atıp ofladım. Kafamı kaldırdığımda Oğuz'un benden cevap beklediğini görünce iyice oflayıp, "Tamam ya, bulmaya çalışacağım," dedim. Oğuz olumlu anlamda kafasını aşağı yukarı salladı. "İyi. Ben gidip yemek hazırlayacağım," dedi ve mutfağa doğru ilerlemeye başladı.
--- yaşlı adam ve Gökçe ---
--- birkaç saat önce ---
Evde sıkıntıdan geçirdiğim sinir krizinden sonra kendimi hızla dışarı atmıştım. Ne olur ne olmaz diye silahımı yanıma almıştım. Tabii ki de olmazsa olmaz kancalı tabancam da benimle birlikte geliyordu. İkisi olmadan dışarı nadiren çıkardım. Yüzüme hafif bir makyaj yapmıştım. Zaten maske taktığım için pek belli olmuyordum. Saçlarım için henüz bir fikir bulamamıştım çünkü çok uzunlardı ve ne yaparsam yapayım saklamak zordu. Oğuz sürekli kesmem gerektiğini söylese de asla kesmeyecektim.
Sokakların arasında saklanarak ilerliyordum. Beni gördükleri gibi Safe şirketine ihbar ederlerdi ve en az elli Safe üyesi buraya doluşurdu. Aptallar. Bazen Safe şirketini arayıp rastgele konumlar söylüyordum ve o konuma gidip izliyordum. Sahiden de elliye yakın Safe çalışanı o adresi talan ediyorlardı. Çok komik bir durumdu bu.
Etrafı kolaçan ederken evlerin arasından yılan gibi süzülerek geçiyordum. Eskisi gibi saklanmadan rahatça dışarı çıkıp alışveriş yapmayı özlemiştim.
Şehrin sonlarına gelmek üzereydim. Ne kadar yürüdüğümü bile bilmiyordum fakat epey bir yürümüştüm. Girdiğim sokakları ilk defa görüyordum. Evler azalmaya başlamıştı ve buralarda enkaz evleri daha çok görebilirdiniz çünkü devasa ağacın kökleri buradaki evleri yıllar öncesinden yıkmıştı.
Evlerin altında yürümekten sıkıldığım için çatıya çıkmaya karar verdim. Çatıya kancalı tabancam sayesinde çıkmam birkaç saniyemi alıyordu. Çatıya çıkıp etrafı izlemeye başladım. Karşıda devasa ağaç duruyordu. O kadar büyüktü ki yakın gibi görünüyordu fakat inanılmaz uzaktı.
"Hey! Ne işin var lan orada? Çabuk in aşağıya!" diye bağırma sesi duyunca aşağıya baktım. Çatısında bulunduğum evin sahibi beni azarlıyordu. Rastgele bir taşı bana attığını görünce çatıda konum değiştirdim de taştan kurtuldum. Elimle zafer işareti yapıp dil çıkardım. Adamı korkutmak amaçlı silahımı hızla çıkarıp adama doğru nişan aldım ve adam korkudan bağırarak evine girdi.
Kahkaha atıp silahımı kemerime astım ve başka bir eve kancalı tabancam ile geçiş yaptım. Bu kancalı tabanca hayatıma iyi ki girdi; o olmasa bu kadar eğlenemem.
Çatılarda gezmekten sıkıldığım için aşağıya indim. Her şeyden hemen sıkılan bir insanım. Sessiz sakin yürürken bir anda yaşlı bir adam konuşmaya başladı: "Seni buraya hangi rüzgar attı Gökçe?" demesiyle hızla silahımı elime aldım, adamın arkasına atıldım ve boğazını sıkarken silahı da şakağına dayadım. "Sakin ol Gökçe. Seninle bir derdim yok. Silahı indir de konuşalım," dedi yaşlı adam. Boğazını sıktığım için sesi kısık geliyordu.
"Ne istiyorsun?" dedim. "Ve beni nereden tanıdın?" Yaşlı adam gülmeye başladı fakat çok geçmeden öksürmeye başladı. Yüzünün kızarmaya başladığını görünce itekleyip adamı serbest bıraktım ama hâlâ silahımı ona doğrultuyordum.
"Seni tanıyacak tek kişi benim evlat," dedi yaşlı adam. "Korkma, seni Safe'e ihbar etmeyeceğim. Sadece konuşacaklarım var." Ona güvenip güvenmeme arasında kaldım.
"Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Boşuna vaktini öldürme. Zaten ölmene az kalmış, bir de zamanını boşa harcama istersen," dedim. Yaşlı adam hiçbir tepki vermeden bana bakıyordu.
Tam kancalı tabancamı karşımdaki evin çatısına sabitlemiştim ki yaşlı adam, "Artık özel gücü olanlar sadece cadılar ve sen değilsin," dedi. Bunu demesiyle birlikte omzumun üzerinden ona baktım. Anlam veremeyen bakışlarla ona bakarken kancamı geri çekip kemerime astım.
"Ne demek 'Özel gücü olan sadece cadılar ve ben değilim'? Sen benimle dalga mı geçiyorsun lan?" deyip üzerine yürüdüm. "Unuttun veya bilmiyorsun sanırım: Cadılar kendilerini korumak için güç kullanırlar. Fakat ben bir cadı değilim. Bu yüzden istediğim her şey için güç kullanırım. Anladın mı şimdi?" dedi.
Adamın dudağının kenarı yukarı kıvrıldı. "Biliyorum. İnan ki senden daha iyi biliyorum. Sadece biraz beni dinlemen senin hayatın için de çok önemli," dedi. Neydi acaba benim hayatım için önemli olan? Açıkçası pek de merak etmiyordum.
"Sen mi bileceksin hayatım için önemli olanı? Vaktimi öldürme be adam," dedim. Yine tam gidecekken, "Şekil değiştirenler," demesiyle gitmekten vazgeçtim. Şekil değiştirenler de neyin nesiydi?
"Şekil değiştirenler mi? Hah, bu da mı senin aptal uydurmacalarından biri? Eğer öyleyse bunu görüyor musun?" deyip elimle kemerimdeki silahı gösterdim. Cümleme devam etmeden ne demek istediğimi zaten anlamıştı.
"Sadece beş dakikanı ayırırsan anlatacağım. Eğer yakalanmak istemiyorsan beni dinlemen gerek. Etrafına bir bak," deyip etrafı gösterdi. "Burada benden başka yaşayan kimse yok," dedi. Şekil değiştirenlerin ne olduğunu az çok merak etmeye başladım. Yaşlı adamı dinlemek ve dinlememek arasında gitgel yaptığım sırada birkaç dakika dinlemenin zararsız olacağını düşündüm.
"Ne söyleyeceksen hızlı ol. Zamanım yok." Adam arkasındaki hurdalık, yıkılmaya yüz tutmuş evin kapısını açıp içeri girdi. "Hey! Ben oraya gelmem. Beni tuzağa çekiyorsun değil mi? Yemezler aslanım," dedim fakat hiç ses duyamadım yaşlı adamdan. "Bak oraya gelirsem cesedini böyle bir yerde bulmaları aylar sürer. O yüzden gel ve burada ne söyleyeceksen söyle de gideyim." Adamdan hâlâ ses gelmeyince burnumdan soluyup içeriye temkinli bir şekilde adım attım.
İçeriye yavaş adımlarla ilerliyordum. Ev resmen yıkılmak üzereydi ve içerisi toz doluydu. "Eğer bu bir tuzaksa çok kötü olur. Duydun mu?" diye söylenerek ilerlemeye devam ediyordum. "Ayrıca dışarıda mı konuşsak?" derken öksürdüm. "Burası da amma tozluymuş be!" Bastığım her yerden gıcırtı sesi geliyordu. En sonunda evin salonuna geldiğimde yaşlı adamın kanepeye oturduğunu gördüm.
"Geç otur şöyle," deyip sandalyeyi gösterdi. Gerçekten böyle bir yerde tozlu bir eşyaya oturacağımı düşünmüş müydü?
Sandalyeye baktım fakat hem aşırı kirli hem de oturmanın iyi bir fikir olmadığını düşünüp oturmadım. "Almayayım, sağ ol." Adam omuz silkti. "Ne anlatacaksın peki bana? Ayrıca burada mı yaşıyorsun?" derken silahımla etrafı gösterdim. "Burada uyurken kafana yıkılabilir. Hem bir insan neden böyle bir yerde yaşar ki?" Adam hiçbir şey demeden susmamı bekliyordu.
"Şimdi sana anlatacağım şeyleri iyi dinle ve sakın unutma ve çok dikkatli ol. Bu insanlar çok kötü insanlar. Her ne kadar iyi gibi görünseler de yürekleri kapkaradır," diyerek gevelemeye başladı. "Ayrıca senin gibi masum bir kızın peşine düşecek kadar da aptallar. Ayrıca senin burada ne işin var be kızım? Dışarıda tonlarca insan seni arıyor. Hiç mi korkmuyorsun yakalanırım diye? Eğer yakalanırsan başına neler gelir haberin var mı?" diye devam etti.
"Evet. Yakalanırsam muhtemelen beni cadı sandıkları için öldürürler. Ve artı—" Yaşlı adam kaşlarıyla hayır der gibi yukarı kaldırdı. Kaşlarımı çatıp yaşlı adamın konuşmasını bekledim.
Yaşlı adam öksürüp, "Onlar seni öldürmezler," diye lafa başladı. "Onlar seni kullanırlar," diye devam etti.
Şok içinde adama bakakaldım. Sahiden buna inanacağımı mı sanıyordu? "Beni kullanırlar mı?" Bu lafa hiç güleceğim yoktu fakat bir kahkaha patlattım. Hızla gülüşüm silinirken, "Sen benimle dalga mı geçiyorsun lan? Ha?" deyip silahımı adama doğrulttum.
Adam kafa sallayıp, "Dinle beni. Belki bu söylediklerimi ciddiye almıyorsun ama senin yaşamanı istiyorum. Sen çok değerlisin. İnan bana o kadar değerlisin ki..." dedi.
"Ha, şimdi bir de bana mı yürüyorsun lan sen? Bana bak, bu silahla beynini uçurup etlerini köpeklere yem ederim piç kurusu," deyip tam arkamı dönüp gideceğim sırada konuşmaya başladı.
"Benim için değil, Safe için önemlisin," dedi. Hay sikeyim Safe'inizi de sizi de ya! "Onlar senin güçlerin ile devasa ağacı yok etmeyi düşünüyorlar." Bu duyduklarım kalbime bıçak saplanmışa dönmemi sağladı. Beni dev ağacı yıkmak için mi kullanacaklardı? Sahiden doğru mu söylüyordu bu adam?
"S-sen... Sen neler söylüyorsun?" dedim. "Yani beni öldürmek istemiyorlar mı?" dedim ve yaşlı adam kafasını hayır anlamında salladı. Yaşlı adamın gözleri o kadar güven verici bakıyordu ki ona inanmak istedim ama bir an kimseye güvenmemem gerektiğini anladım. "Yalan söylüyorsun. Bunları bilecek tek kişi varsa o da kesin Safe'in kurucusu falandır; sokakta karşılaştığım yaşlı bir adam değil," dedim.
Yaşlı adam öksürüp konuşmaya başladı: "Seni üzmek istemem ama ben de Safe çalışanıydım." Demesiyle birlikte ikinci bir şok da peşinden geldi. Hızla silahımı yaşlı adama doğrulttum.
"Beni tuzağa düşürdün. Bana yalan söyledin." Kafamı hayır dercesine sallayıp geri geri yürümeye başladım. "Bir Safe çalışanı olduğunu bilsem direkt beynine sıkardım. Neden yalan söyledin? Neden?" Yaşlı adam ellerini "sakin ol" dercesine havaya kaldırdı.
"Bak kızım; sence seni tuzağa düşürsem şu ana kadar elli tane Safe çalışanı çoktan seni yakalardı ve seni şirketlerindeki gizli üsse götürüp üzerinde deneyler yapmaya başlarlardı. Güven bana, deneylerin neler olduğunu sana saysam saatlerimi alır; belki de günlerimi alacak kadar çok deneyleri var," dedi. Ona güvenmeli miydim, hiçbir şekilde anlayamıyordum. Sözleri hem güven veriyor hem de yalan olduğunu bağırıyordu. Belki de doğru söylüyordur diye onu dinlemeye karar verdim.
"Pekala, şimdi bana her şeyi teker teker anlat," dedim ve tozlu olmasını umursamadan karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum.
"Bak kızım; Safe ile ilgili olan şeyleri sana daha sonra anlatırım. Emin ol daha sakin olduğun bir zaman anlatsam daha iyi olur çünkü duyacağın şeyler seni daha da etkileyecek," dedi ve öksürdü. "Sana dikkatli olman için söylemem gereken şeyler var," dedi.
"Uzatma da hızlıca söyle. Zaten sinirden elim ayağım titriyor," dedim.
"Artık saklanıp kaçman gereken sadece Safe çalışanları veya insanlar değil; artık kaçman gereken bir diğer grup da Şekil Değiştirenler. Bunları gördüğün gibi ya kaç ya da saklan kızım," dedi.
"Şekil Değiştirenler mi?" Aklımda bin tane soru vardı fakat hangisine cevap bulacağımı şaşırıyordum.
"Evet, Şekil Değiştirenler. Bu söylediğim kişileri henüz kimse bilmiyor diye düşünüyorum. Daha yeni yeni ortaya çıkıyorlar ve nasıl çıktıklarını ben de henüz bilmiyorum. Şekil değiştiriciler insana benzer—muhtemelen insandılar her neyse. Aklına gelebilecek her türlü şekle bürünebilirler. Taş, su, odun, yaprak... Bunun gibi aklına gelebilecek her türlü eşyaya veya nesneye dönüşürler. Dönüşümleri nasıl oluyor ben de merak ediyorum fakat sadece şekil değiştirdiklerini biliyorum," dedi.
"Dünyada sadece cadıların özel güçleri olduğunu sanıyordum. Bunlar da nereden çıktı böyle? Hani insanların özel güçleri olamazdı?"
Yaşlı adam oturduğu yerde hareketlendi. "Haklısın. Sadece cadıların özel güçleri vardır, bir de senin. Bu insanların nereden geldiklerini bilmiyorum. Güçlerini onlara kimin verdiği de tartışma konusu. Bak kızım, sen özelsin. Bu yüzden kendine dikkat etmen gerekiyor. İnsan olarak sadece senin özel gücün var sanıyorduk fakat artık birçok, belki de milyonlarca insanın özel güçleri var. Bu insanlardan uzak durman gerekiyor kızım. Bunların hepsi Safe'in adamları olabilir." Bu söylediği şeyler çok büyük şeylerdi.
"Peki bana neden yardım ediyorsun ki? Kimse benim yaşamamı istemiyor. Neden bana yardım edip ölmemem için direniyorsun? Sen neden diğerleri gibi geberip gitmemi istemiyorsun ki?" diye sordum.
"Ben o dev ağacın yaşamasını istiyorum. Ve sen... Seni kullanırlarsa o ağaç da yok olabilir. Bu yüzden senin de yaşamanı istiyorum. Bana kalırsa evrenin oksijeninin yüzde altmışını o ağaç karşılıyor. Tabii emin değilim fakat bu kadar büyük bir ağacın bu kadar büyük bir oksijen kaynağı da olması gerek diye düşünüyorum. Madem özel bir ağaç, neden hiçbir katkısı olmasın, değil mi?" Söylediklerinde son derece haklıydı. Beni cadı olduğumu düşündükleri için öldürmek istediklerini sanırken durumun daha da farklı olduğunu anladım ve bu hiç hoşuma gitmemişti. Hem de hiç.
Yerimden kalkmadan önce, "Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim. Beni öldürebilirdin de fakat bunu yapmayıp bana yardım ettin. Umarım söylediğin şeyler gerçektir," deyip yerimden kalktım. Kalçamda oluşan tozu silip yavaş adımlarla çıkışa yöneldim.
"Her zaman evlat, her zaman," dedi yaşlı adam. Tam çıkış kapısının pervazına geldiğimde yaşlı adam, "Kızım," dedi. Omuzumun üzerinden ona baktım. "Dikkatli ol," dedi. Anlayışla kafamı aşağı doğru salladım ve kancalı tabancamı alıp karşı evin çatısına fırlattım. Hızlıca oradan uzaklaşıp eve gitmek istiyordum. Safe ile ilgili duyduğum şeyler hafif şeyler değildi.
Ben yıllarca ölmemek için Safe'den saklanırken, onlar beni deneylerinde kullanmak istiyorlarmış.
