Göçmen Kızı kitap kapağı

1. bölüm / 1

Göçmen Kızı

1. Bölüm: TAKA

Vaveyla Yazarı: şehpase pilavof

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm: TAKA
  1. 1 1. Bölüm: TAKA8.169 kelime · Okuduğun bölüm

"Nereyadur ula Elif!"

Tamam, pekâlâ şimdi buradan başlarsak hiçbir şeyi anlamayabilirsiniz. O yüzden sizi Karadeniz'in hırçın dalgalarında boğulmadan önceki anlarımı anlatmakla başlamak istiyorum. Her şey en yakın arkadaşımın sevdiği adamla evlenmek istemesiyle başladı. Sorun elbette bu değildi, sorun arkadaşımın, kendisinden daha deli akrabalarıydı.

Muhtemelen herkes Karadeniz'in ve Karadenizlinin inadını bilir, tanır belki de içinde yaşatır. Ben bir Karadenizli değildim ama arkadaşımdan iyi bilirdim. Şimdiki kocası, benim abim olan adama ve bana az çektirmemişti. Bu topraklara sürgün edildiğimizde bizim için her şey bir tık daha zorlaşmıştı zira arkadaşım evlenmek için gün almış, babaannesinin zoruyla gizli saklı yapılacak olan düğüne en az üç yüz kişi gelmiş, bunun sonucunda kendisinden daha deli abisine haber uçmuştu.

Hani şu abimi bir kere gördüğünde hastanelik edecek kadar döven abisi.

Abisinin onayı olmayan düğün babaannesinin onayıyla kıyılmaya durulurken abisinin baskın yapılacağı duyurulmuş ve sonuç olarak durumu benim kurtarmam gerekmişti. Topyekûn boşaltılan düğün yerinde tek başına kalıp oyalamak görevi de bana kalmıştı.

Ve bir Karadenizli ile nasıl başa çıkılır bilmemekle birlikte, deliye dönmüş bir abiyle nasıl başa çıkacaktım onu da bilmiyordum. Sonuç olarak başıma örülen çorabın söküğünü nasıl bulacağımı da çözememiştim.

☸

Uzun süren yolculuğun sonunda geldiğimiz yaylada iki yanımda oturan kadınların hepsi bağırarak konuşuyor, dinlenmek için kafamı koyduğum duvardan kaldırıp saçlarımın rengine gıpta ile bakıyor bir de üstüne başlarındaki yazmayı kafama koyup bana yakışıp yakışmadığına karar veriyorlardı. Burada herkes konuşuyor, bize laf söz hakkı verilmiyordu. Zira geldiğimde sadece merhaba hoş bulduk diyebilmiştim. Başka bir cümle kurmama izin verilmemiş, kursam bile dinlendiğini sanmıyordum. Koltuğa oturduğumda aniden iki tarafımdan sarılmıştım. Komik olansa buradan milim kıpırdanmama izin verilmiyordu.

Bana en uzak köşede oturan en yakın arkadaşım Elif, babaannesinin sorgusuna maruz kalmış yardım dilenen bakışları ile bana bakıyordu.

Benimde yardıma ihtiyacım vardı. O en azından etrafını kuşatmış babaannesini tanıyordu, ben bir yanımda tövbe çeken bir teyze diğer yanımda konuşmasa bile beni yerin dibine sokabilen bir kadın ve kucağında saçımı çekip yarısını koparan kızıyla ilgileniyordum. Adlarını bile sormama izin vermemişlerdi.

Onun durumu bir nevi kurtarılabilirdi, benim durumum ise vahimdi. Kadının kucağındaki kızın saçımı çekmesiyle inleyip elimi acıyan tellere sardığımda mahcup gözlerle bakan küçük kızı görmemle omuzlarımı düşürdüm. Her defasında saçımı çekip sonra böyle mahcup gözlerle bana bakıyordu. Kızamadığım için tekrar aynı şekilde saçımı çekiyordu.

Ben abimi böyle garip bir aileye damat olarak veriyordum.

Kızın bakışlarına karşılık bende üzgünce bakarken bir köşeye sinmiş, ayaklarını dokuma halının altına saklamış, beline beylik tabancası yaslanmış abime baktım. Hâlâ Elif ile evlenmek istediğine emin miydi? Elif neyse de ailesi biraz garipti. Bunlar sadece tanıştıklarımızdı daha tanışamadıklarımız da vardı. İşin içinden nasıl çıkacaktık, çıkabilecek miydik hiçbir fikrim yoktu. Zira şuan arkama bakmadan kaçmak istiyordum.

Biz hiç böylesine bir kalabalık ailede büyümediğimiz için ikimiz de soğuk terler döküyorduk.

Elif'in babaannesi Fadime Hanım birden bastonunu yere vurduğunda daldığım düşüncelerden zıplayarak çıktım. Gözlerim kadına döndüğünde yüzündeki ifade bile beni olduğum yerde sindiriyordu. "Ha de bakayum bağa," dedi bakışlarını bana çevirerek. "Eluf'um, bu korkak uşağa sen mi isteyecesun?"

O konuştukça önümü ilikleyip senin iznin olursa ağam, diyesim geliyordu. Yutkunup kafamı salladığımda Elif, "Babaanne o korkak değil sadece amcam böbreğine tabanca dayamış!"

Sadece tabanca mı?

Abimle göz göze geldiğimizde ikimizde aynı anda yutkunduk. Fadime Hanım, "E nolacadi? Bura gelmiş ise bunlari göze alacak ula! Eluf'um, korkak bir adamilan evlenacağunu duyan abin onu sağ koyar mi sanaysun?"

Elif elini karnına doladığında korkulu gözlerle abim Demir'e bir süre baktı. Bu süre uzadıkça biraz yerimde kıpırdandım. Abim, birkaç yıl önce onun abisinden feci bir dayak yemiş, hastanelik olmuştu. O halde bile Elif'ten vazgeçmemişti. Arkadaşımı bende çok seviyordum ama öyle bir dayak yesem yüzüne bakacağımı sanmıyordum.

Yaşarsam eğer.

"Sizin gibi bir büyüğümüz yok, o yüzden kız kardeşimden istedim. Kusurumuza bakmayın, bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu." Evet, en çok yaralandığımız kısım buydu. Biz küçükken ölen anne ve babamızdan sonra beni abim büyütmüştü. Romanya'dan kalkıp buraya geldiğimizde ise bir süre dedemiz bildiğimiz adamın yanında kalmıştık fakat onu da toprağa verdiğimizde benim ondan, onun benden başka kimsesi kalmamıştı.

Yaramız buydu fakat bunun için hayattan vazgeçmemiştik.

"Huç mu yoktur?" dedi bu sefer ona silah dayayan adam. Abim kafasını iki yana salladığında, "Annemin tarafında olan akrabalarımız Türk olmadığı için böyle bir şeye kalkışmazlardı. Görüşmeyeli de yıllar olur, baba tarafından da kimsemiz yok. O yüzden size birini getiremedik fakat bunun bir sorun oluşturacağını sanmıyorum." Demiş adamın ise bir müddet sert bakışlarına karşı kalmıştı.

"Nasi?" diye sorduğunda yanımdaki tövbe çeken kadın homurdanarak bana dönmüştü. "Nasi olacak Tayfun Reis, ha şu paçinin saçlaruna bak!" saçlarımdan vurulduğumda elim saçlarımın uçlarına tutundu. Onlar garip garip bakıyorlardı fakat benim saçlarıma yakın olan altın rengine sahip saçlarına bakmıyorlardı. Ayrıca yarımız Romanya'ya ait olsa bile biz kendimizi Türk bellemiştik.

Ön yargı kötü bir şeydi.

Hiç hoşlanmazdım.

"Oyleyisa Eluf'u size veremeyuk." Tayfun Bey'in söylediği ile abim hızla kafasını iki yana salladı.

"Olmaz, onu almadan şuradan şuraya gitmem Tayfun Bey amca!" sesi biraz yüksek çıktığında belindeki silahı biraz daha bastırdı Tayfun Bey. Biraz daha bastırırsa silah onun derisinden girip böbreğinden çıkacaktı.

Gençti abim, yazık olacaktı.

Elif, abimin söylediklerinden sonra oturduğu koltukta erirken Fadime Hanım'ın yüksek sesli nefesini duyduğumda ondan tarafa döndüm. Bakışlarında keder dolanırken omuzlarında bariz bir çöküklük vardı. "Tayfun, indirasun o tabancayi, şeytan doldirur." Tayfun Bey indirmemeye yeminli gibi kafasını iki yana salladığında Fadime Hanım'ın bakışları bana döndü. "De bakayum bağa pulli, siz necisunuz?"

Sorusunu anlamadığım için bir süre bakıp boğazımı temizledim. Cevabımı beklemeden göz devirip abime döndü. Yazması kaymıştı fakat düzeltme gereği duymamıştı. "Paçin konuşmayi unutti uşağum, sen de bağa necisiniz?"

Sorunun ekini köküne ayırıyordum fakat anlayamıyordum. Neyin nesinden soruyordu? Abim onu anlamış gibi boğazını temizledi. "Annem Romanyalı, babam Türk." Kadının bunu sorduğundan şüpheliydim. Fadime Hanım kafasını sallayıp onayladığında şüphelerimde haksız çıkmıştım.

Anlamalıydım fakat sanırım o an korkudan cümleyi ekine yanlış ayırmış olmalıydım. Sonuçta kimse abisinin belinde bir silah dayandığında sakin kalamıyordu.

"Taka, bu durumdan hiç hoşlanmayacak babaanne." Abimin diğer tarafında oturan gençten bir çocuk öne eğilip açtığı bacaklarına kollarını yaslamıştı. Sarı saçları dağınık bir şekilde dağılmıştı. Mavi gözleri direkt olarak babaannesine bakıyordu.

Haklıydı. Taka dedikleri adam, bir keresinde abimi hastanelik etmişti. Hem de baya ciddi bir şekilde etmişti.

Elif çok geçmeden, "Babaanne," diye lafa girdi. Fadime Hanım, buruşuk suratıyla ona döndüğünde derin nefes alıp verdi. "Abim, onu biliyor ve kabul etmiyor." Sözleri bittiğinde Fadime Hanım'ın kaşları ağır çekimde birbirine yaklaştı. Mavi gözleri parlarken Demir'in beline silah dayayan adam daha çok bastırıp diklendi.

Ailecek buz mavisi gözlere sahip olmaları yanında bir de saçları sapsarıydı. Gen aktarımı kesinlikle çok iyiydi. Abim ve ben hiç benzemezdik mesela, ben annem gibi turuncu, o ise babam gibi kara kaşlı kara gözlüydü.

"Amca, bastırmasan mı acaba?" diyen abimin sesi çaresizlikle harmanlanmış bir fısıltı şeklinde çıkmıştı. İkimiz de buradan kaçabilecek olsak saniyesinde toz bulutu olurduk. Kollarıma sarılan parmaklar huylandırırken yutkundum. Yanımda oturan kadının gözleri gözlerime sarıldığında yandan bakışmamız beni tedirgin etmekte kararlıymış gibi alev gibiydi.

"Ha buni da Taka'ya alalum ha abla?" dudaklarım hızla açılırken yerimden fırladım. Aralarından kalkmama izin vermeden tekrar oturttuklarında Fadime Hanım bana dönmüş şaşkın halime bakıyordu. Beni baştan ayağa süzüp yüzünü buruşturdu. "Taka'm buna bakmaz, o esmer sever."

Asıl ben Taka denilen adama bakmazdım be! Benim elimin kiri bile değildi. İkimiz de, ben o cesareti nereden buldum bilmiyorum, yüzümüzü buruşturup önümüze döndüğümüzde şu düğünün çabucak olmasını temenni ediyordum.

"Nasi esmer seveyi yenge, basbayağı sari seveyi benum yeğenum!" tövbeli teyze aynı Fadime Hanım gibi yüzünü buruştururken gözleri huzursuzca bana dönmüştü. "Bu paçiyi sevmedum." Dediğinde bu sefer tövbe çeken o değil bendim. Beni sevmeniz için gelmemiştim zaten, dememek için zor dururken derin nefes alıp verdim.

Benim sinirlendiğimi gören abim, "İzniniz olursa Elif ile evlenmek istiyorum." Dediğinde Fadime Hanım bu sefer abimi süzdü. Onu beğenmiş gibi kafasını yavaşça belli belirsiz sallamıştı ama yüzünde bir memnuniyetsizlik vardı. "Torununuz için her şeyi yaparım, onu çok mutlu ederim. Yeter ki izin verin düğün, kına, nişan her şeyi burada yaparız. O da isterse buraya taşınırız hem kız kardeşim onun yakın arkadaşı, ona her türlü yardımı yapar. Siz de uygun bulursanız onu bana istiyoruz."

"Dur bakayum," dedi Fadime Hanım ağırlıkla. Yerinde hareket edip duran abim aniden dururken silahı tutan adam sıkılmış gibi belinden metal tabancayı çekmiş dizine koymuştu. Karşısında oturan bana doğru bakan namluyla yutkunup hafifçe beni dürten kadına yaklaştım. Kadının kucağında duran kız gülümseyip belime dökülen turuncu saçlarımı eliyle kavrayıp sallamaya başlamıştı. İstemsizce bende gülerken kıkırtısı odada biraz gergin havayı dağıtmıştı.

"Taka niye istemayi seni? Ne ettun da uşağum seni kabullenmayi?" kuşkulu gözlerle ikisine bakarken ben olabildiğinde namludan kaçmaya çalışıyordum. Abim belinden çekilen silahla derin nefes alıp gelen özgüvenle dikeldi, boğazını temizledi.

"Elif ile beni hoş olmayan bir şekilde bastı." demesi üzerine odada nefes sesi bile kesildi. Öyle ki gülen kız hızla ellerini dudaklarına kapatmış annesi ise kızının kulaklarını kapatmıştı.

Diğer yanımdaki teyze elini göğsüne koyup tövba, yarappi tövba, diye söylenirken ensemden aşağı bir ter damlası aktı. Odada büyük bir uğultu yükselirken camdan içeri uzanan kafalar nasi diye sesleniyordu. Elif kafasını iki yana sallarken titreyen ellerini koyacak yer bulamamış gibi iki de bir yer değiştiriyordu. Abim kırdığı potu anlamazken ben yutkundum.

Abimi nasıl bilirdiniz?

Ben biraz patavatsız bilirdim.

Önce Fadime Hanım'ın "Nasi?" diye bağırması ardından da yanındaki adam aniden kalkıp abimin boğazına sarılmasıyla ortalık mahşer yeri gibi olmuştu.

"Ne dedun ne dedun?" diye bağıran çocuğun abimin boğazına sarılmış, onun boğazını sıkarken ben olduğum yerde öylece olanları izliyordum. Zira diğer tarafında gerçekleri sindiremeyen benim karşımda oturan bey amcanın silahı hâlâ bana doğru duruyordu.

Elif hızla ayağa kalkıp, "Sacit dur! Etme Sacit, dur! Sacit dur yanlış anladınız!" bağıramaya devam ederken abim havada sallanıyordu. Titreyen elimi alnıma götürüp derin nefesler alırken herkes ayağa kalkmış onları ayırmaya çalışırken ben oturuyordum. Elif hızla bana dönüp, "Yardım etsene İnci! Abini boğuyor!"

Şuan kalkıp gitsem ve hiç olmamış gibi hayatıma devam etmek istesem ne olurdu? Abim ölü, Elif'te ortada bebeğiyle kalırdı. Bir Karadenizliyi nasıl durdurmam gerektiğini Elif ile tanıştıktan sonra öğrenmiştim. Derin nefes alıp verdikten sonra yan tarafıma döndüm. Kızının kulaklarını kapatan ablaya yaklaştım. "Pardon, kızınızı buradan uzaklaştırır mısınız rica etsem. Birazdan görecekleri hoş şeyler olmayacak." Kadın bana dönüp garip garip bakarken uyarımı yaptığım kadından bakışlarımı çekip öbür tarafa döndüm.

Tövbe çeken teyzeye yaklaştım. "Pardon, birazdan olacak şeyler için kalbinizden özür dilerim. Yaşınıza olan hürmetimden dolayı affedin. Ve kriz geçirmemeye çalışın." Onlara yaptığım uyarıyla rahatça yerimden kalkıp silahı bırakan amcanın yanına ulaşıp koltukta olan silahı hızla aldım.

Yapabilirsin İnci, abin ve yeğenin için.

Bastır, bastır İnci!

Pencereyi açtım, açtığım gibi kolumu dışarı uzatıp iki el yukarı ateş ettiğimde silahın dolu olması bir tarafımı sevindirmiş bir tarafımı şaşkınlığa uğratmıştı. Abim saatlerdir iki kurşunun önünde duruyordu. Şimdilik buna şaşırmayı bıraktığımda susan aile fertleriyle derin nefes alıp verdim. Tövbe teyze ve kız ile annesi gülümserken ben aksine çok suratsızdım. İşkolik İnci halime döndüğüm de yüzümde ifadesizlik vardı.

Silahı indirip üstümdeki kırık beyaz gömleği düzelttim. Boğazımı temizleyip, "Sacit Bey, rica ederim abimin boğazını sıkmayı bırakın. Kendisi tek aile ferdim ve inanın birisini daha kaybedersem canıma tak eder. Ayrıca Elif, abinin dövdüğünü ve abimi hastanelik ettiğinde bir daha böyle bir şeyle karşılaşmayacağımızı söylemiştin, tatlım şuan abim boğuluyor ve bunun olmaması gerekiyordu. Fadime Hanım, lütfen torununuza söyleyin ve abimi serbest bırakın. İzniniz olsun ya da olmasın onlar evlenmek zorunda." Sözlerim bittiğinde Fadime Hanım çattığı kaşlarının altından parlayan mavi gözlerle bana sorgular gibi bakıyordu.

"O niyeymuş, niye evlenecelermuş? Benum torunum hiçbir şey içun zorunda değildur!" onun dedikleriyle ayakta olan o topluluk onu onaylarken tekrar derin nefes aldım.

"Torununuzun çocuğu babasız kalmasını istiyorsanız lütfen abimi boğmaya devam edin." Odaya bomba atsam daha az şaşırırlar gibi bakıyorlardı. Sacit Bey tekrar abimin boğazına yapışırken, "Ula!" diye bağırıyordu. Elif bana ne yaptın sen der gibi bakıp tekrar amcasının kollarına sarılırken abim bana saydırıyordu.

Abimi nasıl bilirdiniz?

Ben ölü bilirdim.

Odada ve dışarıda tekrar bir uğultu yükseldiğinde Elif'in amcaları, halaları, kuzenleri hep bir ağızdan bağırarak konuşuyor, ortaya dökülüp abime saydırıyorlardı.

Fadime Hanım bir müddet sessizlikle yere baktığında dayanamayıp tekrar elimi camdan çıkarıp tekrar sıktım.

Ev, ev değil mahşer yeriydi. Burada bulunduğum üçüncü saatimden sonra rahatça söyleyebilirim ki burası tımarhaneydi.

Bu defa üç kere sıkıp elimi geri içeri uzattım. "Yeter be! Bir abisi vuruyor bir amcası! Yeter bırakın abimi!" beni bile zıvanadan çıkartan Çakır ailesi dururken ilerleyip abimin kolundan tutup çektim.

"Geç sende arkama, bir şey becerdiğin yok anca dayak ye! Siz Çakır ailesi, kızı veriyor musunuz vermiyor musunuz?" yanlış anlaşılmasın nefeslerimin hızlı olması öfkemden değil, heyecan ve gerginliktendi. Zira bir tabur dolusu insan hem içerde hem dışardaydı. Silahı sıkmamla evin etrafı da sarılmıştı.

Allah'ım, yardım diliyorum. Bol bol da rahmet.

"Kenara çekul Tayfun," dedi Fadime Hanım ayağa kalkarken. Tayfun Bey önümden çekildiğinde abimin titrek nefesini ensemde hissettim. Elif, babaannesinin kolunu tutarken endişeyle bir bana bir abime bakıyor, tövbe çekmekten helak olan teyze tekrardan tövbeler olsun yarappi diyor, kız çocuğu ise annesine yapışmakla uğraşıyordu.

Diğer aile fertleri büyük salonda dört bir yandan etrafımızı sarmıştı. Elimdeki soğuk metali daha sıkı kavradım.

Tayfun Bey'in yanında duran genç çocuk elini beline atmış öylece bana bakarken tek bir yanlış hareketimi bekliyormuş gibi duruyordu. "Demek hamile?" sorgular gibi bakışları banaydı. Kafamı salladığımda bastonunu tekrar yere vurdu. "Eluf!" deyip arkasında kalan torununu göz hapsine aldı. Onun bakışlarından kurtulduğum için rahat nefes alıp verirken bu defa Elif soğuk terler döküyordu. "Taka'ya kalmadan ben vuracağum oni!" demesiyle abim iki yanımdan kollarıma tutundu.

Elif korkuyla titrerken bakışlarımız birleşti. Trabzon'a gelmek hiç iyi bir fikir değildi. Arkamda kalan abim hatim indirirken bilmem kaçıncı kez yutkundum. "Vurayım mı babaanne?" diyen Sacit ile bakışlarımı ona çevirdim. Belinde tuttuğu silahı çıkarmış arkamda kalan abime doğrultuyordu. Kaşlarım hızla birleşirken silahı kaldırıp bu sefer ben ona doğrulttum.

"Uiy!" diye bir ses duyulurken gözümü bile kırpmadan karşımdaki çocuğun gözlerine bakıyordum. "Sakın aklından bile geçirme sarı! Fadime Hanım torununuza söyleyin silahını indirsin."

Abim, salak olsa bile benim tek ailemdi. Onun saçına zarar verirlerse başlarına bela olmaktan çekinmezdim. Bunu da onlara bir kere söylesem de anlamamışlardı. Arkamdaki abim önüme geçmeye çalışırken diğer elimle bileğini tutup onu durdurdum. İzin vermezdim.

"Bacım, indir silahını. Oyuncak değil o elinde tuttuğun şey." Bana büyüklenen çocuğun yaşını tahmin etmek zor değildi. Sacit'in yanında duran aynı yüz hatlarına sahip olan çocuk muhtemelen kardeşiydi. Ona gözlerimi çevirmeden, "Söyle abine silahını indirsin, kaza çıkmadan bende indiririm."

"Sacit, indir silahını!" diye bağıran Elif önüme geçerken bakış açımı onun sarı saçları doldurdu. Kollarını iki yana açmış ikimizi de arkasına almıştı. Ben silahımı onun omuzundan doğru uzatırken abim tekrar öne doğru adım atmıştı. İkimizi arkasına alsa bile pes etmeden silahı tutmaya devam ettim.

İçinde kurşun bittiyse, bu iyi olmazdı fakat şüphemi belli etmeden öylece durdum. "Fadime Hanım, söyleyin torununuza silahını indirsin."

"İndirmeyeceğum da!" diye bağıran Sacit aynı hiddetle gözlerini benden çekip babaannesine çevirdi. "Söyle şu paçiye indursun silahını! Elif geç arkama sende!"

Fadime Hanım bu durumdan sıkılmış gibi bastonunu kaldırıp ucuyla önce Sacit'in silahına vurmuş ardından benim tuttuğum silaha vurmuştu. İkimizin silahı aşağı düşerken gözlerimi ondan çekmedim. Her an bir şey yapabilirdi.

Abimin önüne gelip kafasını kaldırarak ona baktığında yazması düşmek için geriye doğru kaymıştı. Önce bana ardından abime bakıp güldü "Aferun," dediğinde minik kulaklarım ne dediğini anlamadı. Yanlış duydum sandım fakat bana gülen kadının yüzü söylediklerini onaylıyordu. "Ha bu ikisunun diyemeduklarini yiğitçe geçup karşuma söyledun. Sonra da onlari cesaretlendurdun, aferun pulli."

Abimin derin nefes almasıyla bende almıştım. Fadime Hanım, Elif'i kolundan tutup kenara çekti. Ben ve abim yan yana kaldığımızda yüzündeki tebessümü silip kafasını yukarı kaldırdı. "Taka'm, buni duymayacaktur fakat," dediğinde gözleri önce benim ardından abimin arasında gezdi. "Duğune gelurise ha orayi yangin yeru yapar. Durduramayiruk."

Abim kafasını iki yana salladı. "Bu inananın umurumda değil, isterse tekrar dövsün fakat ben davamdan vazgeçmem. Elif ile bir aile kurmak istiyorum." Ona gelen özgüvenle gururlanırken Fadime Hanım bir müddet ona baktı ardından tekrar bana döndü.

"Tanuduklari çağiracağum, önce bir imam nikahu kıyaruk, sonra tanidukları sokup resmi nikahu kıyaruk fakat kizum bu evden tellu duvakli çıkacadur aksini kabul etmeyrum."

"Siz nasıl uygun bulursanız." Dediğimde gülümseyip arkasına döndü.

Ha gayret İnci, başaracağız!

"Abusu Taka bunu duyar ise hepumuz yanaruk ana!" Tayfun Bey rica etsem o sesinizi keser misiniz? Çok rica ediyorum, lütfen. Fadime Hanım, oğluna bakmadan kafa salladı.

Taka denilen adamdan öyle çok korkuyorlardı ki bu ister istemez benim de gerilmeme sebep oluyordu. "Öncelikle Tayfun Bey, rica ediyorum artık felaket tellalı gibi sürekli kötüden bahsetmezseniz çok iyi olacaktır. Böyle yaparak evrendeki tüm kötülüğü üstümüze çekiyorsunuz, rica ediyorum susun. Ayrıca Fadime Hanım, madem torununuz sorun yaratacak düğüne onu çağırmamamız gerektiğini düşünüyorum. Abimi kabul etmeyeceğini bile bile onların en mutlu gününde böyle bir şey yapması, hepimizi zor duruma sokar."

Sacit bu söylediklerimden sonra burnundan nefes vererek güldü. "Evren mevren biz anlamayruk onu paçi, madem çok korkusuzsun o düğüne geldiğinde karşısına böyle çık da konuş."

"Sacit Bey," dedim gözlerimi onun mavi gözlerine dikerek. "Tüm içtenliğimle sizi temin ederim ki Taka Bey geldiğinde onunda karşısında böyle durup sizler için kendimi feda edeceğim." Samimiyetsiz bir tebessümle ona bakıp tekrar Fadime Hanım'a döndüm. "Bir hafta olmadan düğünü yapmamız sizin için de uyun mudur?" tek muhatabım oydu. Diğerlerinin nasi demeleri ile ilgilenmeden sadece ona bakıyordum.

Fadime Hanım şalını düzeltip gözlerini kıstığında iki elini bastonuna yasladı. Gözleri abim ve Tayfun arasında giderken düşünüyordu. Salondakiler karşı görüşlerini savunsa da ben sadece ona bakıyordum.

Onay verecekti emindim.

"Yarun akşam, gelun isteyun Eluf'u. Yanunuzda bir de imam bulun, geturun." Ben rahat nefes alıp omuzlarımı düşürürken abim Elif'e bakıp gülüyordu. "Sacit senda paçiylen abisinu yayladaki diğer eve götur. Huç kimsa Taka'ya haber vermeyecek!" son sözlerinden sonra salondan çıkmış gitmişti.

En zor kısmı halletmiştik şimdi her şey çorap söküğü gibi gelecekti.

Sacit düşürdüğü omuzlarla oflarken abim ve ben birbirimize sarılmıştık. "Teşekkürler İnci'm," dediğinde içime dolan huzurla sırtını sıvazladım.

"Birbirinize olan hasretiniz bittiyse gidelim." Diyen Sacit aramızdaki huzuru alıp götürürken göz devirip abimden ayrıldım. Elif bize doğru gelmeye çekinirken ona gülüp göz kırptım. Tayfun Bey, elini uzattığında önce abim sıkmış ardından bana uzatmıştı. Elimi ona uzattığımda sıkıp diğer eliyle omzuma vurmuştu.

"Mert kizsun da! Taka görse gör sen sevdayi!"

Taka beni bir zahmet görmesin Tayfun Bey, teşekkürler.

Ona bir şey söylemedim fakat gülümsedim. Samimi değildi. Sacit'in önderliğinde arabaya doğru geçtiğimizde ben hiç beklemeden arkaya oturmuş huzurla kafamı koltuğa yaslamıştım. Abim kapının önünde Elif ile vedalaşırken Sacit'de arabaya binmiş homurdanıyordu.

Onun homurtusunu dinlerken uyuyakalmıştım. Bedenim sarsıldığında kendimi abimin kollarında görmek gülümsetmişti. Gözlerimi açmadan ona sığındığımda ikimizi de yatağa bırakıp yorganı kafamıza kadar çekmişti. Saçlarımı severken annemin hep yaptığı gibi bir şeyler mırıldanıyordu. Sanırım yarın en çok eksiğini hissedeceğimiz şey ailemizin olmaması olacaktı.

Abim, onların karşısında ezilmesin diye her şeyine yetişecektim.

Sabaha doğru kalktığımızda ikimizin de yüzünde kocaman bir mahmurluk vardı. Yatakta ikimiz de birbirimize bakıyorduk ama düşüncelerimizden ikimizin de haberi yoktu. O muhtemelen bugünün de iyi bir şekilde bitmesini istiyordu fakat ben imamı nereden bulacağımızı düşünüyordum.

Gerçekten, hiç bilmediğim bu memlekette imamı nereden bulacaktım ben!

"Abi," dedim elimi saçlarıma atıp karıştırdım. "Biz imamı nereden bulacağız?" sorum üzerine abim sakallarını kaşımış ama cevap vermemişti. O da bilmiyordu. Derin bir nefes alıp verdim. "Şu Sacit bize yardım eder mi? Bir sorsak mı?"

"Sanmıyorum, çocuk elinden gelse beni boğazlayacak gibi bakıyor."

Kendimi tekrar yatağa bırakırken beyaz tavanda yüzümü gezdirdim. Pekâlâ, abimi dara sokmam onu yalnız bırakmam falan dedim ama şuan tek isteğim omuzlarıma yüklenen sorumlulukları bırakıp koşa koşa evime gitmekti. "Taka dedikleri adam sence gelir mi?"

Sesimdeki endişeyle bana bakarken omuz silkti. "Gelse bile Elif'i bırakmam. Yüzdük yüzdük sonuna geldik, vallahi bırakmam. Hem çocuğumuzu taşıyor, onu nasıl bırakayım?" çaresiz gözlerle bana bakarken içimdeki tüm enerji geri geldi.

Elif, biz seninle evleneceğiz. Kafaya koyduk.

"Senin için tüm Karadeniz'i karşıma alacağım," dediğimde kocaman gülümseyip elini saçlarıma uzattı. Naifçe severken gözlerindeki burukluk kalbime sıçradı.

"Sen benim tek ailemsin İnci'm ama eğer ki karşına aldığın Karadeniz senin saçının teline zarar verirse başlattığın savaşı durdururum. Gerekirse canımla gerekirse gücümle."

Sözleri kalbime dokunurken burnumu çektim. Dudaklarım titrediğinde bana sıkıca sarıldı. Saçlarımı öptü, "Sana iyi bir geçmiş bırakamadım ama geleceğini güzel kuracağım. Geniş bir ailemiz olacak, mutluluğunuz için her şeyi yapacağım." Ona ne olursa olsun güveniyordum. O bu hayatta ki en büyük yaşama kaynağımdı.

Ondan ayrılıp yataktan doğrulup boğazımı temizledim. Elimi omuzuna koyup kafamı aşağı salladım. "Korkma abi, halledeceğim. Hadi hazırlanalım, önce çiçek çikolata alacağız sonra imamı alacağız. O Sacit'e bile ihtiyacımız kalmayacak."

Abim benim gazımla anında yataktan kalkarken elim yatağa düşmüştü. Odanın içinde ceketini ararken hevesli haline gülümsedim. Otuz iki yaşındaydı fakat bazen üç yaşında gibi davranıyordu. Salağın montu üstündeydi. Kafamı iki yana sallarken önce yattığımız yatağı topladım ardından bende hazırlanıp evden çıktık.

Fakat karşımızdaki manzara hiç de hoş değildi.

Dağın etrafını ve yaylayı kaplamış olan o ağır sis, bizi bile yutmuştu. Sanırım halledemeyecektim. Omuzlarım düşerken korna çala çala gelen araba ile olduğumuz yerde biraz geri kaydık. Araba aniden durup kapıları açıldığında Elif koşarak gelip abimin üstüne atlarken diğer kapıda duran Sacit suratsızdı.

"Günaydın! Hadi hızlanın da çabucak çarşıya inelim! Daha bir sürü işimiz var. Kahvaltı yapmadınız yine dimi? Siz Balcılar neden sabah kahvaltısını yapmıyorsunuz?" bizi anne gibi azarlarken bir kulaklarımızdan tutup çekiştirmediği kalmıştı.

Kollarımıza girip konuşmamıza fırsat vermeden arabaya oturtmuştu. Abim ön koltukta öylece dururken Sacit silahını belinden çıkartıp abimin yanında duran kolçağa koymuş, bunu yaparken de keskin gözlerle ona bakmıştı. Abim yutkunup yana kayarken ben göz devirip Elif'e baktım. "Kuzenin sabrımın sınırlarını zorluyor. Çakır ailesi olarak hep böyle beylik mi taslarsınız?" dediğimde Elif gülüp silahı eline aldı. Koltuğun cebine attı.

"Üzgünüm İnci, onlar biraz şey," üzgün gözlerle bakıp dudak büktü. Göz devirip kollarımı önümde bağladım. Sacit arabayı dağın etrafında gezdirirken çarşıya inmemiz biraz zor olmuştu zira sis yerlere kadar geliyordu.

"Hep böyle mi?" diye sorduğumda Elif hızla kafasını salladı.

"Bakma böyle olduğuna dışarıdan baktığında öyle güzel duruyor ki bakmaya doyamazsın. Bazen abim beni çarşıya indirdiğinde bende böyle uzaktan güzelliğine bakardım." Hevesle anlatırken gülümsedim.

"Sonra da kaçtın gittin o nemrut şehre, fışkı varmış gibi." Sacit bir anı bozmadan yapamıyordu. Arkadaşımızın sinir damarları beynine giden kanı emiyor olmalıydı.

İkimiz de ona cevap vermeden öylece dışarıyı izlerken abim, "E kayınço sen ne işle meşgulsün?" dediğinde bir an kahkaha atacaktım. Elini arabanın kapısına yaslamış diğer eliyle kolçağa tutunmuş sanki kırk yıllık enişteymiş gibi duruyordu. Sacit gözlerini ona çevirmemiş sorusuna da cevap vermemişti.

"Sana diyor enişten Sacit, cevap ver!" Elif kızgın mavileriyle kuzenini azarlarken Sacit oflayıp,

"Elif abla ama kayınço diyor!"

"Ne desin Sacit, yenge mi?"

"Abla!"

"Sus Sacit, dünden beri sabrımı yeterince zorladın."

Onların kavgası devam ederken abimle bakışıp gülümsedik. Elif dünden hallice iyiydi. En azından boş çeneli Sacit'i susturuyordu. Bu da bir şeydi.

İlerleyen saatlerde Karadeniz'in hırçın dalgalarında boğulmakla meşguldüm. Zira buranın insanı hiç sandığım kadar yardımsever değildi. Konuşmak istediğim tüm cami hocaları benden itinayla kaçıyordu. Bunun sorumlusu onlara silah doğrultan Sacit'ti.

Son defa karşıma aldığım imam da hayal kırıklığına uğramama sebep olduğunda hışımla camiden çıkıp kapıda hocaya gülen Sacit'e doğru koşmuştum. "Yaktım ulan seni Sacit!" diye bağırmamla abim ve kenarda onun arkasında duran Elif bize doğru şaşkınca dönmüş ben ise onları önemsemeden hocanın arkasında kalan Sacit'e koşuyordum.

"Aha paçi delurdi!" gülmek ve kaçmak arasında kalırken elime aldığım süpürge sopasıyla önünde durdum. Hoca onu kollarının arkasına aldığında öfke saçan bakışlarımı ona doğrulttum.

"Dur kızım," dese bile durmaya pek niyetli olmayan benden arkasındaki adamı kaçırmakla uğraşıyordu.

İki sağa, iki sola doğru ilerlerken sopayla da vurmaya çalışıyordum. Hoca tüm vurma girişimlerimden kaçıyor Sacit ise kaçamadan olduğu yerde tepinip bağırıyordu. Daha fazla bu işkenceye katlanamayınca hocanın arkasından kaçmaya çalışmıştı. Buna izin vermeden çantamı ve sopayı hocaya verip, daha doğrusu fırlatıp, ona doğru koşmuştum.

"Seni mahvedeceğim! Buraya gel, kaçma! Bütün hocaları senin yüzünden kaçırdım buraya gel!" avluda onu kovalarken arkasından sövüyordum, hoca ise arkamızdan, "Allah'ın evinde kavga etmeyin!" diye bize bağırıyordu.

"Pulli, bırak yakamı!" arkasına dönüp bana söylenirken yerden aldığım taşı hızla ona atıp kafasına denk getirirken Elif'ten, "Hih!" diye bir ses yükselmişti. Kafasını yarmam hiçbir şekilde umurumda değildi. Oh olsundu. Canıma değsindi.

Bu aşkın neden cefasını ben çekiyordum!

O kafasını tutarken önüne dikilip uzun boyumdan faydalanarak ensesinden kavrayıp yamukça güldüm. "Yakaladım seni Sacit Efendi!" elimi kulağına atıp sertçe çekerken o da saçlarıma asılmıştı.

Benim özenle her ay bakım yaptığım saçlarıma!

"Bırak ula! Kulağım, ah!"

"Saçımı bırak!"

Çığlıklarımız birbirine karışırken ikimiz de geri adım atmıyorduk. Deli gibi birbirimizi yolarken hoca elinde tuttuğu sopa ve çantamla yanımıza gelmiş bizi durdurmaya çalışıyor, abim belimden tutmuş çekiştiriyor bunu yaparak saçlarımı daha da acıtıyordu. Elif, kuzenine sesleniyor ama tehlikeli diye bize yaklaşmıyordu.

"Hocam," dedim canımın acısından bağırmamak için dişlerimi birbirine sertçe bastırırken, "Bu akşam kızı istemeye geliyor musun gelmiyor musun?"

Evet, bu haldeyken bile tek düşündüğüm nikâhtı. Abim ve Elif evlenmek zorundaydı.

"İnci dur, abim dur!" diye bağıran abim elimin üstüne elini koyarken Sacit'i bırakmadım. Sacit itina ile daha yüksek bağırıyordu.

"Hocam sakın!" diyen Sacit'in kulağına daha çok asılırken bu yetmemiş diğer elimi de kulağına sarmıştım. O çığlık attıkça benim hoşuma gitmesi normal miydi? Elif karnını tutarak geride kalırken abim bizi ayırmak için uğraşıyor, hoca ise şaşkınca bir bana bir Sacit'e bakıyordu.

"Hocam geliyor musun gelmiyor musun?"

"Evlatlarım, sakin olun önce." Diye hocayı önemsemiyorduk. Saçlarımın yarısı elinde kalmıştı. Abim ve imkânsız aşkı için girdiğim şu hallere bakın!

"Hocam sakın kabul etme yoksa Taka," diyecek oldu ki elimi ondan çekip kafasına hızla vurdum. Tüm çirkefliğimle,

"Eh yeter be! Ne Taka'ymış, yeter! Hocam, şu gördüğünüz kız hamile, doğuracak. Bu nikâh gerçekleşmezse abim çocuğuna kavuşamayacak! Siz kıydırmazsanız Fizan'a bile gitmem gerekirse gider, o nikâhı kıyacak imamı bulurum. Anladınız mı?"

Hoca bir müddet bana bakarken Sacit ellerini benden çekmişti kafasını tutuyordu. Bense kulaklarındaki ellerimi çekmiş belimi tutuyordum. Bir umut hocaya bakarken o bir bana bir Sacit'e bakıyordu. Halimiz haraptı ama ben pes etmeyecektim.

Gerekirse bütün çevre illeri gezer imamı bulurdum.

"E geleyim madem," dediğinde zafer kahkahası atıp yolunmuş saçlarımı geriye attım. Küçümser bakışlarımı yanımda yenilen adama diktiğimde Elif ve abim bana sarılmakla meşgullerdi.

"Taka abim gelsin, ben seni o zaman göreceğim!"

"Geleceği varsa göreceği de var! O Taka ise bende İnci'yim!"

**

1 hafta sonra,

Batum

Geçtiği her toprak üzerinde yer sarılıyor, geminin üzerinde durduğu deniz sert dalgalarını kıyıya vuruyordu. Mavi gözleri herkesin üzerinde dolanıyor kıvılcımlarını insanların üzerine salıyordu.

"Hayırlı olsun Taka, hiç haber etmedin bize de gelelim düğüne!" diyen adamın sesi hâlâ kulaklarında dururken duyduğu iki isim onu beyninden vurmuş gibiydi.

"Elif ve Demir Balcı evleniyormuş, e bize hiç söylemedin İdris abi, takımızı alıp gelirdik."

"E düğün Trabzon'da senin ne işin var burada," diyen kadının sorgulayan bakışları altında ezilirken elinde tuttuğu telefonu sinirden titreyen parmaklarıyla açtı. Bir numaranın üstüne bastığında çok geçmeden araması cevaplanmıştı.

"Alo?" diyen yaşlı kadının sesi kulaklarına ulaştığında Batum'un topraklarında olan İdris Çakır'ı delirtmeye yetecekti. Öfkeden kabaran gövdesine sertçe bir nefes çekti.

"Nene," dedi dişlerinin arasından, bu durumu yadırgamayan Fadime gayet normal karşılamış, hep sinirli olan Taka'ya sebebini sormamıştı.

"Buyur, niye aradun sabahin bu saatunda?"

"Elif," dedi zorlansa da devam etti. "Nerede?" onlara son bir şans tanımak için alan tanıdığında yaşlı kadın elindeki bastonu güvertesinde durduğu gemiye bastırdı.

Mavi gözleri denizin koyuluğunda kaybolurken yalana alışık ağızı bir kez daha açıldı. "İstanbul'da, oni değul da benu niye araysun Taka?"

"Aradım da ulaşamadım, sen bilirsin yaşlı toprak," sesindeki asabiyet yerinde dururken İdris'in mavi gözleri durduğu heykelin demirlerine tutuldu. "Benden bir şey saklamayın," dediğinde işkillenen kadın derin nefes alıp verdi.

"Saklasam haberun olmaz İdrus, nenenu bilmeyi gibi konuşaysun."

"Ben iyi bilirim seni nene, benden bir şey saklarsanız karşınızda o bildiğin torununu bulamazsın. Sende beni iyi bilirsin."

"Bilurum Taka, benum buyuttuğum uşağı en iyi ben bilurum."

"İyi," dediğinde telefonu kapatmış sert bakışlarını arkasında kalan miçoya çevirmişti. "Gemiyi hazırlayın, dönüyoruz."

Emri üzerine miço aniden koşmaya başlamış aynı hızda da telefonuyla kaptanlarını aramıştı. Taka öfkesini yere sığdıramazken göğe taşırıyordu. Tsunami olup akacak, yeri göğe taşıyacaktı.

"Anne," dedi içinden buruk çocukluğu, "Anne affet Elif'i," dediğinde artık büyüktü. Ciğeri aldığı nefesle sıkıştı, verirken burnunu yaktı. Beyaz bir gülün üzerine peş peşe kan damladı, damladığı her yerde gül kırmızıya boyandı. Yaprakları döküldü, sapındaki dikenler tene battı.

Gülün yaprağı denize karıştı. Gülbeyaz Çakır, Osman Çakır, Ceylan Çakır...

"Oy," dedi İdris içinde büyüyen buruklukla, "Oy nenem," dediğinde acısı büyüdü. Gülün dikeni kalbine battı. "Deniz olup sizi boğacağım! Tek tek, hepinizi, her birinizi, kimseniz kalmayana kadar, boğacağım."

Yemin etti, ettiği yeminde ilk boğulan kendisi oldu. İdris Çakır namı diğer Taka, küçük bir tahta parçasıydı fakat kapladığı yer bir deniz boyutundaydı. İçindeki öfkesi, yeri göğe, denizi kayaya çarpardı. İdris Çakır, bir abiden ziyade baba, anne, kardeşti.

Taka ise ona açılan evrende bir mermi, merminin önündeki candı.

İdris Çakır, yaşamı; Taka, ölümü getirdi.

Bir çift mavi gözde boğuldu. Boğdu. Dirildi. Diriltti.

Öfkesi bir çığ olup içine düştüğünde kalbindeki ihanet, sırtına saplanan derin bıçak izine dönüştü. Taka sadece bir abi değil, babaydı. Elif en büyük yanlışı ona yansıtmıştı.

Yüreğinde ağır yükle geçtiği düz yollarda, bacaklarının her kası seğirdi. Adımları gitmek istemez gibi geri geri düştü. İçinde büyüyen yangın buz tutuyor gözlerine taşınırken damla olarak gidiyordu.

İhanetin bedeli yaş akıtmaktı.

Gemiye binip yola açıldığında düğünün başlamasına az kalmış olmalıydı. Güverteye çıkıp derin nefes aldığında arkasında beliren kimseyi gözü görmedi, düşünmedi.

Gözbebeği evleniyordu, onun olmaz dediği adamla.

Abisini ilk defa yıkıp geçen Elif, ona olan sevgisinden değil güveninden almıştı. İhaneti bir kordan hançer olmuştu.

Telefonu alıp titreyen parmağıyla kilidini açtığında ekranına arayacağı isim düştü. Aramayı açtığında onu beklemeden bir erkeğin gür sesi kulaklarına açıldı.

"Abi?" diyen adam endişeyle iki yanını kontrol ediyor çöktüğü kenarda sıkışıp kalmışlıkla olanları nasıl açıklayacağını düşünüyordu. "Abi orada mısın? Duyuyor musun?"

"Anlat," dedi Taka beklemedi. Hal hatır sormadı, gerekli bilgisini istedi. Onu böylesine kıran yaralayan haberi başından vermeyen kuzenini merak etmedi. "Anlat Sami, ben yakmadan denizi, dökül koçum."

"Abi yemin ederim arayacaktım." Demişti ama Taka'nın onu kale aldığı yoktu. Allah biliyordu ya en çok onun güvenini kırmaktan korkan Sami, yıllar sonra ilk defa abisinin kolunu kanadını kırmıştı. 'Keşke kolunu kanadını kırsaydım da güvenini kırmasaydım,' diye düşündüğünde Taka,

"Geç o işi Sami, daha onlar ayak basmadan haber edecektiniz. Siz saklamayı seçip ilk ihanetinizi gerçekleştirdiniz zaten." Sözleri belki acımasızdı, belki onun için önemsizdi ama umursamadı.

Artık umursanacak yeri geçmişti.

"Nenem saklayın dedi abi, elimden bir şey gelmedi. Her türlü engel olmaya kalktım ama başarısız oldum. Adamın kardeşi Nuh diyor peygamber demiyor. Kimseyi dinlemedi."

Taka gözlerini maviliklerden çekmeden sessizliğini koruduğunda Sami, "Elif ablam," dedi küçük bir es verdi. "Hamileymiş abi,"

Karadeniz'de bir fırtına koptu, rüzgâr küçük kayıkları aldı parçaladı. Kulaklarda bir feryat çınladı, Taka sarsılmam dediği denizde dizleri titredi. Yere çökmedi ama sırtına aldığı darbelerin sonunda onu geri adıma teşvik etti.

"Ne?" dediğinde Sami yutkundu. Korktu. Taka, korkunun ta kendisi oldu. İçindeki kalp yandı, yanan yer kora bulandı, kor buza dönüştü. Taka içine çektiği derin nefesi yangını söndürsün istedi ama olmadı.

Eli saçlarına girdi. Kısa saçlarını derisinden kazıdı canı yandı ama o ,"Ula!" demekten öteye gidemedi.

Çenesi kasıldı, gözleri doldu. Ağlamadı ama susamadı da. "Ula!" diye tekrar bağırdığında deniz sesini yuttu, acısına karşılık büyük bir darbe verdi. Kafasına peş peşe vurduğunda içinde çağlayan öfke dinmedi, dindirilemedi.

"Abi?" diyen Sami'yi önemsemedi telefonu kulağından çekip önündeki demirlere peş peşe vurduğunda dilinde sadece tek kelime, tek isim dönüyordu.

Nasıl yaptın, diyemedi. Sorgulayamadı. Deniz derdine ilk defa çare bulamadı. Taka susmadı defalarca kez bağırdı. Bir fırtınada tek başına kalmış, çapası olmayan bir gemi gibi savruldu.

Arkasında kalan mürettebat susup onun öfkesini dinlerken birinden bile bir ses çıkmadı. Taka lanetler okudu, lanetler yağdırdı. Hiçbiri kardeşine dokunmadı ama canını çok yaktı.

Eli demirlere vurmaktan kana büründüğünde bile durmadı. Parmaklarının arasında bir hain yetiştirmişti. Ona gerçeği anlatmadığı için böyle olmuştu belki de.

Gemi limanda durana kadar Taka öfkesini dindiremedi. Dakikalar geçti saat oldu ama öfke olduğu yerde büyüdü.

Sami'nin telefona gönderdiği konumla gemiden hızla atlayarak indiğinde mürettebat arkasından bakmış ama laf etmemişti. Acısıyla ve öfkesiyle baş başa bıraktıkları adamın içindeki ihanete saygı gösterdiler.

Taka büyük bir hızla ilerlediği yollarda önce siyah arabasına binmiş ardından kırık ekrandan görebildiği konuma ilerlemişti. Peş peşe gelen aramaların hiçbirini cevaplamaya tenezzül dahi etmemişti.

İçine attığı tüm kelimeler birer mızrak olmuş, cananına saplanmıştı.

Elif, dedi içinden. Elif bana en büyük yarayı sen verdin.

Konum, ormanın derinliklerinde bir düğün salonunun arkasında durduğunda hiddetle arabadan inmişti. Kapıyı kapattığında sessizlik onun çattığı kaşlarının daha derine inmesini sağlamıştı. Düğün salonunun önünden arkasına ilerlediğinde telefon konuma ulaştığına dair titredi. Taka durup etrafına bakındığında ilk gözüne çarpan kadının koyu turuncu saçlardı.

Öylece ortada durmuş, ağaçlarla kaplı ormanı izleyen kadının omuzları aldığı nefesle kalkıyor ardından iniyordu. Üstünde ince saten kumaştan haki yeşili bir elbise vardı. Rüzgâr estikçe ona vuruyor, etekleri geriye açılıyordu.

Taka durdu, adımları durdu, eline sardığı silah durdu.

Düğünden geriye sadece kadın kalmıştı. Salonu boşaltmışlardı, geleceğini anlamışlardı. Elif onu ikinci kez terk etmişti.

Silah kalkıp iki kere peş peşe ateş ettiğinde birbirine geçirdiği dişlerinin arasından, "Elif nereyedur ula?" diye bağırmıştı.

Onun sesiyle daldığı yerden sıçrayan kadın hızla arkasını dönmüş, yüzüne gelen saçları omuzlarından dökülerek geriye kaymıştı.

İlk gözlerinin buluştuğu dakikada Taka öfkesine yenik düşmeye hazırlanmıştı fakat gördüğü durgun maviliklerle bir adım geri bile gidememişti.

Yukarıda kalan eline sardığı silah bile titrerken kadının gözlerinde gördüğü durgunluk onun hırçın dalgalarına karışmıştı.

Korku aradı gözlerinde ama yoktu. Taka o gözlerde kocaman bir bekleyiş gördü, o bekleyişte kocaman bir hüsranla karşılaştı.

Dudakları aralandı, titrek bir nefes çekti kadın önce ardından tekrar kapandı. Taka sustu, kadın sustu, dalgalar sustu.

***

1 saat önce

İnci

Bazen büyük konuşmamak gerekiyordu, elbette başımıza gelmeden hiçbir şekilde anlaşılmıyordu. Ben büyük konuşup hiçbir şekilde akıllanmayanlardandım. Dilin kemiği yoktu, dili prangalara vurmak da benlik değildi.

Bir keresinde dedem ölmeden öncesinde çok sağlıklıyken ya sen ölmezsin he daha bu dünyada yiyecek ekmeğin var bence demiştim. İki gün sonra dedem yanımda kalk krizi geçirmişti. İsteyerek olan bir şey değildi.

Bir keresinde de abim ve Elif ile daha tanışmadan aman Elif abim asla arkadaşlarıma yan gözle bakmaz, hele benim en yakın arkadaşımın yanından geçmez kardeş olarak görür, demiştim. Abim ve Elif tanıştıktan iki gün sonra mesajlaşmaya başlamıştı.

Bir keresinde eski sevgilim için asla beni aldatmaz, bana çok düşkündür demiştim. Daha lafı tamamlamadan telefondan bir kadın sevgilimin kendisi ile yattığını söylemişti.

Şaka gibiydi ama hepsi gerçekti. Abime bakın tamam sevgilisiniz falan ama sakın çocuk işine girmeyin asla size yardım etmem dediğimi hatırlar gibiyim. Çok uzak değil iki ay öncesineydi bu sözüm. Abim buraya gelmeyen önce bana hala oluyorsun dediğinde tabiri caizse ortalığı ayağa kaldırmıştım.

Hangi ara olmuştu? Hangi ara yapmışlardı bunu?

En önemlisi bunu bana neden yapmışlardı?

Beni bu duruma düşüren abim tam karşımda durmuşken gözlerindeki o ifade olduğum yerde kalmamı sağlamıştı. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Sert çene kemiklerine yerleşen gamzeleri şu saniyelerde kayıptı.

Ağlayacak gibi bakan kahve gözleri, sürekli titreyen gözbebekleri içimi burkarken yutkundum. "Abi," dediğimde kafasını iki yana salladı.

"Olmaz İnci," dediğinde anlamamıştım. Bakışlarını Elif'e çevirdiğinde yutkundu. "Onu çok seviyorum ama sensiz yaşayamam."

Kalbim hızlanırken gülümsedim. Bakışlarını bana çevirip elimi tuttu. "Şimdi buradan üçümüz de gideceğiz, kimse bizi bulamaz. Seni burada ona bırakacak değilim. Başından beri yapmam gereken buydu, buraya asla gelmemeliydik."

Kararlı ifadesi altında hızla adım attığında diğer elimi elinin üstüne koydum. Bu onu durdururken Elif'te yanımıza gelmiş karmaşık bakan gözleriyle bizi izliyordu. İkisi de pişman oluyordu.

Sevgilerinden değil, buraya gelmekten.

"Demir haklı İnci, seni de alıp gidelim. Hem sen söyledin bizi asla bulamazlar, oraya gidelim. Seni abimle tek başına bırakamam. O sinirlendiyse hiçbir şekilde elinden kurtulamazsın." Sesindeki samimiyet içime işlerken ikisinin de bakışlarındaki korkuyu yok saydım.

Çenemi diktim gözlerimi kısacık bir süre kapatıp açtım. Gülümsedim. "Burada kalıp sözümü tutacağım, siz uzaklaştığınızda bende evime döneceğim. Bana hiçbir şey olmayacak."

Demir kafasını iki yana sallayıp elimi bıraktı ama kollarımı tuttu. "Olmaz İnci'm, bırakmam. Seninle burada beklerim ama seni ona bırakmam." Dişlerini sıkıyordu, Taka'dan korkmuyordu ama onun bana yapacaklarından korkuyordu. Beni ondan korumak istiyordu. Elif,

"Ben bile abime güvenmiyorum İnci, bırak inadı sende bizimle gel. Lütfen," yalvaracak kıvama gelen ikiliye baktığımda omuzlarım çöktü.

"Şimdi buradan gidersem sizi koruyamam."

"Koruma!" diye bağırdı abim aniden. "Beni bu defa, bir kez olsun koruma!" yapılmış saçlarını sinirle bozduğunda karşımda ağlamak üzereydi. "Bir kez olsun sadece kendini düşün! Bırak, bırak her yerde beni arasın ama sen ona kendini yem etme!"

Her zamanki abim gibi değildi, korkusunu alayla saklardı ama şimdi saklayamıyordu. "Abi," dediğimde gözünden bir damla yaş düştü. Kafasını iki yana salladı.

"Beni aciz düşürme İnci, ben ailemi korurum. Bir defa olsun arkama saklanamaz mısın?" yapmayacağımı biliyordu ama yine de soruyordu. Umut etmek istiyordu.

Bu onunla her zamanki konuşmamızdı. Ben küçük kardeş olmak yerine ona hep abla olmuştum. O benim abimdi ama ondan çok ben büyükmüş gibi davranırdım. Çünkü bu hayatta bir tek onu toparlayamamıştım.

Ve şimdi kendine güzel bir aile kuracakken ondan vazgeçemezdim. Gülümsedim. Ona yaklaşıp yanaklarını tuttum. Gözyaşlarını sildim, tenini okşadım.

"Son kez," dediğimde omuzları düştü.

"İnci, abimi tanımıyorsun yapma, yapma kurbanın olayım bizimle gel." Elif kolumu tuttuğunda abimin aksine onun yüzü daha çok ıslaktı. "Bizi bu vicdan azabında bırakma, gel, üçümüz hatta dördümüz bir aile kuralım." İkna etmek için bebeği de ortaya atıyordu.

"Bana bir şey yapamayacak. Buna izin vermem, biliyorsunuz. Şimdi lütfen, gidin."

Önce Elif'e sarıldım, sıkı sıkı sardım. Tek dostum oydu, tek sırdaşım oydu. Elif bana ablaydı, anneydi. Hıçkıra hıçkıra ağlarken ben gülümsüyordum. Gülümsemenin ardına sakladığım kederi görmediler. Göstermedim.

Abime sıra geldiğinde, "Gitmem," demiş gözlerindeki inat beni daha çok güldürmüştü. Ona yaklaşıp kollarımı boynuna sardım. "Amma abarttınız sanki savaşa gidiyorum. Taka gelecek konuşacağım ve sonra her şey bitecek, korkmayın. Sizin mutluluğunuz benim için her şeyden önemli. Hadi gidin, o gelmeden ortadan kaybolun."

Sonra bir şey demelerine izin vermeden onları gönderdiğimde kocaman bahçede tek başıma kalmıştım. Fadime Hanım'ın sığdırmak için kiraladığı kocaman bir bahçeli kafeydi burası. Düğün salonu gibi duran ama aslında çay bahçesinden farkı olmayan bir yerdi.

Arkasında kalan alansa ormana açılıyordu, ihtişamlı birçok ağaç seyir zevki veriyordu. Taka'yı orada beklerken dakikalar rüzgâra karıştı. Sert esen meltem sürekli tenime çarpıyordu, okşayıp yanımdan geçiyor gibiydi.

Küçüklükten beri büyümek zorunda kalınca insan aslında anlıyordu. Abimin çocukluğunu yaşayamamasından kaynaklı ona bir abla gibi yaklaşıyordum. Bunu biliyor o da bana güvenerek çocuklaşıyordu.

Onun mutluluğu kendi mutluluğumun önüne geçtiğinde anlamıştım ki bu cihanda bana verilen en büyük hediye oydu. Ve ben onun için ölümü bile göze almıştım.

Başım sıkışınca ya da dara gelince kaçardım. Her zaman planlarım yedekte dururdu. Taka konuşmaya yanaşmazsa direkt kaçacaktım, zor olmazdı. Tek başına geleceğine emindim, ihanete bulaşınca gözü sadece kardeşini arayacaktı.

Ondan kaçması kolay olacaktı.

Ben düşüncelere dalmış öylece ormanı izlerken arkamdan peş peşe atılan iki kurşunla olduğum yerde sıçradım. İçimde korkudan çok şaşkınlık varken hızla geriye dönmüştüm.

Sonunda Taka gelmişti.

Karşılaşmak istediğim manzara tamamen gözlerimin önüne serildiğinde bakışlarım baştan ayağa onu izlemeden önce hırçın dalgaları andıran mavi gözlerine tutundu. Gelirken baktığım denizin tıpatıp aynısını resmettiği gözleri öyle derine, öyle içime işliyordu ki korkuyu içimde hissettim.

Sert yüz hatlarını çevreleyen sarı sakalları, kısacık kestirdiği saçlarıyla aynı renkteydi. Kemikli ve kavisli burnu onun sert çehresine asilik katıyor, mavi hırçın dalgaları ise bir kıvılcımla parlıyordu. Beyaz teni, ne soluk ne de canlı duruyordu.

Uzun boyu ve geniş cüsseli bir bedeni vardı. Karşısında duran benden tam iki tane üst üste koyulmasına ve yan yana getirilmesine karşılıktı.

Elinde tuttuğu silahı indirip bana doğrulttuğunda onun bende olan bakışları benim gibi merak değil öfke toplamıştı.

Korkmadım, korkmayı aklımdan bile geçirmedim. Her gün eli silahlı adam görmüyordum ama buraya geldiğimden beri silahlarla burun buruna kalıyordum.

Abin ve yeğenin için İnci, sakın geri adım atma.

Abim için ölüme giderken onun ailesi için ölürdüm. Derin nefes alıp boğazımı temizledim. Her şeyden öncesi sakinlikti fakat karşımdaki adamın sakin kalacağından emin değildim.

Gerçi sakin kalmak istediğini de çok sanmıyordum. Gözleri etrafı hızlıca tarayıp, "Elif nerde?" dediğinde yutkundum.

Cevabı belliydi fakat sesimi bulamıyor gibiydim. Silahın ucu bana doğruyken nefes almak bile zorken ne cevap verebilirdim emin değildim. Bir müddet beklediğinde elini tekrar kaldırıp tekrar yukarı sıktığında bu defa tam gözlerinin içine baktım.

Silahla korkmadığımı anlaması gerekiyordu. Anladı da, silah tekrar göğsümü hedef aldı. "Merhaba," dediğimde gözleri dalgalandı ama bedeni olduğu yerde kaldı. "Ben İnci," dediğimde adam öfkeyle,

"Elif nerde?" diye bağırmıştı. Damarları boynunda, alnında, ellerinde duruyor, patlayacak gibi atıyordu. Aramızdaki mesafeye rağmen görebiliyordum.

"Gitti," dediğimde gözleri buğulandı. Dizleri hafif bir açıyla titredi ama toparladı. Omuzları gerilmiş, üstüne giydiği kıyafetleri patlatacak kadar kasılmıştı. "Hepsi gitti." Diye eklediğimde silahını indirmeden bana doğru bir adım attı.

"Nereye gitti?" dediğinde bir süre sustum. Söylemeyeceğimi tahmin ederek bir adım daha attığında aramızdaki mesafe gittikçe azalıyordu.

Silahın namlusuyla aramızda on adımlık mesafe kaldığında sert bir rüzgâr esti. Onun kokusunu bana ulaştırdığında deniz tuzunu anımsatan bir koku etrafımı sardı.

Gözlerim ona tutunduğunda silahı öfkeden titredi. "Nereye gitti dedim?" dişlerini öyle sıkı bastırmıştı ki sanki biraz daha bastırırsa patlayacak gibiydi. Ben cevap vermediğim için öfkesi olduğu yerde büyüyor olmalıydı.

Sakinliğimi koruyup elimi masaya uzattım. "Lütfen otur konuşalım," dediğimde dudakları kıvrıldı, burnundan sertçe nefes verdi.

"Bir de çay içelim istersen," deyip beni alaya aldığında silahı indirmişti ama kurşun gibi olan gözlerini üzerimden çekmemişti. Kocaman adımlar atıp önümde durduğunda yutkundu.

"Elif, nerde?" cevap ister gibi bana baktığında ondan kendimi çekip gösterdiğim masanın beyaz sandalyesini çekip oturdum. Ona bakmadan önümdeki beyaz masa örtüsünü inceledim.

Her geçen saniye gerginlikten kalbim sıkışırken oturmadı ama masanın önünde durdu. Silahı masaya bıraktığında gözleri yüzümün her santimini esir aldı. Silah vurmasa bile gözleriyle zaten canımı alacak gibi bakıyordu.

"Kardeşim, nerde?" sesi titredi.

Derin nefes alıp verdiğimde ellerimi birbirine bağlayıp masaya yasladığı ellerine baktım. Uzun ve geniş gibi eli vardı. Ellerinin üstü hep yara dolu, birçok da kan izi vardı. Kendine zarar vermişti.

Tırnaklarımı avuç içime bastırdığımda masaya öfkeyle vurmuş daha gür sesle, "Eluf nerde ula? Nerde?"

Silah bile kıpırdarken ben kıpırdamamıştım. Ondan neden korkmadığımı anlamamıştım ama korkmuyordum. Gözlerine çıkardığım gözlerimle öfkeden dönen yüzü kıpkırmızı kesilmişti.

"Bak," dediğimde çenesi bile titriyordu. Sinir krizi geçiriyor gibi görünüyordu ama ayakları yere sağlam basıyordu. "Seni anlıyorum ama bu düğün olmak zorundaydı. Abim," dediğimde öfkeli nefesi sözümü durdurmuştu. Devam ettim. "Abim gerçekten kardeşini çok seviyor. Sandığın gibi kötü biri değil. Elif'e çok sever veriyor, onu canı pahasına koruyor, onu ailesi biliyor." Tek tek cümleleri sıraladığımda eğildiği yerden doğrulup iki elini kısa saçlarına yasladı.

Başına peş peşe sert darbeler indirdiğinde etrafında küçük adımlar atarak dönüyordu. Nefesleri göğüs kafesini parçalayacak kadar sinirliydi.

"Hâlâ seviyor diyor!" diye bağırdığında bana dönmüş tek elini bana doğrultmuştu. "Onlar, birlikte olamaz!"

"Niye?" dediğimde inanmayarak bana baktı. Sorgulamamam gerekiyormuş gibi olan gözleri, benim boş bakan gözlerime saplandı. "Niye onlar birlikte olamaz? Buna ne gibi bir engel olabilir? Birbirlerini seviyorlar, bunun nesi olamaz?"

"Bilmiyorsun," dediğinde onun gibi içime dolan öfkeyle,

"Evet, bilmiyorum. Anlat ki bende neden olamamaları gerektiğini öğreneyim."

"Bunu bana değil abine sor Göçmen Kızı, bana kardeşimin yerini söyle."

"Göçmen değilim adım İnci ve hayır, söylemeyeceğim."

Onunla kısa olan öfkeli sohbetim kısa bir es verdiğinde ben oturduğum yerden onu, o durduğu yerden beni izledi. Bana bakarken gözlerini bir alay sardığında benim içime onun öfkeleri aktı.

"Hiçbir şey bilmeden karşıma dikilebilme cesaretini sana kim verdi bilmiyorum ama Göçmen Kızı, benim topraklarımda yabancılar pek değil hiç sevilmez." Normal ses tonu bile bağırır gibi çıktığında kaşlarımı çattım. "Ve siz, abin ve sen, ikiniz olmaması gereken bir adama bulaştınız."

"Adım İnci, göçmen değilim. Ne olacak şimdi, öldürecek misin beni? Öyleyse buyur, öldür. Senden korkmuyorum." Dediğimde dudakları titredi.

"Küçük bir kızın arkasına saklanan abiye yapacaklarım belli ama sana bir şey yapmayacağım." Gözlerinde gezen sinsilik canımı sıkarken dişlerimi birbirine geçirdim.

"Abim benim arkama saklanmadı!"

"Öyle mi? Nerede o zaman, ben niye etrafta birisini göremiyorum?" gözlerini etrafta gezdirip bana döndüğünde sessizdi. Ondan korkmamı ister gibi bakıyordu. Korkmadım. Çenemi her zamanki gibi yukarı kaldırdım. Gözlerime perde indirdim, duygularımı sakladım.

"Elif hamile," bu gerçeği biliyormuş gibi şaşırmadı, şaşırmasını beklemedim. Nereden duyduğunu biliyordum. Öfkesi katlandı. "Bırak kocasıyla beraber mutlu bir şekilde çocuklarını büyütsünler."

Bebek onun eline düşerse onu bile gözden çıkarabilirdi. Taka, hiç güvenilir birisi durmuyordu. Çenesi seğirdi, gözleri kan kustu. "Yerlerini söyle sonra da bas git. Geldiğin yere geri dön, bir daha bu topraklara adımını dahi atma."

Sözleri beni güldürürken sırtımı sandalyeye yasladım. Kollarımı göğsümün altına topladığımda gözleri beni izledi. "Sana defalarca kez söyledim Taka," derin nefes aldım, gözlerine dikkatle baktım. "Onların yerini sana söylemeyeceğim. Benden bunu hiçbir zaman alamayacaksın."

Kaşları yukarı kalktı, elleri iki yanında yumruk oldu. Karşısındaki rakibini küçümseyen oydu. Beni önemsemeden direkt abime odaklanmıştı. Onu bulmak için benden geçmesi gerekiyordu fakat buna izin vermeyecektim. Bunu şuan anladığında artık onun için geçti.

"Sami!" diye geriye doğru bağırdığında duvar kenarına sinmiş iki adam aynı hızda çıktılar. Sami ve yanında ki adam hızla bize doğru geldiklerinde Taka onlara dönmeden bana bakarak, "İnci Hanım'a yer ayarlayın, bir süre misafirimiz."

Kaşlarım çatılırken Sami, "Abi o biraz fazla olmaz mı?" demiş tedirgin bakışlarla bana ve Taka'ya bakmıştı. Ondan korkuyordu, bu gözlerinden ve hareketlerinden belliydi.

Bu adamın salgıladığı korku zinciri uzayıp gidiyordu. Ona yaklaşan her kim varsa sanki öfkesiyle öldürecek gibi görünüyordu.

İçim huzursuz bir hisle dolduğunda çenemi kaldırdım. Oturduğum yerden hareketlenerek kalktığımda beklemeden masada duran silahı kavradım.

Beni alıkoyacak insan daha anasının karnından doğmamıştı.

Silahın emniyetini açtığımda Taka'nın bakışları beni bulmuş çattığı kaşlarının altından bana bakıyordu. Sami ve arkalarındaki adam şaşkınlıkla yutkunmuş, bir adım geri çekilmişlerdi.

Namlu direkt Taka'yı hedefi altına almıştı. "Ben istemediğim müddetçe," dediğimde masadan uzaklaşmıştım. "Beni kimse alıkoyamaz."

Geriye doğru bir adım attığımda Taka, Sami'yi ittirmiş bana doğru adım atarken silahı yukarı kaldırıp zorlanmadan tetiğe bastım. Bu onu durdurdu.

Hoyrat mavileri bana şaşkınlıkla bakarken namluyu ona doğrulttum. "Sakın bir adım dahi atayım deme, gözümü kırpmam vururum."

"Vur," dediğinde buna teşvik eder gibi küçük bir adım attı. Sami ve adam eline silahlarını aldığında Taka onları durdurmuştu. "Vur İnci," dediğinde bana inanmıyordu.

"Adım atma, gerçekten vururum!" sinirlerim yeterince yıpranmışken elim titriyordu. Ben geriye gittikçe o bana doğru geliyordu.

Bir kez daha yukarı tutup sıktığımda adımları durdu. "Yaklaşma," diye uyardım ardından geniş bir adımla arkaya uzandım. Beni dinlemediğinde gözümü kırpmadan koluna hizaladım. Sıktım. Kurşun benden çıkıp ona doğru ilerlediğinde, siyah kabanında bir yırtık oluştu.

Yırtığa bir kan karıştı, kan kumaşa çarptı.

Taka'dan ufak bir inleme geldiğinde silahı aniden indirdim. Sami ve adam ona ilerleyip onunla ilgilenirken vakit kaybetmeden eteğimi toplayıp salonun arkasında kalan ormanlığa doğru koştum.

"Ula kız kaçıyor!" diyen Taka benim arkamdan bağırırken Sami,

"Abi dur!" diye bağırıyordu. Arkamdan geleceğini tahmin edebiliyordum ama bu kadar çabuk değil.

Yüreğim sıkışırken attığım her adımda abim için diye fısıldıyordum. Onun için daha demin birini vurmuş olmam bile ne kadar aklımı kaçırdığıma yönelikti. Ağaçların arasında koşarken yakalanmaktan korktum.

Ondan değil, yakalanmaktan.

Bir anı zihnime sinsice sızdı. Abimin sıcak eli avucuma yaslıydı, koşuyorduk. Kan ter içinde kalmıştık, abimin karnından bir yara açılmış, o yaradan bir kan sızıyordu.

"Abi duralım," dediğimi hatırlıyordum. Yorulmuştum ve abim sürekli zor nefes alıp veriyordu. Abim durmadı ama beni de bırakmadı. Adımlarım sürekli karışırken elimi sıkıp daha hızlı koşuyor aynı zamanda da arkaya dönüp bakıyordu.

"Olmaz İnci'm, dayan güzelim." Demişti ama dayanacak gücüm kalmamıştı. Biliyordum ki o an dursaydık ikimiz de büyüyemeden küçücük kalacaktık.

Şimdi ise peşimdeki adam benim sanki celladım gibi, o anıyı zihnime sokmuş arkamdan geliyordu. Amacı belki beni öldürmek değildi, onlar gibi olmak değildi ama ben ona artık abi gözüyle değil bir cani gözüyle bakıyordum.

"Abi korkuyorum," dediğimde abim çaresizce bana bakıp durdu. Geniş gövdeli, içi oyuk bir ağaca beni oturttuğunda gözlerinde kocaman bir çaresizlik vardı. "Burada kal İnci'm," demiş uzaklaşmıştı. "Sakın ses etme, beni aramaya gelme, yerinden kıpırdama. Ben gelene kadar burada dur."

O gün abim saatler boyunca gelmedi. Saatlerce aynı yerde kaldığımda bir adam beni bulmuş, evine götürmüştü. Gözlerimi açtığımda abim yanıma uzanmış, ellerini saçlarımın üzerine koymuştu.

Gözlerim buğulandı. Ben o gün abimi terk ettiğim için çektiğim vicdan azabını tekrar yaşamamak için adımlarımı hızlandırdım.

Koştum.

Öyle çok koştum ki artık yer yön duygum kalmamıştı. Taka, "Dur!" demesi durdurmadı. "Orası olmaz!" demesi durdurmadı.

Ben koştum, arkamdan onlar geldi.

Abime bir söz verdim, abim bana güvendi. Bacaklarım artık acırken düzensiz nefeslerle durmadan etrafımızda çevrili ağaçlara çarpa çarpa ilerledim. Arkamdan ses gelmediğinde bakışlarımı geriye düşürdüm ama aradığım adam yoktu. Sami, nefes nefese de olsa peşimden geliyordu.

Taka yoktu.

Durmadan geriye bakarak attığım son adım havada kalırken dudaklarım aralandı. Beklemediğim bir anda bedenim havalandığında aralanmış dudaklarımın arasından bir çığlık firar etti. Bir el bileğime sarıldığında kurtarılmak için çok geçti.

Kendi bedenimin üstüne başka bir beden tarafından sarıldığımda kapattığım gözlerimi açtım, eşsiz bir maviyle karşılaştığımda yukarıdan Sami'nin, "Abi!" diye bağırması son duyduğum şeydi.

Soğuk bir suyun içine sertçe düştüğümüzde bedenlerimiz sert dalgayla ayrılmıştı. Açtığım gözlerimi kapattığımda soğuk suyun bende bıraktığı korkutucu his, kulaklarımı sağır eden sesle birleşti.

Yüzme biliyordum ama su benim en büyük korkumdu.

Yıllarca yaşamak için her yolu denemiştim, asla kendimi bir intihar eşiğine sürüklememiştim. Depresyona girmemiştim. Olur, olmadık bunalımlarla uğraşmamıştım, kendimi hiç karanlığa kaptırmamıştım.

Ben yaşamak için her şeyi yaptım ama içine battığım bu hırçın dalgalara öyle çok derinden kapılmıştım ki gözlerimi açtığımda siyahın içinde biriken mavi tonlar beni içine çekmişti.

Hayatı sorgularken gözlerimi zorla aralanıyordu ama acıyla geri kapanıyordu. Sert dalga bedenimi savurduğunda en dibe doğru yol almıştım. Kollarımı hareket ettirsem de ayaklarıma dolanan elbise buna izin vermiyordu.

İlk defa çıkış yolu bulamamıştım. İçimde biriken panik duygusuyla ciğerlerim oksijen isteği beni daha da korkutuyordu. Ben yukarı çıkmak için çırpındıkça vuran dalgalar yönümü kaybettiriyordu.

Abi, yardım et.

İlk defa ona ihtiyacım olduğunda o yoktu. İlk defa onun yokluğunu sezerken onun sıcaklığını hissedememiştim.

Abi bu defa senden yardım istiyorum, yardım et.

Abim gelmedi.

Anne ve babamı hatırlamıyordum, yüzleri yok sadece sesleri vardı. benim için en başından beri sadece abim vardı. Şuan ben ona annelik yapıyor olsam bile beni kundaktayken alıp tek başına büyütmek için bu topraklara, hiç görmediğimiz dedemize getirip yeminini çiğnemişti.

Öyle ki hem okumuş hem okutmuştu. İsmi gibi her şeye demir olmuş beni her türlü beladan sakınmıştı. Büyüdüğümde ise onun mutluluğu için ben her şeyi onun elinden almıştım.

Elbette Elif ile onun mutlu olduğunu gördüğümde buna asla karşı çıkmamıştım. Şimdi ise çıkmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Dudaklarımın arasından nefes kaçtığında baloncuklar yukarı tırmanırken gözlerim kapanmak için salise sayıyor gibiydi.

Gördüğüm son şeyin uçsuz bucaksız mavi ve siyahlarla kaplanmış su olması huzurlu bir ölüm için yeterli olur muydu? Sanmıyorum.

Hep köpeğimle, bir koltukta otururken hayal ettiğim yaşlılığımda en sonunda öleceğimi tahmin etmiştim, hesapta bu hırçın ve hoyrat dalgalarda öleceğim yoktu!

Gözkapaklarım sıkıca kapandığında ciğerlerimdeki hava yavaşça dudaklarımdan ve burnumdan sızarken bana hiçbir şey kalmamıştı. İçimde baş edemediğim bir sızı yükselirken korku en yukarılardaydı.

Ölüyordum.

Yıllarca kendimi her şeyden korumuştum fakat şimdi, bilmediğim bir mavilikte son nefesimi bırakıyordum.

Koluma sarılan parmaklarla geriye çekilirken kapanmaya yüz tutmuş gözlerim hızla açıldı. Karşımda farklı bir mavilik bulduğumda yüzündeki öfke hâlâ oradaydı. Bir eli beni kendine çekerken diğer eli yüzüme gitmiş beni yüzüne yaklaştırıyordu.

Yaklaştı, yaklaştırdı. Ne yaptığını anlamadan dudakları benim dudaklarımla buluştu.

Ciğerlerim onun nefesiyle buluştuğunda bayram etmiş gibi sızlamayı kesmişti. Ben öylece ona bakarken o dudaklarını bana yaslı tutuyordu.

Parmakları saçlarım arasına karışmış, başparmağı yanağıma yaslı duruyordu. Gözleri kapalıydı, yangın mavileri görünmüyordu. Kendi ciğerinde ne kadar nefes varsa bana veriyordu.

İdris Çakır namı diğer Taka, bir tsunami olup üstüme akacağını söylemiştim fakat bundan daha fazlasını yapacağını o an anlamıştım.

Karadeniz bana, ben ona bağlı kalacaktım.

☸

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

212okunma 9beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18