2- Detaylarda Saklananlar

Vaveyla Yazarı: sudenur kayhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 2- Detaylarda Saklananlar

“Bazı kapılar açılmaz. Sadece aralanır. Geri kalanı sen tamamlarsın.”

Lorin Aydelen’in Anlatımıyla;

O gün, garip bir şekilde her şey hızlandı. Sanki hayat, düşünmemize izin vermeden bizi içine çekti. Masama oturur oturmaz işler üst üste binmeye başladı. Bir hata bildirimi, ardından acil bir güncelleme sonra beklenmedik bir toplantı. Zaman, bölünmüş ekranlar gibi akıyordu.

Kodlara gömüldüm. Saat kaçtı bilmiyordum. Kahvemi soğuk içtim, fark etmedim. Yan masadan gelen konuşmalar, klavye sesleri, bildirim uyarıları… Hepsi birbirine karıştı. Kardınç’ı düşünmeye fırsatım olmadı. Bu iyi hissettirdi. Öğle arasını atladım. Maysa da atlamıştı, bunu sonradan öğrendim.

Telefonuma baktığımda ondan gelen mesajı gördüm: “Ben yaşıyor muyum emin değilim. Üretim beni yuttu.”

Gülümsedim. “Aynı durum. Akşam hayatta kalırsak yemek benden.” diye yazdım.

Saatler ilerledikçe yorgunluk geldi ama keyifsiz bir yorgunluk değildi bu. Üretkenliğin verdiği o tuhaf tatmin hissi vardı. Bir şeyleri başarmış olmanın sessiz mutluluğu. Gün içinde ne Miran’ı ne de Kardınç’ı gördük. Aslında fark etmedim bile. Koridorlar doluydu, asansörler kalabalıktı ama o iki isim, zihnimde bile yer bulamadı. İş, bizi tamamen ele geçirmişti.

Akşamüstü masamdan kalktığımda sırtım tutulmuştu. Çantamı aldım, aynada kendime baktım. Yorgundum ama garip bir şekilde iyiydim. Aşağı katta Maysa’yla buluştuk. Saçları biraz dağılmıştı, yüzü kızarmıştı ama gülüyordu.

“Hayattayız,” dedi.

“Zor oldu ama başardık,” dedim.

Asansörde ikimiz de derin bir nefes aldık. Gün bitmişti. Dışarı çıktığımızda hava serindi, gökyüzü griye dönüyordu. “Eve gitmek istemiyorum,” dedi Maysa bir anda. Ben de aynı şeyi düşünüyordum. “Ben de.”

Birbirimize baktık. Karar vermemiz uzun sürmedi. Yakınlarda, adını bile bilmediğimiz küçük bir restorant vardı. Ne şık ne iddialıydı. Camları biraz buğulu, tabelası eskiydi. İçeriden hafif bir müzik sesi geliyordu. “Burası olur,” dedim.

İçeri girdiğimizde sıcak hava yüzümüze çarptı. Masalar ahşaptı, sandalyeler uyumsuzdu. Garson gülümseyerek başını salladı. Bir köşe masasına oturduk. Çantalarımızı sandalyelere attık. Menüyü bile doğru düzgün incelemedik.
“Bana ne iyi geliyorsa ondan,” dedi Maysa.

“İki tane,” dedim garsona.

Yemek gelene kadar konuştuk. Gün içinde yaşanan saçma anlar, küçük krizler, komik detaylar… Kahkahalarımız yükseldi. O an, sadece ikimiz vardık. Aynı evde yaşayan, aynı işte çalışan, aynı yorgunluğu paylaşan iki arkadaş.
Yemek geldiğinde gerçekten acıkmış olduğumuzu fark ettik. Lokmalar hızlıydı, konuşmalar daha da hızlandı.

“Bugün hiç düşünmedim,” dedi Maysa bir anda.

“Neyi?”

“İsimleri,” dedi. “Bir an bile.”

Ben durdum. Sonra gülümsedim. “Ben de.” Bu itiraf ikimizi de rahatlattı. Sanki bir yük kalkmıştı. Tatlı söyledik. Normalde yapmazdık. Ama o gün normal değildi zaten. Restorandan çıktığımızda hava kararmıştı. Sokak lambaları yanmıştı. Yorgunduk ama hafiflemiştik.

“Böyle günleri seviyorum,” dedi Maysa. “Hiçbir şey düşünmeden sadece yaşadığımız günleri.”

“Ben de,” dedim.

Eve doğru yürürken içimde bir dinginlik vardı. Miran yoktu. Kardınç yoktu. Fal yoktu. Sadece biz vardık. Ve bazen, mutluluk tam olarak buydu. Eve girdiğimizde saat geç olmuştu. Ayakkabılarımızı kapının önünde bıraktık. Işıkları açmadan salona geçtik; dışarıdan gelen sokak lambasının sarı ışığı yeterliydi. Günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü ama o yorgunluk ağır değildi. Daha çok tatlı bir bitkinlikti.

Maysa kanepeye yayıldı. Ayaklarını altına çekti. Ben mutfağa gidip su doldurdum. Bardakları alıp salona döndüğümde, başını geriye yaslamıştı. “Bugün güzeldi,” dedi gözlerini kapatmadan.

“Evet,” dedim. “Uzun zamandır böyle hissetmemiştim.”

Yanına oturdum. Aramızda mesafe yoktu. Omzum omzuna değiyordu. Ev sessizdi. Televizyonu açmadık. İkimiz de sessizliği bozmak istemiyorduk. Bir süre konuşmadık. Sadece nefes aldık. Günün ağırlığı yavaş yavaş üzerimizden akıyordu.

“Biz iyi bir ikiliyiz,” dedi Maysa aniden. Gülümsedim. “Evet. Bunu inkâr edemem.”

“Bazen,” dedi, “hayatımda hiçbir şey değişmese de olurmuş gibi geliyor. Sen, bu ev, iş… yeter gibi.”

Bu cümle içimde bir yere dokundu. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum ama yüksek sesle söylemeye cesaret edememiştim.

“Belki de bu yüzden,” dedim, “hiç acele etmedik.”

Ne demek istediğimi anladı. Sevgili, aşk, karmaşa… Hepsi. Biz hep bir adım geride durmuştuk.. Maysa başını bana çevirdi. “Sence yanlış mı yaptık?” Bir süre düşündüm. “Hayır,” dedim. “Sadece… hazır değildik.”

“Peki şimdi?”

Omuz silktim. “Bilmiyorum.” Bu “bilmiyorum”, ikimizin de hayatındaki en dürüst kelimeydi.

Saat ilerledikçe konuşmalarımız yavaşladı. Maysa esnedi. Ben de. Yorgunluk sonunda galip geldi.

“Yarın erken kalkıyoruz,” dedi.

“Biliyorum,” dedim. “Ama bugün buna değdi.”

Işıkları kapattık. Odalarımıza yöneldik ama kapılarımızı kapatmadık. Bu da aramızdaki sessiz bir alışkanlıktı. Ev, bizi ayırmazdı. Yatağıma uzandığımda gözlerimi kapattım. Gün boyunca düşünmediğim isimler, gece olunca kapıyı çaldı. Ama bu sefer acele etmediler. Zorlamadılar. Sanki “buradayız” deyip geri çekildiler. Ve ben ilk kez, bu bilinmezliğin beni korkutmadığını fark ettim.

Bazı geceler, insanın hayatında hiçbir şey olmaz. Ama bazı geceler, her şeyin olabileceğini hissettirir. O gece, ikincisiydi.

Ertesi sabah ofise girdiğimde her şey yerli yerindeydi. Bilgisayarımı açtım, ajandama baktım ve o anda fark ettim: Günün ortasında ortak bir toplantı vardı. Bilgisayar ve gıda ekiplerinin birlikte katıldığı, yeni süreçlerin konuşulacağı bir toplantı. Normalde dikkatimi pek çekmezdi. Ama o gün, içimde sebebini bilmediğim bir uyanıklık vardı.

Toplantı salonuna girdiğimde masalar çoktan dolmaya başlamıştı. Cam kenarına yakın bir yere oturdum. Dizüstü bilgisayarımı açtım. Not defterimi kenara koydum. Birkaç saniye sonra Maysa içeri girdi. Göz göze geldik. O da beni fark edince hafifçe gülümsedi ve karşı taraftaki sandalyeye geçti.

Toplantı başlamadan önce hafif bir uğultu vardı. Sandalyeler çekiliyor, insanlar birbirlerine günaydın diyordu. Sonra kapı açıldı. İki kişi içeri girdi. Yüzlerine bakmak için acele etmedim. Sadece seslerini duydum. Biri daha enerjik, diğeri daha sakin.

Toplantı yöneticisi söze girdi. “Bugün ekiplerimize yeni katılan arkadaşlarımız var. Önce kısaca kendilerini tanıtsınlar.” İlk konuşan, masanın diğer ucundaki adam oldu.

“Merhaba,” dedi. “Ben Miran.” Maysa’nın duruşu değişti. Bunu fark ettim.
“Gıda mühendisiyim,” diye devam etti Miran. “Üretim süreçleri ve kalite kontrol üzerine çalışıyorum. Kısa süre önce buraya taşındım, dolayısıyla hem şehre hem ekibe alışma sürecindeyim.”

Sesi netti. Kendinden emindi ama gösterişli değildi. Konuşurken etrafına bakmadı, sadece anlatmaya odaklandı. Maysa başını hafifçe salladı. Not alıyordu ama yüzünde fark edilir bir dikkat vardı.

Sonra yanındaki adam konuştu. “Ben Kardınç,” dedi. Sesini duyduğum an, istemsizce başımı kaldırdım. “Bilgisayar mühendisiyim. Sistem geliştirme ve veri altyapılarıyla ilgileniyorum. Ben de yakın zamanda buraya taşındım.”

Cümleleri kısa, netti. Konuşurken kimseyi süzmüyordu. Sanki anlatması gerekeni anlatıp geri çekiliyordu. Bu dikkatimi çekti. Toplantı devam etti. Sunumlar açıldı, grafikler konuşuldu. Ben işime odaklandım. Kardınç’ın teknik bir noktaya yaptığı yorum, dikkatliydi. Gereksiz konuşmuyordu ama söylediği şey yerindeydi.

Miran da üretimle ilgili bir detay ekledi. Maysa söz aldı. Profesyoneldi. Kendinden emindi. Onu böyle görmek her zaman hoşuma giderdi. O an fark ettim: Dört kişi aynı masadaydık. Aynı toplantıdaydık. Ama bu, bir “karşılaşma” değildi. Sadece aynı alanı paylaşmaktı. Ve bu, garip bir şekilde içimi rahatlattı.

Toplantı bittiğinde herkes toparlandı. Kimse acele etmedi. Kısa konuşmalar oldu ama biz birbirimizle doğrudan konuşmadık. Gerek de yoktu. Salondan çıkarken Maysa yanıma geldi.

“Duydun mu?” dedi sessizce. “Evet,” dedim. “Yeni taşınmışlar.”

“İkisi de,” dedi. “Bu ilginç.” Omuz silktim. “Tesadüfler bazen böyle.”

Ama ikimiz de biliyorduk: Bu sadece bir toplantı değildi. Bu, hikâyenin yavaşça ilerlediği bir adımdı. O gün işe geri döndüğümde içimde acele yoktu. Ne Miran’ı düşündüm ne Kardınç’ı. Sadece şunu fark ettim: Hayat, bizi aynı masaya oturtmuştu. Konuşturmadan. Zorlamadan.

Ertesi gün ofise biraz erken geldim. Bu alışkanlığım vardı ama o sabah daha bilinçliydi. Çantamı sandalyenin arkasına bıraktım, bilgisayarımı açtım. Kalem hâlâ çantamdaydı. Elimi uzatıp çıkardım. Masanın kenarına koydum.
Basit bir kalemdi. Ama artık fark etmemek mümkün değildi. Öğleye doğru, ekipler arasında kısa bir teknik görüşme olacağı söylendi. Ayakta, hızlıca yapılacaktı. Sunum yoktu. Sadece birkaç net konu.

Toplantı alanına gittiğimde insanlar küçük gruplar hâlinde duruyordu. Ben kenarda durmayı tercih ettim. Elimde kalem vardı. Onu bilinçli olarak almıştım.

Kardınç birkaç metre ötemdeydi. Biriyle konuşuyordu. Dinliyordu daha çok. Konuşma bitince etrafına baktı. Göz göze gelmedik ama mesafe kapandı. Bir adım attım. “Şey…” dedim.

Sesim sandığımdan daha sakindi. Bana döndü. Bakışı doğrudandı ama sorgulayıcı değildi. Dinlemeye hazırdı. “Elinizden düşmüş olabilir,” dedim ve kalemi uzattım. “Dün toplantı salonunda buldum.”

Kalemi aldı. Etiketine baktı. Sonra bana. “Evet,” dedi. “Benim bu. Teşekkür ederim.” Kısa bir sessizlik oldu. Rahatsız edici değildi. Zorunlu da değildi.
“Toplantıdan sonra fark etmemişim,” dedi. “Yoğundu,” dedim. “Normal.” Başını hafifçe salladı. Gülümsedi mi emin değilim. Ama yüzü yumuşadı. “Tekrar teşekkürler,” dedi.

Ama ben yerime yürürken şunu fark ettim: Ne kalbim hızlanmıştı, ne de kafam karışmıştı. Sadece… yerli yerine oturan bir an vardı. Masama döndüğümde Maysa’dan mesaj geldi.

“Sen de mi kalem olayını yaşadın?”

Duraksadım. “Evet,” yazdım. “Sakin bir andı.” “Bende de,” dedi. “Miran’la ilgili. Sonra anlatırım.” Ekrana baktım. Gülümsedim. Hayat, bizi acele ettirmiyordu. Sanki “zamanınız var” diyordu. Ve belki de ilk kez, bu bana yetiyordu.

Gün, fark ettiğimden daha hızlı geçmişti. Ekrana son kez baktım, dosyaları kaydettim. Sandalyemi geriye ittim. Ofiste o tanıdık akşamüstü hali vardı; yorgun ama rahat. İnsanlar ceketlerini alıyor, kısa vedalar ediyordu. Maysa masama geldi. Çantasını omzuna asmıştı.

“Beynim durdu,” dedi. “Yemek yemem lazım.” Gülümsedim. “Benim de.”
Asansöre doğru yürürken koridor kalabalıktı. Kapı açıldı, içeri doluştuk. Kapılar kapanmadan hemen önce iki kişi daha bindi.

Yanımda durdular. Seslerini duydum ama bakmadım. Buna gerek yoktu. Aynı havayı paylaştığımızı bilmek yeterliydi. Asansör aşağı inerken kimse konuşmadı. Katlar sessizce geçildi.

Kapılar açıldığında herkes dışarı yöneldi. Biz de Maysa’yla birlikte çıktık. Lobiye adım attığımızda, birkaç adım ötemizde Miran ve Kardınç yürüyordu. Aynı yöne. Aynı hızda. Bir anlık bir senkron vardı. Dört kişi, aynı ritimde. Maysa kulağıma eğildi. “Fark ettin mi?”

“Evet,” dedim. “Ama konuşmak zorunda değiliz.”

“Biliyorum,” dedi. “Zaten bu hoşuma gidiyor.”

Binanın kapısından çıktık. Akşam serindi. Hava temizdi. İnsanlar farklı yönlere dağılıyordu ama yollar hâlâ paraleldi. Bir kavşakta durduk. Biz sağa dönecektik. Onlar düz devam ediyordu. O an Kardınç hafifçe başını çevirdi. Göz göze gelmedik ama baktığını hissettim. Miran da Maysa’ya doğru bir şey söyledi; gülümsemesini gördüm. Biz sağa döndük. Birkaç adım sonra Maysa durdu.

“Garip değil mi?” dedi.

“Ne?”

“Kimseyle konuşmadık ama sanki bir şey olmuş gibi.”

Bir an düşündüm. “Belki de bazı anlar konuşmaya ihtiyaç duymaz.” Yürümeye devam ettik. Sokak lambaları yanmıştı. Günün ağırlığı yavaş yavaş üzerimizden çekiliyordu.

“Acıkmadın mı?” dedim.

“Çok,” dedi. “Salaş bir yer bulalım. Hiç düşünmeden."

Başımı salladım. İşte bu fikri seviyordum. O akşam, dört kişi aynı saatlerde işten çıkmıştık. Aynı havayı solumuştuk. Aynı şehirde yürümüştük. Ama yollar, bilinçli olarak ayrılmıştı. Ve bazen, bir hikâyenin en güzel yanı da buydu: Henüz kesişmemiş olması.

Restoran küçüktü. Masa örtüleri uyumsuz, sandalyeler hafif sallanıyordu. Duvarlarda eski afişler vardı; neyi temsil ettiklerini kimse bilmiyordu ama kimse de sorgulamıyordu. Tam aradığımız yerdi.

Bir köşeye oturduk. Montlarımızı sandalyelerin arkasına attık. Menüye bakmadan söyledik. Açtık. Düşünmek istemiyorduk. Yemekler gelene kadar Maysa masaya dirseklerini koydu. Gözleri parlıyordu. Bunu fark etmemek imkânsızdı. “Tamam,” dedi. “Şimdi anlatıyorum.” Gülümsedim. “Merakla bekliyorum.”

“Toplantıdan sonra,” diye başladı, “mutfak tarafında numune dolaplarına bakıyordum. Bir şey ters gitmişti. Sensörlerden biri saçma bir değer veriyordu.”

Başımı salladım. “Tipik.”

“Ben de sinirlendim,” dedi. “Çünkü teoride her şey doğruydu. Ama pratikte olmuyordu.”

“Sonra?” dedim.

“Miran geldi,” dedi. “Aslında gelmedi. Oradaymış. Sessizce dinlemiş.”
Bu detay dikkatimi çekti. “Bir şey demedi mi?” diye sordum.

“Önce hayır,” dedi. “Sadece baktı. Sonra, ‘Bir şey sorabilir miyim?’ dedi.”
Miran’ı gözümde canlandırdım. Acele etmeyen hâliyle. “Ne sordu?” dedim.
“‘Bu sensör, ortam sıcaklığına göre mi kalibre edilmişti?’ dedi.” Masanın üzerine çatalımı bıraktım. “İyi soru.”

“Evet,” dedi Maysa. “Ben de bir an durdum. Çünkü evet… ama son değişiklikten sonra tekrar bakmamıştık.”

Yemekler geldi. Dumanı üstündeydi. Ama Maysa anlatmaya devam etti. “Beraber kontrol ettik. Sorun çözüldü. Ama garip olan şu,” dedi. “Bunu bir ‘bak ben biliyorum’ havasıyla yapmadı. Sanki birlikte çözüyormuşuz gibi.”
Gülümsedim. “Bu nadir bir şey.”

“Biliyorum,” dedi. “Sonra teşekkür ettim. O da ‘Zaten aynı ekipteyiz’ dedi.”
Bu cümleyi bir süre düşündüm. “Peki?” dedim. “Ne hissettin?” Omuz silkti ama gülümsemesi kaldı. “Rahat. İlk defa biriyle konuşurken kendimi açıklamak zorunda hissetmedim.” Bu cümle içime oturdu. Çünkü ben de benzer bir şey yaşamıştım.

“Kalem olayı,” dedim.

“Evet,” dedi hemen. “Biliyorum.”

Birlikte güldük. Yemeklerimize daldık. Tabaklar hızla boşaldı. Günün yorgunluğu, yerini hafifliğe bıraktı. “Biliyor musun,” dedi Maysa, “ilk kez bir şeyin olma ihtimali beni germiyor.”

“Beni de,” dedim.

Restoranın ışıkları sarıydı. Dışarıda akşam iyice çökmüştü. İçeride kahkaha vardı, tabak sesi vardı. Ve iki kız arkadaşın arasında, paylaşılmış bir sakinlik. Henüz hiçbir şey olmamıştı. Ama güzel olan da buydu. Çünkü bazı hikâyeler, önce insanın içini rahatlatır. Sonra kalbine dokunur.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 3beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18