6. bölüm · GIRDAP

5. Bölüm

Angel Lyrithia

Alisa Solmaz Arslan

Korkut’un göğsüne yaslandığım o an, zamanın durmasını, dünyanın o koridorda, o sessizliğin içinde sonsuza dek asılı kalmasını istedim. Onun o sert, geçilmez duvarlarının ardındaki yaralı çocuğu görmek, kalbimdeki tüm korkuları silip süpürmüştü. Birbirimizin yaralarına bastırdığımız o görünmez merhem, aramızdaki o sahte sözleşmeyi çoktan yırtıp atmış, yerine kandan ve sadakatten bir bağ örmüştü.

Ama Arslan malikanesinde huzur, fırtınadan önceki o kısacık, aldatıcı sessizlikten ibaretti.

Korkut benden yavaşça ayrıldığında, gözlerindeki o savunmasız adam gitmiş, yerine yeniden o yıkılmaz komutan gelmişti. Elimi tuttu, parmaklarımızı birbirine geçirdi. "Hazır mısın?" diye sordu, sesi koridorda yankılanarak. "Aşağıdaki cehenneme inmeye?"

"Seninle her yere," dedim, kelimelerin dudaklarımdan dökülmesine izin verirken. Ve bu bir yalan değildi.

Geniş, kavisli merdivenlerden aşağı inerken, malikanenin o ağır, boğucu havası yeniden ciğerlerime dolmaya başladı. Yemek odasından gelen gümüş çatal bıçak sesleri, bir savaş meydanındaki kılıç seslerini andırıyordu. İçeri adım attığımızda, devasa maun masanın başında Cemil Arslan oturuyordu. Sağında ise Batu, elindeki kahve fincanıyla bize doğru sinsi bir bakış atıyordu.

Masa, krallara layık bir kahvaltıyla donatılmıştı. Kuş sütü eksikti ama o masadaki hiçbir şeyin tadı tuzu olmadığını, her lokmanın zehirle kaplı olduğunu biliyordum.

Korkut beni sandalyeme yerleştirip hemen yanıma oturdu.

"Günaydın yeni evliler," dedi Cemil Arslan, elindeki gazeteyi yavaşça katlayıp masanın kenarına bırakırken. Sesi pürüzsüzdü, fazla pürüzsüz. "Umarım evimdeki ilk geceniz, beklentilerinizi karşılamıştır."

"Gayet iyiydi baba," dedi Korkut, buz gibi bir sesle. Önündeki tabağa uzanmadı bile. Sadece kollarını göğsünde bağlayıp babasının gözlerinin içine dikti bakışlarını.

Batu alaycı bir şekilde burnundan güldü. "Tabii canım, ne demezsin. Gecenin bir yarısı kapalı kapılar ardında ne oyunlar dönüyor, kim bilir."

Korkut tam ağzını açıp Batu'ya doğru hamle yapacaktı ki, Cemil Arslan elini kaldırarak onu durdurdu. "Batu, yengene saygılı ol," dedi, 'yenge' kelimesinin üzerine iğrenç bir vurgu yaparak. Sonra elindeki kalın, kahverengi bir dosyayı masanın üzerinden, tam benim önüme doğru kaydırdı.

Karton dosya, önümdeki porselen tabağa çarparak durdu. Kalbim anında göğüs kafesimi dövmeye başladı. Üzerinde büyük harflerle "ALİSA SOLMAZ" yazıyordu.

"Benim aileme katılan herkesin," diye söze başladı Cemil Arslan, arkasına yaslanıp ellerini karnında birleştirirken, "geçmişini bilmek en doğal hakkımdır. Arslan soyadını taşımak, yoldan geçen birine verilecek bir lütuf değildir. O dosyada senin kim olduğun yazıyor, küçük hanım."

Titreyen ellerimle dosyaya uzanmamak için kendimi zor tuttum. Korkut’un bedeni yanımda kaskatı kesilmişti.

"Baba, o dosyayı hemen geri al," dedi Korkut, sesi fırtına öncesi o ölümcül sessizliği taşıyordu.

Cemil Arslan onu duymazdan geldi. Gözlerini bana dikti, o zalim, avını köşeye sıkıştırmış panter bakışlarıyla. "Okumayacak mısın Alisa? İstersen ben özetleyeyim. Babanın kumar borçları yüzünden kaybettiği o döküntü ev. Kardeşinin hastane masraflarını ödeyemediğin için o devlet hastanesi koridorlarında nasıl yalvardığın... Çiçek'in tedavisi için bankalardan yediğin ret cevapları. Nöbetçi eczanede üç kuruşa sabahlara kadar çalışıp, yine de ay sonunu getiremeyişin..."

Her kelime, yüzüme atılan birer tokat gibiydi. Yanaklarımın utançtan alev alev yandığını hissettim. Fakirliğimden, mücadelemden asla utanmamıştım; ama bu adamın o temiz, o onurlu mücadelemi sanki bir suçmuş gibi, bir pislikmiş gibi masaya dökmesi ruhumu eziyordu.

Batu kahkaha attı. "Bizim Korkut da gidip çöpten bu kızı kurtarıp kahramanlık oynamış. Ne kadar romantik değil mi? Kız resmen piyangoyu tutturmuş. 50 bin dolar az bile kalmış, şimdi bütün Arslan servetine kondu."

"Sen sus ulan!" diye kükredi Korkut aniden. Sesi o kadar gürdü ki, tavandaki devasa kristal avize bile titredi sanki.

Korkut hızla ayağa kalktı. Gözleri öfkeden kararmış, çenesi seğiriyordu. Elini uzatıp önümdeki o kahverengi dosyayı aldı. Dosyanın içindeki sayfaları çıkardı, Cemil Arslan’ın gözlerinin içine baka baka, o kağıtları ortadan ikiye, sonra bir kez daha ikiye yırttı. Kağıt parçalarını bir avuç çöp gibi masanın tam ortasına, o pahalı kahvaltılıkların üzerine fırlattı.

"Korkut!" diye bağırdı Cemil Arslan, ayağa fırlayarak. "Sen ne cüretle..."

"Asıl sen ne cüretle!" Korkut’un sesi malikanenin duvarlarına çarpıyordu. "Benim karımın geçmişini, onun tırnaklarıyla kazıyarak verdiği o onurlu yaşam mücadelesini sizin o kirli, leş kokan ağzınıza meze yapacağımı mı sandınız? Sizin gücünüz o masum insanları ezmeye yetebilir ama Alisa’ya yetmez!"

"O kız bir hiç Korkut! Bir hiç!" diye bağırdı Batu, o da ayağa kalkarak. "Bizi elaleme rezil ediyorsun!"

Korkut’un dudaklarında korkunç, vahşi bir tebessüm belirdi. Gözleri Batu'ya ve babasına kitlenmişken, ellerini o devasa, meşe ağacından yapılmış ağır kahvaltı masasının iki kenarına koydu.

O an ne yapacağını anladım ama nefesimi tutmaktan başka bir şey yapamadım.

"Benim karıma, benim aileme dil uzatanın..." diye tısladı Korkut, kollarındaki damarlar belirginleşirken. "Masasını başına yıkarım!"

Ve tek bir hamlede, onca porselenin, kristal kadehin, sıcak çaydanlıkların ve yiyeceklerin olduğu o koca masayı havaya kaldırıp ters yüz etti.

Büyük bir çatırtı, binlerce cam kırığı sesi ve devrilen masanın çıkardığı o korkunç gürültü yemek odasında patladı. Kristal bardaklar paramparça oldu, sıcak çay Batu’nun pantolonuna sıçradı. Cemil Arslan son anda geriye çekilmek zorunda kaldı. Yerdeki o enkaz, saniyeler önce Arslan ailesinin o sahte ihtişamını sergileyen masanın ölüsüydü.

"Ne yapıyorsun sen lan ruhastası!" diye çığlık attı Batu, bacaklarına dökülen çayın acısıyla geriye doğru sıçrarken.

"Ulan süzme şerefsizler!" Korkut Batu’nun üzerine doğru bir adım attı, Batu korkuyla duvara sindi. "Karımın geçmişine dil uzatacak son itlersiniz siz! Sizin o övündüğünüz paranız, gücünüz benim gözümde bu yerdeki çöplerden farksız! Alisa’nın o tırnağının altındaki kir bile sizin o çürümüş ruhunuzdan daha temiz!"

Cemil Arslan şok içindeydi. Yıllardır kontrol ettiği, kendi yarattığı canavar ilk defa dişlerini ona geçirmişti. "Bu evden defolun," diye fısıldadı Cemil, öfkeden titreyen sesiyle. "Sen benim oğlum değilsin artık."

Korkut acımasızca güldü. "Ben senin oğlun olmayı yıllar önce bıraktım Cemil Bey. Ama o şirketin en büyük hissedarıyım. Ve bu oyunu sizin kurallarınızla oynamayacağım."

Korkut arkasını döndü, yerdeki cam kırıklarına basarak yanıma geldi. Elini bana uzattı. Gözlerindeki o yangın, bana baktığı an yerini o sarsılmaz koruma kalkanına bıraktı. Elini tuttum. Ayağa kalktığımda bacaklarım titriyordu ama başımı dik tuttum. Cemil ve Batu’ya son bir kez baktım; o altın kafesi inşa edenlerin kendi enkazlarında nasıl boğulduklarını gördüm.

"Yürü," dedi Korkut, sesinde artık bir zafer tınısı vardı. "Şirkete gidiyoruz. Onlara Arslan nasıl olunurmuş, gücün asıl kime ait olduğunu göstereceğim."

---

Araba İstanbul’un o yoğun, sabah trafiğini yararak ilerlerken, içerideki sessizlik yemek odasındaki o kaostan çok daha ağırdı. Korkut direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki, eklemleri bembeyaz olmuştu. Camdan dışarıyı izliyordum, az önce yaşananlar zihnimde bir film şeridi gibi dönüp duruyordu.

Beni savunmuştu. Bir Arslan malikanesini babasının ve abisinin başına yıkmıştı. Benim, yani o 'fakir eczacı kız' için.

"Korkut," diye fısıldadım sessizliği bozarak.

Gözlerini yoldan ayırmadan, "Söyle," dedi. Sesi hala gergindi.

"O dosya... Yazılanların hepsi doğruydu. Benden, bu gerçeklerden iğrenmedin mi?"

Araba ani bir frenle ışıklarda durdu. Korkut başını hızla bana çevirdi. Gözlerindeki o ifade, az önceki öfkesinden çok daha vurucuydu. "Alisa," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Sana o gece kapına geldiğimde ne dedim? Sen gerçeksin. Onların o yalan dolu, sahte dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyorsun. Sen o iğrenç hayatta kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış bir savaşçısın. Ben senin o geçmişinle gurur duyuyorum, iğrenmek ne kelime?"

Boğazımdaki düğüm çözüldü, gözlerim yaşardı. Hayatım boyunca taşıdığım o utanç yükünü, tek bir cümlesiyle omuzlarımdan alıp fırlatmıştı.

"Şimdi," diye devam etti Korkut, gaza tekrar yüklenirken, "o gözyaşlarını sil. Çünkü birazdan sadece Cemil ve Batu'nun değil, bütün İstanbul'un karşısına çıkacağız. Sen benim arkamda saklanan o ürkek kız çocuğu değilsin. Sen Alisa Arslan'sın. Ve bugün, o şirketin tahtına birlikte oturacağız."

Arslan Şirketler Grubu’nun devasa, göğe yükselen cam binasının önüne geldiğimizde, midemde bir ordu kelebek kanat çırpıyordu. Şoför kapımı açtı. Dışarı adım attığımda, İstanbul rüzgarı saçlarımı savurdu. Korkut hemen yanımda bitti, elini belime yerleştirdi. Dokunuşu o kadar sahiplenici, o kadar güçlüydü ki, o devasa bina birden gözüme küçük görünmeye başladı.

Döner kapılardan içeri girdiğimiz an, bütün lobi buz kesti. Resepsiyondaki görevliler, güvenlikler, ellerinde dosyalarla koşturan çalışanlar... Herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Yıllardır bu şirkete adım atmayan, asi ve efsanevi Korkut Arslan geri dönmüştü. Üstelik yanında, parmağında Arslan ailesinin o meşhur zümrüt yüzüğünü taşıyan bir kadınla.

Fısıltılar bir arı kovanı gibi uğuldamaya başladı.

"Bu o mu? Evlenmiş diyorlardı..."
"Cemil Bey'in haberi var mı?"
"Kız çok genç, kim ki bu?"

Korkut kimseye bakmadı. Belimdeki eliyle beni yönlendirerek asistanı Alp’in yanına ilerledi. Alp bizi görünce heyecanla ve biraz da korkuyla ayağa fırladı.

"Korkut Bey, Alisa Hanım... Hoş geldiniz. Yönetim Kurulu toplantı odasında sizi bekliyor. Batu Bey de az önce hışımla yukarı çıktı."

"Güzel," dedi Korkut soğuk bir gülümsemeyle. "Avukatlar içeride mi?"

"Evet efendim, istediğiniz belgeler hazır."

"Gidelim," dedi Korkut. Asansöre bindiğimizde, son katın düğmesine bastı. "Oyun şimdi başlıyor Alisa. Sadece yanımda dur ve asla başını eğme."

Asansörün kapıları en üst katta, o devasa cam duvarlı toplantı odasının hemen önünde açıldı. İçerideki atmosfer, gerilimin vücut bulmuş haliydi. Şirketin en üst düzey yöneticileri, hissedarlar, hepsi o devasa oval masanın etrafında toplanmıştı. Batu masanın diğer ucunda ayakta duruyor, kravatını gevşetmiş, burnundan soluyordu. Pantolonundaki o çay lekesini değiştirmeye bile vakit bulamamıştı demek ki.

Korkut toplantı odasının çift kanatlı kapısını sertçe iterek içeri girdiğinde, içerideki uğultu bıçak gibi kesildi. Herkes ayağa kalktı. Ben, Korkut’un bir adım gerisinde ama tam yanında duruyordum.

Batu’nun gözleri beni gördüğü an yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
"Bu toplantı sadece yönetim kurulu üyelerine özel! Dışarıdan birini, hele ki bu kızı buraya sokamazsın!" diye tısladı Batu, yöneticilerin duyacağı şekilde.

Korkut onu hiç duymamış gibi ağır adımlarla masanın başına, o en büyük, deri koltuğun olduğu yere yürüdü. Koltuğa oturmadı. Hemen sağ tarafındaki sandalyeyi geriye çekti ve eliyle bana işaret etti.

"Otur sevgilim," dedi. 'Sevgilim' kelimesi dudaklarından o kadar doğal, o kadar gerçekçi dökülmüştü ki, yöneticilerin şaşkınlık nidaları odayı doldurdu.

Yavaşça o sandalyeye oturdum. O an, o masadaki takım elbiseli, yaşlı başlı adamların bakışları altındaydım ama korkmuyordum. Çünkü Korkut tam arkamda, ellerini sandalyemin sırtlığına koymuş, tüm ihtişamıyla duruyordu.

"Sayın Yönetim Kurulu," diye başladı Korkut, sesi odanın her köşesine dalga dalga yayılırken. "Bugün buraya yıllar sonra sadece şirketin başına geçmek için değil, bu şirketin geleceğini kökünden değiştirmek için geldim."

Elini uzattı, Alp hemen elindeki siyah deri dosyayı Korkut'a verdi. Korkut dosyayı açıp içindeki kağıtları masanın ortasına doğru kaydırdı.

"Tanıştırayım," dedi Korkut, elini omzuma koyarak. Dokunuşu yanan bir mühür gibiydi. "Eşim, Alisa Arslan. Benim hayat arkadaşım olmasının yanı sıra, bugünden itibaren bu şirketteki yeni konumunu size bildirmek için buradayım."

Batu masaya iki eliyle sertçe vurdu. "Ne saçmalıyorsun sen Korkut? O kız bir eczacı! Şirketten para çalan, yetim edebiyatı yapan bir-"

"Sözümü kesme Batu!" Korkut’un sesi bir aslan kükremesiydi.

Oda ölüm sessizliğine gömüldü. Yöneticiler korkuyla yutkundu.

Korkut derin bir nefes alıp o soğuk, profesyonel ses tonuna geri döndü. "Önünüzdeki belgelerde şirket avukatlarımızın onayladığı kararlar var. Şahsıma ait olan, bu şirketin yüzde kırk beylik hisselerinin tamamının 'Tam İmza ve Karar Yetkisi', Yönetim Kurulu Başkan Vekili unvanıyla eşim Alisa Arslan’a devredilmiştir."

Ne?

Kalbim duracak gibi oldu. Başımı hızla yukarı, ona doğru kaldırdım. Korkut Arslan... O bana kendi gücünün yarısını, koskoca Arslan Şirketler Grubu'nun kaderini ellerime bırakmıştı. Vekaleti bendeydi.

Batu adeta çıldırdı. Yüzü kıpkırmızı oldu, elleriyle saçlarını çekiştirdi. "Sen delirdin mi?! Bu şirketin yarısını, babamın tırnaklarıyla kurduğu bu imparatorluğu sokaktan bulduğun birine mi emanet ediyorsun? İtiraz ediyorum! Babam bunu duyduğunda seni mahvedecek!"

Korkut acımasızca, şeytani bir keyifle gülümsedi. "Babamın hisseleri umurumda değil. Benim hisselerim üzerinde kimsenin söz hakkı yok. Ve sana gelince Batu..." Korkut masanın etrafında yürüyüp Batu'ya doğru yaklaştı. Yöneticiler korkuyla geri çekildi. "Senin gibi, kendi sevgilisine yaranmak için şirketin kasasından izinsiz 50 bin dolar çekip, sonra da suçu masum bir kızın üstüne yıkmaya çalışan bir hırsızdansa..." Parayı benim için çekmişti, ama Korkut bunu belirtmemişti.

Odada şok dalgaları yayıldı. Yöneticiler birbirine fısıldamaya başladı. Batu’nun rengi kireç gibi oldu, titremeye başladı. Sırrı, herkesin ortasında, o devasa masanın üzerine saçılmıştı.

"...Tırnaklarıyla kazıyarak hayatta kalmış, dürüst, onurlu ve tertemiz bu kadına tüm servetimi, canımı gözümü kırpmadan emanet ederim," diye bitirdi Korkut. Odanın ortasında durdu, herkese meydan okuyan o bakışını attı. "Şimdi, Alisa Arslan'ın bu şirketteki yetkisini, emirlerini ya da varlığını sorgulayacak olan varsa, kapı orada. İhanet edeni, karşısında beni bulanı anında silerim. Siktirsin gitsin!"

Kimse kılını bile kıpırdatamadı. Herkes başını öne eğmişti. Batu ise köşeye sıkışmış bir sıçan gibi nefes nefese, gözlerinde saf bir nefretle bana bakıyordu. Ama o nefret artık beni korkutmuyordu.

Korkut yavaşça yanıma geri döndü. Koltuğuna, o devasa tahta nihayet oturduğunda, bana doğru hafifçe eğildi. Masanın altından elimi buldu, parmaklarımızı kilitledi.

"Kararlar senin Alisa Hanım," diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle. Gözlerinde o yangın, o gurur vardı. "İmparatorluğa hoş geldin."

Camdan dışarı, bütün İstanbul'un ayaklarımızın altında uzandığı o devasa manzaraya baktım. Artık karanlık bir sokakta nöbet tutan o çaresiz kız değildim. Altın kafeste çırpınan o kanadı kırık serçe ölmüştü.

Savaş, yeni başlıyordu.