1. bölüm / 1
Formula Of Chaos/whc fanfic/Anh Suho1. BÖLÜM
Bölümler 1Şu an: 1. BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sınıf her zamanki gibi gürültü içindeydi. Hocanın elini sertçe sıraya vurmasıyla herkes bir anda sustu ve ona döndü.
“Okulun matematik yarışmasında iki öğrencimiz ödül kazandı,” dedi hoca. Sınıfta hafif bir mırıltı yayıldı. “Yeon Si-eun, Jeon Yeong-bin… Buraya gelin.”
Herkes alkışlamaya başladı. Yeong-bin arka tarafta “İşte bu be!” diye bağırarak ayağa fırladı.
Yüzündeki sırıtıştan egosunun tavana vurduğu belliydi. Sonra Si-eun’a baktım. Her zamanki gibi ifadesizdi. Sanki adı anılmamış gibi sakince yerinden kalktı ve tahtaya doğru yürüdü.
Beklenmedik bir durum değildi; zaten birinci olacağı belliydi.
Öğretmen belgeyi kaldırdı: “Yeon Si-eun, birinci. 2022 matematik yarışmasındaki başarından dolayı bu ödülü takdim ediyoruz.”
Belgeyi uzattı. Sınıfta birkaç kişi daha alkışladı ama çoğu sadece izliyordu.
Bir tek ben deli gibi alkışlıyordum; canım ikizimle gurur duyuyordum. Si-eun gözlerini bana çevirdi ve hafifçe göz devirdi. Umursamadım, o her zaman böyleydi.
Sonra öğretmen diğerine döndü: “Jeon Yeong-bin, üçüncü.”
Belgeyi uzatırken aynı şeyleri tekrar etti ama bu sefer sınıfın yarısı alkışlıyordu. Ben etmedim. Gerek duymadım.
----
Suyumu içerken Yeong-bin bir anda arkadaşının terliğini alıp Si-eun’a fırlattı. Terlik neredeyse tam kafasına geliyordu.
Ağzımdaki suyu püskürtmemek için kendimi zor tuttum. Si-eun kulaklıklarını yavaşça çıkardı ve başını Yeong-bin’e çevirdi.
Yeong-bin sırıtarak, “Affedersin,” dedi. Si-eun onu duymamış gibi tekrar önüne döndü. Ama ben dönmedim.
“Affedersin diyeceğine kolunun ayarına sahip çık gerizekalı!” dedim yüksek sesle.
Sınıf bir an sessizleşti. Yeong-bin’in yüzündeki gülüş dondu. Yavaşça ayağa kalktı ve bana doğru yürüdü. Sıramın karşısında durup eğildi, yüzüme bakarak gülmeye başladı.
“Laf mı sokmaya çalışıyorsun?”
Ben de güldüm. “Belki. Seni ilgilendirir mi?”
Ellerini sırama koydu, iyice yaklaştı. “Baksana
bana—”
Sözünü kestim: “Biliyor musun? Herkes senden nefret ediyor. Aynı şeyi başkası dese bile, sen deyince ayrı bir gıcık oluyorum.”
Tam o sırada Si-eun’un sesi duyuldu: “Canın mı sıkılıyor, Yeong-bin?”
Yeong-bin arkasını döndü. “Ne?”
Si-eun gözünü bile kırpmadan konuştu: “Şimdiden bir İngilizce kelime daha ezberlemiş olabilirdin.”
Sınıfta birkaç kişi kısık sesle güldü. Yeong-bin’in yüzü gerildi. “Canınıza mı susadınız be?”
Si-eun elindeki kalemi masaya bıraktı. Tam konuşacak gibiydi ki kapı sertçe açıldı.
İçeri bir grup çocuk girdi. Öndeki çocuk sınıfı süzerek bağırdı: “Ahn Su-ho nerede?”
Sınıftan birkaç kişi istemsizce arka tarafa baktı. Ahn Su-ho hâlâ sıraya yaslanmış uyuyordu. Yanına giden çocuklar omzunu sertçe dürttü.
Su-ho yavaşça gözlerini araladı. Önce kimseyi ciddiye almıyormuş gibi baktı, ardından uykulu bir sesle sordu:
“Ne var?”
“Benim Na-eun'uma mı asıldın?”
Su-ho duraksadı. “Na-eun mu? Lee Na-eun? Park Na-eun?”
Öndeki çocuk sabrını kaybetmişti: “Son Na-eun seni pislik!”
“Haa, o mu? Bana mesaj atıp duruyordu, bir kere yemeğe çıktık ama tipim değil.”
Su-ho ardından önünde oturan çocuğa sordu: “Öğlen yemeğinde ne var?”
“Acılı domuz.”
“Güzel, protein.”
Kapının oradaki çocuk sinirlendi, arkadaşlarına dönüp “Hadi, işini bitirin!” dedi.
Su-ho bu sefer yerinden kalktı. Sınıfın ortasında durdu. Ben fark etmeden dudaklarım kıvrıldı. İlginçleşiyordu.
İlk çocuk saldırdı ama Su-ho onun bileğini havada yakalayıp sertçe savurdu. İkinci çocuk yumruk attı, Su-ho geri çekilmedi; yumruk yüzünü sıyırırken dizini çocuğun karnına geçirdi.
Gözlerimi ayıramıyordum. Kalbim heyecandan hızla atıyordu. Bir diğeri arkadan saldırdı ama Su-ho onu omzunun üzerinden yere savurdu.
Sınıf tamamen dağılmıştı ama ben kımıldamadım. Su-ho’nun yüzü hâlâ aynıydı; ne sinir ne panik... Sanki sadece işini yapıyordu. Son çocuk tereddüt edince Su-ho tek hamleyle onu da yere kapakladı.
Bittiğinde Su-ho üzerini düzeltti. Ben ise farkında olmadan gülümsüyordum. Çünkü ilk defa biri gerçekten sıkıcı değildi.
----
Elimdeki tahta kaşığı mikrofon niyetine havaya fırlatıp geri tuttum. Ocakta fokurdayan sosun kokusu mutfağı sarmıştı bile.
Radyoda en sevdiğim şarkı çalarken, kendimi ritme kaptırmaktan alıkoyamadım.
"Belki de her şey bittiğinde, geriye sadece biz kalırız!"
Sesimi bilerek biraz daha yükselttim. Bir yandan tencereye pirinç keklerini atıyor, bir yandan da mutfakta küçük bir dans şovu sergiliyordum.
Aslında amacım sadece yemek yapmak değildi; yan odada o tozlu kitapların arasında kaybolan Si-eun’u biraz olsun o dünyadan çekip çıkarmaktı.
Tam şarkının nakaratına girip en yüksek perdeden bağırmaya hazırlanırken, koridordan o çok tanıdık "çat" sesi geldi. Kapısı açılmıştı.
"Min-soo!" diye seslendi. Sesindeki o bezmiş ifadeyi duyunca arkamı dönüp sırıtmamak için kendimi zor tuttum. "Sessiz olur musun? Trigonometri çözüyorum, senin detone sesini dinleyerek odaklanamıyorum."
Omuz silkip ona döndüm. Gözlükleri burnunun ucuna kadar inmiş, kalem tutmaktan parmakları birbirine girmişti. Yine o "her şeyi bilen dahi" modundaydı.
"Detone mi?" dedim, kaşığı ona doğru doğrultarak. "Pardon ama bu bir sanat performansı Si-eun. Ayrıca o çözdüğün x'ler, y'ler karnını doyurmayacak ama benim özel soslu tteokbokki'm seni hayata döndürecek."
"Tteokbokki'yi sessizce de yapabilirsin," dedi, sanki dünyanın en mantıklı şeyini söylüyormuş gibi. "Lütfen, sadece on dakika sessizlik."
Kapıyı yüzüme kapatırken çıkan ses, şarkımın ritminden daha gürültülüydü. Ama ben pes eder miyim? Asla.
Kısık sesle, sadece onun duyabileceği bir tonda ama kelimeleri tane tane bastırarak mırıldanmaya devam ettim.
"Sessizce tteokbokki yapan bir Min-soo... Ve içeride sinirden kalemi kıran bir dahi..."
Aradan iki dakika geçmeden koridorda bir terlik sesi duydum. Bizimki, elinde koca bir test kitabı ve sandalyesini arkasından sürükleyerek mutfağa girdi.
Masanın en köşesine, ocağa en yakın yere yerleşti.
"Ne oldu?" dedim, tek kaşımı kaldırarak. "Odandaki kütüphane sessizliği yetmedi mi?"
Gözlerini kitabından ayırmadan, o her zamanki ifadesiz sesiyle cevap verdi: "Odada sesin boğuk geliyor, daha çok dikkatimi dağıtıyor. Burada en azından ne saçmaladığını net duyuyorum, böylece zihnimi gürültüye kapatmam daha kolay oluyor."
Yalan söylüyordu, biliyordum. Sosun kokusuna dayanamamıştı ve her ne kadar belli etmese de mutfaktaki bu dağınık neşeyi, odasındaki o yalnız sessizliğe tercih ediyordu.
"İtiraf et işte Si-eun," dedim tabağına fazladan acı sos koyarken. "Bensiz ders bile çalışamıyorsun."
Cevap vermedi ama önündeki kağıda bir formül yazarken, dudaklarının kenarının çok hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde yukarı kıvrıldığını gördüm. İşte o an, bu evin en zeki insanının kim olduğunu bir kez daha anladım.
Si-eun mutfak masasında formülleriyle boğuşurken, kapının keskin sesi mutfaktaki tteokbokki kokusunu böldü. "Ben bakarım!" diye seslenip kapıya yöneldim.
"Kim o?" diye bağırdım, gözetleme deliğine bakmadan önce.
Dışarıdan boğuk ama oldukça enerjik bir ses geldi: "Kargo!"
Kaşlarımı çattım. Kendi kendime mırıldandım: "İyi de, ben hiçbir şey sipariş etmedim ki?"
Dışarıdaki ses bir an duraksadı, sonra kağıt hışırtıları eşliğinde cevap verdi: "Öyle mi? Ama adres tam olarak burası görünüyor."
Merakla anahtarı çevirip kapıyı ardına kadar açtım. Karşımda kargo paketi yerine, o geniş gülümsemesi ve her zamanki rahat tavrıyla Suho duruyordu. Beni görünce gözleri parladı.
"Aaa, Min-soo!" dedi, sanki beni orada görmeyi hiç beklemiyormuş gibi bir şaşkınlıkla.
"Aaa... Suho?" dedim şaşkınlıkla kalakalarak. "Senin burada ne işin var?"
Suho elindeki paketi hafifçe havaya kaldırıp bana muzipçe baktı. "Sipariş vermediğinden emin misin? Bak burada ne yazıyor; Apartman numarası 102, daire 902."
Elimi kapı pervazına yaslayıp başımı iki yana salladım. "Yanlış gelmişsin Suho. Burası 101. numara."
Suho bir an şaşkınca bana baktı, sonra elindeki pakete geri dönüp kendi kendine güldü. "Paket 102’yeymiş... Benim hatam, tamamdır!" dedi hiç bozuntuya vermeden.
Ama gitmek yerine kapıya iyice yaslandı, yüzünde o meşhur yaramaz ifadesi belirdi. "Eee, madem buraya kadar yoruldum... Biraz su verir misin? Boğazım kurudu."
Tam o sırada içeriden, mutfak masasındaki sessizliğini bozan Si-eun’un monoton ama sorgulayıcı sesi yükseldi: "Kim gelmiş Min-soo?"
"Suho gelmiş!" diye seslendim içeriye doğru. Sonra mutfağa bakıp ekledim: "Bir de su getir Si-eun!"
İçeriden kısa bir sessizlikten sonra Si-eun’un "Niye?" diyen huysuz sesi duyuldu. Suho, ben cevap vermeden kapıdan içeri süzülüverdi bile.
Sanki kendi eviymiş gibi rahatça koridorda ilerleyip Si-eun’a doğru seslendi:
"Sınıf arkadaşı değil miyiz Si-eun? Alt tarafı bir su istedim! Bir bardak su versen ölür müsün? Bak susuz kaldım, şuracıkta bayılırsam sizin suçunuz olur, vicdan azabından ders de çalışamazsın."
Gözlerimi devirip başımı tuttum. "Aman... Başım ağrıdı, az sus sende! Getir artık şu suyu Si-eun!" diye bağırdım.
Birkaç saniye sonra Si-eun, elinde bir su şişesi ve bir bardakla, yüzünde "neden her gün bu çocukla uğraşıyorum" der gibi bir ifadeyle göründü.
Bardağı Suho’ya uzatacakken, Suho hiç oralı olmadı. Bardağı es geçip Si-eun’un elindeki şişeyi kaptığı gibi kafasına dikti.
"Öküz!" diye bağırdım, şaşkınlıkla ona bakarken. "O benim şahsi şişemdi!"
Suho şişeyi ağzından çekip koluyla dudaklarını sildi, hiç pişman görünmüyordu. "Ne olacak ya, yabancı mıyız?"
Si-eun, Suho'nun bu aşırı rahatlığına her zamanki gibi inanamayarak baktı. "Ne biçim bir adamsın ya sen?" diye mırıldandı, elindeki boş bardağa bakarak.
Suho, şişeyi masaya bırakıp gitmek üzere kapıya yöneldi.
Tam çıkmadan önce bana döndü, bakışları bir anlığına yumuşadı. "Sağ ol Min-soo. Söz, yarın sana üç şişe su alacağım." Sonra içeriye, hala ona ters ters bakan Si-eun’a seslendi: "Sıkı çalış dahi çocuk!"
Kapıdan çıkarken ikimize birden bakıp o kendine has özgüveniyle el salladı. "Yarın görüşürüz!" dedi ve tam kapıyı kapatmadan önce bana bakıp göz kırptı.
Kapı kapandığında kalbimin ritminin tteokbokki sosundan daha hızlı attığını hissettim ama bozuntuya vermedim. Arkamı döndüğümde Si-eun’un hala elindeki boş bardağa bakıp sövmekle meşgul olduğunu gördüm.
----
Sabahın köründe sınıfa girdiğimde her zamanki gibi en arka sıradaki yerimi aldım. Si-eun yanımda sessizce kitaplarına gömülmüş, Suho ise çoktan masasına yığılıp uyku moduna geçmişti. Derken hoca içeri girdi, yanında ürkek duruşlu yeni bir çocukla.
"Yeni bir öğrencimiz var," dedi hoca tahtayı işaret ederek. "Kendini tanıt bakalım."
Çocuk başını hafifçe eğip, "Merhaba, ben Oh Beom-seok," dedi. Sesi o kadar cılızdı ki, hocanın "Lütfen ona güzel davranın" uyarısı bile sınıftaki gerginliği dağıtmaya yetmedi.
Hoca çıkar çıkmaz, mahallenin belalısı Yeong-bin ve tayfası anında Beom-seok’un tepesine bindi. Yeong-bin pis pis sırıtarak çocuğun dibine girdi. "İsmin Oh Beom-seok mu?"
Beom-seok çekinerek "Evet," dedi.
"Hangi okuldaydın?" diye sordu Yeong-bin.
Beom-seok "Mungang Lisesi," deyince arkadan fısıldaşmalar yükseldi.
"Vay be, ağzında gümüş kaşıkla doğmuş zengin bebesi demek..."
Yeong-bin durur mu? "Mungang’da Jiwon’u bilir misin? En yakın arkadaşımdır."
Beom-seok gözlerini kaçırarak, "Onu pek tanımıyorum," diye mırıldandı. Yeong-bin’in yüzü bir anda düştü. "Onu nasıl tanımazsın lan?" Beom-seok kekeleyerek, "Belki adını duymuşumdur ama tanımıyorum işte," dedi.
Tam o sırada Si-eun, sanki orada kimse yokmuş gibi araya girdi. Yeong-bin’in gözünün içine bakarak, "Çekil," dedi buz gibi bir sesle. "Orası benim sıram."
Yeong-bin kaşlarını çattı. "İstemiyorum, ne yapacaksın?"
Si-eun hiçbir şey demeden cebinden bir kalem çıkardı ve parmaklarının arasında öyle bir tuttu ki, Yeong-bin’in şah damarına saplayacakmış gibi duruyordu. "Çekil dedim."
Yeong-bin bir hışımla ayağa kalktı. "Manyak mısın be sen?"
Arka sıradan Suho’nun esneme sesi koridorlarda yankılandı. "Bu aralar amma çeneniz düştü ya... Uyumaya çalışıyorum burada. İzin verir misiniz, hı?"
Yeong-bin hem Si-eun’dan hem de Suho’nun o umursamaz ama tehlikeli halinden tırsıp, "Haddini bil!" diye Si-eun’a savurarak yerine geçti.
----
Sınav Günü
Sınav günü geldiğinde sınıfın havası iyice ağırlaşmıştı. Ben yine en arkada, kafamı sıraya gömmüş, sınavı çözmekle uğraşmayacağım için uyku moduna geçmeye hazırlanıyordum.
Si-eun ise önümde pür dikkat kağıdına odaklanmıştı.
Tam o sırada, Beom-seok aniden elini uzatıp Si-eun’un ensesine sertçe vurdu!
Si-eun, sanki bir şok yemiş gibi aniden arkasına döndü. Gözleri alev fışkırıyordu. Beom-seok ise ellerini suçsuz gibi havaya kaldırıp, "Tam oranda böcek vardı da... Onu uçurmaya çalıştım," dedi. Ama yüzündeki o tuhaf ifade hiç de "yardımsever" durmuyordu.
Si-eun tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki hoca gürledi: "Ne yapıyorsunuz? Önüne dön Si-eun!"
Kafamı tekrar sıraya koydum. "Aman," diye geçirdim içimden, "Yine saçma sapan okul dramaları." Ama uykumun en tatlı yerinde hocanın sesiyle tekrar irkildim: "Nereye gidiyorsun?!"
Kafamı kaldırıp baktığımda Si-eun’un yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. Eliyle ağzını kapatmış, sanki her an kusacakmış gibi hızla sınıftan dışarı, tuvalete doğru koşuyordu.
İstemsizce bakışlarım Yeong-bin’e kaydı. Bir baktım ki, Yeong-bin ve Beom-seok birbirlerine bakıp pis pis gülüyorlar. O an içime buz gibi bir his oturdu.
Kendi kendime mırıldandım: "Bu işte bir iş var... Ve Si-eun'un başı dertte."
----
Sınav sonuçlarının açıklandığı o sabah, sınıftaki hava barut fıçısı gibiydi. Ön taraftaki çocuk, elindeki kağıda bakıp ruhsuz bir sesle cevapları okuyordu: "İkinci soru 5, üçüncü soru 3..."
Kafamı sıraya koymuş, bu sıkıcı ritmi dinliyordum. "Sırada sosyal bilgiler var," dedi çocuk.
Tam o anda, yan tarafımdaki sırada oturan Si-eun’un ellerini masaya vuruş sesiyle yerimden sıçradım. O kadar sert vurmuştu ki, sınıftaki tüm fısıldaşmalar bir bıçakla kesilmiş gibi sustu.
Si-eun’un bakışları, birkaç sıra arkadaki Beom-seok’a kilitlenmişti. O an anladım; o "böcek" meselesi sadece bir böcek değildi. Si-eun yerinden bir fırtına gibi kalktı.
Yeong-bin’e doğru yürürken yüzünde daha önce hiç görmediğim, korkutucu bir kararlılık vardı.
Her şey saniyeler içinde oldu. Si-eun, eline geçirdiği ağır bir kitabı Yeong-bin’in suratına indirdi!
Sınıf şoktayken, Yeong-bin’in önünde oturan çocuğun elindeki kalemi kaptığı gibi çocuğun eline sapladı. Acı dolu çığlıklar koridorda yankılanırken Si-eun durmadı.
Yeong-bin’i perdenin içine hapsetti, o ağır kitabı bir balyoz gibi yüzüne vurmaya devam etti.
Yeong-bin kanlar içinde yere yığıldığında Si-eun başucuna dikildi.
Sesi, derinden gelen bir fısıltı gibiydi ama tüm sınıf duyuyordu: "Senden rica ettim... Dur dedim."
Si-eun tam ayağını Yeong-bin’in kafasını ezmek için kaldırdığında, kalbim ağzıma geldi. "Si-eun, yapma!" diye bağırarak yerimden fırladım ama benden çok daha hızlı bir gölge araya girdi.
Suho, bir anda Si-eun’u yakasından tutup geriye doğru savurdu.
"Haddini aşma tamam mı? Hm?" dedi Suho, o her zamanki rahat ama bu sefer ciddi ses tonuyla. "Duracağın yeri bil."
Si-eun, üstü başı dağılmış, gözleri dönmüş bir şekilde doğruldu. "Ne?" diye sordu, nefes nefese.
Suho, sanki az önce büyük bir kavga çıkmamış gibi hafifçe gülümsedi. "Ben mi? Yeni uykudan uyanmış koruyucu meleğin sayılırım."
Si-eun’un yüzü daha da gerildi. "Komik mi?"
"Biraz," dedi Suho, o sinir bozucu derecede yakışıklı gülüşüyle.
İşte o an Si-eun tamamen koptu. Eline geçirdiği kalem kutuyu var gücüyle Suho’ya fırlattı!
Suho kafasını eğerek kurtuldu ama Si-eun duracak gibi değildi. Yanındaki sandalyeyi kaptığı gibi Suho’nun üzerine koşmaya başladı.
"Si-eun, dur!" diye bağırdım koridorun ortasında. İkisinin arasına girmekle kaçmak arasında kalmıştım. Si-eun’un öfkesi derya denizdi ama Suho... Suho hala gülümsüyordu ve bu durum işleri daha da kızıştırıyordu.
Bölüm etkileşimi
