1. bölüm / 1
Fae’nin ötesinde𝐈
Bölümler 1Şu an: 𝐈
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İrlanda'da yaşayan herkesin yağmurla ilgili bir hikâyesi vardır.
Kimi ilk buluşmasını ansızın bastıran bir sağanağın altında hatırlar. Kimi çocukluğunda okul yolunda çamura saplanan ayakkabılarını... Bazıları için yağmur, pencerenin ardından izlenen huzurlu bir manzaradır. Bazılarıysa onu hiç bitmeyen, alışılması gereken bir alışkanlık gibi görür.
Evelyn içinse yağmur, evin sesiydi.
Henüz yirmili yaşlarının başındaydı ve doğduğu günden beri İrlanda'nın batısındaki küçük bir kasabada yaşıyordu. Kasaba, turist broşürlerinde yer alacak kadar gösterişli değildi. Tren istasyonunda her saat başı tren durmaz, sokakları geceleri kalabalıklaşmazdı.
İnsanlar birbirlerini tanırdı.
Markette karşılaştıklarında birkaç dakikalığına kapının önünde sohbet eder, yağmur başladığında ise herkes eski bir alışkanlıkla başını gökyüzüne kaldırırdı.
Evelyn'in evi, kasabanın merkezine yaklaşık on beş dakikalık yürüme mesafesindeydi.
Beyaz duvarları yılların etkisiyle yer yer solmuş, pencerelerinin çerçeveleri koyu yeşile boyanmıştı. Ön bahçeye uzanan taş yol, yağmurlu havalarda neredeyse siyaha dönerdi.
Evin arka tarafında ise sınırlarını aşacak kadar geniş bir bahçe bulunuyordu.
Burası, evin en sevilen yeriydi.
Yemyeşil, kocaman ağaçlar bahçenin büyük bölümünü kaplıyor; rengârenk çiçekler, yağmurun altında bile canlılığını koruyordu.
Evelyn'in annesi bahçeyle ve çiçeklerle ilgilenmeyi her zaman çok sevmişti. Kızının da kendisine benzemesini isterdi.
"Bahçe işleri psikoloğa gitmekten daha faydalı," demeyi de hiç ihmal etmezdi.
Evelyn ise her zamanki gibi başını sallayıp "Tamam," derdi.
Sonra ya geç kalır ya da uyanamazdı.
Tıpkı o sabah olduğu gibi.
Telefonunun alarmı saat yedide çaldığında Evelyn, elini yorganın altından çıkarıp güçlükle telefonunu buldu. Alarmı kapattıktan sonra gözlerini yeniden yumdu.
"Beş dakika..."
Sadece beş dakika daha.
Beş dakika sonra alarm yeniden çaldı.
Bu kez Evelyn o kadar uykuluydu ki telefonu yatağın diğer ucuna fırlatacak hâle gelmişti.
"Evelyn!"
Annesinin aşağıdan gelen sesiyle genç kız bir anda doğruldu.
"Uyandım!"
"Yirmi dakikadır alarmın çalıyor. Şimdi mi uyanıyorsun?"
Evelyn gözlerini ovuşturdu.
"Harika."
Bunu yalnızca içinden söyleyebildi.
Yataktan kalkıp odasına şöyle bir göz attı.
Evleri eskiydi ama bakımlıydı. Koyu renkli ahşap merdivenler, geniş pencereler ve duvarlarda yıllardır değiştirilmemiş aile fotoğrafları vardı.
Evelyn'in odası ikinci kattaydı.
Pencerenin önünde küçük bir çalışma masası, yatağının yanında kitaplarla dolu bir komodin ve duvarın bir köşesinde yıllardır büyütmeye çalıştığı bitkiler bulunuyordu.
Bitkilerin yarısından fazlası ne yazık ki artık hayatta değildi.
Evelyn yine de onları atmaya kıyamıyordu.
Belki toparlanırlar diye düşünüyordu.
Fakat çoğu çoktan çürümeye yüz tutmuştu.
Evelyn gardırobunun önünde birkaç dakika boyunca ne giyeceğine karar vermeye çalıştı.
İrlanda'nın serin havası, takvimler yazı gösterse bile insana güven vermiyordu. Pencerenin ardındaki gri gökyüzüne baktı.
Bugün yağmur yağmasa bile havanın kapalı olacağından emindi.
Sonunda askılıklardan birini çekip zeytin yeşili, ince kazağını aldı.
Kazağın yakası hafifçe boldu. Üzerine küçük, renkli boncuklar dikilmişti. Aynı boncuklardan kollarında da vardı. Evelyn yürüdükçe boncukların birbirine hafifçe çarpıp çıkardığı sesleri nedensizce seviyordu.
Altına yüksek belli, açık kahverengi bir pantolon giydi. Paçaları bileklerinde bitiyor, kahverengi bağcıklı kısa botlarıyla uyum sağlıyordu.
Son olarak aynanın karşısına geçti.
Dağılmış saçlarını elindeki ahşap tarakla düzeltti.
Genellikle saçlarını toplamayı ya da şekillendirmeyi sevmezdi. Tarar ve olduğu gibi bırakırdı. Bugün de farklı bir şey yapmaya niyeti yoktu.
Yeni boyattığı bal köpüğü saçları oldukça düzdü. Bunun genetik mi olduğunu bilmiyordu ama saçlarının doğal hâliyle bile düzgün görünmesi işini kolaylaştırıyordu.
Yüzünün önüne düşen perçemlerini kulağının arkasına sıkıştırdı.
Birkaç saniye sonra perçemler yeniden yüzüne düştü.
Evelyn derin bir nefes verdi.
"Bunların acilen uzaması gerekiyor."
Kıyafetlerinde belirgin bir gösteriş yoktu.
Daha çok doğadan alınmış renkleri seviyordu. Zeytin yeşili, hardal sarısı, krem, kahverengi ve zaman zaman koyu turuncu...
Gardırobunda bu renklerin farklı tonlarında pek çok kıyafet vardı.
Evelyn için sade olmak, sıkıcı olmak anlamına gelmiyordu.
Aksine, kendisini en rahat böyle hissediyordu.
Okula gitmek için çantasını hazırlarken masanın üzerinde duran kitaplardan birini aldı.
Dün gece okumaya başladığı, İrlanda halk anlatılarını konu alan bir kitaptı.
Kitabı birkaç saniye elinde tuttu.
Sonra çantasına yerleştirdi.
Telefonunu, cüzdanını ve kulaklığını da aldı.
Tam odasından çıkacağı sırada aşağıdan annesinin sesi yükseldi.
"Evelyn! Kahvaltın soğuyor!"
"Geliyorum!"
Kapıyı kapattı ve merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Evin alt katı her sabah olduğu gibi sıcaktı.
Mutfaktan yoğun kahve kokusu yayılıyordu.
Babası masanın bir tarafında oturmuş, telefonundan haberleri okuyordu. Önündeki kahvenin yanında yarısı yenmiş bir tost vardı.
Annesi ise mutfak tezgâhının önünde duruyordu.
Evelyn'in annesi Maeve, kırklı yaşlarının sonlarındaydı. Küçük bir muhasebe ofisinde çalışıyordu. İşe gitmeden önce evde her şeyin yolunda olduğundan emin olmak gibi bir alışkanlığı vardı.
Babası Daniel ise bir inşaat şirketi işletiyordu.
Kasabada yıllardır tanındığı için çoğu insan onu adıyla bilirdi. Büyük bir şirketi yoktu; birkaç çalışanı vardı. Daha çok ev tadilatları, çatı işleri ve küçük bina projeleriyle ilgileniyordu.
Sabahları genellikle erken çıkar, gün boyunca farklı şantiyelere giderdi.
Evelyn mutfağa girdiğinde Daniel telefonundan başını kaldırıp kızına baktı.
"Sonunda."
Evelyn sandalyesine oturdu.
"Alarmı duymadım."
Daniel kaşını kaldırdı.
"Telefonun yarım saattir bağıra bağıra çalıyordu."
"Yarım saat mi?"
Maeve gülerek ikisinin arasına girdi.
"Baban yine abartıyor. Sen yemeğini ye, tatlım."
Evelyn annesinin gülüşüne karşılık verdi ve önündeki tabağa baktı.
İki dilim kızarmış ekmek, yumurta ve biraz meyve vardı.
"Teşekkür ederim, anne."
"Meyveyi de ye. Sadece ekmekle çıkma evden."
Evelyn çatalını eline aldı.
"Yerim."
Bu, evlerindeki sıradan sabahlardan biriydi.
Maeve kızının ne kadar yemesi gerektiğini söyler, Daniel haberleri okurken arada konuşmaya katılır, Evelyn de ikisinin arasında kendi hayatından küçük şeyler anlatırdı.
Daniel telefonunu masaya bıraktı.
"Bugün kaçta dönüyorsun?"
"Ders çıkışı kütüphaneye geçeceğim. Beş gibi çıkarım herhâlde."
"Akşam yemeğine yetişirsin yani?"
"Büyük ihtimalle."
"Büyük ihtimalle ne demek?"
Evelyn gülümsedi.
"Yetişirim, baba."
Daniel başını salladı.
"Tamam."
Evelyn kahvaltısını yaparken babası günün işlerinden bahsetmeye başladı. Öğleden önce kasabanın biraz dışında bulunan bir evin çatısına bakması gerekiyordu. Daha sonra çalışanlardan biriyle malzeme almak için şehir tarafına geçecekti.
Maeve de ofisteki işlerinden söz ediyordu.
Yeni bir müşterinin evrakları eksikti ve birkaç fatura yanlış kesilmişti. Patronu bunların öğleye kadar düzeltilmesini istemişti.
Evelyn ikisini dinlerken gülümsedi.
Bunların hiçbirinin özel bir tarafı yoktu.
Belki de evini sevmesinin asıl nedeni buydu.
Her şey normaldi.
Kimsenin birbirinden gizlediği bir şey yoktu.
Annesi ofisine gider, babası işlerinin peşinden koşar, Evelyn üniversitesine gider ve akşamları aynı mutfakta yeniden bir araya gelirlerdi.
Basit.
Sessiz.
Güvenli.
Evelyn'in hayatı tam olarak böyleydi.
Kahvaltısını bitirdiğinde saate baktı.
08.06.
"Gitmem lazım."
Çantasını omzuna aldı.
Maeve mutfaktan seslendi.
"Şemsiyeni al."
Evelyn kapının yanında durdu.
"Yağmur yağmıyor."
Annesi mutfak kapısından ona baktı.
"Burası İrlanda, bebeğim."
Evelyn başını salladı.
"Haklısın."
Girişteki askılıkta asılı duran şemsiyesini aldı.
Kapıyı açtığında serin hava yüzüne çarptı.
Bir anlığına gözlerini kıstı.
Sokak, sabahın erken saatlerine göre hareketlenmeye başlamıştı. Karşıdaki evin önünde yaşlı bir kadın süs köpeğini gezdiriyordu.
Evelyn kaldırım boyunca yürümeye başladı.
Üniversitesi kasabanın dışında kaldığı için otobüse binmesi gerekiyordu. Durak, evinden yaklaşık on dakika uzaklıktaydı.
Yol boyunca önünden geçtiği dükkânların çoğu henüz açılmamıştı.
Bir kafeden dışarı taze kahve kokusu yayılıyordu.
Evelyn'in canı bir anda kahve istedi.
Çantasını açıp parasına baktı.
Sonra vazgeçti.
Bunu akşam için saklamaya karar verdi.
Otobüs durağına vardığında yalnızca iki üç kişi vardı.
Otobüsü beklerken müzik dinlemek için önce kulaklığını, ardından telefonunu çıkardı.
Tam o sırada bir bildirim sesi duyuldu.
Mesaj Clara'dandı.
Derse geliyor musun?
Evelyn cevap yazdı.
Yoldayım.
Mesajın cevabı neredeyse anında geldi.
Ben de kahve alacağım. Sana da alayım mı?
Evelyn gülümsedi.
Bugün şanslıydı.
Canı kahve istemişti ama parasını harcamak istememişti. Şimdi ise arkadaşı kendi kendine teklif etmişti.
Evet. Şekersiz.
Tamamdır.
Evelyn mesajlardan çıkacağı sırada otobüsün sesi duyuldu.
Sonunda gelmişti.
Otobüs durağa yanaştığında kapılar açıldı. Evelyn içeri girip ücretini ödedi ve cam kenarındaki boş koltuklardan birine oturdu.
Çantasını kucağına aldı, şemsiyesini ayaklarının yanına bıraktı.
Otobüs hareket etti.
Kasabanın sokakları yavaş yavaş geride kalırken Evelyn camdan dışarı bakıyordu.
Tanıdık manzaraları izledi.
Küçük evler...
Taş duvarlar...
Yol kenarındaki dükkânlar...
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Evelyn'in hayatı da tam olarak böyleydi.
Sessiz.
Düzenli.
Tahmin edilebilir.
Ve Evelyn bundan hiç şikâyetçi değildi.
En azından o sabaha kadar.
Üniversiteye vardığında saat dokuzu gösteriyordu.
Kampüs, kasabanın aksine çok daha hareketliydi. Öğrenciler ellerinde kahvelerle binaların arasında yürüyor, bazıları aceleyle merdivenleri çıkıyor, bazıları çimlerin üzerine uzanıp kestiriyor, bazıları da bir önceki geceden kalma yorgunlukla banklarda oturup telefonlarına bakıyordu.
Evelyn kalabalığın arasından geçerken uzaktan bir el gördü.
Clara.
Krem rengi montunun üzerine aynı renkte bir atkı takmıştı. Bir elinde iki karton kahve tutuyordu.
"Buradayım!"
Evelyn ona doğru yürürken yüzünde tebessüm oluştu.
"Günaydın."
"Günaydın."
Clara da gülümsedi ve kahvelerden birini ona uzattı.
"Şekersiz."
"Harikasın."
"Biliyorum."
İkisi birlikte binaya doğru yürümeye başladılar.
Clara, Evelyn'in en yakın arkadaşıydı. Üniversitede tanışmışlar ve daha ilk birkaç haftada ayrılmaz bir ikili hâline gelmişlerdi.
Clara daha konuşkan ve dışa dönük biriydi.
Evelyn ise genellikle önce dinler, sonra konuşurdu.
"Bugün hangi ders var?" diye sordu Clara.
"Halk anlatıları."
"Yine mi?"
"Evet."
"Sen seviyorsun ama."
Evelyn omuz silkti.
"Seviyorum."
"Dün gece de o kitabı okuduğunu söylemiştin."
"Henüz bitiremedim."
"Başka kitap yokmuş gibi sürekli eski şeyleri okuyup duruyorsun."
Evelyn gülümsedi.
"İlginçler."
İkisi birlikte sınıfa girdiler.
Evelyn arka tarafa yakın bir yere oturdu. Clara da onun bir arkasındaki sıraya geçti.
Evelyn çantasından defterini çıkarıp kalemini masanın üzerine bıraktı. Ardından kahvesinden bir yudum aldı.
Ders başladığında sınıftaki konuşmalar yavaş yavaş kesildi.
Profesör tahtaya büyük harflerle bir başlık yazdı:
İRLANDA HALK İNANÇLARI VE SÖZLÜ KÜLTÜR
Evelyn'in dikkati hemen toplandı.
Ders ilerledikçe notlar almaya başladı.
Eski halk hikâyeleri...
Sözlü anlatım geleneği...
İnsanların doğaüstü varlıklara dair inanışları...
Özellikle bu kısmı seviyordu.
Çünkü ona göre eski hikâyelerin en ilginç tarafı, insanların bunlara gerçekten inanıp inanmadığını anlamanın neredeyse imkânsız olmasıydı.
Bir hikâye önce bir kişinin başından geçen bir olay olarak anlatılırdı.
Sonra başka birine aktarılırdı.
Yıllar geçtikçe ayrıntılar değişir, bazı bölümler unutulur, bazılarıysa yeni anlatıcıların eklemeleriyle büyürdü.
Sonunda gerçeğin nerede bittiği, hikâyenin nerede başladığı belirsizleşirdi.
Profesör tahtaya bir kelime daha yazdı.
PERİLER
Evelyn bunu hemen defterine geçirdi.
Altına birkaç kelime daha eklendi:
Halk inançları
Eski davet ritüelleri
Evelyn bunun yalnızca bir ders olduğunu düşünüyordu.
Henüz bilmiyordu.
O gün eve döndüğünde bilgisayarının başında karşısına çıkacak birkaç satırın, hayatındaki bütün sıradanlığı yavaş yavaş değiştireceğini bilmiyordu.
Ders bittiğinde sınıftaki öğrenciler toparlanmaya başladı.
Sandalyelerin zeminde çıkardığı sesler, kapanan defterlerin hışırtısına ve koridordan gelen konuşmalara karışıyordu.
Profesör masasının üzerindeki kâğıtları düzenlerken Evelyn bir süre yerinden kalkmadı.
Defteri hâlâ açıktı.
Sayfanın ortasında ders boyunca aldığı notlar duruyordu.
Periler
Eski halk inançları
Davet ritüelleri
Son kelimenin altına farkında olmadan iki kez çizgi çekmişti.
Bir süre notlarına baktı.
Elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirdi.
"Geliyor musun?"
Clara'nın sesiyle başını kaldırdı.
"Evet."
Açık olan defteri kapatıp çantasına koydu.
Koridora çıktıklarında üniversite öğle kalabalığına ulaşmıştı. Bir sınıftan çıkan öğrenciler merdivenlere doğru ilerliyor, aşağı kattaki kafeden kahkaha sesleri yükseliyordu.
Clara yürürken kahvesinin son yudumunu da aldı.
"Kütüphaneye mi gidiyorsun?"
"Evet."
"Seninle dışarı çıkıp biraz normal insan gibi yaşamaya çalışıyorum ama sen yine kütüphaneye gidiyorsun."
Evelyn, Clara'nın sitemli sesine gülümsedi.
"Yarın teslim etmem gereken bir ödev var."
"Ne ödevi?"
"İrlanda sözlü kültüründe doğaüstü varlıkların anlatımı."
Clara ona yan gözle baktı.
"Bence bu ödev sana fazla uygun."
Evelyn kaşlarını kaldırdı.
"Neden?"
"Çünkü zaten bunlarla gereğinden fazla ilgileniyorsun."
Evelyn başını iki yana salladı.
"Sadece ilgimi çekiyor, diyelim. Hem gitmem lazım. Akşam yemeğine de yetişmem gerekiyor."
"Sonra görüşürüz."
Clara elini salladı.
"Görüşürüz."
Evelyn tek başına kütüphaneye doğru ilerledi.
Kütüphane, kampüsün en sessiz yerlerinden biriydi.
Kapıdan içeri girdiğinde dışarıdaki uğultu bir anda azaldı. Yüksek rafların arasında öğrenciler fısıltıyla konuşuyor, bazıları bilgisayar ekranlarına gömülmüş bir şekilde araştırma yapıyordu.
Evelyn her zamanki yerini buldu.
Pencerenin yanındaki masa.
Buradan kampüsün büyük bir bölümü görünüyordu.
Çantasını sandalyesinin arkasına astı ve önündeki bilgisayarı açtı.
Ödevin başlığı ekranda duruyordu.
İlk başta gerçekten çalıştı.
Eski anlatıların farklı bölgelerde nasıl değiştiğini araştırdı. Notlar aldı, birkaç makaleyi inceledi ve kaynakları karşılaştırdı.
Fakat bir süre sonra dikkati dağıldı.
Az önce derste yazdığı kelime yeniden aklına geldi.
Periler.
Evelyn'in bu tür şeylere ilgisi yeni değildi.
Çocukluğundan beri mitolojik hikâyeleri seviyordu.
Yunan tanrıları...
Kelt efsaneleri...
Eski halk masalları...
Denizkızları...
Cadılar...
Fakat son yıllarda bu merakı biraz farklı bir hâl almıştı.
Bazen bir konuya fazlasıyla yoğunlaşıyordu.
Bir şeyi araştırmak istediğinde yalnızca okumakla yetinmiyor, saatlerce başka kaynaklara göz atıyordu. Uyumak gerektiğini bildiği hâlde bilgisayarın başından kalkmadığı geceler oluyordu.
Ertesi günse hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyordu.
Bu durum onu yoruyordu.
Profesyonel yardım da alıyordu.
Doktoru ona zaman zaman zihnindeki bazı düşüncelerin olduğundan daha gerçek, daha önemli ya da daha belirgin hissedilebileceğini anlatmıştı.
Evelyn bunun farkındaydı.
En azından teoride.
Bu yüzden bazen kendi düşüncelerinden bile şüphe ediyordu.
Bunu gerçekten istiyor muyum?
Yoksa zihnim yine bir şeye gereğinden fazla mı takıldı?
Önündeki bilgisayar ekranına baktı.
İmleç boş bir sayfada yanıp sönüyordu.
Evelyn derin bir nefes aldı.
Sonra internet tarayıcısını açtı.
Arama çubuğuna birkaç kelime yazdı.
İrlanda peri davet ritüelleri
Sonuçlar açıldı.
Çoğu turistlik sitelerdi.
Eski İrlanda hikâyelerinden bahseden bloglar, masallar, müze sayfaları...
Evelyn sayfayı aşağı doğru kaydırdı.
Bir süre sonra diğerlerinden farklı görünen eski bir siteye rastladı.
Sayfanın tasarımı bile tuhaftı.
Beyaz bir arka plan, küçük yazılar ve yıllardır güncellenmemiş gibi duran eski bir menü...
Evelyn'in parmağı fare üzerinde durdu.
Bir an tereddüt etti.
Sonra sayfayı açtı.
Başlığın altında yalnızca tek bir cümle vardı.
Evelyn ekrana biraz daha yaklaştı.
Başlık şöyleydi:
PERİLERİ DAVET ETMEK ~ ESKİ YÖNTEMİ
Evelyn birkaç saniye boyunca ekrana baktı.
Nedense içindeki merak, az önce hissettiği tereddüdün önüne geçmişti.
Fareyi aşağı doğru hareket ettirdi.
Ve okumaya başladı.
Bölüm etkileşimi
