1. bölüm / 1
ETFALEtfal
Bölümler 1Şu an: Etfal
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir düğün arabası geçti. Bu beni gülümsetti.Araba sesleri ve insan kıpırtıları arasında yalnızdım. Yıldırımlar çarpıyordu ama yağmur yoktu. Bu yüzden insanlar da sokaklardan çekilmemişti henüz. İnsanlar hep son ana kadar, hep son şansa kadar giderler. Şuursuzdurlar. Ne kadar toplum o kadar güdülenme.
Rengarenk ve farklı biçimlerde giyinmiş onlarca insandan biri dikkatimi çekti. Toz pembe çantası yer yer türbe yeşili, yer yer mavi elbisesiyle ellili yaşlarında, ciddi görünümün altında sempatik ve duyulu bir izlenim uyandırdı bende. Bankta yanıma oturdu. Onunla sohbet etmek istedim. Arkadaş olmak da istedim ama insan ilk defa gördüğü birine nasıl arkadaşlık teklif edebilir ki? Bir iki sohbet ettik. Adı Etfal'miş. Yetiştirme yurdunda ona bu ismi vermişler. İstanbul'da torunu varmış. Kendisi tabi ki emekli. O kutsal öğretmenlikten. Kaç öğrenci, kaç çocuk, kaç dünya geçmiştir kim bilir hayatından? Eşi de öğretmenmiş. 1970'lerin dünyasından pek bahsetmedi, ben de sormadım. Onun hakkında fikir sahibi olmama yetmedi bunlar. Çok tanıdık birine benzemiyordu da. Şimdiki tabirle masallardan çıkmış gibiydi. Öyle değil mi, masallar da bir zamanların inanılmazlarıdır? Sonra kalktı, otobüse binmesi gerekmiş. Nereye gideceğini tabi ki söylemedi. Yüzünde gösterdiğim bu alakadan tedirgin olmuş ifadeyi sezinledim. Haklıydı. Zaten kim haklı değildir ki?
Ben de ruhumla ayağa kalktım ve onu takip ettim. Çarşıya uğradı önce ama uzun süre eğlenmedi orada. Satıcıların sesleri, çocukların aşırı enerjik ve heyecanlı gidiş gelişleri, tarihi çarşının suskunluk ilr birlikte koskoca bir tarihi bir günde sana aktarmak istemesi gibi bir süreden sonra tekrar otobüse atladı. Yaşından ve dış görünüşünden beklenmeyecek bir atiklikte, sevinçte ve umuttaydı. Ben de yanına oturdum fark etmedi tabi. Ruhumla oturmuştum. Otobüs ilerledikçe yol kenarında miskin ağaçlar, şaşkın çocuklar, meraklı gözlerle etrafı izleyen gri ama çocuksu evler, sabırsız arabalar geçti. İndiği yerde birkaç arkadaşı kendisini bekliyordu. Onlar da şatafatlı olmayan ama oldukça etkileyici hanımlardı. Onu görünce coşkun ve samimi ama abartılı olmayan bir selamlama vr gülümseme gönderdiler. Konuşmalarından onların yurttan arkadaşları oldularını öğrendim. Melahat ve Riyaziye'ymiş adları. Kim bilir neleri atlattılar bir başlarına diye insan düşünmeden edemiyor tabi. Böyle köklü arkadaş olduklarına göre böyle. Çünkü köklü arkadaşlıklar derin yaşanmışlıklar gerektirir. Birlikte her zaman gittikleri Riyaziye Çay Bahçesi'ne gitmeye karar verdiler. Ben de sezdirmeden aralarına katıldım. Öyle samimi komuşuyorlardı ki kendimi kâh anlattıkları hikayelerdeki gibi 17 yaşında, kâh 35 yaşında hissediyordum. Çay bahçesi Riyaziye'ye aitmiş. Yeşil sarmaşıkların sarktığı, yeşil sandalyeler, renkli masa süsleri vardı. Danteller bile vardı. Tertemiz ve ferahtı. Masaya geçince konuşmaları koyulaştı. Artık daha şakasız, daha kendilerine mahsus, daha içten konular konuşuyorlardı.
"Yardım çalışmaları nasıl gidiyor?" diye sordu Riyaziye. Melahat: "Eh işte. Bizim halkımız yardımseverdir. Ama beklenen ve istenen boyutlarda değil. Artık kimse hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyor." dedi. Riyaziye: "Doğru. Kedilere yardımdan daha önemli işleri var herkesin. Haklılar tabi. Ama haklı olmak yetmez ki. Haklı olmak hiçbir şeyi çözmez." Etfal: " Onlardan sürekli bir yardım beklemiyoruz. Büyük meblağlar da. Ayrıca bu hayvanların veteriner hizmetleri için ve barınakların iyilrştirilmesi için." dedi. Riyaziye: "İyi de de Etfalciğim, insanlar bunu düşünmeye stres boşluğu bulamıyor. Yani bakınca birkaç kuruşu en gereksiz şeylere verebilirken buna kolaylıkla ödeme yapabilirler. Bu ekonomiyle ilgili değil. Hayvanları sevmediklerinden de değil bu. Ancak insanlar bu yardımla her şeyin düzelmeyeceğini, bu küçük etkinin büyük sorunlar karşısında görünmez oluşunu düşünüyorlar. Önceliklemeleri gereken ama çabalarının kifayetsiz olduğu ve olacağı o kadar çok şey varken hayvanların acı çekmesi ikinci planda kalıyor. Bu bir özgüvensizliğe de dönüşüyor. Toplumsallığın öğüttüğü insanlar diyorum ben buna. İnsan bir şeyleri değiştiremeyeceğini anlayınca daha fazla şey yapmak istemiyor. Bu insanın kendini gerçekleştirmesine, daha da önemlisi kendine inanmasına engel oluyor."
" Sizin gibi insanlar gittikçe azalıyor. Gittikçe daha az kendi oluyor insanlar." dedim. Tabi duymadılar. Sonra sohbet yeniden değişti ve gülmeye başladılar. Haksız bir eylem değil bu. İnsan hep gülmeye yol bulmalıdır. Bu esnada ben de kalkmış yoluma gidiyorum.
Bölüm etkileşimi
