Bölümler 1Şu an: Bölüm 1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi açtığımda odanın içi hâlâ yarı karanlıktı. Perdelerin arasından sızan sabah ışığı, uykunun üstüne isteksizce düşüyordu.
Kapı tıklandı.
“Naz, kalk.”
Babamın sesi.
Yorganı başıma çekip cevap vermemeyi düşündüm ama kapı zaten aralandı.
“Hadi kızım, bugün alışverişe gidiyoruz. Akşama misafir gelecek.”
“Misafir mi?” dedim gözlerimi yarı açarak. Sabahın bu saatinde “misafir” kelimesi bana fazla ciddi gelmişti.
“Evet,” dedi babam. “Önemli biri. Hazırlık yapmamız lazım.”
Hiç sorgulamadım. Babamın “önemli” dediği şeyler genelde uzun sürerdi.
“On dakika sonra hazır ol,” dedi ve kapıyı kapattı.
Yorganı üstümden attım. Bir an tavana baktım.
Alışveriş… misafir… sabah sabah hareket.
İçimden “bugün kesin yorucu geçecek” diye düşündüm.
On dakika dediği şey, babam için genelde yirmi dakikaydı.
Hazır olduğumda mutfaktan kahve kokusu geliyordu. Babam anahtarlarını alırken beni süzdü.
“Bugün güzel görün,” dedi.
“Misafir için mi?” diye sordum yarı şakayla.
“Evet,” dedi ama gözlerini kaçırdı. Bu bana biraz tuhaf geldi.
Babam normalde hiçbir şeyi gizleyemezdi. Ya da gizlediğini sanırdı.
Arabaya bindik. Yol boyunca müzik açıktı ama konuşma yoktu. Sanki söylemek isteyip de söyleyemediği bir şey vardı.
Alışveriş merkezine vardığımızda babam alışılmadık bir aceleyle yürüyordu.
“Naz, hızlı olalım. Akşama yetişmemiz lazım.”
“Bu kadar önemli kim bu misafir?” dedim bir ara.
Durdu.
Sadece bir saniyeliğine.
Sonra gülümsedi. “Sonra öğrenirsin.”
Bu cevap, içimde küçük bir merak değil, büyük bir rahatsızlık bıraktı.
Mağazalara girip çıktık, babam normalden fazla özenliydi. Sanki sadece alışveriş yapmıyor, bir şey hazırlıyordu.
Bir noktada telefonu çaldı. Ekrana bakar bakmaz sesi değişti.
“Tamam… anladım. Geliyorsunuz değil mi?”
“Evet… sorun yok.”
Sesini duymuyormuş gibi yaptım ama kelimeler zihnime takıldı.
Geliyorsunuz.
Kimler?
Telefon kapandığında babam hiçbir şey olmamış gibi davrandı ama artık fark etmiştim.
Bugün sadece bir misafir gelmiyordu.
Bir şey değişecekti.
Eve girdiğimizde Esra Abla mutfakta son hazırlıkları yapıyordu. Ev, normalden fazla temizdi; sanki içinde yaşayan insanlar değil de misafirler için varmış gibiydi.
Ben çantamı kenara bıraktım, etrafa baktım.
“Baba nerede?” diye seslendim.
Ses salondan geldi.
“Buradayım Naz.”
Salona girdiğimde babam telefonla konuşuyordu. Yüzü ciddi ama bir o kadar da heyecanlıydı. Beni görünce telefonu biraz indirdi.
“Hazır mısın?” dedi.
“Ne için?” dedim hemen.
Kısa bir nefes aldı. Sanki söylemek istediği şey dilinin ucundaydı ama geri çekiyordu.
“Akşama misafirler geliyor,” dedi.
“Biliyorum onu zaten,” dedim. “Kim onlar?”
Bu soru onu yine duraksattı.
“Sonra öğrenirsin Naz,” dedi yumuşak ama kesin bir tonla.
Gözlerimi kıstım. Babamın bu gizemli hali hiç hoşuma gitmiyordu.
“Bana sürpriz yapmaya çalışıyorsun gibi hissediyorum,” dedim.
Küçük bir gülümseme geçti yüzünden ama hemen kayboldu.
“Öyle sayılır,” dedi.
O an evin içindeki hava daha da tuhaflaştı. Esra Abla mutfaktan seslendi:
“Masayı son kez kontrol ediyorum!”
Babam saatine baktı.
“Yakında gelirler,” dedi kısık sesle, neredeyse kendine konuşur gibi.
Ben bir an donup kaldım.
“Kim geliyor baba?” dedim tekrar.
Ama bu sefer cevap vermedi.
Sadece kapıya doğru baktı.
Ve o bakış bana şunu hissettirdi:
Bu evde artık hiçbir şey benim kontrolümde değildi.
Yukarı çıktığımda evin altından gelen sesler artık daha netti. Esra Abla mutfakta son düzenlemeleri yapıyor, babam ise sürekli bir odaya girip çıkıyordu. Sanki ev değil de bir şeyin başlangıç sahnesi hazırlanıyordu.
Dolabımı açtım.
Bir an durdum.
Siyah elbise.
Sessiz, sade ama üzerimde duruşunu bildiğim o elbise.
Üstümü değiştirdim. Aynaya baktım. Saçımı düzelttim ama ne yaparsam yapayım içimdeki o garip sıkışma geçmedi.
“Saçmalıyorsun Naz,” dedim kendi kendime.
Ama bu cümle bile beni rahatlatmadı.
Merdivenlere doğru yürüdüm.
Tam o sırada…
Zil çaldı.
Olduğum yerde durdum.
Alt kattan Esra Abla’nın telaşlı sesi geldi, babamın ayak sesleri duyuldu.
Kapı açıldı.
“Hoş geldiniz,” dedi babamın sesi.
Ben merdivenlerin başında kalakaldım.
“Gel kızım,” dedi bu kez bana seslenerek.
Bir an nefesimi tuttum. Sonra yavaşça aşağı inmeye başladım.
Her adımda kalbim biraz daha hızlı atıyordu.
Merdivenin yarısına geldiğimde kapıdan içeri girenleri görebiliyordum.
İki kişi.
Bir kadın ve yanında bir genç…
Babam gülümseyerek yanlarına yaklaştı.
“Leyla Hanım,” dedi. “Hoş geldiniz.”
Kadın gülümsedi, evin içine bakındı.
“Çok güzel bir ev,” dedi.
Babam eliyle bana işaret etti.
“Gel kızım.”
Adımlarımı hızlandırdım. Babama yaklaştım.
Tam o sırada genç bana döndü.
Ve gözlerimiz çarpıştı.
Zaman bir anda durdu.
Nefesim boğazımda kaldı.
O da donmuştu.
Beni tanımıştı.
Ben de onu.
Boran.
Bir saniye bile hareket edemedik.
Sanki evin içindeki bütün sesler çekilmişti.
Sadece o an kalmıştı.
Ve geçmiş, kapıdan içeri girmişti.
O an kimse fark etmemiş gibi davranmaya çalıştı ama evin içindeki hava tamamen değişmişti.
Babam gülümseyerek ikimize baktı.
“Demek siz… tanışıyorsunuz?” dedi.
Sesi normaldi ama ben o cümlenin içindeki boşluğu duydum.
Boran hemen gözlerini benden kaçırdı.
“Evet,” dedi kısa bir an sonra. “Tanışıyoruz.”
Kelime ağzından çıkarken bile zorlanmış gibiydi.
Ben hiçbir şey demedim.
Diyemedim.
Çünkü boğazımda bir şey düğümlenmişti.
Leyla Hanım etrafa bakınarak gülümsedi.
“Ne güzel tesadüf,” dedi.
Tesadüf.
Keşke gerçekten tesadüf olsaydı.
Babam bana döndü.
“Naz, misafirlerimize hoş geldin de.”
Bir an sustum.
Sonra zorla başımı kaldırdım.
“Hoş geldiniz,” dedim.
Sesim normal çıkmadı.
Boran o sırada bana baktı.
Sadece bir saniye.
Ama o bakış, yıllar gibi ağırdı.
Sanki “burada ne işin var?” der gibiydi.
Ya da ben öyle hissettim.
Esra Abla mutfağın kapısından bakıyordu, olanları anlamaya çalışır gibi.
Babam hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi konuşmayı sürdürdü.
“Çok iyi oldu bu tanışma,” dedi. “Çocuklar aynı yaşta zaten.”
Aynı yaşta.
Bu cümle beni daha da gerdi.
Boran hafifçe nefes verdi.
Sanki o da bu durumdan memnun değildi.
Ama kimse bunu açık etmiyordu.
Ben geri bir adım attım.
“Ben yukarı çıkıyorum,” dedim aniden.
Babam şaşırdı.
“Daha yeni geldiler Naz.”
“Başım ağrıyor,” dedim hızlıca.
Boran o an bir şey söyleyecek gibi oldu.
Ama sustu.
Sadece baktı.
Ben merdivenlere yöneldim.
Ama çıkarken hissettiğim şey şuydu:
Bu evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Ve en kötüsü…
O da bunun farkındaydı.
Merdivenleri hızlı hızlı çıktım ama kalbim benden daha hızlıydı.
Odaya girer girmez kapıyı kapattım ve sırtımı ona yasladım.
Nefes al.
Naz, nefes al.
Ama işe yaramıyordu.
Aşağıdan sesler geliyordu. Kahkahalar, konuşmalar… sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Ama olmuştu.
Onu görmüştüm.
Boran.
Adını bile düşünmek midemi sıkıştırıyordu.
“Bu nasıl olur…” diye fısıldadım.
Yıllar önce kapanmış bir defterdi o. Üstü çizilmiş, silinmiş sandığım bir sayfa.
Ama şimdi o sayfa… aynı evdeydi.
Telefonumu elime aldım, bir an ekrana baktım ama kimi arayacağımı bilemedim. Bıraktım.
Aşağıdan Esra Abla’nın sesi geldi:
“Yemek hazır!”
Babamın sesi karıştı:
“Naz da geliyor şimdi!”
Gelmiyorum.
Gitmek istemiyorum.
Ama kaçış yoktu.
Bir süre sonra kapıyı açtım.
Merdivenlerin başına gittim.
Aşağıya baktım.
Boran hâlâ oradaydı.
Ayakta, biraz geri çekilmiş şekilde.
Beni hissetmiş gibi başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Bu sefer kaçmadı.
Ben de kaçamadım.
Merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladım.
Her adımda geçmiş biraz daha yaklaşıyordu.
Salona indiğimde babam sandalyeleri gösterdi.
“Oturun çocuklar.”
Ben en uç tarafa oturdum.
Boran karşıma değil, biraz çaprazıma oturdu.
Ama bu daha kötüydü.
Çünkü direkt görmüyordum ama hissediyordum.
Sessizlik uzadı.
Sonra Boran yavaşça konuştu:
“Uzun zaman oldu.”
Sesi sakindi.
Ama içi öyle değildi.
Ben çatalı elime aldım, bakmadan cevap verdim:
“Evet.”
Kısa.
Soğuk.
Boran hafifçe güldü ama bu gülme gerçek değildi.
“Değişmemişsin,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Sen de çok değişmişsin gibi görünmüyorsun.”
Bir anlık sessizlik.
Bütün masa bunu duydu.
Babam bile fark etti ama anlam veremedi.
Boran gözlerini kısarak bana baktı.
“Sanırım burada… uzun kalacağız,” dedi.
O an anladım.
Bu sadece bir akşam yemeği değildi.
Bu, baştan başlayan bir savaştı.
O an aklımdan tek bir şey geçti.
“Babamla bu kadın evlenecek mi?”
Oysaki annemle boşanalı neredeyse dört yıl olmuştu. Buna alıştığımı sanıyordum. Ama alışmak, kabullenmek değilmiş.
Daha kötüsü vardı.
Eğer bu evlilik olursa…
Benim “üvey kardeşim” bu Boran mı olacaktı?
Bir de üstüne… eski sevgilim olan Boran.
Bu düşünce bile saçmalıktı.
Kafamın içinde kendi kendime konuşurken Leyla Hanım bir anda araya girdi.
“Çocuklar, size bir şey söyleyeceğiz,” dedi.
Babamın elini tuttu.
İçimden otomatik bir şekilde “Bismillah” çektim.
Boran bana baktı.
Ben de ona.
Bir anlık bakış.
Ama o bakışta her şey vardı: geçmiş, öfke, şaşkınlık ve hiç kapanmamış bir hesap.
Leyla Hanım elini hafifçe havaya kaldırdı. Parmağındaki 6 karat tek taş yüzük ışığı direkt gözümüze sokar gibi parladı.
“Biz evlenmeye karar verdik,” dedi.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
Beynim bu cümleyi kabul etmedi.
Babamın yüzüne kısa bir buse kondurdu Leyla Hanım, sanki her şey çok normalmiş gibi.
Ama benim içimde bir şey kırıldı.
Midem bulandı.
Gözlerim doldu ama ağlamak değildi bu. Daha çok… boğulmak gibiydi.
Hiçbir şey söyleyemedim.
Donakaldım.
Sonra Boran aniden sandalyeyi geri itti.
“Ne saçmalıyorsunuz?” dedi sert bir sesle.
Sesi ilk defa bu kadar kırılmıştı.
“Anne, beni iş yemeği diye getirdin buraya… ne evlenmesi?”
Masadaki herkes sustu.
Esra Abla bile elindeki tabağı bırakmıştı.
Babam donmuştu.
Ben ise sadece ona bakıyordum.
Boran’a.
Ve o an şunu fark ettim:
Ben bu hikâyede sadece eski sevgili değildim.
Ben, her şeyin tam ortasında kalmıştım.
Babam omzuma dokundu.
“Naz… biliyorum, bu senin için zor olacak ama sana danışmıştım. Sen de izin vermiştin, hatırlarsan.”
O an başımın içinde bir uğultu başladı.
“Baba… ben bu kadar erken beklememiştim,” dedim titreyen bir sesle.
Sesim kırıldı. Kelimeler boğazımda takılı kaldı.
Tam o sırada Boran sandalyesini geri itti.
“Anne, ne saçmalıyorsun gerçekten?” dedi sert bir sesle. “Bana bunu düzgünce söylesen anlayışla karşılardım. Ben burada çocuk muyum?”
Sesi yükselmişti ama içinde kırgınlık vardı, öfke değil sadece.
Leyla Hanım bir an durdu. Sonra sakin ama net bir sesle cevap verdi:
“Kusura bakma oğlum… diğer türlü olsa buraya gelmezdin.”
Masa bir anda daha da ağırlaştı.
Boran bir an sustu.
Bana baktı.
Sonra tekrar Leyla Hanım’a döndü.
“Yani beni buraya kandırarak mı getirdin?” dedi daha kısık bir sesle.
Kimse cevap veremedi.
Babam araya girmeye çalıştı.
“Bak oğlum, durum o kadar da—”
Ama Boran elini kaldırdı.
“Hayır,” dedi. “Beni bu işe karıştırmayın.”
Sessizlik çöktü.
Ben sandalyede öylece oturuyordum.
Ne kalkabiliyordum, ne konuşabiliyordum.
Sanki herkes bir karar vermişti.
Ama kimse bana sormamıştı.
Ve en kötüsü…
Boran hâlâ bana bakıyordu.
Sanki asıl cevabı bende arıyordu.
Sofrada kimse bir şey demiyordu artık. Çatal sesleri bile kesilmişti.
Boran sandalyesinden kalktı.
“Ben… Naz’la konuşacağım,” dedi net bir sesle.
Bunu söylerken kimseye bakmadı bile.
Babam bir an duraksadı. “Şimdi mi?”
“Evet,” dedi Boran. “Şimdi.”
Leyla Hanım hafifçe başını salladı ama yüzünde tedirgin bir ifade vardı. Esra Abla ise mutfağın kapısında donup kalmıştı.
Ben olduğum yerde kaldım.
Kalkamadım.
Boran gözlerini bana çevirdi.
“Gelir misin?” dedi.
Sesi bu sefer sert değildi. Ama yumuşak da değildi. Ortası yoktu.
Sadece… zorunlu bir ciddiyet.
Yavaşça ayağa kalktım.
Hiç kimse konuşmadı.
İkimiz birlikte salondan çıktık.
Koridorun sonuna kadar yürüdük. Evdeki her adım sesi bana fazla yüksek geliyordu.
Boran durdu.
Ben de durdum.
Bir süre sadece birbirimize baktık.
Sonra o ilk konuşan oldu.
“Bunu biliyor muydun?” dedi.
Direkt.
Kaçmadan.
Ben kaşlarımı çattım.
“Hayır.”
Kısa.
Kesin.
Boran bir nefes verdi. Sinirli değildi ama gergindi.
“Ben de bilmiyordum,” dedi. “Beni buraya getirdiler… iş yemeği diye.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Gözlerini kaçırdı.
Sonra tekrar bana baktı.
“Şaka gibi,” dedi kısık sesle. “Biz ne ara buraya geldik Naz?”
Bu soru, sadece bugünü sormuyordu.
Geçmişi de soruyordu.
Ben yutkundum.
“Ben de anlamaya çalışıyorum,” dedim.
Boran bir adım yaklaştı.
“Bizi aynı eve koydular,” dedi. “Ve kimse bunun tuhaf olduğunu düşünmüyor mu?”
Sesinde bu kez öfke vardı.
Ama en çok… çaresizlik.
Ben cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Ve bu gerçek, ikimizi de aynı anda susturdu.
Boran’a baktım. Sesim titremiyordu artık ama içim hâlâ darmadağınıktı.
“Belki de bizim o kişiler olduğumuzu bilmiyorlar,” dedim.
Bir an durdum. Nefes aldım.
“Babamın mutlu olmasını isterim. Çok üzüldü zamanında… annemle.”
Sözler ağzımdan dökülürken boğazım yandı.
“Sabahtan beri onu böyle görmemiştim. Hiç böyle heyecanlı görmemiştim. Onun için sesimi çıkartmadım.”
Boran sessizdi. Sadece dinliyordu.
Ama gözleri sertleşmişti.
Ben devam ettim.
“Benim tek sorunum sensin Boran.”
Bu cümlede duraksadım.
Kalbim sıkıştı ama geri dönmedim.
“Ben seni kabullenemem.”
Söylediğim anda ortamın havası değişti.
Boran’ın yüzü bir an boşaldı. Sonra gözlerini kısarak bana baktı.
“Beni mi kabullenemiyorsun?” dedi yavaşça.
Sanki anlamaya çalışıyordu.
“Seni ben de buraya isteyerek gelmedim Naz,” dedi. “Bunu sanıyor musun?”
Bir adım geri attı.
“Benim de hayatım bir anda buraya düştü.”
Sesi yükselmedi ama içindeki kırgınlık daha netti.
Bir an sustu.
Sonra daha alçak bir sesle ekledi:
“Ve en saçma kısmı ne biliyor musun?”
Bana baktı.
“Ben seni görünce… şaşırdım.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
İkimiz de ne diyeceğimizi bilmiyorduk.
Çünkü ikimiz de aynı şeyi fark ediyorduk:
Bu hikâyede en büyük problem sadece evlilik değildi.
Bizdik.
Babamın sesi koridordan geldi.
“Naz, Boran… buraya gelin. Konuşarak çözebiliriz, ne sorununuz varsa.”
Bir an birbirimize baktık.
Sonra geri döndük.
Yavaş adımlarla salona girdik.
Herkesin gözü üzerimizdeydi.
Babam sandalyeden hafifçe doğruldu.
“Naz?” dedi yumuşak bir sesle. “Bir şey söyleyeceksen söyle kızım.”
Yutkundum.
“Baba…” dedim. “Bizim bir şey söylememiz lazım.”
Bir an durdum.
Kalbim boğazıma çıktı.
“Baba… Boran benim eski sevgilim.”
Sessizlik.
Sanki evin içindeki tüm sesler bir anda kesildi.
Babam dondu kaldı.
Sonra gözlerini büyüterek Boran’a baktı.
“Bu… o Boran mı?” dedi şaşkın bir sesle.
“Her gece ağladığın çocuk?”
Bu cümle benim içimi daha da yaktı.
Çünkü doğruydu.
Ama o anın içinde daha büyük bir şok vardı.
Leyla Hanım bir anda ayağa kalktı.
Yüzü bembeyazdı.
Ağzı hafifçe açık kaldı, konuşamadı.
Boran’a baktı.
Sonra bana.
Sonra tekrar Boran’a.
“Ne…” dedi kısık bir sesle. “Ne diyorsunuz siz?”
Boran da donmuştu.
Gözlerini bana çevirdi.
Bakışlarında ilk kez öfke yoktu.
Sadece… inanamazlık vardı.
Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım.
Çünkü artık saklanacak hiçbir şey kalmamıştı.
Ve bu evin içindeki herkes… gerçeğin tam ortasında kalmıştı.
Babam bir süre hiçbir şey söyleyemedi.
Sadece yüzüme baktı.
Sanki hem anlamaya çalışıyor hem de inanmak istemiyordu.
O sessizlik uzadıkça içim daha da daraldı.
Boran bir adım öne çıktı.
“Annecim,” dedi soğuk bir sakinlikle, “ben evlenmenizde bir sakınca görmüyorum.”
Sonra gözlerini bana çevirdi.
“Benim sinir olduğum nokta… beni kandırmış olman.”
Bir an durdu.
“Diğer sıkıntım ise Naz.”
Kafamı ona çevirdim, kaşımı kaldırdım. Tam cevap verecektim ki babam araya girdi.
“Boran!” dedi sert bir sesle. “Kızımla ne gibi bir sorunun olabilir?”
Bir adım öne çıktı.
“Kızımı üzüp kıran sensin. Bir sorun varsa o sorunda sensin.”
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Bana yaklaştı ve sarıldı.
O an gözlerim doldu.
Dayanamadım.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
“Baba…” dedim kısık bir sesle. “Sus… boş ver.”
Onu daha sıkı sarıldım.
Sanki tek güvenli yer orasıymış gibi.
Leyla Hanım bizi izliyordu.
Yüzünde ne söyleyeceğini bilmeyen bir ifade vardı.
Boran ise orada duruyordu.
Bize bakıyordu.
Ama gözleri boştu.
Sanki içinde bir şey kırılmış ama ne olduğunu bile anlamamış gibiydi.
Boran başını kaldırıp babama baktı.
“Ben onu kırıp üzdüysem… o da beni kırıp üzdü Sinan Amca,” dedi.
Sesi sakindi ama içinde bastırılmış bir şey vardı.
“Her şey karşılıklıydı bu ilişkide.”
Babamın yüzü gerildi.
Bir bana baktı, bir Boran’a.
Kolunu hafifçe sıktım, cevap vermemesi için. Çünkü babamın sinirlendiğini anlayabiliyordum.
Ama durmadı.
“İkinizin arasındaki şeye karışmak haddime değil,” dedi sertçe. “Ama benim kızımı üzemezsin Boran.”
Sesi daha da sertleşti.
“Saçının teline zarar gelemez.”
O an gözlerim tekrar doldu.
Babam hep böyleydi.
Kırılmış olsa bile önce beni korurdu.
Boran başını hafifçe eğdi.
“Haklısın Sinan amca,” dedi kısık bir sesle. “Aptallık ettim.”
Babam tam konuşacaktı ki Boran acı bir gülümsemeyle devam etti:
“Aklım başıma geç geliyor herhalde.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra bana baktı.
Direkt gözlerimin içine.
“Şimdi o bokları yerken böyle demiyordun,” dedim.
Kaşlarımı çatıp ona baktım ama cevap vermedi.
Leyla Hanım hemen araya girdi.
“Oğlumun üstüne gitmeyin,” dedi hızlıca. “Yapmış bir hata… hatasını da telafi edecek, değil mi paşam?”
Boran gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
Bir saniye durdu.
“Hatamı telafi edeceğim.”
İçimden acı bir şekilde gülesim geldi.
Çünkü bazı şeylerin telafisi yoktu.
Boran bana baktı.
“Naz… özür dilerim.”
Başımı hafifçe salladım.
“İstemez,” dedim soğuk bir sesle.
Yutkundum.
“Hevesim kursağımda kaldıktan sonra bir önemi yok.”
Masanın üstündeki peçeteyi bıraktım ve sandalye sesiyle ayağa kalktım.
Kimse beni durdurmadı.
Lavaboya doğru yürürken gözlerimdeki yaşları tutmaya çalışıyordum.
Ama en kötüsü ağlamak değildi.
En kötüsü…
Onun hâlâ bana böyle bakmasıydı.
Bölüm etkileşimi
