9. bölüm · EMANET
6.Bölüm
Herkese merhaba canlarım ;)
Nasılsınız iyi misiniz? Ben çok iyiyim. Sizlere uzun ve bir o kadarda duygu dolu bölüm getirdim. İnşallah sizde seversiniz...
Bölümleri erkenden yazma gayretindeyim, malum üniversite açılıyor ve bir kaç gün sonra da memlekete döneceğim aynı zaman da da son senem birazcık içimiz buruk -benim içim buruksa size de iç burkan bölüm getirdim ki adaletli olsun ama dimi?-
Satır aralarına yorum yapmayı ve bölüm sonunda ki yorumlarınızı bekliyor olacağım ve lütfen yorum yapmayı unutmayın burada da bir emek veriliyor...
Şimdiden Keyifli Okumalar Dilerim ;)
Yazar Anlatımıyla
Gece nöbetine kalan Çağan Alptekin sakin saatlerin ardından masasında duran sıcak çayın kokusu burnuna geldiğinde hızlıca bardağı alarak yudumladığında birden o sakin saatler kendisini gürültüye bırakmıştı.
Vakit yavaş yavaş ilerlerken dışarıdan yankılanan silah sesleri kaşlarının çatılmasına ve aynı hızda yerinden fırlayarak kalkmasına sebebiyet vermişti.
Neler oluyordu!
“Asker!” diyerek seslendiğinde diğer yandan da belinde duran tabancayı hızla çıkardı ve eline aldığında kapı anında açıldı, “komutanım dışarıdan silah sesleri yükseliyor.” Dediğinde Çağan sertçe “nerede de oğlum bu güvenlikler? Dışarıdan kurşun sesleri duyuluyor.” Dediğinde hızlıca odasından çıktığında koridor boyunca askerlerin elinde silahlar ve tabancalar duruyordu.
Çağan adımlarını hızlandırıp bahçeye doğru ilerlettiğinde tabanca sesleri daha da yakından geldiği anladığında sorgular şekilde şüpheye düştü.
Silah sesleri bahçeden mi geliyordu?
“Yapacağınız işin geçmişine sokayım! Bahçe kafamıza kurşun yağıyor. Bizim kapıya koyduğumuz bu adamlar ne iş yapıyor?” diyerek söyle söyle sesi takip ettiği esnada arkasından gelen askerlinin adımlarını da duyuyordu.
Sesler atış sahasından geldiğini fark ettiğinde görüş hizasına bir askerin atış yaptığını gördüğünde daha da sinirlendi. “Gecenin bir vakti atış yaptığın o kurşunları sabah sana teker teker aratmazsam bekle de gör lan!” dedi bağırarak.
Silah talimi yapmalarına asla kızmadı ama gecenin bir vaktinde kurşun seslerinin havada yankılanış seslerini duymak halkla huzursuzluk vermekten öteye geçmezdi. Bu ne sorumsuzluktu böyle elbette cezasız da kalmayacaktı bu!
Yanına doğru yaklaştığında, “sabahlar çuvala mı girdi aslanım? Gece gece insanları rahatsız etmeye ne hakkın var senin!” dedi bağırarak
Ama asker yüzünü kendisine dönmediğinde sinirlenmişti! Kendisine saygısızlık mı yapıyordu bu asker?
Omzuna dokunduğunda, “asker sana diyorum?” Dediğinde elinde ki silahın yere düşme sesini işitti ardından da dokunduğu omzun yavaş yavaş uzaklaştığını ve yana doğru düştüğünü gördüğü anda tutmuştu devrilen bedeni ve gördüğü görüntü karşısında da şaşkına dönmüştü.
Deminden beri sayıp sövdüğü asker, kadın askerdi ve gururlanmıştı hemen ardından da daha önce bu askeri görmediğine adı kadar emindi izinli olduğu süre esnasında gelmiş olmalıydı yoksa görmeme ihtimali yoktu.
Kollarında kalan bedeni hızlıca ve dikkat ederek kucağına alarak askeriyenin içine koşturuyordu diğer yandan da “revirin kapısını açın!” diyerek bağırdığını biliyordu.
Askerler Çağan komutanlarının kollarında bayılan askere bakarak açtılar kapıyı içeriye girdiğinde boş kalan sedyeye yatırmıştı kadını, anında sedyede yatan kadının yanına gelen doktor ilk önce ellerinden akan kanları fark ettiğinde temiz bir pamukla yarayı temizlemeye başlamıştı.
“Kim bu asker Anıl?” Dedi Çağan Komutan bakarak, doktor bir yandan pamukla yarayı temizleyip batikonla temizlerken diğer yandan da komutanına cevap vermişti.
“Aramıza yeni katılan bir asker komutanım, daha önce başka bir askeriyede görev yapıyormuş oradan ayrılarak bizim askeriyeye gelmiş komutanım.” Dediğinde dinlemeye de devam etti Çağan, “adı neymiş bu askerin?” dedi.
Asker bakışlarını komutanına döndürdüğünde, “Üsteğmen Nehir Asrın komutanım.” Dediğinde Kulaklarına dolan tek bir kelime maziye götürmesi ve yutkunmasına sebebiyet vermişti. ‘Asrın’ demişti…
Yutkundu.
Zihninde diri duran o geçmiş bir kez daha göz önüne gelmişti. Sırt sırta operasyonlara koştuğu dostu; Kayra Asrın
O kara geceden sonra bir daha haber alamamışlardı, kaç düşman ini kaç düşmanın depolarını yok etmişlerdi de gene de bulamamışlardı. İçini yakan da buydu işte dostunu bulamamışlardı.
O zamandan sonra dosya kapanmıştı ve Kayra Asrın geride bir kanlı silah birde gözü yaşlı ve yıkılmış bir aile bırakmıştı.
Başını acıyla salladı Çağan, “kendine geldiğinde odama gönderin tanışalım askerle” dediğinde Anıl “emredersiniz komutanım.” Diyerek onayladı.
Ardından da revirden çıkıp kendi odasına gidiyordu, yine aklı o günde kalmıştı aslında o günden hiç çıkamamıştı.
Odasında masasının üstünde ki fotoğrafta kendisi, Göktuğ ve Kayra’nın askeriye de bir bayrağın tam dalgalanırken çekildikleri bir fotoğraf vardı.
Yıllar geçse de ne Çağan ne Göktuğ masalarında olan fotoğrafı kaldırmışlardı, ilk gün koydular ve o zaman bu zamana kadar o fotoğraf karesi daimî olarak masalarında baş köşelerde bulundurmuşlardı.
Çağan odasına geldiğinde sandalyesine oturup o fotoğraf karesini eline aldığında gözlerinde ki doluluğa engel olamamıştı. Çağan Alptekin en yakın dostunu bulamayışının acısını en derininde yaşıyordu.
“Affet beni kardeşim, ne seni bulabildik nede senin emanetlerine sahip çıkabildik. Ailen senin haberinden sonra buradan gittiler ben bir daha onlardan haber alamadım. Senin küçük kızın Nehir şimdi kocaman kadın olmuştur…” dediğinde derince bir tebessüm yayılmıştı dudaklarında.
“Sen de hatırlıyorsun dimi? Doktor olacağım ben diye gezerdi ortalıkta. Hastalarımı iyileştireceğim ben dururdu, ben de ona sevinsin hayallerinin peşinden gitsin diyerek doktor seti almıştım ne de çok sevinmişti o gün” dedi. Zihni o güne gittiğinde durakladı birden.
“İnşallah başarmıştır, İnşallah ayaklarının üzerinde duran güçlü bir doktor olmuştur.” Dediğinde bir kez daha o günlerde ki yaşadığı acılara dönmemek adına toparlanması gerekiyordu. Yapılması gereken işler bekliyordu kendisini kafasını toplamalı ve odaklanmalıydı.
Öncelikle kendisine bir filtre kahve yapacaktı belliydi gece hem kasvetli hemde yoğun olacaktı.
***
Diğer yandan ise başını eşinin karnına koyarak bebeğinin varlığını hissetmeye çalışan Göktuğ Kılıç vardı.
Geç olsa bile baba olacaktı. Bu duyguyu tatmak için o kadar çok beklemişti ki şimdi bir bebekleri olacağı için ne kadar da şükretse az kalacaktı.
Bunu herkese duyurmalıydı!
Hatta bütün askeriyeye tatlı ısmarlamalıydı! Evet bunu yapacaktı. Askeriyeye gitmeden önce tatlı olacak ve öyle gidecekti.
“Göktuğ,” dedi eşi nazik bir ses tonuyla başını yavaşça kaldırıp eşine bakarak, “Göktuğ kurban olsun size” dediğinde gülümseyerek baktı kendisine.
“Annemlere ne zaman ve nerede söyleriz?” Diyerek sordu.
“Sen ne zaman istersen o zaman söyleriz güzelim, istersen bize yemeğe çağırırız o zaman söyleriz bebeğimizi.” Dediğinde gözlerinin dolmasına engel olamamıştı Aylin.
“Şşt doldurma güzel gözlerini” dedi ama kendisi de duygusal yanını bastırmaya çalışıyordu. “Çok bekledik, sevgilim” dedi.
“Çok bekledik güzel eşim.” Dediğinde yüzünü eşinin yüzüne yaklaştırıp dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu.
İkisi de konuşsa ağlayacak bir durumdalardı ve ortamda ki duygusal havanın dağılması gerektiğinin de farkındalardı. İlk toparlanan Aylin oldu, “hadi işine git, işler bekler kocam!” dedi cilveli bir şekilde,
Kaşları çatıldı. “Resmen beni kovdun?” dedi.
Başını evet der gibi salladı Aylin, Göktuğ baktı çok ciddi el mecbur kalktı söylenerek.
“Karım tarafından evden de kovulduk! Eyvallah…” dedi alınmış gibi.
Aylin kocasının söylemlerinden gür bir kahkaha attığında, oda kalkıştı ve arkasından giderek, söylenme kocam!” dedi nazlanarak.
“Sen gel cilveli cilveli konuş nazlanarak göğsüme sokul sonra Göktuğ işe git! Vicdansız kadın kovdun şu an beni…” Dedi tripli
Aylin baktı kocası ufak ufak trip atıyor kollarını eşinin boynuna dolayıp parmak ucuna kalktı ve dudaklarına ufak bir öpücük kondurup çekildiğinde anında yumuşadı Göktuğ.
“Yerim lan seni,” diyerek elleri ile eşinin yüzünü kavrayarak bol bol öpücük kondurduğunda bu mutluluğuna içten şükür etti.
“Hadi kocam, hadi…” dedi pışpışlar gibi yaptı elini.
“Zalimsin he!” dedi ve üzerini giyinerek mutlu bir şekilde çıktı evinden içinde ki huzur ve mutluluk bütün bedenini ele geçirmişti. Pamuk gibiydi şu an da.
Hazırlanıp evden çıkış yaptığında aracına atlayarak askeriyeye doğru yola çıkmıştı yarım saatin sonunda ise askeriyeye giriş yaparak aracı park edip indi araçtan, içeriye doğru ilerken kapıda nöbet tutan askerlere baş selamı vererek içeriye geçtiğinde tam o sırada da Çağan Komutanın merdivenlerden indiğini gördüğünde bu müjdeli haberi vermek için seslendi.
“Çağan,” diyerek dikkatini çektiğinde bakışlar anında kendisini bulduğunda adımlarını arkadaşının yanına götürdü. “Göktuğ,” dedi Çağan arkadaşının yüzünde ki mutluluğu fark ettiği anda “hayırdır ne sırıtıyorsun?” diyerek sorduğunda.
Göktuğ’un elini omzunda hissettiğinde, “baba oluyorum!” dedi sevinç içinde.
“Sahi mi lan!” diyerek sesi yükseldi hafif, arkadaşının yıllardır çektiği sorunları biliyordu Çağan ve sonunda o kara günler geride kalmış ve en yakın arkadaşı sonunda baba oluyordu.
“Sahi lan, baba oluyorum!” Dedi gururla, çekti sarıldı hemen arkadaşına, “Allah analı babalı büyütsün kardeşim” dedi Çağan
“Âmin kardeşim.” Dediğinde. “Var mı sorun askeriyede” dediğinde
Kısa bir an söyleyip söylememek arasında kararsız kaldı ama yine de söylemeyi tercih etti. “Dün gece yarısı bizim askerlerden birisi atış sahasında atış yapmış.” Dediğinde Kaşlarını çatarak baktı Göktuğ “gecenin bir vakti insanları rahatsız edilmemesini gerektiğini öğrenememiş anlaşılan, kim o densiz!” Dediğinde gülmüştü.
Çünkü dün tam da oda aynı şekilde tepki vermişti, “bu sefer bizim dengesizlerden değil yeni gelen bir askermiş ben izindeyken gelmiş” dediğinde kısa bir an gelen askerleri düşündü acaba hangisiydi?
“Kim?” dedi, “nerede birde ben göreyim.” Dedi Göktuğ.
“Revirde şu an da dün ki yaptığı talimden sonra bayıldı birden. Sen tanıyor musun kadın askerlerimizden adı Üsteğmen Nehir Asrın”
Kulaklarına dolan isimle yutkunmuştu. Çağan komutanın cümleleri ile olduğu yerde kalan Göktuğ Komutan ne diyeceğini bilmiyordu. Nehirin gerçekten kim olduğunu bilmiyordu, bilse bu şekilde durmaz duramazdı şimdi ne yapmalıydı bu gerçekten payına düşeni Çağan Komutan da almalı mıydı?
Sırt sırta cenk ettiği en yakın arkadaşının kızını yıllar sonra asker olarak karşısında bulmayı nasıl karşılayacaktı.
Şimdi ne demeliydi bu soruya yıllar önce çatışmada kaybolan komutanımızın kızı, yıllar sonra asker olarak buraya geldi mi demeliydi, yoksa susmalı mıydı? Cevap belliydi…
Göktuğ komutan yeşil gözlerini karşısında ki koyu kahve rengi gözlere dikmişti. Göktuğ komutan çoğu olaydan kaçmak için ana dili gibi yalan söylerdi kafası attığında en iyi sırdaşıydı yalan. Ama bu başkaydı burada nasıl yalan söyleyebilirdi ki.
“Sen tanışıyor muşsun zaten, bende askerlere dedim uyanınca yanıma gelsin birde ben tanışayım diye” dediğinde
Zihnindeki sesler susmuyordu, susturamazdı da en iyisi dedi Nehir ayaklandığı zaman bu konuyu açmaktı zira söz konusu Kayra olunca akan sular durulurdu içindeki yara kabuk bağlamıyordu, yıllarca arıyorlardı komutanlarını lakin bulamıyorlardı. Koskoca Askeriye komutanlarını bulamıyordu bunun utancı yeterince derinden sarsmaktaydı.
‘Saklamayacağım’ dedi Göktuğ Komutan, bunu bilmeye hakkı vardı. Yıllarca beraber operasyonlara koştuğu, kan kardeşim diyen adamın kızının Türk Askeri olduğunu bilmeliydi, bilecekti.
" O kız uyandığında konuşalım birader benim odada, şimdi çıkayım ben işler birikmiştir” dediğinde başını salladı Çağan,
Yanında ayrılarak odasına çıktı ve kapıyı istemsizce sertçe açıp, sertçe de geri kapatmıştı, yapamıyordu yapamayacaktı. Zordu her şey.
Gözleri hemen masasının yanında duran sandığa takıldı hızlıca sandığın yanına giderek kapağı açmıştı. Göz hizasında koyu metal renginde kabzasında, ‘K.A.’ yazılı tabanca karşılamıştı. Yıllar önce o operasyonda Kayra’nın kanla kaplanan silahını alıp kendi elleriyle temizleyerek özel yaptırdığı bu kutuda saklı tutuyordu.
“Ben bu silahı yıllarca saklı tuttum, bir gün seni bulursak tekrardan silahına kavuşursun diyerekten hep sakladım.” Dedi derince. Tabancayı eline aldı. “Hep içimizde seni bulacağımızın yeminiyle yaşadık kardeşim, ama başımız öne düştü seni hiçbir yerde bulamadık. Ben bu tabancan senden bize kalan son emanetti ve şimdi o emanetin sahibi yıllar sonra üzerinde üniforma ile karşıma dikildi Kayra,
Senin o küçük kızın asker oldu. Hemde askerliğini burada yapıyor senin geçtiğin yollardan senin izinden gidiyor biliyor musun tamamen sana benziyor aynı hırs; aynı öfke ve aynı inat… O gerçekten de senin kızın. Babasının izinden giderek asker oldu. Ve şimdi Emanetini Nehir sırtlayacak”
Göktuğ Kılıç, dostu Kayra Asrının geride bıraktığı emanetini Nehire verecekti.
Nehirin çıktığı bu yol babasının izinden giden bir yoldu ve bu yolda madem babasının izinden gidecekti onun arkasında bıraktığı emanetlerle devam edecekti yoluna…
***
Koridor boyu sağa sola baktı, adımlarını bir o kadar temkinli ve bir o kadarda dikkatle atıyordu. Sakin bir şekilde ilerlerken gözleri de aynı zamanda etrafı tarıyor ve sakin ve kimsenin olmadığı bir alan yaratmaya çalışıyordu.
Bir gözü de koridorun en sonunda duran kameraya takıldı gözü ardından da göz temasını kesti ve elinde sıradan bir dosya tutarak ilerledi bahçeye doğru.
Şu an da öğle molası olduğundan askeriye de ki askerlerin birçoğu yemekhane de bir diğer askerlerde bahçedelerdi.
Askeriyenin en sakin ve en dikkat çekilmeyecek zamanlarından birisiydi bu saatler, cebinde ki telefonun titremesiyle erkek tuvaletine doğru girerek, kabinlere baktı hemen biri var mı yok mu diye kimsenin olmadığından emin olduğu esnada cebinden çıkardığı telefonlar son arayan numaraya dokunarak tekrardan arayarak kulağına doğru götürdü telefonu,
İlk çalışta açılan telefon da kısa sessizliğin ardından, “ben sana dememiş miyim bu telefon ben çaldırdığımda açılacak he?” dedi uzakta ki ses.
Telefondan yediği azardan sesini hafif ama bir o kadar da sakin bir şekilde çıkararak “Siz benim kimlerin arasına girdiğimi biliyorsunuz değil?” dedi sertçe.
“Biliyoruz hıyar! Ama ben sana açılacak dediğim bu telefon açılacak biz seni onlardan biri ol diye göndermedik!” dedi bir hırsla karşıdan gelen ses.
“Bunlardan değilim zaten!” dedi sesinin tonunu ayarlayamayarak, “ama burası Askeriye; Türk Silahlı Kuvvetlerinin olduğun yer! Yapacağım en ufak dikkat çekici şey bile bakışları üzerime çekmeye yeterli.” Dedi sinirle
“Dikkat çekme o zaman it, oraya sirk gösterisine gitmedin! Bana o Yüzbaşı Alptekin’den haber getir, o ne alemde?” Dedi intikam dolu sesle
“Duyduğuma göre Alptekin, Ateş Timine yeni bir asker katacakmış!” dedi
“Ne yap ne et o time gir!” Dedi ve kapattı telefonu.
“Kolaydı sanki Amına Koyayım! Herifler Türk Askeri ben girmişim aralarına kelle koltukta geziyorum bu time gir diyor!” diyerek bağırdığında.
Tam o sırada tuvaletin kapısı açıldığında içeriye giren adamı görünce derin bir yutkunuş peydah olmuştu ardından da yakalanma dürtüsü yüksek gelince elinde ki telefon yere düşmüş ve ufak çaplı bir ses duyulmuştu.
Bütün otoriter ve sertliğiyle Yüzbaşı Giray Alptekin duruyordu ve odağı tamamen kendisiydi. Sertçe yutkundu, düşen telefonu yerden hızla aldığında, “sen tuvalette telefonla mı konuşuyorsun?” Diyerek sordu gür sesiyle
Ne diyeceğini ve nasıl buradan kurtulacağının hesabını yapıyor ve aklına gelen en basit yalanı söyleyiverdi komutanına, “köyde hasta anam vardır komutanım, o aradı onunla konuştuk.” Dediğinde karşısında ki komutanın bakışlarında ki sertlikte ufak bir değişiklik oldu ama olmadı gibide, bakışları öyle keskin; öyle sertti ki yüz ifadesini okumak zordu.
“Geçmiş olsun, ne hastalığı var?” Diyerek sorduğunda
“Sağ olun komutanım. Şeker. Şeker hastalığı var komutanım.” Dedi birden
Başını salladı komutan.
Bir an önce gitmeliydi buradan daha fazla durmamalıydı…
“İzninizle komutanım.” Dediğinde komutanından baş selamı gelince adeta tüydü alandan ve adımlarını hızlandırarak çıkıp gitti.
***
Askeriyenin kantininde elinde çayı ile oturuyordu Nehir, bakışları elinde ki sıcak çayın çıkan dumanına bakıyordu. Kafasında ki düşüncelerden dolayı tedirginliği bulunuyordu. Askerlerden birisinin kendisine söylediği hadsiz cümleler yüzünden tartışma çıkarmaya çalışmış ve amacına ulaşmıştı öfkeyle adamın üzerine yürürken bulmuştu kendisini.
Tam da kafa göz dalacağı esnada belini tutan komutanla adımları olduğu yerde kalmıştı, sıkı kollardan kurtulmaya çalışsa da kurtulamamış hatta hareket ederken dahi zorlanmıştı. Tüm gün o askerin söylemleri zihninden gitmemiş ve gün boyu atış sahasında kalmış atmış yapmıştı. Saatlerce o silah elinden düşmemişti bir tek şarjör bittiğinde yenilemek adına indirmiş ardından da tekrardan devam etmişti.
Neredeyse bütün şarjörleri bitirene kadar durmamıştı, avuç içlerinde ki morartılar yavaş yavaş kanamaya dönmüş öfkesi gözünü kör edecek kadar esir almıştı.
Bu saatten sonra da Giray Komutanın kendisini timine alacağını düşünmüyordu. Kim öfke sorunları olan birini timine asker diye alırdı ki?
Düşünceler kendi zihninde dolanıp dururken birden ensesine bir beden hissetti ardından da önünde boş olan sandalyenin çekilme sesi doldu kulaklarına düşünceler zihnini terk ettiği esnada ise göz hizasına giren Kehribar rengi gözlü komutanı gördü.
Gözlerinde ki o açık tonu gördükçe içinde ki öfke sakinliyor gibiydi, büyüleyici bir göz rengine sahipti.
“Nasılsın?” diyerek sordu kendisine komutanı.
Oturur oturmaz bu soruyu duymayı beklemediğinden duraklamış ve birden, “ne” demişti. Giray Komutanda bu tepki karşısında gülerek sorduğu soruyu tekrardan sordu. “Nasılsın diye sordum?” dediğinde
“İyiyim komutanım siz?” diyerek nazikçe sorduğunda
Bakışlarını yüzünde geziniyor ve bunu istemsizce yapıyordu. Kısa kumral saçları, açık kehribar gözlerine insan adeta bakmaya doyduramayacak türdendi, sert yüz hatlarıyla uyumlu kavisli burnu, az da olsa dudaklarında ki dolgunluk…
Durdu.
Ne demişti…
Dudaklarında ki dolgunluk mu?
Kendisine gelmeliydi! Adam komutandı. Adamın belki sevgilisi belki nişanlısı ya da evliydi! Bu kafasında kurduklarından utanmıştı.
Ufak bir nefes alış sesi doldu kulaklarına ve yine daldığını anlamıştı. “Bende iyiyim.” Dedi sakinlikle “dün için birkaç soru sormam gerekiyor.” Dediğinde dün olanlar bir kez daha aklına geldiğinde elini yumruk yapıp sıktığını fark etmemişti.
“Biliyorsunuzdur” diyerek başladı cümleye, “Timinize katılacağım. Bu da birçok kişiye batmaya başladı. Sizin…” dedi durdu. Her şeyi en netiyle söyleyen biri de olsa bu cümleyi karşısında ki adama kurmak zoruna gidiyordu.
“Benim, evet” dediğinde devam etmesi gerektiğini dile getirmeye çalıştı Giray Komutan. Baktı Nehir o gözlere kendisine bakıyordu konuşta bitsin artık dediğinde, “Time girebilmek için sizi kullanmışım…” dedi. Hızlıca.
Karşısında ki açık kehribarlar yavaş yavaş koyu bir renge dönüşmeye başladığında öfkelendiğini hissetmişti. “O laflardan sonra da tutamadım kendimi, özür diler-” cümlesi kesildi.
“Özür dileme Nehir” ismi dudaklarının arasından çıktığında kalp atışlarında ki hızı hissetmişti birdenbire. “Bir kadınla nasıl konuşması gerektiğini bilmeyen ve özür dilemesi gereken kişi kendisi sen değilsin!” Dedi net bir şekilde.
Sakin ve bir o kadar netti sesi Giray Alptekin’in.
Nehir ise sadece başını sallamakla yetinirken, birden “Nehir Komutanım!” diyerek kendisine doğru gelen askere baktı, bir diğer kısımda ise Giray Komutan da kaşlarını çatarak bakıyordu.
Asker ilk olarak Komutanına baş selamı verdi, “böldüğüm için kusura bakmayın komutanım ama Göktuğ Komutan, Nehir Üsteğmeni çağırıyor özel konuşması gereken mesele varmış” dediğinde Nehir başını sallayarak onayladı.
“Sorun değil aslanım,” dedi Giray. “Nehir Üsteğmen sonra görüşürüz” dediğinde Nehirde hafif tebessümle, başını salladığında yanlarından ayrıldığında Nehir ise bulunduğu yerden uzaklaşarak Göktuğ Komutanın odasına doğru gidiyordu.
***
“Bu sene göreceksiniz oğlum Fener bahçem şampiyon olacak!” dedi Cenk elinde ki telefonda maç skorunu takip ederek.
“Galatasaray varken Fener bahçe anca ikinci olur.” Dedi Murat elinde ki telefona bakarak.
Cenk el hareketi çekerek, “al bak bunu ol sen! Bu kadro var ya bu kadro! Bu sene hiçbir rakibe acımayacak!” dediğinde Murat bakışlarını telefondan çekerek, “var mısın iddia sezon sonu kime ne oluyor göreceğiz!” Dediğinde
Cenk anında “kabul lan! Sezon sonu kupayı kaldıracağız.” Dediğinde ikisi derin maç muhabbetlerine girerken diğer yandan ise Su; Ali ve Hamza ise antrenman alanında çıkarak tim arkadaşlarının yanına geldiklerinde, Hamza “görev emri gelmiş” diyerek dahil oldu masaya.
“Kısa bir görev olduğunun haberini verdi Giray Komutanım” dedi Ali.
Aralarında ise en sessizi ve mutsuz olanı elbette Su’ydu sesi çıkmıyor masada olan muhabbete bakıyordu sadece bunun farkında olan Cenk ise yanında oturan nişanlısına dönerek, “tatlı bomba imham, senin neyin var?” Dediğinde
“Bu görevde sizinle olamayacağım. Giray Komutanım bir görevden uzak kalmamı söyledi yaralarımdan kaynaklı tam toparlanmamı istiyor” dediğinde, Cenk’in yüzünde hafif bir tebessüm olduğunda yüzü düşen nişanlısına bakarak
“Söz bombalarınla en az beş piçi geberteceğim!” dediğinde, Suyun bakışları kendisine döndüğünde “on düşmandan az olursa boşarım seni!” dediğinde
“On beşten az vurursam beni yatırıp siksinler!” dedi sertçe. Anında “kabul” diyen Murat’a dönündü bakışlar.
Çatık kaşlarla, “kocamda gözün mü var senin?” dedi Su
“Kocanın bende gözü var!” Dedi Murat.
Su anında bakışlarını döndürdüğü bakışlarla, “ben mi Murat mı?” diyerek sorması ile bütün tim kahkaha atmıştı.
“Kız bücür kıskanma! Senden önce ben vardım. Sen bu çocuğu reddederken ben yanındaydım geceleri ben teselli verdim. Ben sildim gözyaşlarını” dedi dramatize bir şekilde. Amacı suyu sinir ederek hüznü dağıtmaktı.
Başarıyordu da yüzü şimdiden kırmız olmaya başlamıştı bile, “geceleri teselliyi sen vermiş olabilirsin ama artık benim kocam! İstediğin zaman görüşemezsiniz artık.” Dedi sinirle
“İnşallah time yeni katılacak kişi kadın olurda beraber ittifak oluruz sizin aranızda kalarak erkekçe konuşmaya başlayacağım.” Dediğinde
“Çok merak ediyorum, erkekçe dili ne?” diyerek sordu Hamza.
Su ise baktı bunlara soru soruldukça daha da soru soruyorlar uğraşılmaz dedi içinden, tam bu kısımda, “duan kabul oldu Su” dedi arkadan gelen ses.
Tim arkasına döndüğünde karşılarında gördükleri komutanları ile oturuşlarını düzelttiler, Giray da yanlarına sandalye çekere oturmuşu.
“Kadın asker mi?” Dedi su merakla. “Adı ne? Tanıyor muyuz? Bize ayak sağlar mı? Gerçi bunlarla anlaşmasına gerek yok benimle anlaşsın yeter.” Dediğinde art arda sorduğu sorularla komutanına baktığında,
İçi gider gibi bakarak “Ne güzel konuşuyor kurban olduğum!” dedi Cenk ardından da diğerleri de yan bakış atarak, “Taramalı gibi konuşuyor be!” Dedi Ali.
Diğer taraftan “Adam bir sordu bin işitti.” Dedi Murat ima yaparak
Hamza da boş durur mu, “ne bu merak lan gelince göreceksin işte.” Dediğinde ise Su hiç oralı olmadan hatta dediklerini dahi umursamadan baktı komutanına.
Giray ise hafif tebessümle, “Nehir.” Dedi içi gider gibi “Üsteğmen Nehir Asrın. Çıkılacak bu görevde bizimle olacak!” dediğinde Su merakla sorularına devam ederken.
Giray aklına gelen yüzle hafif gülümsemesi derinleşti. Diğerleri ise komutanlarına bu gülümsemeye sebep olan kadını da merak ettiler…
Koskoca Yüzbaşı Giray Alptekin’i yola getiren bu kadın kimdi!
Kimdi bu Üsteğmen Nehir Asrın…
***
Yavaşça kapıya tıklamış içeriden gel sesini bekliyordu Nehir, vakit geçmeden de duyduğu ses ile içeriye girdi lakin odada Göktuğ Komutan yalnız değildi. Bir adam daha vardı yanında tıpkı Göktuğ komutanın yaşlarındaydı.
Adımları odanın içine ilerlettikçe gördüğü yabancı yüzün aslında yabancı değilmiş gibi hissi kavramıştı. Yüzü çok tanıdıktı.
Sanki yüzü Giray Alptekin’i andırıyordu. Aynı açık kumral saçlar aynı kehribar rengi gözleri ve yine aynı kavisli burnu sert çene hatlarıyla yüzleri birbirlerine o kadar çok benziyordu.
" Buyurun komutanım, beni çağırmışsınız." Diyerek açıklama gayretine düşmüştü.
"Gel Nehir,” dedi Göktuğ Komutan. “Seni tanıştırmam gereken biri var." Dediğinde ayağa kalktığında masanın yanında ki sandığa ilerlemişti orada bir sandık olduğunu da şu an da fark etmiştim, yavaşça aldı ve masaya koyup üzerinde ki kilidi çevirip kapağı açtığında göz hizasına koyu gri renk bir tabanca gelmişti.
Koltukta oturan komutan bir anda ayağa kalkınca Nehir bakışlarını anında adımı bulmuştu, sertçe bir tabancaya birde Göktuğ Komutana bakıyordu. “Niye çıkardın bu tabancayı?” Dediğinde sesi gür çıkmıştı.
Göktuğ Komutanın sessiz bakışlarında bir cevap bekleyen komutan tekrardan sesini yükselterek, “sana bir soru sordum Göktuğ, bu tabancayı neden çıkardın?” Dedi.
Bir tabanca için neden böyle sinirle bağırdığını anlayamadı Nehir, komutanın kim olduğu hakkında da en ufak bir fikri yoktu. Tek bildiği tabancayı gördüğü anda ki öfkesi olmuştu. Neden öfkelenmişti? Özel bir tabanca mıydı o?
Göktuğ komutanla göz göze gelen o adamın bakışlarının titrediğine şahit oldu Nehir. Göktuğ Komutanın eli tabancaya doğru gittiğinde kutusundan çıkararak görüş hizasına getirmişti.
Derin bir nefes aldığında, "ikinizin de tanışması bugüne nasipmiş." Demişti ve o anda karşısında duran yabancı adamın bakışları kendisine değdiğinde çok kısa süreli bakışmanın ardından bakışları çekti ve tekrardan Göktuğ Komutana döndü.
" Göktuğ!” Dedi ikaz dolu sesle. “Ne oluyor burada? O tabancayı niye çıkardın! Hem ne tanışması bu şifreli şifreli konuşma amına koyayım!” dedi.
" Tabancayı sahibine teslim etme zamanı geldi." Dedi Göktuğ Komutan, iyice kafa karışıklığına sebebiyet veriyordu bu durum. Göktuğ Komutan derin bir nefes alarak "Çağan komutan, tanışman gereken biri var." Diyerek yutkundu.
Kısa süreliğine gözlerinde ki hüzün bir kez daha belirdi ve da devam etti konuşmasına "Bu Nehir…” Dedi. Kalbi hızlanmaya başlamıştı! “Nehir Asrın, Operasyonlarda sırt sırta koştuğumuz canımızı birbirimize siper ettiğimiz adamın Kayra Asrının kızı." Dediğinde adının Çağan Komutan olduğunu öğrendiği adamın bakışlarını üzerinde hissetti.
Donup kalmıştı! Böyle bir şeyin olacağını asla düşünmemişti. Bu sır kalacaktı diye düşündü. Sadece Göktuğ Komutan ve onun arasında olacağını, ama unuttuğu bir şey vardı ki; Karanlıkta saklı kalmış sır aydınlığa mahkumdur…
" Ne?" Demişti Çağan Komutan. Bedeni adeta titremiş koskoca adamın göz bebekleri titremişti adeta, “K-kayranın kızı.” Dedi sesi titrek kelimeleri ise boğazına diziliyordu. “O küçük kız çocuğu sendin! S-sen, büyü-ümüşsün." Kekeleyerek konuştu. Titreyen gözleri dolu dolu olmuştu ne diyeceğini şaşırmış vaziyetteydi.
Göktuğ Komutanın " Nehir kızım. Tanış babanla benim bir diğer sırdaşım, operasyonlardan operasyonlara koştuğumuz bir an olsun ayrı kalmadığımız bir diğer dostumuz; Yarbay Çağan Alptekin…”
Göktuğ Kılıç ve Çağan Alptekin…
Yıllar öncesine gitti Nehirin zihni, “babam geldi! Babam geldi” diyerek koştuğu kapıda babası yerine gördüğü kocaman abileri düşmüştü zihnine ardından da annesinin bağırışlarını ve yakarışlarını…
“S-sen!” dedi Nehir titrek sesiyle, “bana yıllar önce babamın kayıp haberini veren o asker sendin!” dedi. Akmayı bekleyen gözleri birbir aktı. Döküldü yaşlar yanaklarına doğru.
Çağan Komutan karşısında duran kadına baktığında o yıllar öncesinde duvarın köşesine korkarak sinen küçük kız çocuğunun şimdi tam karşısında asker olarak durmasına yüreği titremişti.
Kayra’nın emanetiydi…
Aklına gelen cümle ile birden, “D-doktor olacağım derdin” dedi birden
Doktorluk hayali babası varken vardı Nehirin, şimdi yoktu babası. Haber alınmayacak kadar uzaktaydı neredeydi bilmiyordu yaşıyor mu yoksa bunu düşünmekte istemedi dudaklarından çıkan tek şey “Kayıp babam…” Dedi küçücük biz kız çocuğu gibi.
O an hiç beklenmeyecek bir şekilde Çağan Komutan çekti Nehiri kollarına ve sımsıkı sarıldı. Nehir ise bir babasının sıcaklığını hisseder gibi sarıldı bu adama, madem babasının en yakın iki arkadaşıydılar sarılırdı ki
Kısa süreli sarılmadan sonra Göktuğ Komutanın sesi yankılandı. " Artık babanın kullandığı tabanca senindir sana veriyorum Nehir, madem bu yola babanın izinden gideceksin o zaman babanın izinden giderken aynı zamanda ondan kalan emanetini sırtlayacağına şüphem yok ve hazır ol yarın Ateş Timine katılacaksın. Yolun açık olsun Üsteğmen Nehir Asrın...”
Göktuğ Komutanın gözlerinin içine baktı. Nehir, baba sıcaklığıyla büyümüş ama aynı zamanda o sıcaklığa yıllarca hasret kalmış asker çocuklarından biriydi.
Bu vatana, bu devlete nice askerler, nice Asenalar yetişti. Hâlâ da yetişmeye devam edecekti. Devlet ayakta kalsın, vatan düşmesin diye bu ordu; sevdiklerini, çocuklarını geride bıraktı.
Bıraktılar ki bu memleket vatansız kalmasın. Dalgalanan bayrağın gölgesinde geride bıraktıkları sevdikleri, çocukları huzurla yaşayabilsin diye...
Nice şehitler verildi canları pahasına. Bayrak, dalgalandığı yerden eksilmesin diye. Nice canlar toprağa düştü; devlet düşmesin, insanlar yurtsuz kalmasın diye.
İşte bu yüzdendir ki;
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.”
“Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı...”
