5. bölüm · EKSİK HATIRALAR

PASLI MENTEŞELERİM SESİ

Aynur Tanır

Arşivin tozlu sessizliğinden dışarı çıktığında, İstanbul’un modern gürültüsü Lara’nın kulaklarında bir hakaret gibi çınladı. Elindeki fotokopi, otuz yılın kirini ve pasını taşıyan o siyah-beyaz görüntü, avucunun içinde terli bir vasiyetname gibi duruyordu. Kemal Aras. Bu isim artık sadece bir yazı değil, Lara’nın damarlarında akan kanın neden bazen bu kadar ağırlaştığının cevabıydı.
Ertesi sabah, güneş henüz şehrin yedi tepesine kirli bir turuncu yayarken, Lara kendini Kocaeli’nin o sanayi kokulu, geçmişin acı hatıralarıyla harmanlanmış eski mahallelerinden birinde buldu. Kemal’in izini sürmek, bir hayaletin peşinden gitmek gibiydi. Eski itfaiye kayıtları, emekli personellerin hayal meyal hatırladığı isimler ve sonunda ulaştığı o adres: Şehrin çeperinde, denize sırtını dönmüş, paslı demirlerin ve yorgun ağaçların arasındaki o eski itfaiye istasyonu lokali.
Zamanın Durduğu İstasyon
Lokal, zamanın 1999’un o sıcak Ağustos gecesinde durduğu, duvarlarındaki boyaların pul pul dökülerek birer deri gibi yere serildiği kasvetli bir yerdi. İçerisi ağır bir tütün ve demlenmiş çay kokusuyla sarmalanmıştı. Köşede, gün ışığının ancak toz zerrelerini aydınlatabildiği o masada oturan adamları izledi Lara. Hepsi birer yaşayan anıttı; hepsi enkazın o geniz yakan tozunu yutmuş, sesleri o tozun ağırlığıyla kısılmış adamlardı.
Lara, elindeki fotoğrafı sımsıkı tutarak en yaşlısına yaklaştı. "Kemal Aras'ı arıyorum," dedi. Sesi, lokalin yüksek tavanlarında yankılanırken, sanki bir kutsal emanetin ismini zikrediyormuş gibi huşu doluydu.
Adam, gözlüklerinin üzerinden Lara’ya baktı. Bakışları, genç kadının yüzünde değil, sanki onun arkasındaki o görünmez gölgede geziniyordu. "Kemal mi?" dedi adam, sesi paslı bir kapı menteşesi gibi gıcırtılıydı. "O geceyi sırtında en ağır taşıyanımızdır o. Çoğumuz unuttuk sanırız, o ise her gün yeniden yaşar. Onu burada bulamazsın kızım. O, gürültüden kaçtı. Şimdi o, ağaçların ve talaşın sesini dinliyor."
Talaş Kokulu Sessizlik
Lara, aldığı tarifle şehrin daha da dışına, doğanın sanayiyle savaşını kazandığı o yeşil vadiye doğru sürdü arabasını. Sonunda, küçük bir derenin kenarında, önünde yığılmış tomrukların ve havada uçuşan ince talaş tozlarının olduğu o mütevazı atölyeyi gördü. Arabadan indiğinde, ciğerlerine dolan o taze kesilmiş ahşap kokusu, bir an için mutfağındaki o boğucu "beyaz gürültüyü" dindirdi.
Atölyenin içine giren gün ışığı, havada dans eden ahşap tozlarını altına çevirmişti. İçeride, sırtı dönük, saçları kar gibi beyazlamış ama omuzları hala bir enkazı kaldıracak kadar diri duran bir adam vardı. Elindeki rendeyi büyük bir sükunetle tahtanın üzerinde gezdiriyor, her darbede bir pürüzü yok ediyordu.
Lara, eşikte durdu. Kalbi, boğazında biriken bir hıçkırık gibi atıyordu. "Kemal Bey?" diyebildi sadece.
Adam durdu. Rende sesinin kesilmesiyle atölyeye o devasa, beklenti dolu sessizlik çöktü. Kemal yavaşça döndü. Yüzü, bir ağacın gövdesi gibi derin çizgilerle kaplıydı ama gözleri, o siyah-beyaz fotoğraftaki o koruyucu ışığı hala taşıyordu. Bakışları Lara’nın yüzünde gezindi, sonra sanki bir pusulayı takip ediyormuş gibi Lara’nın sol bileğindeki o ince, beyaz çizgiye düştü.
Tanıklığın Ağırlığı
Kemal’in elindeki rende masaya tok bir sesle düştü. Adamın dudakları titredi, gözleri bir anda otuz yılın yaşını boşaltacakmış gibi doldu. "İzin hala orada..." dedi Kemal fısıltıyla. "Seni o karanlıktan çıkardığımda, parmağımı öyle bir sıkmıştın ki, sanki 'gitme' diyordun. Gitmedim Lara. Otuz yıldır seni o tozun içinden her gece yeniden çıkardım."*
Lara, bacaklarının artık onu taşımadığını hissetti. Bir tomruğun üzerine çöktü. O an, zihnindeki o yarım kalan ninninin geri kalanı, Kemal’in o boğuk ve hüzünlü sesiyle tamamlanıverdi: "Uyu bebeğim, dünya dursa da... Toprak üstümüze örtülse de, ellerim ellerinde kalır da..."
Kemal, Lara’nın yanına geldi ve o nasırlı, devasa ama dünyanın en nazik eliyle Lara’nın sol bileğindeki o ize dokundu. "Annen seni benden kaçırdı," dedi Kemal. "Babanın o gece bizi nasıl bir karanlıkta bıraktığını görmeni istemedi. Ama o iz yalan söylemez Lara. O iz, senin benim ellerimde yeniden doğuşunun imzasıdır."
Lara başını Kemal’in dizine koydu ve ilk kez, otuz yıldır tuttuğu o nefesi, o tozlu havayı dışarı bıraktı. Artık biliyordu; o enkazın altındaki çocuk kurtulmuştu.