4. bölüm · EKİM RÜZGARI

4. BÖLÜM: Gece Yarısı Sürgünü

Asil Soyer

"Ne kadar çabalarsan çaba; bazı kapıların kilitleri dışarıdan değil, tam kalbinden vurulmuştur. Ve ne yapsan yaranamadığın bir evde, en büyük sürgün kendi odandır."

Gecenin zifiri karanlığında, odanın ağır ve sessiz havası aniden kesik, düzensiz nefes sesleriyle yarıldı. Göğsüm daralıyor, ciğerlerime çekmeye çalıştığım hava sanki boğazımda düğümleniyordu. Yatakta bir o yana bir bu yana çırpınarak dönüyor, o karanlık kuyuya daha fazla çekilmemek için zihnimle savaşıyordum. Ancak zihnim acımasızdı; beni yine kaçmak için yıllardır uğraştığım o en kanlı, en çaresiz hatırama, kabus kılığında yeniden fırlatıp atmıştı.

Rüyamda, o soğuk evin koridorlarında yankılanan o uğursuz metal sesiyle irkildim tekrar. Babamın belinden hışımla çıkardığı ağır, siyah pantolon kemerinin, ucundaki döküm metal tokanın fayanslara vururken çıkardığı o tiz şakırtı... O ses, o evde yaşayan biz kız çocuklar için bir akşam rutininden farksız, ölüm çanının ta kendisiydi.
Gözünü kör bir öfke bürümüş babam, odanın ortasında donup kalmış bizlere doğru hırsla yürüdü. Elindeki ağır kemerin demir ucunu hiç acımadan, teker teker üçümüzün üzerine savurmaya başladı. Metal tokanın ince tenimize her çarpışında yükselen çığlıklarımız, odanın buz gibi duvarlarında çınlayıp yankılanıyordu. Yetmedi; gözü dönmüşçesine üçümüzün de kafasını hırsla tutup önce birbirine, ardından acımasızca sert duvara vurdu. Yüzümüze savurduğu o ağır tokatların sesi ve kulaklarımızdaki çınlama birbirine karışıyordu.
Ortalık biraz yatıştığında, geride bıraktığı enkaz korkunçtu:
En büyüğümüz olan benim burnumdan sicim gibi kanlar akıyor, üzerimdeki beyaz tişörte damla damla yayılıyordu. Ortancanın yüzünde babamın o ağır tokatlarının parmak izleri kıpkırmızı, alev alev yanıyordu. En küçüğümüzün ise aldığı sert darbelerden kafası anında şişmişti.
Annem evlatlarının bu çaresiz haline daha fazla dayanamayıp kendini feryat figan önümüze attı. Çığlık çığlığa, "Yapma! Çocuklara dokunma, ne olursun acı onlara!" diye yalvardı, bacaklarına kapandı. Fakat babamın öfkesi yatışmak yerine daha da bilendi. Bu kez hırsını annemden çıkarmaya başladı. Elindeki kemerin demir tarafını annemin kafasına sertçe indirdi. O an annemin hissettiği acı tarif edilemezdi; hayatı boyunca tattığı en derin fiziksel ve ruhsal sancı, kafasına inen o metal parçasıyla tüm bedenine yayıldı.
Biz bir yandan kendi vücudumuzdaki keskin ağrılara, bir yandan da annemizin o çaresiz haykırışlarına gözyaşları içinde ağlıyorduk. Babam durmadı; annemin yüzüne art arda yumruklar indirdi, bacaklarına kemerle vurmaya devam etti. Tam bir saat boyunca süren bu vahşet, evin her köşesine sinen kan, ter ve gözyaşı kokusuyla sürdü. Babam en sonunda yorulup bıraktığında, geride ruhen ve bedenen yıkılmış bir aile kaldı.
O gün, o evde yaşayan her birimiz için cehennemin tam ortasında bir zerre cenneti, bir parça huzuru aramaktan farksızdı. Ne yapacağını bilemiyordu insan. Çaresizlik boğazı sıkıyor, dışarıdan kimse yardıma gelmiyor, kimse o yüksek duvarların arkasındaki vahşeti duymuyordu...
Kan ter içinde uykumdan sıçrayarak uyandım. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi gümbürdüyordu. Rüyadaydım evet... Ama rüyamda gördüğüm her bir detay, geçmişte canımdan can koparan o gerçekliğin ta kendisiydi.
Karanlık odada titreyen ellerime baktım. Komodinin üzerindeki telefonumun ekranına dokundum; saat tam 03.00'ü gösteriyordu. Ev sessizdi ama zihnimdeki o kemer şakırtıları ve çığlıklar hâlâ koridorlarda çınlıyordu.
Yavaşça yataktan kayıp parmak uçlarımda lavaboya geçtim. Musluğu açıp yüzüme buz gibi soğuk su çarptım, aynadaki aksime baktım. Şişmiş, kızarmış, yorgun ve çaresiz gözler... Cebimden kulaklığımı çıkarıp telefonuma taktım ve Cem Adrian’ın sesindeki o derin yalnızlığa sığınarak "Zincir" şarkısını açtım.
Kulağımda o tanıdık, hüzünlü melodi yankılanırken parmak uçlarımda tekrar odama döndüm. Yatağıma geçip dizlerimi göğsüme doğru çektim, küçücük kalana dek yatağın içinde kıvrıldım. Kulağımdaki şarkının her bir sözü zihnimdeki o eski yaralara tek tek dokunurken, evdekiler uyanmasın diye hıçkırıklarımı boğazımda düğümleyerek sessizce, için için ağlamaya başladım. Zaten bu evde ne zaman canım yansa, ne zaman içim parçalansa hep böyle kendi kabuğuma çekilip sessizce ağlardım.
Gözyaşlarım kuruyana, içimdeki o ilk yangın biraz olsun dinene kadar yatağımda öylece kıvrılmış halde kaldı bedenim.
Sabahın ilk ışıkları pencereden sızdığında, geceden kalan o ağır ruh haliyle okul kıyafetlerimi giydim. Zaten artık ruhen bir otomata bağlamıştım; ne hissediyor ne de düşünebiliyordum. Servise bindim, okula gittim, derslere girdi bedenim. Sınıftaki arkadaşların gürültüsü, Melek'in samimi tesellileri, Gülce'nin uykulu ve neşeli halleri, bahçedeki cıvıltılar... Hiçbiri zihnimdeki o karanlık odaya ulaşamıyordu. Günü bir şekilde, ruhsuzca bitirip eve döndüm.
Eve döndüğümde beni yine aynı sahneler, aynı görevler bekliyordu. Üzerimi değiştirip hiç vakit kaybetmeden mutfağa geçtim. Bulaşıkları yıkadım, evi topladım, süpürdüm, yapılması gereken ne varsa bir bir hallettim. Kendi duygularımı, yorgunluğumu, kırgınlığımı yok sayıp evin o bitmeyen düzenine kendimi adeta bir robot gibi teslim ettim.

İşler bittiğinde kulaklığımı takıp biraz müzik dinlemek, kafamı boşaltmak istedim. Ancak babamın o sert sesi o an odamda yankılandı:
"Müzik dinleyeceğine git Kur'an dinle! Ne anlıyorsun bu boş seslerden!"
Bunu söyleyen babam, hayatı boyunca ne bir vakit namaz kılmayı bilirdi ne de oturup bir sayfa Kur'an okumuşluğu vardı. Sözde dindar geçinirdi ama dinin gerekleriyle hiçbir alakası yoktu; işine ne geliyorsa kuralı kendince o koyardı. Oysa ona gelip "Sen sanki çok mu biliyorsun, sen ne zaman okudun?" desek, yediğimiz dayakla kalır ya da en az bir hafta yüzümüze bakmaz, evde terör estirirdi. Bu yüzden yine çaresizce susmak, kulaklığı saklamak zorundaydım.
O yorgunlukla yatağıma uzandığımda göz kapaklarım ağırlaştı. Yaşadığım o zihinsel baskıya ve yorgunluğa daha fazla dayanamayarak derin ve sessiz bir uykuya daldım.
Ancak bu sahte huzur da çok uzun sürmedi. Gece yarısına doğru odanın kapısı pat diye, sertçe açıldı. İçeri giren babamın gür ve hiddetli sesiyle sıçrayarak uyandım.
"Ben ne zaman gelsem uyuyorsun!" diye bağırdı tepemde dikilerek. Işığı pat diye açmıştı, gözlerim kamaştı. "Sonra da 'Babam bana niye bağırıyor?' diyorsun! Ne ders çalışırsın, ne bir şey yaparsın! Tek bildiğin yan gelip yatmak!"
Gözlerimi oğuşturup yatakta doğrulmaya çalışırken boğazım düğüm düğüm oldu. Yutkunamadım bile. Oysa ne zaman masanın başına geçip ders çalışsam "Kapat şu ışığı, boş boş ne çalışıyorsun!" diye bağırır, çalışmadığımda da böyle tepeme binerdi. Ne yapsam, ne etsem, kendimi parçalasam da ona yaranamıyordum.
Babam bana doğru bir adım daha atıp o her zaman içimi acıtan, hevesimi kursağımda bırakan o meşhur cümleyi yüzüme karşı savurdu:
"Zaten senin sonun ev hanımlığından başka bir şey değil! Okuyup da ne olacaksın sanki?"
Hakkımda çoktan karar vermişti. Hayallerimi, gecelerce çizdiğim resimleri, verdiğim emeği ve geleceğimi tek bir cümleyle silip atmıştı.
O odadan çıkıp kapıyı hırsla çarptığında karanlıkta öylece kalakaldım. Sertçe kapanan ahşap kapının sesi koridorda uzun süre yankılandı; ardından gelen o ağır, öldürücü sessizlik adeta omuzlarıma çöktü. Komodinin üzerindeki lambanın soluk ışığında, ellerimin titrediğini fark ettim. Göğsümün ortasında tanımı olmayan bir sızı genişliyor, her nefes alışımda batıyordu. "Ev hanımı..." dedi içimdeki o kırgın ses tekrarlayarak. Gece yarılarına kadar defterlerime çizdiğim elbiseler, kurduğum hayaller, kodlama öğrenmek için harcadığım o çaba, sınavlara hazırlanırken döktüğüm ter... Hepsi babamın gözünde tek bir acımasız cümleyle silinip gitmişti.
Gözyaşlarım sessizce yastığa süzülürken içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Neden bu evde var olmak bu kadar zordu? Neden ne yaparsam yapayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım asla yeterli olamıyordum? Işığı kapatmaya bile gücüm yetmedi; yorganı başıma kadar çekip karanlığa sığındım. Dünyadaki tek güvenli alanım, kendi yorganımın altıydı. Orada kimseden dayak yemiyordum, orada kimse bana aşağılayıcı cümleler kurmuyordu. Saatin tik-tak sesleri gecenin ilerleyen saatlerine karışırken, gözlerim ağlamaktan şişmiş bir halde, sabahın ilk ışıklarına kadar zihnimdeki o ağır sorularla boğuştum.
Ertesi sabah alarmla değil, içimdeki o kronik huzursuzlukla uyandım. Yüzümdeki şişlikleri gizlemek için banyoda aynanın karşısına geçip dakikalarca buz gibi su çarptım yüzüme. Yansımdaki kızarmış gözler bana yabancı birine aitmiş gibi bakıyordu. Ne kadar yorgun olursam olayım, bu evden bir an önce çıkmam gerekiyordu. Hızlıca okul formalarımı giydim, çantamı sırtlandım ve evdekilerle göz göze gelmeden, bir fısıltı gibi kapıdan dışarı süzüldüm.
Sokağa adım attığım an ciğerlerime dolan serin sabah havası, ciğerlerimdeki o boğucu hissi hafif de olsa dağıttı. Yürürken kulaklığımı çıkarıp tekrar kulağıma taktım. Dünya ne kadar gürültülü ve acımasız olursa olsun, o iki küçük kulaklık bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyordu. Bacaklarım okul yolunda otomatik olarak ilerlerken, zihnimde babamın o son cümlesi dönüp duruyordu. Ama bu kez içimde farklı bir his belirdi: kırgınlığın yerini alan gizli bir inat. Onların beni hapsetmek istediği o kalıba girmeyecektim. Ne olursa olsun okuyacak, kendi ayaklarımın üzerinde duracak ve bir gün o kapıdan arkama bile bakmadan çıkıp gidecektim.
Servise bindiğimde en arka sıradaki boş koltuğa geçip başımı soğuk cama yasladım. Dışarıda akıp giden Hatay sokaklarını izlerken, bu hikayenin burada bitmeyeceğine, kendi kaderimi kendim yazacağıma dair içimden sessiz bir söz verdim.