DÜŞMANIN AŞKI kitap kapağı

1. bölüm / 4

DÜŞMANIN AŞKI

Bölüm 1

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Bölüm 1

Bazı kadınlar vardır, hayatına girer ve sana huzurun ne demek olduğunu öğretir.

Bazılarıysa daha ilk karşılaşmada bütün huzurunu alır, sinir sistemini siker, sabrını sınar, tansiyonunu yükseltir ve bir de utanmadan karşına geçip senden hesap sorar.

Benim karşıma çıkan kadın ikinci türdendi.

Hem de ne ikinci tür!

Hayatımda gördüğüm en inatçı, en dik kafalı, en laf cambazı kadındı. Öyle böyle değil ha. Bildiğin yürüyen felaketti. Başına bir iş açmadan beş dakika geçirebiliyorsa o gün millî bayram ilan edilmeliydi.

Adı Zeynep'ti.

Ama benim için?

Çirkin Cadı.

Hele bir de sinirlendi mi var ya… İnsan, düşman ailemizin yıllardır neden barışamadığını anlıyordu. Çünkü bu kızın suratına bir kere bakınca insanın barış yapası değil, dağa çıkıp eşkıya olası geliyordu.

Tabii bunları yüzüne söylediğimde bana ettiği lafları burada yazmaya kalksam kitabın ikinci cildine kadar bitiremem.

Ama bir şeyi baştan söyleyeyim.

Ben Demir Karahan'dım.

Ankaralıydım.

Öyle İstanbul beyefendisi gibi konuşmayı, kelimelerimi tartarak seçmeyi, bir kadının karşısında kibar kibar gülümsemeyi falan bilmezdim. Ankara'nın ayazında büyümüştüm. Lafı dolandırmayı sevmezdim. Sinirlendim mi konuşurdum, sevindim mi gülerdim, birine gıcık oldum mu da bunu dünyanın öbür ucundaki adam bile anlardı.

Hele sevdiğim birine…

Neyse.

Daha oraya gelmeyelim.

Çünkü o zamanlar Zeynep'i sevdiğimi bilmiyordum.

Bildiğim tek şey, o kadının başıma gelmiş en büyük bela olduğuydu.

Ve ben, belanın büyüğünü severdim.

### 1\. Ankara'dan gelen bela

— Ulaaan!

Sabahın sekizinde evin içinde yankılanan sesimle mutfaktaki aşçı kadın elindeki kepçeyi düşürüyordu.

— Buyur, Demir Bey!

— Benim siyah gömlek nerede?

Kadın, sanki dünyanın en zor sorusunu sormuşum gibi yüzüme baktı.

— Dolabınızdadır efendim.

Bir saniye sustum.

Sonra gözlerimi kapattım.

Derin bir nefes aldım.

Allah'ım, sabır ver.

— Bacım, dolabımda olsa sana sorar mıyım ben? Dolabı açınca gömlekle göz göze geliyorum da konuşamıyoruz, o yüzden mi sana soruyorum?

Kadın ağzını kapatıp gülmemeye çalıştı.

Gözümün önünde gülmesin diye elimi salladım.

— Heh, gül gül. Sabah sabah bütün ev toplanmış, benimle kafa buluyor. Bir de sen katıl aralarına, tam olsun.

— Dün akşam salona bırakmışsınız, Demir Bey.

Başımı çevirdim.

Salona baktım.

Gömleğim, koltuğun üzerine bırakılmıştı.

Bir süre ona baktım.

Sonra kadına döndüm.

— Ben onu zaten biliyordum.

Kadın başını eğdi.

— Tabii efendim.

— Bilmiyordum da şimdi öğrendim, ne var? İnsanın gömleği de kendine ihanet eder mi arkadaş?

Kadın bu defa dayanamadı, kahkahayı bastı.

Ben de istemsizce güldüm.

İşte böyle bir adamdım.

Dışarıdan bakınca soğuk, sert, insanın yanına yaklaşırken iki kere düşüneceği bir tip. Uzun boy, geniş omuzlar, suratımda genellikle bir karış asıklık… İnsanlar beni ilk gördüklerinde ya korkardı ya da benden uzak durmaya karar verirdi.

İkisi de işime gelirdi.

Çünkü kimsenin bana gereksiz yere yaklaşmasını istemezdim.

Hele kadınların.

Kadınlarla aram kötü değildi. Yanlış anlaşılmasın. Güzel kadın görsem gözüm görürdü, hoşuma giden biriyle konuşurdum. Ama birine bağlanmak, birini beklemek, telefonuna bakıp durmak, bir mesaj gelmedi diye gecenin üçünde tavana bakmak…

Yok, arkadaş.

Ben o işlere gelmezdim.

Karahan ailesinin tek oğluydum. Babamın gözünde soyadımızın ağırlığını taşıyan adamdım. Ailemin düşmanları vardı, dostları vardı, bir de düşman gibi görünen dostları vardı. Bu yüzden hayatım boyunca kimseye kolay kolay güvenmedim.

Ankara'da doğmuş, Ankara'da büyümüştüm.

Babam yıllar önce işlerimizi İstanbul'a kadar genişletmişti ama ben Ankara'dan kopamamıştım. O şehrin ayazını, sabahın köründe içilen çayı, esnafın birbirine bağırmasını, trafikte herkesin kendini cumhurbaşkanı sanmasını seviyordum.

Ankara insanı bir başkaydı.

Birine kızdı mı içinden değil, yüzüne söylerdi.

Ben de öyleydim.

En azından o sabaha kadar.

Çünkü o gün, hayatımın geri kalanında keşke karşılaşmasaydım diyeceğim kadını görecektim.

Daha doğrusu, keşke o gün karşılaşmasaydım diyecektim.

Sonrasını Allah bilirdi.

Saat sekizi yirmi geçiyordu. Üzerime siyah gömleğimi, koyu renk pantolonumu geçirdim. Saatimi taktım, telefonumu cebime koydum ve aşağı indim.

Babam masanın başında oturmuş gazetesini okuyordu.

Annem de çayını içiyordu.

Babam başını kaldırıp bana baktı.

— Geç kaldın.

Sandalyeyi çektim.

— Günaydın baba, ben de seni gördüğüme sevindim.

Gazetesini katladı.

— Demir.

— Efendim?

— Ciddiyim.

— Ben de ciddiyim. Sabah sabah insan bir günaydın der, çay koyar, hâl hatır sorar. Bizde direkt mahkeme kuruluyor.

Annem gülümseyerek önüme bir tabak koydu.

— Oğlum, baban seninle bir şey konuşacak.

Çayımdan bir yudum aldım.

— Konuşsun ana. Mikrofonu açalım, dinliyoruz.

Babam gözlüğünü çıkardı.

Bu hareketi hiç sevmezdim.

Çünkü gözlüğü çıkardığında ya birine hesap sorardı ya da hayatımın içine etmeye hazırlanırdı.

— Bu akşam Yılmaz ailesinin konağına gidiyoruz.

Çay boğazıma kaçtı.

Öksürdüm.

Annem sırtıma vurdu.

— Yavaş iç oğlum!

Elimi kaldırdım.

— Yok ana, çayda sıkıntı yok. Duyduğum şey mideme oturdu.

Babam kaşlarını çattı.

— Ne demek istiyorsun?

Peçeteyle ağzımı sildim.

— Baba, sen benimle kafa mı buluyorsun? Yılmazlar mı dedin?

— Evet.

— Hani şu yıllardır birbirimize düşman olduğumuz Yılmazlar?

— Başka Yılmaz ailesi mi var?

— Vardır belki baba, ben hepsini tanımıyorum ki!

Annem alnına elini koydu.

— Allah'ım, daha sabahın sekizinde başladınız.

Babam masaya parmaklarını vurdu.

— Akşam önemli bir toplantı var. Bazı meseleleri konuşacağız. Artık bu düşmanlığın bir yere varmadığını herkesin anlaması gerekiyor.

Bir kahkaha attım.

— He, kesin. Adamlar bizi kapıda çiçekle karşılar. Hatta babacığım, sen girince konfeti patlatırlar. Ben de arkadan oynarım, ailecek barışırız.

Babamın yüzü taş kesildi.

— Demir, yeter.

— Tamam, kestim.

İki saniye sustum.

Sonra ekledim:

— Ama konfeti fikri güzeldi.

Annem kahkahasını çay bardağının arkasına sakladı.

Babam bana öyle bir baktı ki biraz daha konuşursam beni kendi elleriyle Yozgat'a sürgün edecek sandım.

Sırtımı sandalyeye yasladım.

— Tamam baba. Gideceğiz. Ne var bunda? Benim bir şartım var ama.

— Neymiş?

— Beni o evde kimse tutmayacak. Birinin ağzından bizim aileye laf çıkarsa da ben çıkıp gideceğim.

Babam gözlerini kıstı.

— Kavga çıkarmayacaksın.

— Baba, ben ne zaman kavga çıkardım?

Babamla annem aynı anda yüzüme baktı.

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra annem çayını bıraktı.

— Geçen hafta?

— O başka.

Babam devam etti:

— Ondan önce?

— O da başka.

— Geçen ay?

— Baba, sen benim sicilimi mi tutuyorsun?

Annem başını iki yana salladı.

— Allah seni bildiği gibi yapsın oğlum.

Amin, dedim içimden.

Çünkü ben de kendimi bazen Allah'a havale ediyordum.

### 2\. Yılmaz konağındaki cadı

Akşam olduğunda siyah arabamın direksiyonuna geçtim.

Yan koltukta en yakın arkadaşım Kaan oturuyordu. Kendisi çocukluk arkadaşımdı. Beni herkesten iyi tanırdı. Bu yüzden hayatım boyunca başıma gelen rezilliklerin yarısından sorumluydu.

Diğer yarısından da kendim.

Kaan kemerini takarken bana baktı.

— Oğlum, suratına ne oldu senin?

— Ne olmuş?

— Cenazeye mi gidiyoruz, düşman evine mi? Biraz rahatla.

Direksiyonu çevirdim.

— İkisi arasında ne fark var?

Kaan kahkahayı bastı.

— Ulan, seninle bir yere gitmek de ölüm kalım meselesi.

— İn aşağı o zaman.

— Şaka yaptık be gardaşım!

— Ben de yapıyorum. İnmezsen kapıyı kilitlerim, bagajda götürürüm.

Kaan iki elini kaldırdı.

— Tamam lan, tamam. Ankara'nın delisi sensin.

— Sensin.

— Ben İstanbul'da doğdum.

— Sonuç değişmiyor.

Arabayı konağa doğru sürerken telefonuma baktım. Babamdan mesaj gelmişti.

Saygılı ol. Kimseyi kışkırtma.

Mesajı okudum.

Kaan'a uzattım.

— Bak, babam beni tanımıyor.

Kaan telefonu alıp okudu.

— Oğlum, baban seni senden iyi tanıyor. O yüzden yazmış.

— Sen kimin tarafındasın lan?

— Güçlünün.

— O zaman doğru yerdesin.

Kaan başını salladı.

— Allah Yılmazlara sabır versin.

— Amin.

Yılmaz konağına vardığımızda ilk dikkatimi çeken şey kapıdaki adamlardı. İri yarı, suratları asık, elleri önlerinde bekleyen dört adam…

Sanki konağa değil de devlet sırrı saklanan bir hapishaneye gelmiştik.

Arabadan indim, ceketimin düğmesini ilikledim.

Kaan yanıma geldi.

— Sakın olay çıkarma.

— Ben çocuk muyum?

— Çocuk olsan daha az sorun çıkarırsın.

Dirseğimle hafifçe dürttüm.

— Yürü lan.

Kapıya doğru ilerledik.

Bizi orta yaşlı bir adam karşıladı. Yılmaz ailesinin büyüğü olan Selim Yılmaz'ı daha önce birkaç kez görmüştüm. Sert bakışlı, az konuşan, ne düşündüğünü yüzünden anlamanın zor olduğu bir adamdı.

Babamla tokalaştı.

Sonra bana döndü.

— Demir.

— Selim amca.

Elini sıktım.

— Büyümüşsün.

— Mecbur kaldık amca. Küçük kalınca ciddiye almıyorlar.

Adamın dudakları belli belirsiz kıpırdadı.

Kaan arkamdan öksürdü.

Bana gülmemek için kendini zor tuttuğunu biliyordum.

İçeri girdik.

Konağın içi oldukça büyüktü. Tavandan sarkan avize, duvarlardaki tablolar, merdivenlerin üzerindeki koyu renk halılar… Her şey insanın kendisini önemli hissetmesi için tasarlanmış gibiydi.

Bense o sırada tek bir şey düşünüyordum.

Şu toplantı bir an önce bitsin de gidelim.

Sonra salondan bir ses geldi.

— Ben o adamın oğlu burada olduğu sürece bu toplantıya katılmıyorum!

Kadın sesiydi.

Hem de öyle sıradan bir kadın sesi değildi.

Bildiğin meydan muharebesi ilan ediyordu.

Selim Bey gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

— Zeynep…

İşte o an ismi duydum.

Zeynep.

Ardından bir sandalye çekildi.

— Ne Zeynep'i baba? Ben burada oturup bunların bize ne yaptığını unutmuş gibi mi davranacağım?

Selim Bey'in sesi sertleşti.

— Misafirlerimizin yanında sus!

— Ben de bu evin kızıyım!

Kaan kulağıma eğildi.

— Başladı yine.

Kaşımı kaldırdım.

— Kim bu?

Kaan gözlerini büyüttü.

— Oğlum, Zeynep Yılmaz'ı bilmiyor musun?

— Nereden bileyim lan? Yılmazların soy ağacını ezberleyip mi geldim?

— Selim Yılmaz'ın kızı işte.

Salondan bir şeyin kırılma sesi geldi.

Ardından aynı kadın bağırdı:

— Koyduğunuz bardağa da, yaptığınız anlaşmaya da, bu evdeki herkese de lanet olsun!

Kaan'ın ağzı açık kaldı.

Benimse dudaklarımda yavaşça bir gülümseme belirdi.

Heh.

Demek Yılmazların içinde böyle biri de vardı.

En azından toplantı sıkıcı geçmeyecekti.

Selim Bey bize döndü.

— Kusura bakmayın. Kızım biraz sinirlidir.

Tam o sırada salondaki kadın tekrar konuştu.

— Duyuyorum baba!

Selim Bey gözlerini tavana kaldırdı.

Ben kahkaha atmamak için dudağımı ısırdım.

Kaan kulağıma fısıldadı:

— Ulan, bununla seni bir odaya kapatsalar ikiniz de sağ çıkamazsınız.

— Ben çıkarım.

— Kız seni yer.

— Hele bir denesin, dişlerinin hesabını sorarım.

Tam o sırada salondaki kapı açıldı.

Ve o kadın dışarı çıktı.

İşte hayatımın en büyük hatalarından birini o an yaptım.

Ona baktım.

Gerçekten baktım.

Bir anlığına, yalnızca bir anlığına, bütün sesler sanki uzaklaştı.

Uzun, koyu renk saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Üzerinde siyah bir pantolon ve açık renk bir gömlek vardı. Kaşları çatılmıştı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Elinde telefonunu tutuyordu ve belli ki dünyadaki herkese aynı anda kızgındı.

Güzeldi.

Bunu kabul etmek zorundaydım.

Hem de insanın başına bela açacak türden bir güzelliği vardı.

Ama yüzündeki o ifade?

Allah muhafaza.

Sanki birisi ona yanlışlıkla günaydın dese adamı mirasından mahrum bırakırdı.

Bakışları önce babasına, sonra benim babama kaydı.

En sonunda gözleri bana geldi.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Beni tepeden tırnağa süzdü.

Sonra dudaklarını büzdü.

— Demir Karahan?

Gülümsedim.

— Evet, güzelim. Kendileri olur.

Kızın yüzü değişti.

— Bana güzelim deme.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Daha tanışmadık bile. İlk günden sınır çiziyorsun, ayıp değil mi?

— Seninle tanışmak gibi bir niyetim yok.

— O zaman niye adımı sordun?

— Sormadım. Seni tanıdım.

— Vay be. Hayranım demek.

Kaan arkamda başını öne eğmişti. Omuzları titriyordu.

Gülüyordu şerefsiz.

Zeynep bana bir adım yaklaştı.

— Seninle ilgili çok şey duydum.

— İyi şeylerdir inşallah.

— Değil.

— E, o zaman niye dinliyorsun? İnsan kötü şeyleri dinlemez.

— Senin gibi adamlardan uzak durmak gerektiğini öğrendim.

Başımı hafifçe yana eğdim.

— Bak hele. Daha iki kelime konuştuk, bana hayat dersi vermeye başladı.

— Senin gibi adamlara hayat dersi vermek bile fazla.

— Sen de her önüne gelene böyle mi bağırıyorsun, yoksa bana özel bir hizmet mi sunuyorsun?

Zeynep'in gözleri kısıldı.

— Sen gerçekten kendini çok önemli sanıyorsun, değil mi?

— Yok be. Annem önemli olduğumu söylüyor, ben de kadını kırmıyorum.

Arkamdan Kaan'ın boğuk bir kahkaha sesi geldi.

Zeynep başını çevirip ona baktı.

— Sen de komik olduğunu mu sanıyorsun?

Kaan anında ciddileşti.

— Hayır hanımefendi.

Ben kahkahayı patlattım.

— Ulan Kaan! Az önce beni satmıyordun hani?

— Demir, sus lan!

Zeynep gözlerini tekrar bana çevirdi.

— İkiniz de aynı hamurdan çıkmışsınız.

— Yok, ben daha güzelim.

Kız gözlerini devirdi.

— Allah sabır versin.

— Amin, çirkin cadı.

Bir sessizlik oldu.

Öyle bir sessizlik ki salondaki saatin tik taklarını bile duyabiliyordum.

Zeynep'in yüzü yavaşça bana döndü.

— Ne dedin sen?

İçimde bir yer bana susmamı söyledi.

Başka bir yerimse hayatımda ilk kez bu kadar eğlendiğimi düşünüyordu.

Ben ikinci yeri dinledim.

— Çirkin Cadı dedim.

Kaan gözlerini kapattı.

Selim Bey alnına elini koydu.

Babam arkamdan adımı söyledi.

— Demir…

Ama artık çok geçti.

Zeynep elindeki telefonu sıkıca kavradı.

— Sen…

Bir adım daha yaklaştı.

— Sen var ya…

— Ben varım, evet. Demir Karahan. Memnun oldum.

— Seni geberteceğim!

Gülümsemem büyüdü.

— Hah! İşte şimdi tanıştık.

### 3\. İlk savaşımız

Zeynep üzerime yürürken babası kolundan tuttu.

— Zeynep, yeter!

— Bırak beni baba!

— Kızım, misafirlerin yanında…

— Bu adam bana çirkin cadı dedi!

Omuz silktim.

— E, yanlış mı dedim?

Kaan bana arkadan öyle bir vurdu ki az kalsın öne düşüyordum.

— Oğlum, kes sesini!

Zeynep parmağını bana doğrulttu.

— Senin o suratını bir gün dağıtacağım!

Başımı eğip kendi yüzüme baktım.

— Suratımda ne varmış ya? Allah vergisi. Kıskanıyorsan söyle, bir de sana yapalım.

— Senin egonu sığdıracak bir hastane odası bile yok!

— Vay be. Doktor musun sen?

— Senin gibi bir hastaya doktor bile dayanamaz!

— E, o zaman sen benim doktorum olma. Ben başka doktor bulurum.

Kaan artık gülmekten iki büklüm olmuştu.

Babam kolumu tuttu.

— Demir, gel buraya.

— Baba, kız bana hakaret ediyor.

Babam bana öyle bir baktı ki çocukluğumdan beri ilk kez kendimi sekiz yaşında hissettim.

— Sen başlattın.

— Ben sadece lakap taktım.

— Lakap mı?

— Evet.

— Ne güzel bir lakapmış!

Başımı salladım.

— Bence de.

Zeynep ellerini iki yana açtı.

— Bu adamın aklı yok mu?

Ben cevap verdim.

— Var da senin yanında tatile çıktı herhâlde.

Kızın ağzı açık kaldı.

Sonra öyle bir kahkaha attı ki bu defa ben şaşırdım.

Ama kahkaha komik bir şeye gülmekten değildi.

Bana gülüyordu.

Resmen benimle dalga geçiyordu.

— Sen kendini ne sanıyorsun? Gerçekten soruyorum. Bu kadar konuşmayı nasıl başarıyorsun? Bir insanın ağzından bu kadar saçmalık nasıl çıkabilir?

Bir adım attım.

— Bak Çirkin Cadı, benimle kavga edeceksen sıraya gir. Ankara'da sırf benimle kavga etmek için bekleyenler var.

— Seninle kavga etmek isteyenler değil, seni dövmek isteyenler vardır!

— O da olur. İnsan çevresini geniş tutmalı.

Kaan araya girdi.

— Tamam, tamam. Herkes sakin olsun.

Zeynep birden ona döndü.

— Sen de arkadaşını alıp git buradan!

Kaan başını salladı.

— Ben zaten gitmek istiyorum.

Sonra bana baktı.

— Demir, gidelim.

Kollarımı göğsümde birleştirdim.

— Yok.

— Oğlum, niye?

— Daha çay içmedik.

Zeynep'in yüzüne baktım.

— Bir de şu Çirkin Cadı'nın huyunu suyunu öğreneyim. Belki düzelir.

Kız dişlerini sıktı.

— Benim adım Zeynep!

— Biliyorum.

— O zaman Zeynep de!

— Yok, bu daha güzel.

— Senin kafanı…

— Kafama dokunma, pahalı.

Babam bu defa gerçekten kolumdan çekti.

— Yeter dedim!

Başımı ona çevirdim.

Tamam, dedim gözlerimle.

Sonra Zeynep'e dönüp sırıttım.

— Görüşürüz, cadı.

— Bir daha karşıma çıkma!

Elimi salladım.

— Sen iste, ben çıkarım.

Ve o an, bunun bir tehdit değil, yıllarca sürecek bir gerçeğin başlangıcı olduğunu bilmiyordum.

Toplantı salonuna geçildiğinde ben çoktan acıkmıştım.

Düşman ailelerle barış görüşmesi yapmanın en kötü tarafı, kimsenin ne zaman yemek yiyeceğini bilmemesiydi.

Masaya oturduk.

Babamın sağında ben, solunda Kaan vardı. Karşı tarafta Selim Yılmaz ve ailesi oturuyordu.

Zeynep de masanın diğer ucuna geçmişti.

Beni gördüğü anda yüzünü buruşturdu.

Ben de ona öpücük gönderdim.

Kaan ayağımın altına bastı.

— Ah! Lan!

Masadaki herkes bize baktı.

Kaan hiç istifini bozmadı.

— Ayağıma bir şey çarptı.

Ona döndüm.

— Ayağına değil, benim ayağıma bastın öküz!

Selim Bey boğazını temizledi.

— Neyse. Başlayalım.

Bir adam evrakları masaya koydu. Aileler arasındaki eski anlaşmazlıklar, arazi meselesi, yıllardır çözülemeyen bir ticari sorun…

Ben dinliyordum.

Gerçekten dinliyordum.

İlk on dakika.

Sonra gözüm masanın üzerindeki yemeklere kaydı.

Ardından Zeynep'e.

Kız, önündeki su bardağıyla oynuyordu. Arada bir bana bakıp gözlerini deviriyordu.

Ben de her seferinde gülümsüyordum.

En sonunda dayanamadı.

— Bir şey mi var?

Sanki bütün hayatım boyunca bu soruyu bekliyormuşum gibi cevap verdim.

— Var.

— Ne?

— Gülümsemek yasak mı?

— Bana bakıp sırıtmana gerek yok.

— Kime bakayım? Duvara mı?

— Evet!

Başımı duvara çevirdim.

— Duvar, nasılsın? İyi misin? Şu karşımdaki cadı seni de rahatsız ediyor mu?

Kaan ağzındaki suyu püskürttü.

Babam masaya vurdu.

— DEMİR!

Bu defa sustum.

Beş saniye kadar.

Sonra yavaşça Zeynep'e eğildim.

— Baban beni sevdi galiba.

Zeynep fısıldadı:

— Seni pencereden atmak istiyor.

— E, en azından bir konuda ortak düşüncemiz var.

İstemeden güldü.

Çok kısa bir gülüştü.

Hatta güldüğünü bile kabul etmeyecek kadar kısa.

Ama ben gördüm.

Gözlerinin kenarı kırışmıştı. Dudaklarının bir köşesi yukarı kıvrılmıştı.

Sonra hemen toparlandı.

— Saçmalama.

İçimde tuhaf bir memnuniyet oluştu.

Demek gülebiliyormuş.

Bu düşünceyi aklımdan kovdum.

Benim için ne fark ederdi ki?

Alt tarafı düşman ailemin kızıydı.

Bir daha karşılaşmayacağımızı umduğum bir kadındı.

Öyle değil mi?

Yemekler geldiğinde masadaki gerginlik biraz olsun azaldı.

Ben tabağıma et aldım, yanına pilav koydurdum. Tam ilk lokmamı alacaktım ki Zeynep'in sesi duyuldu.

— Onu yeme.

Çatalım havada kaldı.

Başımı kaldırdım.

— Ne?

— O etten yeme.

Kaşlarımı çattım.

— Niye?

— Çünkü…

Bir an durdu.

Sonra yüzünde sinsice bir gülümseme belirdi.

— Zehirli olabilir.

Kaan'ın çatalı elinden düştü.

Ben Zeynep'e baktım.

Zeynep de bana baktı.

Sonra ikimiz aynı anda gülümsedik.

Ben çatalı ağzıma götürdüm.

Lokmamı aldım.

Yavaşça çiğnedim.

Sonra başımı salladım.

— Hımm.

Zeynep'in gülümsemesi kayboldu.

— Ne?

Bir lokma daha aldım.

— Güzelmiş.

— Demir!

— Ne var, kızım? Zehirliyse bile tadı güzelmiş. İnsan son yemeğinin tadını çıkarmalı.

Kaan masanın altından bacağıma vurdu.

— Oğlum, yeter artık!

Ben Zeynep'e bakmayı sürdürdüm.

— İstersen sana da vereyim. Beraber ölürüz. Hem bak, ailelerimiz de barışmış olur. İki cenaze, tek organizasyon.

Zeynep peçetesini masaya bıraktı.

— Seninle aynı masada yemek yemek bile işkence!

— O zaman gözlerini kapat.

— Neden?

— Beni görmezsin.

— Sesini duyuyorum!

— Kulaklarını da kapat.

— Senin varlığını nasıl kapatayım?!

Omuz silktim.

— O konuda yardımcı olamam. Allah beni böyle yaratmış.

Kaan alnını masaya koydu.

Selim Bey, babama döndü.

— Sizin oğlunuz hep böyle mi?

Babam hiç düşünmeden cevap verdi.

— Maalesef.

Annem burada olsaydı kesin bana sahip çıkardı.

Gerçi o da bazen beni kendi elleriyle komşuya teslim etmek istiyordu.

Yemeğin geri kalanı bu şekilde geçti. Aileler ciddi meseleleri konuşmaya çalışırken ben ve Zeynep birbirimizi sinir etmek için yeni yollar buluyorduk.

O akşam ilk kez şunu düşündüm:

Bu kızın hayatı bayağı sıkıcı olmalı.

Çünkü başka türlü benimle bu kadar uğraşamazdı.

Tabii kendi hayatımın da onun yüzünden sıkıcı olmaktan çıkacağını henüz bilmiyordum.

Toplantı bittiğinde saat gece on bire geliyordu.

Babam içeride Selim Bey'le konuşmaya devam etti. Kaan da bahçede telefonla uğraşıyordu.

Benimse başım ağrımaya başlamıştı.

Konağın içinden geçip arka bahçeye çıkmaya karar verdim.

Biraz hava alacaktım.

Koridorda yürürken telefonuma bakıyordum. Kaan'dan mesaj gelmişti.

Kaan: Neredesin lan?

Ben: Kayboldum.

Kaan: Oğlum konağın içinde nasıl kayboluyorsun?

Ben: Saray gibi yer yapmışlar, bir de kapılara numara koymamışlar.

Kaan: Senin kafana numara koymak lazım.

Güldüm.

Tam telefonumu cebime koyacaktım ki bir kapının açık olduğunu gördüm.

İçeriden ışık sızıyordu.

Birinin konuştuğunu duydum.

— Hayır, sana söyledim! Ben bu evliliği kabul etmiyorum!

Duraksadım.

Ses tanıdıktı.

Zeynep.

Yine neye sinirlenmişti acaba?

İstemeden kulak misafiri oldum.

— Baba, beni dinlemiyorsun! Ben o adamla evlenmeyeceğim!

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Zeynep'in sesi tekrar yükseldi.

— Benim hayatıma karışamazsın!

İçimdeki merak duygusu kabardı.

Kimle evlendirecekler bu kızı?

Bana neydi?

Hiçbir şey.

Kesinlikle hiçbir şey.

Ama yine de dinliyordum.

— Ben kimseyi sevmiyorum diye beni istediğiniz adama vermek zorunda değilsiniz!

İşte o cümleyle kaşlarım çatıldı.

Demek mesele buydu.

Ailesi onu birisiyle evlendirmek istiyordu.

Bir an kapıya vurup içeri girmeyi düşündüm.

Sonra vazgeçtim.

Ben kimdim ki?

Alt tarafı birkaç saat önce tanıştığım, bana hakaret eden bir kadının hayatına karışacaktım.

Hiç gerek yoktu.

Arkamı dönüp yürümeye başladım.

Tam köşeyi dönecektim ki…

GÜM!

Birisi göğsüme çarptı.

Telefonum elimden fırladı.

Karşımdaki kişi de sendeleyerek geriye gitti.

— Aaa!

İki elimi uzatıp düşmesini engelledim.

Sonra aşağı baktım.

Zeynep.

Tabii ki Zeynep.

Başka kim olacaktı?

Bu kızın karşıma çıkmak için özel bir anlaşması mı vardı?

— Önüne baksana be kadın!

Zeynep ellerini göğsümden çekip geriye sıçradı.

— Sen ne arıyorsun burada?!

— Koridorda yürüyordum. Sen ne arıyorsun? Beni takip mi ediyorsun?

— Ne?! Senin aklın mı yok?!

— Bugün bu soruyu kaçıncı kez duyuyorum acaba?

Eğilip telefonumu aldım.

Ekranına baktım.

Çatlamıştı.

Başımı yavaşça kaldırdım.

— Haydaa…

Zeynep dudaklarını ısırdı.

— Ne oldu?

Telefonu ona gösterdim.

— Telefonumu kırdın.

— Ben kırmadım! Sen elinden düşürdün!

— Çünkü sen bana çarptın.

— Sen yolun ortasında duruyordun!

— Burası koridor, otoban değil!

Zeynep gözlerini kapattı.

Derin bir nefes aldı.

Sonra bana baktı.

— Bak Karahan, gerçekten seninle uğraşacak hâlim yok.

Telefonu cebime koydum.

— İyi. Çünkü benim de seninle uğraşacak hâlim yok.

Bir an sustuk.

Sonra aynı anda konuştuk.

— O zaman çekil!

— Sen çekil!

İkimiz de yerimizden kıpırdamadık.

Zeynep kollarını göğsünde birleştirdi.

— Sen önce çekil.

— Niye ben?

— Çünkü sen erkeksin.

Gözlerimi büyüttüm.

— Ula, ne alaka kızım? Ben erkek olduğum için mi koridorda geri geri yürüyeceğim? Bir de istersen amuda kalkayım, sen geç.

Zeynep'in dudakları kıpırdadı.

Gülmemek için kendini tutuyordu.

Bunu fark edince keyfim yerine geldi.

— Hah! Güleceksin işte. Biraz insan ol.

Birden yüzü ciddileşti.

— Sana gülmüyorum.

— E, kime gülüyorsun? Duvarlara mı?

— Demir, yemin ederim…

— Yemin etme be kızım, günah. Gel, ben sana yol vereyim.

Bir adım yana çekildim.

Zeynep yanımdan geçerken omzuyla bana çarptı.

Bilerek.

Bayağı bildiğin bilerek.

Arkasından seslendim:

— Ula, ayı mısın sen?!

Arkasını dönmeden elini havaya kaldırdı.

— Sensin ayı!

Kahkaha attım.

Bu kız gerçekten deliydi.

Ama öyle böyle değil.

Bildiklerinizi unutturacak kadar.

Dışarı çıktığımda hava iyice soğumuştu.

Ankara'nın ayazı değildi ama yine de insanın yüzünü kesiyordu.

Bahçenin kenarındaki taş duvara oturdum. Bir sigara çıkardım, sonra cebimdeki çakmağı aradım.

Yoktu.

Cebimin diğerini yokladım.

Yine yoktu.

— Hay senin gibi çakmağın…

Tam ayağa kalkacakken bahçenin öbür ucundan bir ses geldi.

— Yine ne yapıyorsun sen?

Başımı çevirdim.

Tahmin edin kimdi.

Zeynep.

Elinde telefonuyla bahçeye çıkmıştı. Beni görünce yüzü düştü.

— Sen her yerde misin?

Çakmağı aramaya devam ettim.

— Ben de sana aynısını soracaktım. Konağın tapusunu sana mı verdiler?

— Burası benim evim!

— He, ben de misafirim. Misafire ikramda bulunurlar, çakmak ikram etmediler.

Zeynep gözlerini devirdi.

— Sigara mı içeceksin?

— Yok, yakıp etrafı aydınlatacağım.

— Çok komiksin.

— Sağ ol, biliyorum.

Elini cebine soktu, küçük bir çakmak çıkardı.

Bana uzattı.

Şaşırdım.

Gerçekten şaşırdım.

— Sen sigara mı içiyorsun?

— Sana ne?

Çakmağı aldım.

— Haklısın. Bana ne?

Sigaramı yaktım.

Çakmağı geri uzattım.

Zeynep almadı.

— Kalsın.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Hediye mi ettin?

— Hayır, bir daha senden kurtulamayacağımı düşündüm. Bari çakmağım olsun yanında.

Kahkaha attım.

— Ulan, senin dilin çok fena.

— Seninki de boş durmuyor.

Bir süre sessiz kaldık.

Bahçenin öbür ucundaki ağaçların dalları rüzgârda sallanıyordu. Konağın ışıkları taş zemine vuruyordu. Uzaktan araba sesleri geliyordu.

Zeynep duvarın diğer ucuna oturdu.

Aramızda birkaç adımlık mesafe vardı.

Telefonuyla uğraşıyordu ama yüzü asıktı.

İlk kez onu gerçekten sessiz görüyordum.

Ne bağırıyordu ne hakaret ediyordu ne de bana bir şey fırlatmak üzereymiş gibi duruyordu.

Sadece oturuyordu.

Bir süre sonra dayanamadım.

— Hayırdır?

Başını kaldırdı.

— Ne?

— Suratın niye düştü?

— Seni ilgilendirmez.

— Tamam, sormadık say.

Tekrar telefonuna döndü.

Ben de sigaramdan bir nefes çektim.

Bir dakika geçti.

İki dakika.

Üç dakika.

Sonunda kendisi konuştu.

— Senin hiç sevmediğin biri oldu mu?

Dönüp yüzüne baktım.

— Ne?

— Hayatında hiç sevmediğin, görmek istemediğin biri oldu mu?

Bir kahkaha attım.

— Ula, bugün seninle tanıştım ya. Cevap belli değil mi?

Zeynep bana baktı.

Sonra gözlerini devirdi.

— Ciddiyim.

Omuz silktim.

— Oldu tabii. Bir sürü insan var.

— Peki, hiç sevmediğin birini sevmek zorunda kaldın mı?

Bu defa cevap veremedim.

Çünkü soru garipti.

Hem de fazla garipti.

— Ne demek o?

Zeynep başını önüne eğdi.

— Boş ver.

İlk kez sesinde öfke yoktu.

Bir şey vardı.

Üzüntü müydü, korku muydu, yoksa ikisinin karışımı mıydı, anlayamadım.

İçimde tuhaf bir his belirdi.

Sanki biraz önce kavga ettiğim kadınla aynı kişi değildi karşımda oturan.

Sonra aklıma içeride duyduklarım geldi.

Ben o adamla evlenmeyeceğim.

İşte o zaman anladım.

Bu kızın canını sıkan bir şey vardı.

Ve ben, istemediğim hâlde merak ediyordum.

— Seni biriyle evlendirmeye mi çalışıyorlar?

Zeynep'in başı aniden kalktı.

Gözleri büyüdü.

— Sen nereden biliyorsun?

İşte.

Yakalandım.

Hemen toparlandım.

— Ben… şey…

— Duydun mu konuşmamı?

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

— Biraz.

— Biraz mı?!

— Ula, bağırıyordun kızım! Konağın dışından bile duyuluyordu!

Ayağa kalktı.

— Sen benim konuşmalarımı mı dinliyorsun?!

— Dinlemiyordum! Koridordan geçiyordum!

— Yalancı!

Ben de ayağa kalktım.

— Ula, ne yalancısı? Sana ne dediysem o!

— Demir, sen var ya…

— Ben varım, evet. Başka bir şey mi bekliyordun?

Zeynep ellerini saçlarına götürdü.

— Seninle konuşmak imkânsız!

— Seninle konuşmak da imkânsız, ama bak, konuşuyoruz.

Bana öyle bir baktı ki gülmemek için kendimi zor tuttum.

Sonra birden sustu.

Gözleri dolmuştu.

Bunu görünce gülümsemem yüzümden silindi.

Allah kahretsin.

Ağlayacak mıydı?

Ben şimdi ne yapacaktım?

Kadın ağlayınca ne yapılırdı, bilmiyordum ki!

Annem ağlasa gider sarılırdım. Kaan ağlasa dalga geçerdim. Babam ağlasa muhtemelen dünyaya meteor çarpmış sanırdım.

Ama bu kız…

Bu kız ağlarsa ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum.

Zeynep yüzünü çevirdi.

— Bana bakma.

Bakmıyordum zaten.

Yani bakıyordum ama belli etmemeye çalışıyordum.

— Tamam.

Arkamı döndüm.

İki saniye sonra tekrar baktım.

Ağlıyordu.

Sessizce.

Gözlerinden yaşlar akıyordu ama ses çıkarmıyordu.

İçimde bir şey sıkıştı.

Bu hissi sevmedim.

Hiç sevmedim.

Yanına yaklaşmadım. Omzuna dokunmadım. Çünkü bana dokunma dese ne yapacağımı bilmiyordum.

Sadece duvarın üzerine oturdum.

Bir süre sonra cebimden temiz bir mendil çıkardım.

Uzatmak için elimi ona doğru çevirdim.

— Al.

Zeynep başını kaldırdı.

Mendile baktı.

Sonra bana.

— Ne bu?

— Mendil, kızım. Uçak bileti değil. Al, gözünü sil.

Mendili elimden çekip aldı.

— Sen gerçekten romantik olmayı bilmiyorsun.

Ağzımdan düşünmeden çıktı:

— Ben sana romantik mi davranıyorum?

Zeynep sustu.

Ben de sustum.

İkimiz de birbirimize baktık.

Sonra o gözlerini kaçırdı.

— Zaten senden romantiklik bekleyen kim?

Gülümsemeye çalıştım.

— Heh, iyi. Çünkü bende o özellik yok.

Mendille gözlerini sildi.

Bir süre sonra daha sakin bir sesle konuştu.

— Beni tanımıyorsun, Demir.

Bu defa alay etmedim.

— Sen de beni tanımıyorsun.

— Tanımak da istemiyorum.

— İyi, ortak noktalarımız var.

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Çok hafif.

Ama bu defa ağlamıyordu.

Ben de içimden derin bir nefes aldım.

Sonra o anı mahvetmek için elimden geleni yaptım.

— Ama yine de ağlayınca daha az cadı oluyorsun.

Zeynep'in yüzü anında değişti.

— SENİN BEN…

Ayağa fırladı.

Ben kahkahayı patlattım.

— Hah! İşte benim tanıdığım Zeynep geri geldi!

— Bir gün seni gerçekten öldüreceğim!

— Tamam, ama önce mendilimi geri ver!

Mendile baktı.

Sonra elindeki mendili buruşturup bana fırlattı.

Tam alnıma geldi.

Bir an durdum.

Sonra mendili yerden aldım.

— Ula, bu mendil bana aile yadigârıydı!

Zeynep güldü.

Bu kez gerçekten güldü.

Başını geriye atarak, gözleri kısılarak, bütün öfkesi bir anlığına yok olmuş gibi…

Ben de istemsizce ona baktım.

Gülüşü güzeldi.

Fazla güzeldi.

Bunu fark ettiğim anda kaşlarımı çattım.

Ne oluyor lan bana?

Kendime kızdım.

Sonra ayağa kalktım.

— Neyse, ben gidiyorum. Sen de burada fazla kalma, donarsın.

Zeynep hemen toparlandı.

— Sana ne?

Başımı salladım.

— He, doğru. Unutmuşum. Sana bir şey desem suç, demesem suç.

Arkamı dönüp yürümeye başladım.

Tam kapıya yaklaşırken arkamdan seslendi.

— Demir!

Durdum.

Dönüp baktım.

— Ne var, Çirkin Cadı?

Yüzüme mendil fırlatmak ister gibi elini kaldırdı.

Ben de hemen kapının arkasına saklandım.

Kahkahası bahçede yankılandı.

O an bilmiyordum.

O kahkahayı ileride dünyanın bütün seslerinden daha çok özleyeceğimi bilmiyordum.

İnsan bazen en büyük acısının, en güzel anının içinde saklandığını sonradan öğreniyor.

Ben de öğrenecektim.

Hem de çok acı bir şekilde.

Gece yarısını geçmişti.

Arabaya bindiğimde Kaan beni bekliyordu.

Direksiyonun başında oturmuş, telefonundan bir şey izliyordu.

Kapıyı açıp yanına oturdum.

— Ne yapıyorsun lan?

Telefonunu kapattı.

— Seni bekliyorum, öküz.

— Ben sana öküz demedim.

— Demene gerek yok, yüzünden belli.

Emniyet kemerini taktım.

Kaan bana baktı.

Sonra gözlerini kıstı.

— Sen niye sırıtıyorsun?

Yüzümü düzelttim.

— Sırıt mıyorum.

— Sırıtıyorsun.

— Hayır.

— Oğlum, ağzın kulaklarında!

Elimle ağzımı kapattım.

— Ne alakası var?

Kaan bir anda öne eğildi.

— Ulan!

— Ne?

— Sen o kızla mı konuştun?

Gözlerimi devirdim.

— Hangi kızla?

— Zeynep'le!

— Yok, bahçedeki ağaçla konuştum.

Kaan direksiyona vurdu.

— OĞLUM, SEN ZEYNEP YILMAZ'LA KONUŞTUN MU?!

— Bağırma lan, kulağımın dibindesin!

— Ne konuştunuz?

— Hiç.

— Hiç mi?

— He.

— Oğlum, senin suratın niye böyle?

— Nasıl?

— Sanki piyangodan para çıkmış gibi!

Kaan birden sustu.

Sonra bana baktı.

Sonra yine sustu.

Ardından yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi.

— Demir…

— Efendim?

— Sen o kıza…

— Sakın.

— …âşık mı oldun?

Arabada öyle bir sessizlik oldu ki motorun sesini bile duymuyordum.

Sonra kahkahayı bastım.

— Ula, sen kafayı mı yedin lan?! Ben mi?! Zeynep Yılmaz'a mı?!

Kaan başını salladı.

— He, sana diyorum.

— Ulan, ben o kıza çirkin cadı dedim!

— Ee?

— Bana seni öldüreceğim dedi!

— Eee?

— Birbirimizden nefret ediyoruz!

Kaan omuz silkti.

— Büyük aşkların başlangıcı böyle olur zaten.

Bir an yüzüne baktım.

Sonra kahkahayı kestim.

— Kaan.

— Efendim?

— Seninle çocukluğumuzdan beri arkadaşız ya…

— Evet?

— Yarın sabah ilk iş seni bir doktora götüreceğim.

Kaan güldü.

— Niye?

Arabayı çalıştırdım.

— Çünkü aklını kaybetmişsin.

Yola çıktık.

Ankara'ya dönecektik.

Evim, işim, hayatım oradaydı.

Yılmazların konağında yaşananlar da geride kalacaktı.

En azından ben öyle sanıyordum.

Telefonum titredi.

Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti.

Ekranı açtım.

Bilinmeyen Numara: Çakmağını geri istiyorum, öküz.

Kaşlarımı çattım.

Ardından ikinci mesaj geldi.

Bilinmeyen Numara: Bir daha bana çirkin cadı dersen seni gerçekten gebertirim.

Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.

Kaan hemen fark etti.

— Kim yazdı?

Telefonu ona göstermedim.

— Hiç.

— Oğlum, kim yazdı?!

— Banka.

— Banka sana niye öküz desin lan?!

Telefonu göğsüme bastırdım.

— Sanane!

Kaan bir anda bağırdı.

— ZEYNEP!

— Kes lan sesini!

Kahkaha attı.

Ben de kendime engel olamayıp güldüm.

Sonra numarayı rehbere kaydettim.

İsmini yazdım.

Çirkin Cadı 🧙🏻‍♀️

Bir süre ekrana baktım.

Ardından mesaj yazdım.

Ben: Çakmağı almaya Ankara'ya gel, cadı. Kapıda karşılarım.

Mesaj anında görüldü.

Zeynep: Seninle Ankara'ya değil, cehenneme bile gelmem.

Sırıttım.

Ben: İyi, orada da yerimiz hazır. Yan yana yanarız artık.

Cevap gelmedi.

Telefonu cebime koydum.

Kaan hâlâ bana bakıyordu.

— Sen bittin oğlum.

Direksiyonu çevirirken güldüm.

— Ula, ne bitmesi? Ben Demir Karahan'ım.

Kaan başını salladı.

— Aynen. Demir Karahan.

Bir süre sustu.

Sonra ekledi:

— Allah Zeynep'e sabır versin.

Ben de içimden aynı şeyi düşündüm.

Allah bana da sabır versindi.

Çünkü hayatıma giren ilk kadın, daha ilk geceden telefonumu kırmış, bana hakaret etmiş, ağlamış, gülmüş ve beni bir şekilde onunla mesajlaşırken yakalamıştı.

Üstelik ben onu tanımıyordum bile.

Ama bir şey vardı.

O gece eve döndüğümde uzun zamandır ilk kez yatağa uzanıp tavanı seyrederken aklımda işlerim, ailem, düşmanlarım veya yarın yapacaklarım yoktu.

Aklımda bir kadın vardı.

Koyu renk saçları.

Öfkeyle parlayan gözleri.

Bana bağırırken titreyen sesi.

Ve bahçede gülerken yüzüne yerleşen o ifade.

Yastığı yüzüme bastırdım.

— Ulan Demir, kendine gel.

Telefonumu elime aldım.

Mesaj yoktu.

Ekranı kapattım.

Beş saniye sonra tekrar açtım.

Yine mesaj yoktu.

Kendi kendime sövdüm.

— Ne yapıyorsun lan sen?!

Telefonu komodinin üzerine fırlattım.

Gözlerimi kapattım.

Uyumaya çalıştım.

Ama o gece bir türlü uyuyamadım.

Çünkü yıllardır ilk kez birinin bana ne düşündüğünü merak ediyordum.

Ve bu, benim gibi bir adam için tehlikeli bir başlangıçtı.

Çok tehlikeli.

Sabah saat dokuzda kapım çaldı.

Başımı yastığın altından çıkardım.

— Kim lan?!

Aşağıdan annemin sesi geldi.

— Demir! Kalk oğlum, misafirin var!

Gözlerimi kapattım.

— Ana, kimmiş? Söyle, evde yokum.

— Zeynep Hanım gelmiş!

Yataktan öyle bir fırladım ki ayağım halıya takıldı.

— NE?!

Annem aşağıdan cevap verdi:

— Zeynep Hanım diyorum oğlum!

Bir saniye donup kaldım.

Sonra üzerime baktım.

Şort.

Eski bir tişört.

Dağılmış saçlar.

Yüzümde üç günlük sakal.

Harika.

Mükemmel.

Düşman ailemin kızı sabahın dokuzunda evime gelmişti.

Hem de ben bu hâlde yakalanacaktım.

Banyoya koşup yüzümü yıkadım. Saçımı elimle düzelttim. Aynaya baktım.

— Yakışıklısın Demir. Kendine güven.

Bir saniye durdum.

— Ama bu kızın yanında insan kendini niye savunmaya çalışıyor lan?

Aşağı indim.

Salona girdiğim anda onu gördüm.

Zeynep koltukta oturuyordu.

Üzerinde kot pantolon, beyaz bir gömlek ve spor ayakkabılar vardı. Saçlarını toplamıştı. Elinde çay bardağı tutuyordu.

Annem yanında oturmuş, onunla sohbet ediyordu.

Beni görünce başını kaldırdı.

Önce yüzüme baktı.

Sonra üzerime.

Sonra tekrar yüzüme.

Ve gülümsedi.

— Günaydın, ayı.

Olduğum yerde durdum.

Annemin ağzı açık kaldı.

Ben yavaşça başımı yana eğdim.

— Ne dedin sen?

Zeynep çayından bir yudum aldı.

— Günaydın, dedim. Duymadın mı?

— Duydum. Araya bir hayvan ismi sıkıştırdın.

— Sana yakıştı.

Annem elini ağzına götürdü.

Gülmemeye çalışıyordu.

Ben koltuğun karşısına oturdum.

— Ne işin var burada, Çirkin Cadı?

Zeynep bardağını masaya koydu.

— Dün gece senin yüzünden çakmağımı kaybettim.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Benim yüzümden mi?!

— Evet.

— Kızım, çakmağı sen verdin bana!

— Ama geri vermedin.

— Geri vermedin diye sabahın köründe evime mi geldin?

Zeynep saatine baktı.

— Saat dokuz.

— Benim için kör.

— Senin için öğlen de kördür zaten.

Annem bu defa kahkahayı bastı.

Ben anneme döndüm.

— Ana, sen kimin annesisin?

— Senin oğlum, senin. Ama kızımız haklı.

Zeynep'in gözleri parladı.

— Teşekkür ederim, Hatice Teyze.

İşte o an ihanete uğradığımı anladım.

Annem daha dün doğurmuş gibi beni satmıştı.

— Tamam, dedim. Madem herkes Zeynep'in tarafında, ben de gidiyorum.

Ayağa kalktım.

Zeynep de ayağa kalktı.

— Dur.

Durdum.

— Ne var?

Elini uzattı.

— Çakmağım.

Cebimi yokladım.

Çakmak cebimdeydi.

Çıkardım.

Ona uzattım.

Tam alacakken elimi geri çektim.

Zeynep gözlerini kıstı.

— Demir.

— Efendim, Çirkin Cadı?

— Ver şunu.

— Bir şartla.

— Ne şartı?

Sırıttım.

— Bana ayı demeyeceksin.

Zeynep birkaç saniye yüzüme baktı.

Sonra elini uzattı.

— Peki, yakışıklı ayı.

Çakmağı avucuna bıraktım.

— Ulan…

Zeynep kahkaha attı.

Annem de ona katıldı.

Ben ikisine baktım.

Sonra başımı iki yana salladım.

— İkiniz de anlaşmışsınız. Evimde darbe oluyor, haberim yok.

Zeynep çantasını aldı.

Kapıya doğru yürüdü.

Tam çıkacakken arkasını döndü.

— Bu arada, Demir…

— Ne var?

— Dün gece bana yazdığın mesajı babam gördü.

İçimdeki bütün organlar yer değiştirdi.

— Hangi mesajı?!

Zeynep masum masum gülümsedi.

— Cehennemde yan yana yanarız dediğin mesajı.

Gözlerimi kapattım.

Allah'ım.

Beni buradan al.

Zeynep kapıyı açtı.

Çıkmadan önce son darbeyi de vurdu.

— Akşam babam seni tekrar görmek istiyormuş. Hazırlıklı ol, yakışıklı ayı.

Kapıyı kapattı.

Ben olduğum yerde kaldım.

Annem yanıma geldi, omzuma dokundu.

— Tatlı kız, değil mi oğlum?

Yavaşça ona döndüm.

— Ana…

— Efendim?

— Ben bu kızdan nefret ediyorum.

Annem gülümsedi.

— Tabii oğlum.

— Ciddiyim.

— Tabii.

— Ana!

Kadın kahkaha atarak mutfağa kaçtı.

Ben salonda tek başıma kaldım.

Telefonumu çıkardım.

Zeynep'ten mesaj gelmişti.

Zeynep: Akşam görüşürüz, ayıcık. ❤️

Mesajın sonundaki kalbe uzun uzun baktım.

Sonra başımı geriye attım.

— ULAN BU KIZ BENİ DELİ EDECEK!

Ama istemsizce gülümsüyordum.

Hem de öyle böyle değil.

O gün hayatımda ilk kez bir kadının beni deli etmesinden bu kadar keyif aldım.

Ve bilmediğim bir şey vardı.

Çok yakında o gülümsemem yüzümden silinecekti.

Çok yakında hayatımın en büyük sınavıyla karşılaşacaktım.

Çünkü bazı aşklar insanın kalbine yavaşça girer.

Bazılarıysa kapıyı kırarak girer, evin düzenini altüst eder ve bir daha asla çıkmaz.

Zeynep benim kapımı kırarak girmişti.

Ama asıl mesele şu ki…

Ben o kapıyı bir gün onun arkasından kapanmasın diye kendi ellerimle tutacaktım.

Ve o gün geldiğinde, onu kaybetmemek için neler yapabileceğimi kendim bile bilmiyordum.

Zeynep'in arkamdan bıraktığı kapı sesi hâlâ kulağımdaydı.

Elimde telefon, salonda öylece dikiliyordum.

Zeynep: Akşam görüşürüz, ayıcık. ❤️

Ayıcık.

Ulan, ayıcık ne demekti?!

Ben Demir Karahan'dım. Ankara'da adımı duyan adamlar önce bir durur, sonra ne söyleyeceklerini düşünürdü. Babamın yanında oturan iş adamları bile konuşurken kelimelerini seçerdi. Mahallede çocukluğumdan beri bana kimse ikinci kez aynı şeyi söyletemezdi.

Bu kızsa bana ayıcık diyordu.

Bir de kalp koymuştu!

O kırmızı kalp yok mu, o kırmızı kalp…

Telefonu koltuğa fırlattım.

— Ulan, sabah sabah sinirimi bozdu!

Mutfaktan annemin sesi geldi.

— Demir, kızın arkasından niye bağırıyorsun oğlum?

— Bağırmıyorum ana!

— Bağırıyorsun!

— Kendi kendime konuşuyorum!

— O zaman kendi kendine daha sessiz konuş!

Dişlerimi sıktım.

İnsan kendi evinde bile rahat edemez miydi arkadaş?

Salondan mutfağa geçtim. Annem tezgâhın başında kahvaltılıkları topluyordu. Beni görünce yüzünde öyle bir gülümseme belirdi ki bir şeylerin ters gideceğini hemen anladım.

— Ne sırıtıyorsun ana?

— Bir şey yok.

— Var.

— Yok oğlum.

— Ana, seni tanıyorum. Bir şey var.

Kadın elindeki tabağı bıraktı.

— Zeynep'i sevdim ben.

Bir süre yüzüne baktım.

Sonra güldüm.

— İyi, ana. Sev. Bana ne?

— Çok tatlı kız.

— Tatlı mı? Ana, kız sabahın köründe kapımıza dayanıp bana ayı dedi!

— Şakalaşıyor işte.

— Şaka mı? Bana ayı dedi!

Annem omuz silkti.

— Sen de ona çirkin cadı diyorsun.

Ağzımı açtım.

Kapattım.

Tekrar açtım.

— O başka.

Annem kahkaha attı.

— Neymiş başka olan?

— Benimki lakap. Onunki hakaret.

— Hadi oradan!

Kadın önüme bir tabak koydu.

— Otur, kahvaltını yap.

Sandalyeye oturdum ama aklım hâlâ o kızdaydı.

Annem karşıma geçti, çayını eline aldı.

— Demir, sana bir şey soracağım.

— Sor ana.

— Kız güzel değil mi?

Çayımdan bir yudum aldım.

— Bana ne?

— Demir!

— E, güzel diyelim. Dünyanın sonu mu?

Annemin yüzündeki gülümseme büyüdü.

— Demek güzel buluyorsun.

— Ana, Allah aşkına, güzel kadın gördük diye nikâh mı kıyıyoruz? Sokakta da güzel kadın var, televizyonda da var. Ben hepsiyle evleniyor muyum?

— Senin ağzından bir kere düzgün laf çıkmaz mı?

— Çıkıyor da siz duymuyorsunuz.

Annem başını iki yana salladı.

Sonra sanki dünyanın en sıradan şeyini söylüyormuş gibi konuştu.

— Bence sana iyi gelir.

Elimdeki çay bardağı havada kaldı.

— Ne iyi gelir?

— Zeynep.

Bir kahkaha attım.

— Ana, sen beni evlatlıktan çıkarmaya mı çalışıyorsun?

— Belki biraz akıllanırsın.

— Ben gayet akıllıyım.

— Sabah sabah kendi kendine bağırıyorsun.

— Çünkü beni delirtiyor!

Annemin yüzü yumuşadı.

— İnsan bazen kendisini en çok sinirlendiren kişiyi en çok merak eder, oğlum.

Gözlerimi devirdim.

— Ana, sen de sabah sabah romantik komediye bağladın.

Ayağa kalktım, tabağımdaki son lokmayı ağzıma attım.

— Ben işe gidiyorum.

Annem arkamdan seslendi.

— Akşam Zeynep'in geleceğini unutma!

Olduğum yerde durdum.

Yavaşça arkamı döndüm.

— Ne demek o?

Annem masumca gülümsedi.

— Selim Bey aradı. Bu akşam ailecek bize gelecekler.

Bir an dünyayla bağlantım kesildi.

Sonra iki elimi başıma götürdüm.

— ULAN BİR GÜNDE İKİ KERE Mİ?!

Annem kahkahalarla güldü.

Ben de kendi kendime söylenerek evden çıktım.

Ama arabaya bindiğimde yaptığım ilk şey, telefonumu açıp Zeynep'in mesajına tekrar bakmak oldu.

Kırmızı kalp hâlâ oradaydı.

Sinir bozucuydu.

Çok sinir bozucuydu.

Ve nedense o mesajı silmeye elim gitmiyordu.

Şirketin kapısından içeri girdiğimde saat onu geçmişti.

Sekreterimiz Elif beni görür görmez ayağa kalktı.

— Günaydın, Demir Bey.

— Günaydın Elif.

Asansöre yöneldim.

Elif arkamdan seslendi.

— Saat on birde toplantınız var.

— Biliyorum.

— Saat on bir buçukta da toplantınız var.

Durup ona baktım.

— Elif.

— Efendim?

— Saat on ikide de toplantım var mı?

Kadın ekrana baktı.

— Evet, Demir Bey.

Başımı kaldırıp tavana baktım.

— Allah'ım, beni iş adamı yaptın da niye bu kadar toplantıyla cezalandırdın?

Elif gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

Asansöre girdim.

— Bir de Kaan gelirse içeri alma.

Elif'in yüzü ciddileşti.

— Kaan Bey geldi bile.

Gözlerimi kapattım.

— Tabii. Eksik olan tek şey oydu zaten.

Asansör açıldı.

Ofisime girdiğimde Kaan masamın karşısındaki koltukta oturmuş, ayaklarını sehpanın üzerine uzatmıştı. Elinde kahve vardı.

Beni görünce sırıttı.

— Günaydın, âşık adam!

Çantamı masaya bıraktım.

— Kaan.

— Efendim?

— Beş saniyen var.

— Neye?

— Kaçmak için.

Kahvesinden bir yudum aldı.

— Kaçmam.

Ceketimi çıkardım.

— Dört.

— Demir, bak…

— Üç.

Kaan kahvesini sehpanın üzerine koyup ayağa fırladı.

— Tamam lan, tamam! Şaka yaptık!

Gülümsedim.

— Heh, akıllı ol.

Masama oturdum.

Bilgisayarımı açtım. Önümde imzalanacak belgeler, okunacak raporlar, cevaplanacak e-postalar vardı.

Normalde işe başladığımda bütün dünyayı unuturdum.

Ama o gün…

Telefonumun ekranına bakıp duruyordum.

Mesaj gelmiş miydi?

Hayır.

Bir bildirim var mıydı?

Yok.

O zaman neden her beş dakikada bir telefonumu elime alıyordum?

Kaan karşıma oturdu.

Bir süre beni izledi.

Sonra parmağıyla masaya vurdu.

— Demir.

— Ne?

— Telefonunu kemireceksin.

— İşine bak.

— Sen bana bak.

Başımı kaldırdım.

Kaan kollarını göğsünde birleştirdi.

— Dün gece kaçta uyudun?

— On ikide.

— Yalan.

— Birde.

— Yalan.

— İkiye doğru.

— Hah! Demek uyuyamadın.

Önümdeki dosyayı açtım.

— Ulan, sana ne?

Kaan eğilip yüzüme baktı.

— Mesaj mı bekliyorsun?

Dosyayı kapattım.

— Kaan…

— Efendim, Demir Bey?

— Seni camdan atsam aşağıya düşene kadar susar mısın?

— Deneriz.

Tam ona cevap verecektim ki telefonum titredi.

İkimiz de aynı anda ekrana baktık.

Bilinmeyen numara değildi.

Zeynep'ti.

Evet.

Numarasını kaydettiğim için artık ismi görünüyordu.

Zeynep 🌪️

Yanına kasırga emojisi koymuştum.

Çünkü kadın geldiği yeri birbirine katıyordu.

Mesajı açtım.

Zeynep: Ayıcık.

Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.

Zeynep: Uyudun mu?

Kaşlarımı çattım.

Kaan masanın üzerinden neredeyse atlayacaktı.

— NE YAZDI?!

Telefonu kendime çektim.

— Sana ne lan?!

— Oğlum, göster!

— Göstermiyorum!

Zeynep: Cevap versene, ayı. Yoksa telefona mı sarılıp uyuyorsun?

Dişlerimi sıktım.

Bu kız benimle dalga geçmek için mi yaşıyordu?

Parmaklarım ekranda hareket etti.

Ben: İşim gücüm var, cadı. Senin gibi sabahtan akşama kadar insanları rahatsız etmiyorum.

Mesajı gönderdim.

Cevap hemen geldi.

Zeynep: Demek işin var. Ben de seni işsiz sanmıştım. Bütün gün benimle uğraşıyorsun ya.

Kaan masaya yumruk vurdu.

— OĞLUM, BU KIZ SENİ YİYOR!

Ben gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

Ben: Bak Zeynep, sabrımı zorlama.

Zeynep: Neyini zorlayayım? Boyunu mu?

Ekrana baktım.

Sonra Kaan'a.

Sonra tekrar ekrana.

— Ulan…

Kaan kahkahadan nefes alamıyordu.

— Boyuna laf etti lan! Boyuna!

Ayağa kalktım.

— Bu kızın yanına gideceğim.

Kaan'ın gülümsemesi bir anda kayboldu.

— Ne?

— Duydun.

— Oğlum, şirkettesin!

Ceketimi aldım.

— Ne yapayım, şirketi de yanımda götürürüm.

Kaan önümde durdu.

— Demir, sen ciddi misin?

Ona baktım.

Sonra kendime geldim.

Bir dakika.

Ben ne yapıyordum?

Gerçekten sırf bir kadın bana mesaj attı diye işimi bırakıp onun yanına mı gidecektim?

Delirmiş miydim?

Ceketimi tekrar sandalyeye bıraktım.

— Yok, gitmiyorum.

Kaan başını salladı.

— İyi.

Masama oturdum.

Telefonuma baktım.

Yeni mesaj gelmişti.

Zeynep: Bu arada, akşam sana söyleyeceğim önemli bir şey var.

Gülümsemem kayboldu.

Önemli bir şey mi?

Ne olabilirdi?

Dün akşamki konuşması mıydı? Ailesinin onu evlendirmek istemesi mi? Yoksa başka bir mesele mi vardı?

Hemen yazdım.

Ben: Ne söyleyeceksin?

Mesaj görüldü.

Cevap gelmedi.

Bir dakika bekledim.

İki dakika.

Beş dakika.

Sonra dayanamayıp tekrar yazdım.

Ben: Zeynep?

Cevap yine gelmedi.

Telefonu masaya bıraktım.

Kaan beni izliyordu.

— Ne oldu?

— Bir şey yok.

— Suratın düştü.

— İşime bakıyorum.

Kaan başını salladı.

— Tabii, tabii.

Ama ben o an gerçekten merak etmeye başlamıştım.

Ve bu merakın başıma neler açacağını henüz bilmiyordu.

Öğleden sonra saat üçte telefonum yeniden çaldı.

Bu kez arayan oydu.

Ekranda ismini görünce kalbim bir anlığına hızlandı.

Sonra kendime kızdım.

Ulan, telefon çaldı diye niye heyecanlanıyorsun?

Aramayı açtım.

— Efendim, Çirkin Cadı?

Karşı taraftan sert bir ses geldi.

— Bana öyle deme.

Gülümsedim.

— Peki, güzel cadı.

— Demir!

— Tamam, tamam. Söyle bakalım, ne oldu?

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Zeynep konuştu.

— Akşam gerçekten bizim eve gelecek misiniz?

— Annem öyle dedi.

— Gelmeyin.

Kaşlarımı çattım.

— Ne?

— Gelmeyin, dedim.

Sesindeki ciddiyet dikkatimi çekmişti.

— Niye?

— Çünkü…

Yine sustu.

Ben de sustum.

Bu defa şaka yapmadım.

— Zeynep, bir şey mi oldu?

— Hayır.

— Bana yalan söyleme.

— Sana niye yalan söyleyeyim?

— Bilmiyorum. Belki huyun öyledir.

— Senin huyun kesinlikle insanı delirtmek.

Güldüm.

— Heh, bak bu doğru. Ama şimdi ciddi soruyorum. Bir şey mi oldu?

Zeynep'in nefesini duydum.

Ardından daha alçak bir sesle konuştu.

— Akşam aileler bir karar verecek.

— Nasıl bir karar?

— Benimle ilgili.

Elimdeki kalemi masaya bıraktım.

— Dün konuştuğumuz adam mı?

Cevap vermedi.

Ama sessizliği yeterliydi.

İçimde tuhaf bir öfke yükseldi.

Daha dün tanışmıştık.

Bana neydi?

İsterse evlenirdi, isterse başka bir yere giderdi.

Beni ilgilendirmezdi.

Kesinlikle ilgilendirmezdi.

Ama yine de çenem sıkılmıştı.

— Sen istemiyor musun?

— İstemiyorum.

— O zaman söyle istemediğini.

Zeynep kısa bir kahkaha attı.

Ama bu kahkahanın içinde neşe yoktu.

— Her şey senin sandığın kadar kolay değil, Demir.

İlk kez bana adımla sesleniyordu.

Ne ayı demişti ne de öküz.

Sadece Demir.

Ve nedense bu, diğer her şeyden daha fazla dikkatimi çekmişti.

— Bana anlatabilirsin, dedim.

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz kendime şaşırdım.

Ben ne ara onun dert ortağı olmuştum?

Zeynep de şaşırmış olmalıydı ki birkaç saniye cevap vermedi.

Sonra alaycı bir sesle konuştu.

— Sen mi? Bana yardım mı edeceksin?

— Yok, sana köstek olacağım. Ne sandın?

— İşte bu yüzden senden nefret ediyorum.

— Benden nefret ettiğini biliyorum, güzelim. Başka bir şey söyle.

Bir an sessizlik oldu.

Sonra çok kısık bir sesle:

— Ben korkuyorum, Demir.

Dünyam durmadı.

Gökyüzü başıma yıkılmadı.

Ama elimdeki telefon birden ağırlaştı.

Zeynep Yılmaz…

Bana meydan okuyan, gözünü kırpmadan hakaret eden, karşısındakini çileden çıkaran o kadın…

Korkuyordu.

Ve bunu bana söylüyordu.

Ne diyeceğimi bilemedim.

Hayatımda ilk kez birine teselli vermek istiyor ama doğru kelimeleri bulamıyordum.

Sonunda derin bir nefes aldım.

— Bak Zeynep…

— Efendim?

— Şimdi beni iyi dinle.

— Dinliyorum.

— Ben seni daha dün tanıdım. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir şeyi biliyorum.

— Neyi?

Sandalyeme yaslandım.

— Kimse seni istemediğin bir şeye zorlamamalı.

Karşı taraftan ses gelmedi.

Devam ettim.

— Ailen bile olsa. İstemiyorsan istemiyorsundur. Bunun için kimseye hesap vermek zorunda değilsin.

Zeynep'in nefesi titredi.

— Keşke herkes senin gibi düşünse.

Gözlerimi kapattım.

— Herkes benim gibi düşünse dünya daha beter olurdu, güzelim.

İstemeden güldü.

Ben de gülümsedim.

Sonra ona sordum:

— Akşam seni görmek istiyor muyum, bilmiyorum. Çünkü seninle aynı ortamda beş dakika kalınca tansiyonum çıkıyor. Ama gerçekten bir sorun varsa, arayabilirsin.

Bir süre sustu.

— Neden?

— Ne neden?

— Neden yardım etmek istiyorsun?

Bu soru beni hazırlıksız yakaladı.

Neden mi?

Çünkü ağladığında içim sıkışmıştı.

Çünkü güldüğünde ben de gülmüştüm.

Çünkü sabah mesaj attığında yüzümde aptalca bir gülümseme oluşmuştu.

Ama bunların hiçbirini söyleyemezdim.

O yüzden her zamanki Demir oldum.

— Çünkü sen benim düşmanımsın.

Zeynep'in sesi sertleşti.

— Ne?!

Güldüm.

— Ula, düşman düşmana yardım eder. Sonra yüzüne vurmak için malzeme lazım.

— SEN VAR YA!

Kahkaha attım.

İşte.

Benim tanıdığım Zeynep geri gelmişti.

— Tamam, tamam. Bağırma kulağımın dibinde değilsin ama yine de hissediyorum.

— Akşam gelme!

— Geleceğim.

— Demir!

— Zeynep!

— Senden nefret ediyorum!

— Ben de seni seviyorum, çirkin cadı.

Bunu şaka olsun diye söylemiştim.

Ama cümle ağzımdan çıktığında ikimiz de sustuk.

Ben bile ne dediğimi bir anlığına fark edemedim.

Sonra hemen toparlandım.

— Yani… seviyorum derken… seni sinir etmeyi seviyorum. Yanlış anlama.

Zeynep'in sesi yeniden geldi.

Bu defa daha sakindi.

— Sen gerçekten çok garip bir adamsın.

Gülümsedim.

— Ankara'dan geldik, güzelim. Normal adam bulamazsın.

Telefon kapandıktan sonra bir süre ekrana baktım.

Sonra başımı ellerimin arasına aldım.

— Ulan Demir…

İlk kez kendi kendime itiraf etmek üzereydim.

Bu kız başıma bela olacaktı.

Ama henüz bilmediğim şey şuydu:

Benim başıma bela olan tek şey Zeynep'in dili olmayacaktı.

Ailelerimizin geçmişi, saklanan sırlar ve bir gün öğreneceğim o korkunç gerçek…

Hepsi yavaş yavaş üzerimize geliyordu.

Ve ben, o gün geldiğinde Zeynep'i koruyabilecek miydim, bilmiyordum.

Saat yedi buçukta Karahan konağının kapısı açıldı.

Yılmaz ailesi gelmişti.

Babam onları kapıda karşıladı. Annem mutfakta son hazırlıkları yapıyordu. Ben merdivenlerden inerken Kaan da arkamdan geliyordu.

— Oğlum, bugün sakin ol.

— Sakinim.

— Demir, yüzün kavga etmeye gidiyormuş gibi.

— Benim normal yüzüm bu.

— Biraz gülümse.

Dişlerimi gösterdim.

Kaan irkildi.

— Tamam, gülme. Böyle daha korkunç oldun.

Aşağı indiğimde ilk gördüğüm kişi Zeynep oldu.

Beni fark etti.

Gözlerini devirdi.

Ben de ona göz kırptım.

Dudaklarını kıpırdattı.

Salak.

Ben de sessizce cevap verdim.

Cadı.

Annem bizi izliyordu.

Bana doğru eğildi.

— Oğlum, siz ne konuşuyorsunuz öyle gözlerinizle?

— Bir şey yok ana.

— Hı hı.

Yemek masasına geçtik.

Başlangıçta her şey normaldi. Büyükler eski meseleleri konuşuyor, babam anlaşmazlıkların çözülmesinden söz ediyordu.

Sonra Selim Bey çatalını bıraktı.

— Artık bazı şeyleri kesinleştirmemiz gerekiyor.

Zeynep'in yüzü bir anda gerildi.

Ben bunu fark ettim.

Elini masanın altında sıkmıştı.

Selim Bey devam etti.

— Kızımın geleceğiyle ilgili bir karar aldık.

Zeynep'in sesi titredi.

— Baba, yapma.

Masadaki herkes sustu.

Selim Bey kızına baktı.

— Zeynep, şimdi sırası değil.

— Tam sırası!

Babam araya girdi.

— Bir sakin olalım. Nedir mesele?

Selim Bey derin bir nefes aldı.

— Kızımızı, aile dostlarımızdan birinin oğluyla evlendirmeyi düşünüyoruz. Bu evlilik iki aile arasında yeni bir bağ kuracak.

Zeynep sandalyesini geriye itti.

— BEN EVLENMEK İSTEMİYORUM!

Sesi bütün salonda yankılandı.

Annem irkildi.

Selim Bey'in yüzü kıpkırmızı oldu.

— Otur yerine!

— Oturmayacağım!

Ben de ayağa kalktım.

Neden kalktığımı bilmiyordum.

Kimse bana bir şey söylememişti.

Bu benim meselem değildi.

Ama Zeynep'in gözleri dolmuştu.

Ve ben o gözleri bir daha öyle görmek istemiyordum.

— Selim amca, dedim.

Herkes bana döndü.

— Kız istemiyorsa zorlamanın ne anlamı var?

Babam kaşlarını çattı.

— Demir, otur.

Oturmadım.

Selim Bey bana sertçe baktı.

— Bu bizim aile meselemiz, Demir.

Başımı salladım.

— Haklısınız. Ama Zeynep de bu ailenin bir parçası. Onun ne istediğini sormadan karar veremezsiniz.

Zeynep bana baktı.

Gözlerinde şaşkınlık vardı.

Sanki hayatında ilk kez birisi onun tarafında durmuştu.

Selim Bey masaya vurdu.

— Sen kendi ailene bak!

Benim de sabrım taşmaya başladı.

— Bakıyorum zaten amca. Ama insan bazen başkasının da başına gelen haksızlığı görür.

Babam ayağa kalktı.

— Demir!

O an masanın üzerindeki bardak devrildi.

Zeynep'in annesi kızının kolunu tuttu.

— Kızım, lütfen…

Zeynep elini çekti.

— Hayır anne! Ben kimsenin istediği adamla evlenmeyeceğim!

Sonra çantasını aldı.

Kapıya yöneldi.

Selim Bey arkasından bağırdı.

— Bu kapıdan çıkarsan bir daha geri dönme!

Zeynep durdu.

Sırtı bize dönüktü.

Bir an hiç kimse konuşmadı.

Sonra kız başını hafifçe çevirdi.

— Belki de ilk defa kendi hayatımı yaşarım.

Ve kapıdan çıktı.

Ben arkasından baktım.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra ceketimi aldım.

Babam kolumu tuttu.

— Nereye gidiyorsun?

Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim.

— Hava almaya.

— Demir, sakın!

Kolumu kurtardım.

— Baba, merak etme. Kızı kaçırmıyorum ya!

Bunu şaka olsun diye söylemiştim.

Masadakilerden birkaçının yüzünde gergin bir gülümseme belirdi.

Ben de kapıdan çıktım.

Ama o sözün bir gün benim hayatımın en büyük kararına dönüşeceğini bilmiyordum.

Dışarı çıktığımda yağmur başlamıştı.

Zeynep'i kapının önünde göremedim.

Sağa baktım.

Sola baktım.

Sonra uzaktan bir siluet gördüm.

Yolun kenarında yürüyordu.

Başında şemsiye yoktu.

Üzerindeki ince kıyafet yağmurdan ıslanmıştı.

— Ula, bu kız kafayı mı yedi?!

Arabaya koştum.

Motoru çalıştırdım ve yavaşça yanına yanaştım.

Camı indirdim.

— Zeynep!

Bana bakmadı.

— Zeynep, bin arabaya!

Yürümeye devam etti.

— Ula, sana diyorum!

Birden durdu.

Bana döndü.

— NE VAR?!

Sesi yağmurun içinde yankılandı.

Ben de bağırdım.

— ISLANIYORSUN!

— SANA NE?!

— ULA, İNSAN BİR TEŞEKKÜR EDER! YARDIM ETMEYE ÇALIŞIYORUZ!

Zeynep gözlerini sildi.

Yağmur mu, gözyaşı mı, ayırt edemedim.

— Ben senden yardım istemedim!

— İyi, isteme! Ama bu havada sokakta yürümek de akıl işi değil!

— Sen benim hayatıma karışamazsın!

— Karışmıyorum! Arabaya bin diyorum!

— Binmeyeceğim!

Derin bir nefes aldım.

Başımı direksiyona yasladım.

— Allah'ım, bana sabır ver.

Sonra tekrar ona baktım.

— Zeynep, bak, Ankara'dan geldim. Bu kadar yolu sırf seninle kavga etmek için çekmedim. Zaten kavga edeceksek arabada da ederiz. En azından ıslanmazsın.

Zeynep birkaç saniye bana baktı.

Sonra istemeden güldü.

Başını iki yana salladı.

— Senin gerçekten tedavi olman lazım.

Kapıyı açtı.

Arabaya bindi.

İçimden zafer çığlığı attım.

Ama dışarıdan belli etmedim.

— Heh, akıllı kız.

Zeynep emniyet kemerini taktı.

— Bana akıllı kız deme.

— Ne diyeyim?

— Hiçbir şey deme.

Arabayı hareket ettirdim.

Birkaç dakika sessizce gittik.

Sonra kaloriferi açtım.

Zeynep ellerini birbirine sürtüyordu.

Ceketimi çıkarıp ona uzattım.

Bana baktı.

— Ne yapıyorsun?

— Ceketimi veriyorum. Bilimsel deney yapmayacağım üzerinde.

— Üşümüyorum.

Tam o sırada titredi.

Kaşlarımı kaldırdım.

— Tabii. Ben de kutuplarda doğdum.

Ceketi kucağına bıraktım.

— Giy şunu, inatçı keçi.

Zeynep ceketi aldı.

Omuzlarına geçirdi.

Bir süre sonra kısık sesle konuştu.

— Teşekkür ederim.

Başımı ona çevirdim.

— Ne dedin?

— Duydun.

— Yok, bir daha söyle. Tarihe geçireceğim.

— Demir!

Kahkaha attım.

— Tamam, tamam.

Bir süre daha gittik.

Sonra Zeynep pencereden dışarı bakarken konuşmaya başladı.

— Ben küçükken ailemle çok mutluydum.

Direksiyondaki ellerim sıkılaştı.

Devam etti.

— Babam eskiden böyle değildi. Annemle şakalaşırdı. Beni okuldan almaya gelirdi. Bütün günümü anlatmamı isterdi. Ne olmak istediğimi sorardı.

Yutkundu.

— Sonra bir şey oldu.

Ona bakmadım.

Sadece dinledim.

— Yıllar önce iki aile arasında büyük bir kavga çıkmış. Ben o zamanlar küçüktüm. Bana hiçbir şey anlatmadılar. Ama o günden sonra babam değişti. Daha sert oldu. Daha öfkeli oldu. Her şeyin bir hesabı, bir bedeli olduğunu söylemeye başladı.

Yağmur cama vuruyordu.

Zeynep ellerini kucağında birleştirdi.

— Bazen düşünüyorum da… Belki de ben hiç çocuk olamadım.

İçimde bir şey sızladı.

Ona ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Ben de kendi ailemde bazı şeyleri görmüştüm. Babamın yıllardır sakladığı öfkeyi, annemin bazen gece yarısı sessizce ağladığını, aile büyüklerinin bir isim duyduklarında yüzlerinin değiştiğini…

Ama bunları hiç sorgulamamıştım.

Çünkü bana hep aynı şey söylenmişti:

Karahanlar unutmaz.

Şimdi ilk kez merak ediyordum.

Neyi unutmuyorduk?

Ve kimin yüzünden?

Zeynep başını bana çevirdi.

— Demir?

— Efendim?

— Sence insanlar ailelerinin düşmanlığını miras almak zorunda mı?

Bu soru, hayatımda duyduğum en zor sorulardan biriydi.

Bir süre cevap vermedim.

Sonra yavaşça konuştum.

— Bilmiyorum, Zeynep.

Ona ilk kez lakapsız sesleniyordum.

— Ama insan kendi düşmanını kendi seçmeli. Başkasının öfkesini ömür boyu taşımak zorunda değil.

Zeynep bana baktı.

Gözleri parlıyordu.

Sonra hafifçe gülümsedi.

— Bazen düşündüğümden daha iyi bir insansın.

Bir kahkaha attım.

— Ula, bu lafı bir daha söyle de kayda alayım! Kaan'a dinleteceğim, adam yıllardır benim insan olduğuma inanmıyor.

Zeynep güldü.

Bu defa kahkahası daha rahattı.

Ve ben…

Ben o kahkahayı dinlerken yolun sonuna hiç varmak istemedim.

Çünkü o gece ilk kez Zeynep'in yalnızca öfkeli bir kız olmadığını anlamıştım.

O da benim gibi, kendisine ait olmayan bir savaşın ortasında kalmıştı.

İkimiz de ailelerimizin geçmişini taşıyorduk.

Ama ikimiz de bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyorduk.

— Nereye gidiyoruz? diye sordu Zeynep.

— Eve.

— Hangi eve?

— Benim eve.

Bir anda bana döndü.

— NE?!

Arabayı kenara çektim.

— Ula, ne bağırıyorsun? Araba kaçmıyor!

— Sen beni evine mi götürüyorsun?!

— Yok, Mars'a götürüyorum. Roket birazdan kalkacak.

Zeynep iki elini yüzüne kapattı.

— Demir, ben senin evine gelemem!

— Neden?

— Çünkü ailelerimiz düşman!

— E, evin kapısında düşmanlık kontrolü mü yapıyorlar? Girince alarm mı çalacak?

— Seninle bir dakika geçirmek bile insanın ömründen on yıl götürüyor!

Güldüm.

— O zaman benimle yarım saat geçirsen emeklilik yaşına gelirsin.

Zeynep bana yastık fırlatmak ister gibi elini kaldırdı ama arabada yastık yoktu.

Ben de gülerek devam ettim.

— Bak, senin evine dönemeyeceğini söyledin. Başka nereye gideceksin? Hava yağmurlu. Telefonun da şarjı azalmış. İstersen seni bir otele bırakayım.

Zeynep sustu.

Sonra başını salladı.

— Olur.

Bir süre sonra ekledi:

— Ama ayrı odada kalacağım.

Ona baktım.

— Kızım, benim evimde annem var, babam var, bir de Kaan var. Seni benim odama koyacak hâlim yok. Kendi odanda yatarsın.

Zeynep'in gözleri büyüdü.

— Kaan da mı orada?

— Evet.

— O zaman hiç gelmiyorum!

Kahkaha attım.

— Ulan, Kaan sana ne yaptı?

— Senin arkadaşın olması yeterli bir sebep!

Arabayı yeniden çalıştırdım.

— Hadi, uzatma. Önce eve gidelim. Sonra ne yapacağımıza bakarız.

Yirmi dakika sonra konağa vardık.

Kapıyı açtığımda annem salonda oturuyordu. Bizi yan yana görünce elindeki örgüyü neredeyse düşürüyordu.

— Demir?

— Buyur ana.

Annem Zeynep'e baktı.

Sonra üzerindeki cekete.

Sonra bana.

Sonra yeniden Zeynep'e.

Ve o meşhur gülümsemesi yüzüne yerleşti.

— Hoş geldin kızım!

Zeynep mahcup bir şekilde gülümsedi.

— Hoş buldum, Hatice Teyze.

Annem hemen yanına gitti.

— Ay, üstün başın ıslanmış! Gel, sana kuru kıyafet vereyim. Aç mısın? Çay ister misin? Yemek yiyelim mi?

Zeynep cevap vermeye çalıştı.

— Teyze, ben…

— Dur kızım, dur. Önce bir ısın.

Annem onu kolundan tutup mutfağa götürdü.

Ben arkalarından bakakaldım.

Kaan merdivenlerden indi.

Beni görünce durdu.

Sonra mutfağa baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar mutfağa.

Yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.

— Oğlum…

— Sakın.

— Demir…

— Kaan, yemin ederim…

— Sen düşman ailemin kızını eve mi getirdin?

Başımı iki yana salladım.

— Yağmur yağıyordu.

Kaan ellerini beline koydu.

— Ulan, yağmur yağınca bütün düşmanlarını mı eve alıyorsun?

— Kaan!

— Yarın bütün Yılmaz ailesini de getir, çorba kaynatalım. Sonra babamızı çağıralım, ailece sarma saralım!

Kahkaha attı.

Ben de gülmemek için kendimi zor tuttum.

Ama sonra mutfaktan Zeynep'in kahkahası duyuldu.

Annem ona bir şey anlatıyordu.

Zeynep gülüyordu.

İçimde yine o garip his oluştu.

Sanki bu evde olmasına alışmamıştım ama gitmesini de istemiyordum.

Kaan omzuma vurdu.

— Geçmiş olsun kardeşim.

— Ne oldu?

— Sen bittin.

Ona ters ters baktım.

— Kes lan.

Ama bu defa içimden de aynı şeyi geçirdim.

Ben galiba gerçekten bittim.

Ve bu daha başlangıçtı.

Çünkü Zeynep'in hayatıma girdiği o gece, yalnızca benim huzurum bozulmamıştı.

İki ailenin yıllardır sakladığı sırların kapısı da aralanmaya başlamıştı.

Üstelik o kapının ardında, ikimizin de bilmediği çok karanlık bir gerçek vardı.

Ve bir gün o gerçek ortaya çıktığında, Zeynep'in elini bırakmamam için ne gerekiyorsa yapacaktım.

Henüz ona âşık değildim.

En azından kendime böyle söylüyordum.

Ama o gece, konağın koridorunda onun odasının kapısının kapandığını duyduğumda içimden geçen tek şey şuydu:

İyi geceler, Çirkin Cadı.

Sonra kendi kendime gülümsedim.

— Ula Demir, senin sonun geldi galiba.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18