1. bölüm / 1
DÜŞ | 𝐓𝐞𝐤 𝐛ö𝐥ü𝐦𝘋ʊ̈ş̸
Bölümler 1Şu an: 𝘋ʊ̈ş̸
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ‿︵‿◟❦◞‿︵‿
Bazı sabahlar, uyanmak bir ceza gibi geliyor bana. Gözlerimi açıyorum ama hiçbir şey değişmiyor. Odanın içi, dünün kalıntılarıyla dolu. Perdeden süzülen ışık beni çağırmıyor. Sanki bütün ev, nefesini tutmuş da benim yeniden kapanmamı bekliyor. O sessizliğin içinde kendi sesimi duyuyorum, ama geçmiş bir zamandan. Sanki başka bir ben, başka bir hayatın içinde hâlâ birine gülümsüyor. Masada bir bardak var. Yarısına kadar dolu. Kimin bıraktığını hatırlamıyorum. Ama parmak izleri var, belli belirsiz.Zamanla silinir mi bilmiyorum. Bazı izler, silindikçe daha çok kalıyor. Eskiden hayatın bir anlamı olduğuna inanırdım.Birine dokunmak, bir şeyi kurtarır sanırdım. Sonra öğrendim ki bazı şeyler kurtarılmak istemez. Bazı insanlar gitmek için doğar, bazı cümleler söylenmeden ölür. Bazen düşünüyorum; biz neydik? Bir tesadüf mü, bir hata mı, yoksa sadece yanlış zamanda doğmuş bir cümle mi? Hiçbir şeyin cevabı yok.
Ama sorular hâlâ burada, odamda, duvarın köşesinde bir gölge gibi. Zamanla unuturum sanmıştım. Oysa unutmamak, bir tür yaşamakmış. Her gün, biraz daha az hissediyorum seni. Ama bu iyi hissettirmiyor. Sanki içimde bir şey eksiliyor, ama o boşluk hâlâ senin şeklinde. “Düş,” dedim bir gece kendi kendime. Rüya değil bu. Rüya olsaydı, uyanırdım. Ama bu, içine düştüğüm bir sessizlik. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, yukarı çıkamıyorum. Aşağıda, sessizliğin dibi var. Ve ben oradayım.
Yazıyorum, çünkü başka çarem yok.Yazmazsam, içim taşacak.Ama yazdıkça da eksiliyorum.Sanki kelimeler her defasında içimden bir şey koparıp götürüyor.Bir zamanlar “gitme” dediğini hatırlıyorum.Şimdi o kelimenin yankısı kalmış sadece. Ne kadar garip…İnsan bazen bir kelimeyle başlıyor, bazen aynı kelimeyle bitiyor. Artık aynaya bakamıyorum. Yüzüm bana ait değil gibi.Sanki senden kalan parçaları taşıyorum hâlâ. Birinin yokluğunu taşımak, varlığını taşımaktan daha ağır. Biliyorum, zaman geçiyor. Ama bana işlemedi. Takvimler değişti, günler aktı, ben hâlâ o son anda asılı kaldım. Senin “gittim” dediğin yerde, ben hâlâ bekliyorum.Bazen geceleri, duvarlara sesleniyorum. Yanıt vermiyorlar elbette. Ama yankı bile yetiyor bazen. Bir ses duyuyorum o yankının içinde; tanıdık, ürkek, sanki senden kalmış bir nefes gibi. O kadar uzak ki, bazen gerçekten var olduğuna bile inanamıyorum. Zamanın bir noktada kırıldığını hissediyorum. O anı biliyorum: gidişinin sabahı. Her şey olması gerektiği gibiydi, ama hiçbir şey yerli yerinde değildi. Kahve cezvesi ocakta, masa örtüsünde ufak bir leke, pencerede buğulanmış cam. Bir evin sıradan sabahıydı. Ama ben o gün, sonsuzluğun nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Sonsuzluk, bitmeyen bir bekleyiş değil. Tam tersi. Bir şeyin artık hiç gelmeyeceğini anlamak. Ve o gerçeğin ağırlığını taşımak.
Geceleri uykum hafif. En küçük sesle uyanıyorum. Rüzgâr pencereye çarpıyor, dışarıda bir araba geçiyor, bir köpek havlıyor. Her ses seni hatırlatıyor. Sessizliğin bile artık bir sesi var. Kulağımda senin nefesin gibi dolaşıyor. Gözümü kapatınca yüzün beliriyor ama keskin değil; sanki buğulu bir cama çizilmiş gibi. Zaman, yüz hatlarını silmiş ama hislerini silememiş. Hâlâ oradasın. Bazen kendi kendime konuşuyorum. Sesim yabancı geliyor. Aynı anda hem benmişim gibi hem de değilmişim gibi. Kaybolmak böyle bir şey olmalı. Birinin yokluğunda kendini de yitirmek. Aynaya baktığımda yüzüm tanıdık ama içim boş. Gözlerim bir yere bakıyor ama hiçbir şey görmüyor. Belki de görmek istemiyorum. Çünkü gördüğüm her şey sende bitiyor.
Bir ara dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu. Şehrin kokusu ağırdı; toprak, benzin ve ıslak asfalt karışımı. Bir kafeye girdim. İnsanlar konuşuyordu, gülüyordu. Bir süre onları izledim. O kadar canlılardı ki garip geldi. Sanki ben başka bir zamana aittim. Bir kadın kahkaha attı, o an gözüm doldu. Çünkü senin gülüşün gibiydi. Aynı tonda, aynı beklenmedik sıcaklıkta. Birkaç saniye sürdü, sonra kayboldu. O kahkaha gitti, ben kaldım. İçimden “bu da geçer” dedim ama inanmadım. Çünkü bazı şeyler geçmez. Sadece alışılır. İnsan, alıştığı şeye dayanıklı hale gelir. Yoksa yaşamak mümkün olmaz. Kafeden çıktım. Yağmur dinmişti ama sokaklar hâlâ ışıltılıydı. Kaldırım taşlarının arasında küçük su birikintileri, lambaların yansımalarını taşıyordu. Birine baktım, içimde garip bir his. Suya baktıkça sanki orada başka bir hayat varmış gibi geldi. Belki orada ben hâlâ seninleydim. Belki o yansımanın içinde kaybetmediğim bir versiyonum vardı. Ama sonra biri geçti, suyun yüzeyi bozuldu. Her şey dağıldı. Gerçeklik böyle bir şey işte; küçük bir hareket, bir nefes, bir an ve tüm hayalin parçalanıyor. O an anladım, insan sadece sevdiklerini değil, kendini de yavaş yavaş kaybediyor.
Eve döndüğümde her şey yerli yerindeydi ama ben değildim. O gece defterimi açtım. Sayfaya uzun süre baktım. Yazacak hiçbir şey bulamadım. Kelimeler artık eski gibi gelmiyordu. Sanki onlar da benden sıkılmıştı. Belki de bazı duygular kelimelere sığmaz. Bazen susmak daha doğru. Ama ben sustukça içimdeki ağırlık büyüdü. Yazmakla susmak arasında kaldım. İkisi de acıtıyor. Yine de yazmaya başladım. Çünkü yazınca nefes alıyordum. Her cümle bir soluk gibiydi. Her kelime biraz kanatıyordu ama iyi geliyordu. O an fark ettim, acı da bir tür yaşam belirtisi. Hissiz olmak daha korkunç. Acı çekiyorsan hâlâ varsın. Bir gün posta kutuma bir zarf bırakılmıştı. Ne isim vardı ne adres. Sadece beyaz bir zarf. Elim titredi, içini açamadım. Belki senin gönderdiğin bir şeydir diye düşündüm, ama mantıksızdı. Yine de kalbim hızlandı. Günlerce açmadım o zarfı. Masanın üstünde kaldı. Onu gördükçe içimde bir umut filizlendi, sonra utandım. İnsan kaybın ardından bile umudu kolay kolay bırakmıyor. En küçük ihtimale bile sarılıyor. Sonunda bir gece dayanamadım, açtım. İçinde boş bir kâğıt vardı. Ne bir kelime, ne bir imza. Sadece beyazlık. Önce öfkelendim, sonra ağladım. Çünkü o boşlukta kendimi gördüm. Hiçbir şey yazılmamıştı, çünkü belki de söylenecek hiçbir şey kalmamıştı. O kâğıdı defterin arasına koydum. Hâlâ orada duruyor. Bazen açıp bakıyorum. Her baktığımda içimden bir cümle geçiyor: “Bazen sessizlik de bir cevap.”
~•~
Zamanla o beyaz kâğıt benim için bir simgeye dönüştü. Söylenemeyen her şeyin, eksik kalan her kelimenin sembolü. Hayat böyle zaten. Tam söylenemeyen cümlelerle dolu. Keşke diyemediğimiz, affet diyemediğimiz, kal diyemediğimiz anlarla. İnsan her şeyin tam olmasını istiyor ama hiçbir şey tam olmuyor. Ben bunu geç anladım. Artık tamlık aramıyorum. Eksiklikle yaşamayı öğreniyorum. Hatta bazen o eksiklikte bir güzellik buluyorum. Çünkü tamam olan hiçbir şey uzun sürmüyor. Kırık olan kalıyor. Çatlak bardak bile, içindeki suyu başka türlü taşır. Belki ben de öyleyim. Kırığım ama taşıyorum hâlâ. Geceleri yazdıklarımı yüksek sesle okuyorum. Sesim evin içinde yankılanıyor. Duvardan geri dönüyor, kendi kelimelerim bana yabancı geliyor. Ama bir an sonra içimde bir sıcaklık. Çünkü o sesin içinde hâlâ bir hayat var. Hâlâ ben varım. Her şeye rağmen nefes alıyorum, yaşıyorum. Kaybettiklerimle birlikte, onlarla beraber. Ve bu bana tuhaf bir güç veriyor. Çünkü fark ettim, hayatta kalmak bazen direnmek değil, kabullenmektir. Artık direnmek istemiyorum. Artık sadece kalmak istiyorum. Ne geçmişte, ne gelecekte. Şu anda. Bu sessizlikte. Bu düşte.
Gittikten sonra hiçbir şeye dokunmadım. Bardak da aynı yerde kaldı, sandalyen de. Tozlar bile yerleşti üstlerine, sanki zamanı korumaya çalışıyorlardı. Bazen elim gidiyor kaldırmaya, sonra duruyorum. Bozulmasın istiyorum o an. Çünkü dokunursam, sanki sen de tamamen silineceksin. İnsan alışıyor sanırdım, ama hayır. Alışmak, unutmak değilmiş. Alışmak, o acıyı evcilleştirmekmiş sadece. Kendi içinde bir hayvan gibi besliyorsun onu, adı “özlem.” Yeri kalbinin solunda, geceleri uyanıyor, nefesini tıkıyor. Bir rüya gördüm geçenlerde.Yine oradaydık. Ama bu kez senin yüzün net değildi, sanki sisin içinde kalmış gibiydin. Sadece sesin vardı.“Geçti,” dedin. Ama hangi şey geçti, bilemedim. Zaman mı, ben mi, sen mi? Uyanınca fark ettim, ellerim titriyordu. O günden beri her sabah rüyanın devamını arıyorum. Yüzünü görmek istiyorum. Bir anlığına bile olsa. Ama rüyalar bile benden kaçıyor artık. Yalnızlık garip bir şey. Başta susturuyor seni, sonra seni konuşturuyor. Bazen kendi sesinden korkuyorsun. O kadar uzun süredir kimseye bir şey söylememişsin ki, kelimeler küflenmiş gibi. Bir gün dışarı çıktım. Gökyüzü kapalıydı, rüzgar ağırdı.
Bir bankta oturdum, etrafımdan geçen insanları izledim. Her biri bir yere gidiyordu. Bense hâlâ aynı noktadaydım. Bir kadın çocuğunun elini tutmuştu. Bir adam, cebinden sigarasını çıkarıyordu. Hayat devam ediyordu. Ben hariç. Bir çiçekçiye girdim. Kokusundan başım döndü. Bir demet beyaz karanfil aldım, nedenini bilmiyorum. Belki senden kalan bir alışkanlık, belki de suçluluk. Çünkü sen giderken, ben hiçbir şey yapmadım. Ne tutmaya çalıştım, ne “kal” dedim. Sadece izledim.Ve o anın bütün ömrüme sızacağını bilemedim. Her şeyin bir bedeli varmış. Benimki, sensizliğe alışamamak. Şimdi her sabah aynı cama bakıyorum. Işık yine aynı yerden giriyor, perde yine aynı şekilde dalgalanıyor. Ama içimde o sabahın yankısı hiç bitmiyor. “Gidiyorum,” demiştin. İki hece.Ve ben o iki hecenin ağırlığıyla bir ömür yaşadım. O günden sonra günlerin birbirinden farkı kalmadı.
Sabahlar, akşamlar, mevsimler… Hepsi aynı renkte. Zaman sadece ilerliyor. Ama ben, hep aynı yerde duruyorum. Bazen saatlerce pencerede oturuyorum. Hiçbir şey yapmadan. Sadece sessizliği dinliyorum.Sessizliğin sesi gerçekten var. Ve o ses, bazen insanın aklını yavaş yavaş törpülüyor.Kendime yeni bir hayat kurmam gerektiğini söylediler. Ne demekse o.Hayat öylece kurulacak bir şey değil. Bir çanta alır gibi “yeni bir hayat” alamıyorsun.Birini kaybedince, sadece o kişiyi değil, kendini de kaybediyorsun.
Geriye kalanı taşımak zor geliyor.İlk zamanlar çok denedim. Dışarı çıktım, yürüdüm, insanlarla konuştum. Ama hiçbir şey gerçek hissettirmedi. Sanki her şeyin sesi kısıktı. Benim dışımda herkes yüksek sesle yaşıyordu. Ben ise içimden fısıldıyordum. Bir süre sonra insanlar azaldı çevremde. Kimse kötü niyetli değildi. Ama kimse gerçekten kalmak istemedi.Birinin sürekli geçmişten konuşmasını kim ister ki? Zamanla ben de konuşmamayı öğrendim. Cümlelerim içimde kaldı. Konuşmadıkça, içimde büyüdüler. Evdeki eşyalar yerlerinden hiç oynamıyor. Sanki onları hareket ettirirsem, senin anılarını da bozarım.Bir gün perdeyi değiştirmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bu ev, seninle kalmalıydı olduğu gibi. Bazen düşünmeden odalara sesleniyorum,“Buradayım,” diyorum. Kime söylediğimi bilmiyorum.
Zaman geçtikçe bazı şeyleri unuttum. Sesinin tonunu, yürüyüşünü… Ama bazı şeyler hiç gitmedi. Ellerinin sıcaklığı. Kahkahanın tam ortasındaki o nefes.Bir de gözlerinin etrafındaki o ince çizgi. O kadar net ki hâlâ. Bazı anılar, ölmüyor. Sadece yer değiştiriyorlar. Bir gün aynaya baktım. Uzun süre kendime baktım. Yüzüm bana yabancı geldi. Sanki yıllardır tanımadığım biriyle karşılaşmış gibiydim. O an anladım, ben de gitmişim aslında. Seninle birlikte. Ama kimse fark etmemiş. Çünkü insanlar yalnızca bedeni görür. Ruhun gidişini kimse anlamaz. Bir keresinde biriyle tanıştım.İyi bir insandı, bana nazikti. Ama ben artık nazik insanlardan korkuyorum. Naziklik, kaybolmanın ilk işareti gibi geliyor. Çünkü sen de giderken çok sakindin. Hiç bağırmadın, hiç ağlamadın. Sadece sessizdin.Ve o sessizlik benden her şeyi aldı.
Şimdi bazen düşünüyorum. Belki de senin hiç suçun yoktu. Belki ben seni olduğun gibi değil, olmamı istediğim gibi sevdim. Ve bu yüzden kaybettim. Çünkü kimse, başkasının eksikliğini tamamlayarak var olamaz. Bir defterim var. Her gece birkaç cümle yazıyorum. Yazdıklarımı kimse okumayacak. Belki bir gün, biri bulur. Ama o zaman bile anlamayacak. Çünkü bazı acılar sadece yaşanır. Anlatılmaz. Bazen seni unutmak istiyorum. Ama sonra korkuyorum. Unutursam, seni bir kez daha kaybedeceğim. Bu yüzden acıya tutunuyorum. Belki tuhaf geliyor ama, bu acı bana seni hatırlatıyor. Yokluğun kadar gerçek bir şey yok şu hayatta. Geceleri çok sessiz oluyorum. Zaman durmuş gibi. O anlarda nefes almak bile zorlaşıyor.Sanki ciğerlerim seni arıyor hâlâ. Bir isim kadar ağır bir nefes taşıyorum.
~•~
Sabahları artık daha erken uyanıyorum. Uyku kendiliğinden bitiyor, sanki içimde bir zil çalıyor. Pencerenin kenarına oturup dışarıyı izliyorum. Sokağın ucunda bir kadın, çocuğunu okula bırakıyor. Küçük elleri büyük bir çantayı taşıyor. Kadının yüzünü göremiyorum ama o telaşlı yürüyüşü, o sabırla susan halini tanıyorum. Eskiden ben de öyleydim. Hep bir yere yetişmeye çalışırdım, bir şeyleri zamanında yapmak için çırpınırdım. Şimdi hiçbir yere geç kalmıyorum çünkü gidecek yerim yok. Gün, saat, anlam; hepsi birbirine karıştı. Evdeki duvarlar nefes alıyor sanki, her gün biraz daha bana yaklaşıyorlar. Sessizlik, kalın bir örtü gibi üzerime seriliyor. Bazen mutfağa gidiyorum, su ısıtıyorum, bardağı doldururken buhar yüzüme çarpıyor. O anda aklıma geliyor, eskiden sen bana kahve yapardın, fincanın kenarına dudağının izi kalırdı.
O izi silmeye kıyamazdım. Şimdi aynı fincanı hâlâ kullanıyorum ama içindeki kahve hiç ısınmıyor. Her yudumda biraz daha üşüyorum. Çekmeceleri açıyorum, eski notlar, yarım kalmış bir mektup, bir fotoğraf… Her şeye dokunuyorum ama hiçbir şey bana dokunmuyor. Belki de ben çoktan bir şeylere dönüşmeyi bıraktım. Kendime bakınca tanımadığım bir yüz görüyorum. Aynı gözler ama içi boşalmış. Aynı eller ama tutacak bir şey kalmamış. İnsan birini kaybettikten sonra sadece o kişiyi değil, kendini de yitiriyor. Bunu kimse söylemiyor. Kaybın asıl ağırlığı sessizlikte. Günler geçtikçe azalmaz, sadece şekil değiştirir. Bir sabah gülümser gibi olursun, sonra bir ses, bir koku, bir kelime seni yine aynı yere çeker. O derin kuyuya. Benim içimde o kuyu artık ev gibi. Rahatım orada. En azından ne bekleyeceğimi biliyorum.
Bazen dışarı çıkıyorum, sokağın sonundaki parka gidiyorum. Çocuk sesleri, rüzgarda savrulan yapraklar, bir köpeğin havlaması. Her şey yerli yerinde ama hiçbir şey bana ait değil. Bir banka oturuyorum, yanımdan insanlar geçiyor. Kimse bana bakmıyor. O an fark ediyorum, görünmez olmuşum. Bu kötü değil. Görülmemek bir tür huzur gibi. Kimseden bir şey beklemiyorsun, kimseye açıklama yapmıyorsun. Kendi yalnızlığınla barışıyorsun. Ama geceleri o barış bozuluyor. Gözümü kapattığım anda senin sesin geliyor. “Buradayım” diyorsun. Elimi uzatıyorum ama hiçbir şey yok. Sadece rüzgar, perdeyi hafifçe oynatıyor. O kadar gerçek ki, bir an inanıyorum. Sonra sabah oluyor, aynada yine ben. Aynı yorgun yüz, aynı sessiz gözler. İnsan bazen sadece yaşadığı için cezalandırılmış gibi hissediyor. Hayatta kalmak bile bir tür suç.
Bir gün dayanamadım, seni bulabileceğim yerlere gittim. Eski sokaklara, durduğumuz köşelere. Her yer değişmişti. İnsanlar, tabelalar, hatta ağaçlar bile. Ama ben aynıydım. Sanki zaman herkesi geçti, sadece beni bıraktı. Bir vitrinin camına yansımam vurdu. O kadar tanıdık, o kadar yabancıydı ki. Orada uzun süre durdum.
Kendi yansımamla göz göze geldim. Sonra birden ağladım. Nedenini bilmiyorum. Belki hiçbir şey değişmediği için. Belki her şey değiştiği için. Eve dönerken yağmur başladı. Şemsiye yoktu. Islanmak iyi geldi. Su yüzümden akarken, senin ellerini hissettim. Gerçek değil biliyorum ama kalbim ayırt etmiyor. Eve vardığımda her şey daha sessizdi. O gece ışığı kapatmadım. Sanki karanlıkta daha da kaybolacaktım. Bir süre sonra anladım; seni hatırlamak, seni kaybetmekten daha acı. Çünkü hatıralar asla ölmez. Onlar hep aynı tazelikte kalır, sen yaşlandıkça bile. Ve bu, insanı yavaşça çürütür. Bir sabah kalktım, aynaya baktım ve gülümsemeye çalıştım. Komik geldi.
Yüzüm bu kadar yabancılaşmış mıydı? Belki de içimdeki ben, çoktan çekip gitmişti. Geriye kalan sadece bir gölgeydi. O gün evden çıkmadım. Sadece defterimi aldım, yazmaya başladım. Ne yazdığımı bilmeden. Kelimeler akıyordu. Sanki kalbim konuşuyordu. Her cümlede bir iz, bir yara izi. Yazarken fark ettim, seni değil kendimi anlatıyorum aslında. Çünkü seninle birlikte en çok beni kaybetmiştim. Ve belki bu yazı, kendimi bulmanın son denemesiydi.
Zamanın içinden geçiyorum ama hiçbir yere varamıyorum. Her şey bir daire gibi, başladığı yere dönüyor. Sabah oluyor, akşam oluyor, ben hep aynı yerdeyim. İçimde bir sessizlik büyüyor. Artık konuşmak istemiyorum. Sanki kelimeler fazlalık. Ne söylesem eksik kalıyor. İnsan bir noktadan sonra anlatmanın faydasız olduğunu anlıyor. Çünkü kelimeler, yaşananların ağırlığını taşıyamıyor. Sustukça daha çok hissediyorsun. Sustukça gerçekleşiyor her şey. Bu sessizlikte kendimi dinlemeyi öğrendim. Önce ürkütücüydü. Kendi iç sesimi duymak, bütün hatıraların tek tek ortaya çıkması.
Ama zamanla buna alıştım. Artık kaçmıyorum. Çünkü kaçmak, hatırlamayı daha da büyütüyor. Ne kadar bastırırsan o kadar derinden yankılanıyor. O yüzden durdum. Olduğum yerde kaldım. Biraz zaman geçince fark ettim, artık seni aramıyorum. Fotoğraflar, mektuplar, sesin, kokun; hepsi var ama ben eskisi gibi tutunmuyorum. Çünkü anladım, tutunmak yaşatmaz. Sadece sürükler. Ve ben artık sürüklenmek istemiyorum. İnsan kaybı kabullendiğinde, bir tür özgürlük başlıyor. Acı hâlâ orada, evet, ama artık yönetmiyor. Artık yönünü kaybettiren o rüzgâr gibi değil. Daha çok sessiz bir gölge gibi. Hep var, ama engel değil. Bazen gün içinde bir an geliyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi hissediyorum. Kahvemi karıştırıyorum, dışarıdaki sesleri duyuyorum, hatta gülüyorum. O an korkuyorum. Çünkü mutluluk bile suç gibi geliyor.
Sonra sakinleşiyorum. Belki insanın iyileşmesi böyle bir şeydir. Kırık kalmaya alışmak. Kırıkla yürümeyi öğrenmek. Artık hatıralardan korkmuyorum. Onlar da benim bir parçam. Her biri bir iz, her biri bir ders. Seni kaybettim, ama seni sevdiğim hâlimi kaybetmedim. O hâl, bende kaldı. O hâl, hâlâ beni insan yapan şey belki. Birini bu kadar sevmiş olmak, birini böyle anmak. Artık acı değil sadece. Bir çeşit minnettarlık gibi. Seni sevdiğim yıllar bana kim olduğumu öğretti. Nasıl kırıldığımı, nasıl ayağa kalktığımı. Şimdi dönüp bakınca görüyorum; o kadar çok ağlamamın sebebi, kaybetmekten çok anlamaktı. Bir insanı, bir duyguyu, bir gerçeği. Hayatın kendisinin geçici olduğunu. Şimdi anlıyorum, “Düş” sadece bir isim değil.
Her şey bir düş aslında. Yaşadıklarımız, sevdiklerimiz, acılarımız, hepsi bir rüya gibi gelip geçiyor. Bir an gerçek sandığın şey, bir bakıyorsun yok. Geriye sadece his kalıyor. Ve his, bazen en ağır gerçek oluyor. İnsan uyanınca değil, unuttuğunda kayboluyor. Ben artık unutmuyorum. Ama hatırlamak da eskisi kadar acıtmıyor. Çünkü artık kendimi suçlamıyorum. O günkü ben, elinden geleni yapmıştı. Her şey eksik kaldı ama samimiydi. Şimdi biliyorum, bazı hikâyeler yarım kalmak için başlar. Bazı insanlar sadece bir süreliğine gelir, sonra gider. Onlar kalmaz ama izleri kalır. Ve bazen o izler, bir insanın en sağlam yeridir.
Ben o izlerle yaşamayı öğrendim. Artık geçmişi düzeltmeye çalışmıyorum. Çünkü geçmiş düzeltilemez. Sadece anlaşılır. Belki de affetmek dediğimiz şey, bunu kabul etmektir. Kimseyi değil, kendini affetmek. Hatalarınla, eksiklerinle, bütün yanlışlarınla bir bütün olduğunu görmek. Bu fark ediş bana tuhaf bir huzur getirdi. Artık acı çekiyorum ama eskisi gibi yanmıyorum. Daha çok sessiz bir sızı gibi. Kalbimin bir köşesinde hep var ama beni yutmuyor.
Bazen pencereden dışarı bakarken seni düşünüyorum. Artık ağlamıyorum. Sadece gülümsüyorum. Çünkü o kadar gerçeğin arasında, sen benim en güzel yalanımdın. Ve bazı yalanlar, hakikatten daha yaşatıcı. İnsan her zaman gerçeğe dayanamaz. Biraz hayal, biraz düş gerekir. Belki bu yüzden adı “Düş”. Çünkü ben bu hikâyede kaybolmadım, sadece uykudan uyanmadım. Hâlâ o sınırdayım. Gerçekle rüyanın arasında. Ama artık korkmuyorum. Çünkü öğrendim, kaybetmek dünyanın sonu değil. Asıl son, hissetmemek. Ben hâlâ hissediyorum. Hâlâ hatırlıyorum. Hâlâ yaşıyorum. Eksik, ama gerçek.
Bir gün biri bana “neden yazıyorsun” diye sorsa, cevabım hazır: unutmamak için değil, yeniden hatırlayabilmek için. Çünkü bazı anılar, sadece yazınca nefes alır. Yazdıkça biraz daha var oluyorsun. Belki bu yüzden “Düş” beni
Bölüm etkileşimi
