1. bölüm · DÜĜÜMLÜ HAFIZA
1.bölüm
Bismiallah alrahmen elrahim...
Başlıyoruz!
☄️
Geçmiş.....
Ankara
2019/şubat/12
Dünden beri lojmandaki hareketlilik dinmiyordu; her yer dip köşe aranıyordu. Bir annenin çığlıkları ise dinmiyordu; tüm lojman kadınları onun yanında toplanmıştı.
Nurgül elini sertçe göğsüne vurdu. "NEREDE!" diye bağırdı. Acıyla kalbi kavruluyordu; acı ve korkudan nefesi göğsüne batıyordu. Yanındaki Hatice Hanım onu tutup koltuğa oturttu. "Nurgül yapma kuzum, bulurlar," dedi. Hatice, arkadaşının bu haline bakarak içi yana yana konuştu."Bulurlar değil mi, bulurlar..." hıçkırarak konuştu; sesinde umut kırıntıları vardı. Nefesi kesilmeye başladı. "FATMA, GİT HEMEN SU GETİR!" diye bağırdı Selma kızına. Hızlıca Nurgül'ün yanına oturdu, alnına yapışmış saçlarını çekti. "Nurgül yapma, sakin ol. Bak, her yerde arıyorlar," diyerek arkadaşını göğsüne çekti Selma. Nurgül'ün ağlaması şiddetlendi: "ALLAH'IM NE OLUR!.."
Fatma titreyen elleriyle bir bardak su getirdi; suyun yarısı ellerine dökülmüştü. Gözleri dolu doluydu, akan gözyaşlarını hızlıca siliyordu. Biricik arkadaşı, sırdaşı.
GECE KILIÇ dünden beri yoktu.
Aynı yaştalardı, on sekiz yaşındalardı. Fatma, suyu Nurgül ablasına uzattı.
Gece Kılıç; Yarbay Metehan Kılıç ve öğretmen Nurgül Kılıç'ın ilk ve tek çocuklarıdır.
Dün sabah babasının yanına, karargâha gitmiş ve ondan sonra görülmemişti.
Metehan Kılıç mahvolmuş bir şekilde içeri girdi; gözleri kıpkırmızı, omuzları çökmüştü. Zar zor ayakta duruyordu; dünden beri her yerde kızını arıyordu. Arkasından, aynı askeri lisede okumuş olduğu en yakın arkadaşı Albay Reşat Kozcu girdi ve elini omzuna koyup sıktı. İkisi salonun ortasında dikildi.
Nurgül hızlıca kocasına koştu, neredeyse düşüyordu. Titreyen sesiyle, kocasının yakasını tüm gücüyle kavramış bir halde konuştu:
"Nerede? Buldun değil mi Metehan, buldun kızımızı?"
"Nurgül'üm... Bulacağım, söz..."
Yarbay Metehan Kılıç'ın sesi ilk defa titredi. Karısını kendisine çekip saçlarına sert bir öpücük kondurdu. Nurgül'ün gözyaşlarını boynunda hissediyordu; gözlerini kapattı, kendi gözyaşları da akmaya başladı.
Metehan, kızının kaybolmadığını, kaçırıldığını biliyordu. Nurgül de aynı şekilde, hatta herkes biliyordu; çünkü bunu dile getirirlerse Gece'nin çoktan öldürülmüş olma ihtimalini de kabul etmiş olacaklardı.
☄️
Günümüz...
2022/aralık/6
Lübnan'ın terk edilmiş bir köyü...
Odanın köşesinde, zamanın uğramayı unuttuğu bir eşya gibi öylece duruyordu. Bakışları, karşıdaki boş duvarda asılı kalmış bir çiviye mühürlenmişti; ama o çiviyi değil, o çivinin arkasındaki koca bir hiçliği izliyordu. Gözbebekleri, artık ne bir ışığın parıltısını ne de bir umudun gölgesini barındırıyordu; feri sönmüş, derin bir kuyunun dibindeki durgun sular gibi hareketsiz ve karanlıktı.
Aldığı nefesler, yaşama tutunmak için değil, sadece bedenin biyolojik bir mecburiyetini yerine getirmek içindi. Göğüs kafesinin her yükselişi, ona taşımaktan yorulduğu o ağır yükü hatırlatıyor, omuzları bu görünmez ağırlığın altında her geçen gün biraz daha çöküyordu. Ellerini dizlerinin üzerine öylece bırakmıştı; parmak uçları artık dünyaya dokunmak, bir tene değmek ya da bir kalemi kavramak arzusunu çoktan yitirmişti.
Zihnindeki gürültü yerini ürkütücü bir sessizliğe bırakmıştı. Eskiden canını yakan anılar bile şimdi silik birer sis bulutundan ibaretti. Ne geleceğin bilinmezliği onu korkutuyor ne de geçmişin pişmanlıkları onu hırpalıyordu. Duygular, kıyıya vurmaktan vazgeçmiş yorgun dalgalar gibi içine çekilmişti. Onun için sabahın ilk ışıklarıyla gecenin zifiri karanlığı arasında hiçbir fark kalmamıştı; zaman, içinde akıp gideceği bir nehir değil, üzerine yığılan bir toprak yığınıydı.
Gece, adı gibi bir karanlığa mahkûm edilmişti. Elleriyle baktı; korkunç ellerine...
Normal insanların on parmağı vardı; Gece’nin ise sekiz...
Öylece baktı ruhsuzca. Hiçbir şey hissetmiyordu; sıcak gözyaşlarını bile.
Tekrar baktı sağ el parmaklarına; olmayan yüzük ve küçük parmağına.
Garipti; hâlâ onların varlığını hissediyordu. Kesilen parmakları iltihap kapmıştı; tıpkı kerpetenle sökülmüş tırnaklarının yarası gibi.
Eli istemsizce boynundaki kolyeye gitti ve kolyeyi sertçe kavradı.
Soğuk zeminde, çaresizliğin en saf hâliyle cenin pozisyonunda kıvrılmış yatıyordu. Parmakları, sanki dünyada tutunabildiği son dal oymuş gibi, boynundaki kolyesine sıkıca kenetlenmişti.
Artık sadece ölümü bekliyordu; zihninin boşluklarında yankılanan, yaşamaya dair tek bir somut sebep bile bulamıyordu. Sahi, neden buradaydı? Onu bu karanlık hücreye hapseden, kimliğini bilmediği o gölgeler kimdi? Hiçbirinin cevabı yoktu.
Yemeklerine karıştırılan o ağır, uyuşturucu ilaçlar zihnini bir sis perdesi gibi örtmüştü. Geçmişine dair her şey silinmiş, geriye sadece ruhunu ezen bir boşluk ve sorgusuz sualsiz bir itaat kalmıştı.
☄️
Lübnan
Sabahın ilk ışıkları henüz yeryüzüne düşmemişken, ormanın derinliklerinde, ağaçların arasına birer gölge gibi sızmış yedi siluet... Ölüm kadar sessiz, bir o kadar da heybetliydiler. Üniformalarındaki al sancak, sadece göğüslerini kabartmıyor; onlara sarsılmaz bir irade veriyordu.
Onlar, vatanın görünmez kalkanı; KAYI TİMİ idi.
Binbaşı Kurtbey Karahan (Tim Komutanı)
Rütbe: Binbaşı
Timin çelik iradeli lideri. Stratejik dehası ve tecrübesiyle sadece emir vermez, timin kaderini tayin eder.
Üsteğmen Güler (Kod Adı: Asena)
Rütbe: Üsteğmen
Kurtbey’den sonraki en kıdemli subay. Bir hayalet kadar sessiz sızma operasyonlarında ve keskin istihbarat analizlerinde uzman.
Üsteğmen Sancak (Kod Adı: Aras)
Rütbe: Üsteğmen
Timin "uzak elçisi". Gözünü optik nişangâhtan ayırmayan, nefesini namluyla birleştiren usta bir keskin nişancı.
Teğmen Çakır (Mert)
Rütbe: Teğmen
Timin en genç subayı ve dijital kalbi. Teknoloji, siber harp ve kesintisiz haberleşme ondan sorulur.
Kıdemli Başçavuş Pala (Osman)
Rütbe: Astsubay Kıdemli Başçavuş
Timin yaşayan hafızası ve en tecrübeli ismi. Askeri hiyerarşinin orta direği, sahanın kurdu ve her bir askerin ağabeyi.
Astsubay Derman (Selim)
Rütbe: Astsubay Kıdemli Çavuş
Timin sıhhiyecisi. Ateş hattında ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duran, tıbbi müdahalelerin uzman ismi.
Uzman Çavuş Balyoz (Volkan)
Rütbe: Uzman Çavuş
Timin yıkıcı gücü. Fiziksel dayanıklılığı ve ağır silah kullanımındaki ustalığıyla, sahadaki en sert engelleri aşan isim
Üsteğmen Sancak, ağaçların gölgesine bir kurt kurnazlığıyla sızmıştı. Tüfeğinin soğuk metalini okşarken, silahına alçak bir sesle "biricik kızım" diye fısıldadı. Dürbünün dairesel camından çevreyi bir yırtıcı gibi süzdükten sonra yavaşça geri çekildi. Ormanın çam kokulu, temiz havasını ciğerlerine derin bir nefesle doldururken yüzüne o keskin, tavizsiz bakış yerleşmişti.
Tam o sırada, botlarının dibinde rüzgarla cilveli bir şekilde süzülen renkli çiçekleri fark etti. Dudaklarının kenarına, gözlerinin içine kadar ulaşan hafif bir gülümseme yayıldı. Ancak içlerinden bir tanesi vardı ki; Aras’ın yüreğine koca bir taş gibi oturdu. Şiddetli rüzgarın önünde zarifçe dans eden o küçük mavi çiçek... Mavinin o özel tonu, Aras’a iki aydır hasret kaldığı gönül yâreni Leyla’sının gözlerini hatırlatmıştı. Eldivenli elini ağır ağır kaldırdı, parmağındaki nişan yüzüğünün yerini usulca okşadı. Kayı Timi'nin keskin nişancısı, o an dünyanın en sessiz ve en derin özlemiyle baş başa kalmıştı.
Binbaşı Kurtbey kulaklığını açtı. "Sancak, odaklan!"
Sadece iki kelime... Ancak tüm timin anında toparlanmasına yetti. Binbaşı Kurtbey'in insanın içini titreten o buz gibi ses tonunu çok iyi bildikleri için, her biri gayriihtiyari kendilerine çeki düzen verdi. Aras, dik bir duruşla ve vakit kaybetmeden cevapladı
"Emredersiniz komutanım!"
O sırada Mert Çakır kulaklığını açtı. Sesindeki muzip tını, az önceki gergin havayı dağıtmak ister gibiydi.
"Hayırdır Sancak, aşk hasreti mi çekiyorsun?"
dedi gülerek. Aras, rütbe olarak Mert’ten daha üstte olsa da, aralarındaki sarsılmaz dostluk bu tür şakalaşmalara her zaman yer bırakıyordu.
Osman Pala, timin en büyüğüydü; herkesin saygıyla ve sevgiyle "abi" dediği kişiydi. Evliydi ancak eşi Aylin’le aralarındaki işler son zamanlarda sarpa sarmış, Aylin memleketin yolunu tutmuştu. Zihnine düşen eşinin hayaliyle birlikte göğsü daraldı, sıkıntılı ve derin bir iç çekti.
Selim Derman ise kendi kendine söylenip duruyordu: "Tim normal tim değil ki... Herkes aşk acısı çekiyor. Böyle tim mi olur be!" Bir yandan oflarken, yanındaki Volkan Balyoz bu siteme gülerek karşılık verdi. "Ne oldu komutanım? Yoksa o kızdan siz de mi ayrıldınız?"
Selim gözlerini devirerek, bıkkın bir sesle çıkıştı: "He ayrıldık, ne yapacaksın? Teselli niyetine bir kutu çikolata mı getireceksin? Siktir git başımdan!" Onun bu halleri, Volkan’ın keyfini daha da yerine getirmişti; kahkahası boşlukta yankılandı.
Asena Güler, soyadının aksine yüzünden tebessümü eksik etmeyen biri değildi; aksine, bakışları etrafı bıçak gibi kesiyordu. Gözlerini bir an bile karşısındaki evden ayırmadan alçak sesle sordu:
"Komutanım, Gece Kılıç’ın burada tutulduğundan emin miyiz?"
İki aydır dağlarda ayak basmadıkları yer kalmamıştı. Her seferinde üst makamlardan gelen emirlerle hareket etmişler, ancak her operasyonda hedeflerinden biraz daha uzaklaştıklarını hissetmişlerdi. Kurtbey, ciğerlerini Lübnan’ın nemli havasıyla doldurarak derin bir nefes aldı. Sesindeki sarsılmaz bir kararlılıkla, "Eminim," dedi.
Bu iki aylık süreçte Kurtbey’in emin olduğu tek şey konum değildi; aynı zamanda içeriden birilerinin Gece Kılıç’ın bulunmasını kasten engellediğini de anlamıştı. Bu yüzden Albay Metehan Kılıç ile bizzat görüşmüş, artık kendi başlarına hareket edeceklerine dair gizli onayı almıştı. Şimdi ise Lübnan’ın balta girmemiş ormanlarının derinliklerinde, terk edilmiş bir köydeydiler. Tim, içinde hareketlilik olan o eski evi nefeslerini tutarak gözlemliyor, pusuda sessiz birer gölge gibi bekliyordu.
Tim, az önceki şakalaşmaları ve fısıldaşmaları bir kenara bırakıp çelikten bir sessizliğe büründü. O an her birinin yüzü, az sonra başlayacak fırtınanın habercisi gibi sertleşti. Selim Derman, parmağı tetikte beklerken sabırsızlığını gizleyemeyen bir sesle sordu: "Komutanım, ne zaman harekete geçiyoruz?"
Kurtbey, gözünü dürbünden ayırmadan, "Birazdan," diye mırıldandı. Sesi, gece karasına çalan ormanda yankılanan soğuk bir metal tınısı gibiydi. "Etrafı iyice gözlemleyin. Gece Kılıç’ı oradan sağ salim çıkaracağız. Gerekirse hepimiz canımızı vereceğiz ama Metehan Albay’ın kızı evine dönecek. Eğer Gece Kılıç bugün kurtulmazsa, hepiniz kafanıza sıkın!"
Bu sözler bir emirden ziyade, bir yemin gibi döküldü dudaklarından. Kurtbey’in kehribar gözlerindeki bakış, buz tutmuş bir göl kadar hareketsiz ve bir o kadar tehlikeliydi. Timden, ormanın derinliklerinde uğuldayan rüzgarı bastıracak kadar gür ve tek bir ağızdan çıkan o ses yükseldi
"Emredersiniz komutanım!"
"Asena, sen sol taraftaki ağaçlık hattından sızıyorsun. O sert bakışlarını dürbüne sabitle; sol cenahtan uçan kuşu bile bana bildireceksin. Sessiz ol, gerekirse gölge ol ama o kanadı kimseye kaptırma."diye binbaşı Kurtbey emir vermeye başladı.
"Mert, sağ taraf sende. Şakayı bırak, gözünü kırpmadan evin giriş kapısının sağını kontrol altında tutacaksın. Herhangi bir hareketlilikte direkt baskı ateşi başlatıyorsun.Osman Abi, sen ve Selim arka tarafı tutuyorsunuz. Evin arka çıkışını tamamen kapatın. İçeriden kimsenin nefes alarak dışarı çıkmasına izin vermeyeceksiniz. Osman Abi, tecrübenle arkamızı sağlama al; Selim, sen de o sabırsızlığını tetikte kullan.Aras, Volkan; benimle geliyorsunuz. Ana girişten sızmayı biz gerçekleştireceğiz. Volkan, balyozunla o kapıyı açtığında Aras'la beraber içeri fırtına gibi dalacağız."
Tim, emri aldığı anda ormanın derinliklerinde birer hayalet gibi dağılarak mevzilerine doğru sessizce harekete geçti.
Asena, bir gölgeyi andıran çevikliğiyle sol kanada süzüldü. Islak yaprakların arasından geçerken tüfeğinin namlusu, hedefteki evin pencerelerini santim santim tarıyordu. Sert bakışları, Binbaşı'nın emriyle daha da keskinleşmişti; o artık sadece bir subay değil, timin sol gözüydü.
Mert, sağ cenahta pozisyonunu alırken az önceki muzip halinden eser kalmamıştı. Parmakları, dijital ekranlar yerine bu kez tüfeğinin gövdesindeydi. "Sağ kanat temiz, kapı kontrolümde," diye fısıldadı telsize. Sesi, bir teğmenin disipliniyle titremeksizin çıktı.
Osman Pala ve Selim, evin arka bahçesine bakan sık ağaçlık alana adeta kök saldılar. Osman Abi, yılların verdiği sükunetle sırtını bir meşeye yasladı; Selim ise sağlık çantasını hafifçe kenara itip tüfeğini sabitledi. İçeriden kimsenin çıkış bileti yoktu.
Kurtbey, elini havaya kaldırıp iki parmağını ileriye doğru büktü. Bu, "Harekete geç" işaretiydi.
Volkan , devasa gölgesiyle ana kapının yanındaki kör noktaya yanaştı. Nefes alışverişi, patlamaya hazır bir volkan gibi ritmik ve derindi. Binbaşı’nın göz kırpışıyla birlikte Volkan, tüm kas gücünü omzunda toplayarak kapıya yüklendi.
GÜM!
Menteşelerinden fırlayan kapı içeriye doğru yıkılırken, Aras ve Kurtbey birer yıldırım gibi içeri daldı. Aras’ın parmağındaki nişan yüzüğü, namlunun ısısıyla beraber sanki kalbinde bir kor gibi yanıyordu. Leyla’nın gözlerini hatırlatan o mavi çiçek artık çok uzaktaydı; şimdi sadece barut kokusu ve mutlak hedef vardı.
" ORTAYA ÇIKIN ORUSPU ÇOCUKLARI!"
Kurtbey’in sesi evin duvarlarında yankılanırken, içerideki toz bulutunun arasından ilk kurşunlar ateşlendi. Ama Kayı Timi için geri dönüş yoktu. Metehan Albay’ın emaneti Gece Kılıç, ya bu evden sağ çıkacaktı ya da bu orman hepsine mezar olacaktı.
🌱
AYYYY ILK BÖLÜM BITTI ÇOK HEYECANLIYIMMM UMARIM BEĜENIRSINIZ
BOL BOL Ne düşündünüzü yorumlara yazın
Sizce Gece neden kaçırıldı?
Kim kaçırmış olabilir?
