1. bölüm / 2
dokunmadan yanmak | isfad auBölüm 1 - Nikah Sonrası
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 - Nikah Sonrası
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapı kapandığında çıkan ses, düşündüğümden daha sert yankılandı.
Eski ahşabın tok bir öfkeyle birbirine vurması gibi bir sesti bu. Sanki dışarı çıkan son insan sadece kapıyı değil, odaya doluşmuş bütün bakışları, bütün duaları, bütün bedduaları, bütün zoraki hayırları da arkasında bırakıp gitmişti. Ses bir an duvarlara çarpıp geri döndü. Tavandaki kalın kirişlere vurdu. Sonra geldi, tam göğsümün ortasına yerleşti.
Bir anlığına herkesin hala içeride olduğunu sandım. Az önce üstüme yığılan bakışlar, fısıldaşmalar, yutkunmalar, “hayırlı olsun” derken bile gözlerini kaçıran yüzler… hepsi hala üstümdeymiş gibi hissettirdi. Zarife’nin ağzından dökülmeyen itirazlar, Şirin’in inatla ayakta tuttuğu cümleler, abimin sessizliğinin içindeki keskinlik… hiçbiri odadan tam çıkmamış gibiydi.
Ama değildi.
Herkes gitmişti.
Odanın içi boşalmıştı.
Ve boşalan her yer gibi, olduğundan daha büyük görünüyordu şimdi.
Duvardaki gölgeler uzamıştı. Tavanda asılı duran solgun sarı ampul, ışığını cömertçe değil de tereddütle veriyor gibiydi. Sanki o bile bu odada kime ne kadar görünürlük tanıması gerektiğinden emin değildi. Perdeler yarıya kadar çekilmişti. İnce tülün ardından akşamın koyu lacivert rengi içeri süzülüyor, odanın köşelerinde birikiyordu. Odanın içinde hala sabun, ıslak odun, çay, soğumuş kalabalık ve üzerime sinmiş gelinlik kumaşı kokusu vardı.
Geriye sadece ben kalmıştım.
Ve İso Furtuna.
Yerimden kıpırdamadım. Kıpırdarsam bir şeylerin gerçekten başladığını kabul etmek zorunda kalacakmışım gibi hissettim. Oysa ben henüz hiçbir şeyin başladığını kabul etmek istemiyordum. Başlangıçlar umut taşırdı. Ben bu odada umuttan çok tuzak görüyordum. İki aile arasında sıkışmış bir anlaşma. Kanı durdurmak için üstüme geçirilen beyaz bir kumaş. Adı nikah olan ama içinde aşk bulunmayan bir mecburiyet.
Başımı yavaşça kaldırdım.
O zaten bana bakıyordu.
Bakışı sabit değildi ama kaçmıyordu da. Gözleri yüzümde bir yerde duruyor, sonra bir düşünceyle kayar gibi olup yine bana dönüyordu. Sanki o da ne yapması gerektiğini tam olarak bilmiyordu. Bu garipti. Çünkü İso Furtuna genelde ne yapacağını bilen adamlardandı. En azından öyle görünürdü. Konuşurken bir kendinden eminlik yayardı etrafa. Sanki her lafı ya dalga geçmek ya da birini köşeye sıkıştırmak için yerli yerinde hazırdı. Sanki hiçbir durumda afallamazdı.
Şimdi afallıyordu.
Ya da en azından ilk defa afallayan birine benziyordu.
Bu durumdan memnun olmam gerekirdi belki. Düşmanımın şaşkınlığında bir tatmin bulmalıydım. Ama bulamadım. Çünkü o şaşkınlık bendeki huzursuzluğu azaltmak yerine büyüttü. İnsan nefret ettiği birini belli kalıplara oturtmaya alışıyor. Düşman sert olur. Sinsi olur. Kavgacı olur. Alaycı olur. Ama durup da ne yapacağını bilmez gibi bakmaz. O bakış, düşmanlıktan daha tehlikeli bir şeydi. İnsanı tetikte tutan öfke değil, çözülmesi zor belirsizlikti.
Gözlerim istemsizce yüzünden aşağı kaydı. Geniş omuzlarına, ceketinin altında gerilen kollarına, ellerine… sonra tekrar gözlerine döndüm.
Çok yakındı.
Gereğinden fazla.
Aramızdaki mesafe, iki yabancının paylaşması gereken mesafe değildi. İki düşmanın hiç paylaşmaması gereken bir mesafeydi. Birbirinden hoşlanmayan insanların arasına soğukluk girer. İnsan mesafesiyle de nefret eder. Ama o, sanki bu odanın ona tanıdığı alanı daraltmak ister gibi yakın duruyordu. Bir adım daha atsa nefesini duyacak kadar. Biraz daha uzun baksa sinirimin nereye vuracağını anlayacak kadar.
“Niye bu kadar yakın duruyor?” diye düşündüm. Bir adım geri atmak istedim. Atmadım.
Nedense atmadım.
Belki geri çekilirsem yenilmiş gibi hissedeceğim içindi. Belki bu odada ilk geri adımı atan taraf olmak istemediğim içindi. Belki de… daha kötüsü… onunla aramdaki mesafeyi asıl rahatsız edici yapan şeyin yakınlığı değil, o yakınlığa rağmen kaçmıyor oluşum olduğunu kendime itiraf etmek istemediğim içindi.
Sessizlik uzadıkça uzadı.
Rahatsız edici bir sessizlik değildi. Daha kötüsüydü. İçine çekildikçe ağırlaşan, nefes almayı zorlaştıran, insanın en küçük hareketini bile abartılı hale getiren bir sessizlikti. Kumaşın hışırtısı, bir bileziğin kolumda yer değiştirmesi, onun nefes alırken burnundan verdiği havanın sesi bile fazla belirginleşmişti.
Derin ve sert bir nefes verip ilk o konuşan o oldu.
“Bitti.”
Söylerken sesi sakindi. Sanki biraz önce hayatımızı değiştiren bir şey olmamış da, sıradan bir işi bitirmiş gibi. Sanki herkesin önünde adlarımızı birbirine bağlayan o birkaç cümle, sadece kapatılması gereken bir dosyaymış gibi.
İçimden istemsizce kısa, kuru bir gülüş yükseldi.
“Başladı.” dedim.
Sesim beklediğimden daha net çıktı. İnce de değildi, titrek de. Bu hoşuma gitti. En azından sesim bana ihanet etmiyordu.
Kaşları hafifçe kalktı. Sonra yüzüne o tanıdık ifade yerleşti. Alaycı, rahat, sinir bozucu. O ifadenin asıl amacı karşısındakini küçümsemek değildi belki. Daha çok kendi dengesini geri çağırmak gibiydi. Kendisini yine bildiği yere yerleştirmek. Sanki ben hala benim demek için yüzüne takındığı bir maske.
“Seninle hiçbir şey başlamaz, Fadime Koçari. Furtuna mı demeliydim?”
Adımı söyleyiş şekli, sinirlenmem için yeterliydi. Hele soyadım…
Fadime Koçari.
Furtuna… Her harfini bilerek koyuyordu sanki. Bana kim olduğumu hatırlatmak için değil, bana kim olmadığını kendine hatırlatmak için.
Sinirlendim.
Ama bu sefer sadece ona değil, kendime de.
Çünkü sesinde küçümseme kadar başka bir şey daha vardı. Sakinlik. Tehlikeli bir sakinlik. İnsanı itip kakmadan da köşeye sıkıştırabilen bir rahatlık.
“Ben de aynısını diyordum zaten.” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. “Sen benim kocam değilsin. Burada başlayan şey bir oyun.”
Sözler ağzımdan çıkarken içimde tuhaf bir boşluk oluştu. Sanki söylemem gereken bir şeyi değil de, söylemem gerekenin tam tersini söylemişim gibi. Kelimeler dışarıda güçlü duruyordu ama içimde yankıları bulanıktı. Yine de geri almadım. Geri almak zayıflıktı. Üstelik doğru olan da buydu. O benim kocam değildi. Kocam dediğin adam seçilirdi. İstenirdi. Hayatına senin rızanla girerdi. Üstüne bir gecede karar verilen, iki aile arasında kanı durdurmak için önüne sürülen adam değil.
Bir saniyelik bir duraksama oldu.
Çok kısa.
Ama fark ettim.
Bakışları yüzümde bir yere sabitlendi. Sonra bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe zaten azdı. O adımla birlikte neredeyse yok oldu. Nefesimi düzenli tutmaya çalıştım.
Başaramadım.
Göğsüm bir anlığına fazla hızlı indi kalktı. Bunu fark etti mi etmedi mi bilmiyordum. Fark etmediyse şanstı. Fark ettiyse de bunu ona belli etmemeye daha çok dikkat etmem gerekiyordu.
“Sen de benim karım değilsin.”
Sesi alçaktı. Ama kelimeler fazlasıyla netti. Öfkeyle söylenmemişti. İnatla da değil. Daha kötüydü. Gerçekten düşünülerek söylenmişti. Gözlerim gözlerinde kaldı.
Kaçırmadım.
Kaçıramadım.
Bakışlarında meydan okuma vardı ama onun altına gizlenmiş başka bir şey de vardı. Sanki beni sinirlendirmekten keyif alıyordu ama sadece bu değildi. Sanki verdiğim her tepkinin nasıl biri olduğumu ona biraz daha gösterdiğini biliyor ve bunu izliyordu. Bu his beni daha çok rahatsız etti. Öfke kolaydı. Ama izlenmek… çözümlenmek… bu başka bir şeydi.
“Güzel.” dedim. Dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı. “Anlaştık.”
Geri çekilmek istedim. Yine çekilmedim. İşin tuhafı o da çekilmedi. Bu kadar yakın durmak da mantıklı değildi. Ama kimse mantıklı davranmıyordu.
Oda da mantıklı değildi zaten. Birkaç saat öncesine kadar bana ait olmayan, şimdi de ait hissettirmeyen bu yer, duvarda asılı eski işlemeler, yerdeki halının koyu desenleri, odanın başucunda duran pirinç su ibriği, duvardaki küçük aynanın karşısında unutulmuş tarak… her şey bana gelin odası gibi davranmamı bekliyordu. Oysa ben gelin gibi hissetmiyordum. Ben daha çok yanlışlıkla başkasının hayatına bırakılmış biri gibi hissediyordum.
“Rol bu.” dedi. “Unutma.”
Sanki sadece dışarıdakiler için burada olduğumuzu, bu nikahın bir anlaşma olduğunu, asıl oyunun şimdi başladığını bana değil de kendine hatırlatıyordu. Gülümsedim.
“Sen unutma, Furtunacuk.” dedim. “Ben rol yapmam. Bunun sahte bir evlilik olduğunu herkes biliyor.”
Bu lakabı bilerek öyle söyledim. Küçümser gibi. Sinir bozucu gelecek kadar hafif. Konuşurken sesime biraz Karadeniz’in o iğneleyen alayını kattım. Dizginlenmiş bir öfke gibiydi. İnsan bazen bağırmaz, sadece kelimeleri biraz daha sivriltir.
Başını hafifçe yana eğdi. Beni inceliyordu. Gerçekten inceliyordu. Sanki söylediğim şeyi değil, söylemediğim şeyi anlamaya çalışıyormuş gibi.
“Yaparsın.” dedi sonunda. “Yapmak zorunda kalırsın.”
İçimde bir şey kıpırdadı. Rahatsız edici, tanıdık bir his. İnsan mecbur bırakılmaktan nefret eder. Ben ederdim. Çocukluğumdan beri. Hayat beni zaten yeterince köşeye sıkıştırmışken bir de İso Furtuna çıkıp bana neyi yapmaya mecbur kalacağımı söylerse, onu o anda bu odadan kovmak istemem çok normaldi.
“Zorunda kalmam.” dedim.
“Kalınca ne yapacaksın?”
Bu soruda bir tuzak vardı. Korku aramıyordu. Kararlılık da değil. Benim sınırlarımı arıyordu. Cevap vermedim. Çünkü o an cevap vermek istemediğim tek şey buydu. Zorunda kalınca ne yapacağımı en iyi ben biliyordum. Susardım. Katlanırdım. Gözümü dikerdim. Gerekirse canımı acıtan şeyin üstüne kendim yürürdüm ama belli etmezdim. Bunu ona niye verecektim?
Bakışları yüzümde dolaştı. Çok kısa bir an dudaklarıma takıldı. Sonra tekrar gözlerime döndü. Fark ettiğimi fark etti. Gülümsedi. İşte o anda sinirlerim gerildi. Bu sefer ben hareket ettim.
Aramızdaki o son mesafeyi de ben kapattım. O kadar değil ama. Dışarıdan bakınca hala makul görünecek kadar. Ama benim sinirimi, onun da dikkatini bir anda aynı yere toplayacak kadar.
“Ula bana bak.” dedim, işaret parmağımı yüzüne doğru kaldırarak. Sesim alçaktı ama keskinliği saklamıyordu. “Sen benim neyimsin biliyor musun?”
Bekledi. Sanki ne diyeceğimi gerçekten merak ediyormuş gibi.
“Hiçbir şeyimsin.”
Cümle ağzımdan çıktığı an içimde bir boşluk daha oluştu. Bu sefer daha derin. Daha rahatsız edici.
Yalan. Bunu ona söylemedim. Ama kendime söyleyemedim de.
İnsan birinden nefret ederken bile ona bir yer ayırıyor içinde. Hele o kişi hayatını bir gecede altüst etmişse, o hiçbir şey lafı gerçek olmuyor. Tam tersi oluyor. Hiç istemediğin halde bir şey oluyor. Sinir oluyor. yük oluyor. aklında dolanan bir ses oluyor. Düşmanın bile olsa, “hiçbir şey” olamıyor.
Gözlerim bir anlığına kaydı. Sonra tekrar ona döndüm.
Hala çok yakındı.
Hala çekilmiyordu.
“Niye çekilmiyor?” diye düşündüm.
“Niye ben çekilmiyorum?” diye tekrar düşündüm.
Kalbim hızlandı. Sinirden. Sadece sinirden. Ama içimdeki başka bir ses, bunu o kadar da inandırıcı bulmadı.
Onun yüzüne bakarken bazı şeyler can sıkıcı biçimde netleşiyordu. Griye çalan o mavi bakışlarında bir meydan okuma kadar dikkat de vardı. Yüzünde düğünden kalma yorgunluk vardı ama üstüne de yapışmıyordu. Yakın olunca fark ettim, çenesinin kenarında yeni beliren sertlik, kaşlarının arasındaki ince çizgi, günün içinde defalarca dişini sıkmaktan oluşmuş gibi duran o ifade… hepsi onu daha öfkeli değil, daha gerçek yapıyordu. Bu, işimi zorlaştırdı.
Düşmanı çirkin görmek kolaydır. Kibirli görmek daha da kolaydır. Zalimin yüzüne sertlik yakıştırmak kolaydır. Ama karşında nefret etmen gereken adam dururken onun yüzünde başka şeyler de seçmek… bu sinir bozucuydu.
“Böyle bakma bana.” dedim, fark etmeden.
Kaşları hafifçe kalktı. “Nasıl bakıyorum?”
“Gıcık gıcık.”
Dudaklarının bir kenarı kıvrıldı. “Demek bir bakışımdan anlıyorsun.”
“Anlaşılmayacak gibi değil.”
“İyi. Sen de öyle bakıyorsun.”
“Nasıl bakıyorum?”
“Öldürmeye karar vermiş de sırası gelinceye kadar sabreden biri gibi.”
Gözlerimi kıstım. “İyi anlamışsın Furtunacuk. Sana sıra gelirse haber veririm.”
“Merakla beklerim, Fadime Furtuna.”
Adımı yine öyle söyledi. Bu kez daha yavaş. Sanki ağzında çevirip bıraktı.
Sinirimin tam ortasına basıyordu. Bunu bilerek yapıyordu. Ama onu daha da sinir bozucu yapan şey, bunu yaparken sesinde bir kabalık olmamasıydı. Bağırsa daha kolaydı. Kabalık etse daha kolaydı. Oysa o, sanki beni kızdırmanın en temiz yolunu bulmuştu. Eskiden ne güzel çeyrek mafya derdi…
“Adımı ağzına alma öyle.” dedim.
“Nasıl alayım?”
“Mümkünse hiç alma.”
“Olmaz. Mecbur kalacağım.”
“Niye?”
“Dışarıda rol yapacağız ya. Hani ben senin kocan değilim, sen benim karım değilsin ama herkes öyle sanacak ya. O sebepten.”
Bu sefer alay eden bendim. “Çok hevesli konuştun.”
“Sen de çok alındın.”
Sinirim öyle bir yerden vurdu ki istemsizce ellerimi göğsümde birleştirdim. Bu hareket kendimi korumak için miydi, ona karşı daha dik durmak için mi bilmiyordum. Belki ikisi birden.
“Bak.” dedim. “Şunu en baştan anlayasın. Dışarıda ne denirse densin, içeride sen bana hiçbir şey söyleyemezsin. Ben sana hesap vermem. Ben nereye otururum, ne zaman konuşurum, nasıl bakarım, ne hissederim… sana kalmaz.”
Bakışları bir an ciddileşti. Gerçekten ciddileşti. İlk defa alay etmeden konuştu. “Ben de senden hesap vermeni beklemiyorum zaten.”
Bu cevap beklediğim gibi değildi. Bir an tereddüt ettim.
“O zaman bu kadar rahat konuşma.” dedim hemen ona yer bırakmamak için.
“Rahat değilim.”
Sesi alçalmıştı.
İnanmak istemedim.
Ama yalan söylese yüzü daha kolay ele verirdi gibi geldi bana. Çünkü insan bazı kelimeleri eğip bükebilir ama bedeni hep işin içine karışır. Omzundaki sertlik, duruşundaki dikkat, ellerini iki yana salmış gibi görünse de aslında kendini tuttuğu belli olan hali… rahat değildi. Sadece rahatmış gibi duruyordu.
Bir an ikimiz de sustuk.
Dışarıdan uzak sesler geliyordu. Konakta biri bir şeye seslenmişti. Alt katta bir kapı çarptı. Mutfaktan tencere kapağına benzeyen ince bir metal sesi geldi. Hayat bizim bu odada birbirimizin karşısında donup kalmamızı umursamadan akmaya devam ediyordu. Bu da tuhaftı. Çünkü bana göre dünya en azından birkaç saatliğine durmalıydı. Ben istemeden bir Furtuna’yla evlenmişken, gökyüzünün de biraz şaşırması gerekirdi.
Ama hayat böyleydi. Senin felaketin başkasının akşam çayıyla aynı saate denk gelebiliyordu.
Gelinliğimin eteği ayak bileklerime dolaşıyordu. Kumaş ağırlaşmıştı sanki. Gün boyu üstümde taşımaktan değil sadece, herkesin yüklediği anlam yüzünden. Beyaz, insanı hafif göstermek yerine bazen daha da ağırlaştırıyordu. O anda üstümdeki her iğneyi söküp atmak, saçımı dağıtmak, bütün bu görüntüden kurtulmak istedim.
Sanki bunu anlamış gibi gözleri omzuma kaydı.
“Çıkar şu şeyi istersen.” dedi.
Kaşlarım çatıldı. “Ne?”
“Şu gelinliği. Rahat değilsin.”
Bir an ona bakakaldım.
Bu beklemediğim ikinci şeydi.
Alay etmesini, laf sokmasını, üstüne yakıştı gibi sinir bozucu bir şey söylemesini beklerdim. Ama bunu değil.
“İlgilendirmez seni.”
“Doğru.” dedi hemen. “Yine de rahatsız görünüyorsun.”
“Nasıl göründüğümden sana ne, göründüğümle ilgilenme.”
“Zaten sorun o. Göründüğün şeyle olduğun şey aynı değil.”
Bu sefer içimdeki öfke bir anlığına durdu. Çünkü bu lafı anlamadım. Ya da anladım da anlamamış gibi yapmak istedim.
“Ne demek o?”
Başını iki yana çok hafif salladı. “Boş ver.”
“Hayır, de.”
“Şu demek…” dedi sonunda. “Dışarıda herkese meydan okuyan Fadime Koçari’yla şu an gözünü benden ayırmayan Fadime Koçari aynı kişi. Ama ikisi de tam aynı yerden bakmıyor.”
Sanki yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Sinirden değil sadece. Yakalanmışlık hissinden.
“Sen çok konuşuyorsun.”
“Sen de çok şey saklıyorsun.”
“Senin ne sakladığımı bildiğini sanman bile haddine değil.”
“Bildim demedim.”
“İma etmen yetti.”
Dudaklarını birbirine bastırdı. O küçük, kısa hareketi fark ettim. Sanki o da kendi cümlesini geri yutmuştu. Sonra biraz daha geri çekileceğini sandım. Çekilmedi.
“Tamam.” dedi. “En baştan başlayalım o zaman.”
“Hiç başlamayalım.”
“Başladık bile.”
Yine aynı cümle. Yine aynı rahatsız edici doğruluk.
Bir an odaya göz gezdirdim. Yatağın üzerindeki işlemeli örtü, iki yastığın gereğinden fazla yan yana bırakılmış hali, komodinin üzerinde duran yarım bardak su, duvardaki küçük aynanın önüne iliştirilmiş kırık dişli tarak… her şey bizi bir çiftmişiz gibi göstermek için uğraşıyordu. Oysa odanın içindeki hava bile buna ikna olmamıştı.
“Ben burada kalmam.” dedim.
“Peki.”
Cevabı o kadar hızlı geldi ki hazırlıksız yakalandım.
“Peki ne demek?”
“Kalmazsın.”
“Yani?”
“İstersen ben de çıkarım.”
Bu sefer gerçekten afalladım.
İso Furtuna’nın meydan okuyacağını, laf çevireceğini, ben niye çıkıyorum diye dikleneceğini düşünmüştüm. Ama o, sanki bu odada kalıp kalmamakla ilgili bir gurur meselesi taşımıyordu. Bunu da sevmedim. Çünkü insan karşısındakini düşman yerine koyduysa, onun tahmin edilebilir olmasını ister. Tahmin edemedikçe siniri dağılır. Savunması kayar.
“Çık.” dedim hemen.
Gözleri bir an bana takıldı. Sanki gerçekten çıkmamı istiyor musun diye ölçtü. Ben de ölçüldüğümü fark edince daha dik baktım. Sonra başını salladı.
“Çıkarım.”
Dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. İşte o anda içimde çok saçma bir şey oldu.
Az önce gitmesini ben istemiştim. Ama o kapıya yönelince odanın içindeki hava birden değişti. Ağırlaştı değil, boşaldı. Sanki bütün gerilim onunla beraber hareket etmişti de, arkasında kalacak olan şey fazla sessizlikti. Fazla yalnızlık. Fazla düşünme payı.
“Dur.”
Kelime ağzımdan ben istemeden çıktı. Adımları durdu. Sırtı bana dönüktü.
Ben de bir anlığına kendime kızdım. Niye dur demiştim? Ne diyecektim şimdi? Kal mı? Gitme mi? Ben mi çelişkiliydim, yoksa bu odanın içine girdiğimizden beri her şey mi eğri duruyordu?
Yavaşça bana döndü.
“Ne oldu?”
Sesi bu kez daha düzdü. Daha dikkatli.
Ben de mecburen aynı dikkatle konuştum. “Çıkarsan millet anlar.”
“Ne anlar?”
“Bir şeyler anlar.”
Bir şeyler derken de gözlerimi kaçırdığımı fark ettim. Bu hoşuma gitmedi. Başımı kaldırıp daha sert baktım.
“Sen anladın işte.”
Uzun uzun bakmadı bu kez. Sadece anladı.
“Tamam.” dedi. “Kapının önünde otururum. Sabah biri görürse de derim ki, sen kovdun.”
“Ben seni kovmadım.”
“Az önce kovdun.”
“Çık dedim, kovmadım.”
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Tam gülümseme de denmezdi buna. Daha çok, içinden geçen şeyin bir köşesi yüzüne vurmuş gibiydi.
“İnce fark.”
“Sen anlamazsın.”
“Belki.”
Kapının yanında durdu. Elini koluna sürtüp ceketini düzeltti. Sonra odaya bir kez daha göz attı. Yatağa, pencereye, bana.
“Peki.” dedi yeniden. “Ne yapıyoruz?”
Bu soru ilk defa gerçekten birlikte kurulmuş bir cümle gibiydi.
Ne yapıyorduk?
İki düşman ailesinin çocukları olarak aynı odada duruyorduk. Birbirimize ait olmayan sıfatlar taşımaya zorlanmıştık. Dışarıda herkes bizim adımıza bir hikaye kurmuştu. İçeride ise ikimiz de o hikayeye inanmıyorduk. Ama inanmamak bile aramızdaki şeyi yok etmiyordu. Tam tersine daha görünür yapıyordu. Çünkü insan bazen bir şeyi inkar ettikçe ona daha çok yer açıyor içinde.
“Hiçbir şey yapmıyoruz.” dedim.
“İyi.”
“İyi.”
Yine sustuk.
Sonra ben, sanki ondan kaçmak için değil de kendimden kurtulmak için, aynanın karşısına yürüdüm. Gelinliğin ağır eteği arkamdan süründü. Küpelerim boynuma değdi. Aynadaki yüzüme baktım. Gün boyu kalabalığın içinde dik tuttuğum yüzüm şimdi yorgun görünüyordu. Gözlerimde uykusuzluk değil, başka bir şey vardı. Sarsılmışlık. Kızgınlık. Ve istemediğim bir başlangıcın gölgesi.
Arkamda hala onu hissedebiliyordum. Dönüp bakmadım. Ama orada olduğunu biliyordum. Bir insanın bakışı bazen tene değmez, yine de bütün sırtına yayılır. Aynadaki yansımamın içinde onu da gördüm sonunda. Kapının yanında duruyordu. Gitmemişti. Yaklaşmıyordu da. Sadece bekliyordu.
“Niye hala gitmedin?” dedim.
“Sen bir daha dur dersin diye.”
Dudaklarımı birbirine bastım. Sinirlenmem gerekiyordu.
Ama sinirlenmedim.
İşte bu daha tehlikeliydi.
O an anladım.
Bu iş bizim sandığımız kadar basit olmayacaktı.
Aynanın karşısında biraz fazla uzun kaldım. Yüzüme bakıyormuşum gibi duruyordum ama aslında bakmıyordum. Gözlerim kendime takılı kalmıştı, zihnim ise odanın içindeki tek gerçek şeye odaklanmıştı.
Arkamdaki varlığa.
İso Furtuna hala oradaydı.
Gitmemişti. Gideceğini söylemişti. Ama gitmemişti. Bu sefer ben dönmedim.
“Gidecektin.” dedim.
Sesim aynaya çarptı, geri geldi. Kendi kulağıma yabancı geldi. Sanki bu cümleyi ben değil de benden beklenen biri kurmuştu.
“Gitmedim.”
Cevabı kısa geldi. Ne bir açıklama, ne bir savunma… sadece bir gerçek gibi durdu odanın ortasında.
Dudaklarımı birbirine bastım.
“Niye?”
Bu sefer cevap vermedi. Ama cevap vermemesi, cevap vermesinden daha çok şey söyledi.
Çünkü o sessizlikte, gitmek istemedim cümlesi saklıydı. Ve ben o cümleyi duymak istemiyordum. Gözlerimi aynadan ayırdım. Yavaşça döndüm.
Hala kapının yanındaydı. Elini kapı koluna koymamıştı bile. Sanki çıkmayı gerçekten hiç düşünmemiş gibi duruyordu. Bu beni rahatsız etti. Çünkü az önce onu göndermek istemiştim.
“İyi.” dedim sonunda. “Kal.”
Kendi sesimden hoşlanmadım. Sanki izin veriyormuşum gibi çıkmıştı.
Kaşları hafifçe oynadı. Ama bir şey söylemedi. O da bir adım atmadı. Ben de. Yine o garip denge. Yine o mesafe.
Gelinliğin eteğini elimle hafifçe kaldırdım. Kumaş parmaklarımın arasından kaydı. Ağırdı. Gün boyu üzerimde taşımaktan değil sadece; üzerime yüklenen her şeyle birlikte ağırlaşmıştı.
Omuzlarımda bir şey vardı sanki. Görünmeyen ama hissedilen. Yavaşça fermuarı aramaya çalıştım. Bulamadım. Sinirim arttı. Bir kez daha denedim. Yine olmadı.
“Yardım edeyim mi?”
Sesi arkamdan geldi. Çok yakın değildi. Ama yeterince yakındı.
Bir anlığına nefes almayı unuttum.
“Gerek yok.”
Cevabım hızlı çıktı. Fazla hızlı.
“Ulaşamıyorsun.” dedi sakince.
“Ulaşırım.” dedim yine aşırı hızlı bir şekilde.
Bir kez daha denedim. Yine olmadı. Parmaklarım kumaşa takıldı. Sinirim daha da yükseldi. Bu kadar basit bir şeyi yapamamak… bu kadar basit bir şey yüzünden onun yardımını düşünmek zorunda kalmak… tahammül edemeyeceğim bir şeydi.
“İstersen-” diyecekti ki hemen sözünü kestim.
“İstemem.”
Bir adım attı. Sesini duydum. Aynadan bakasım yoktu. Sadece kendi gözlerime bakıyordum.
Adım sesiyle de donakaldım.
Yaklaşmasını istemiyordum. Ama tamamen uzak durmasını da istemiyordum. Bu daha da sinir bozucuydu.
“Fadime…” dedi derin bir nefes verirken. Adımı bu sefer farklı söyledi. Daha yavaş. Daha dikkatli.
“Dokunmam.” dedi ve devam etti. “Fermuarı çekerim, o kadar. Bakmam bile.”
Bu cümle.
Bu cümle beni olduğum yerde tuttu.
Çünkü bu, alıştığım bir şey değildi.
Bir erkek, özellikle İso Furtuna gibi biri, bu kadar açık bir sınır çizmezdi. Çizse bile bunu söylemezdi. Oysa o, bunu söylemişti. Bir an düşündüm. Sonra istemeden de olsa omuzlarımı gevşettim.
“Çabuk ol.” dedim. Sesim hala sertti. Ama bu sefer altında başka bir şey daha vardı. Kontrol. Kontrolü kaybetmemeye çalışma.
Arkamda durdu. Aramızda hala bir mesafe vardı. Ama o mesafe artık farklıydı. Parmaklarının kumaşa değdiğini hissettim. Tenime değil. Kumaşa. Ama yine de hissettim.
Fermuar yavaşça aşağı indi. Küçük bir ses çıkardı. O ses, odanın içindeki en net sesti. Sebepsizce nefesimi tuttum. Korkudan kalbim çok hızlı çarpmaya başladı.
Gerçekten dokunmadı.
Sözünü tuttu.
Fermuar en aşağı indiğinde eli geri çekildi ve arkasını döndü. Hemen. Hiç oyalanmadan.
“Oldu.” dedi sakince.
“Tamam.” dedim.
Sonunda yavaşça gelinliğin askılarını omuzlarımdan indirdim. Kumaş bedenimden ayrılırken hafiflediğimi sandım. Ama o hafiflik gerçek değildi. Sadece üstümdeki bir katman gitmişti.
İçimdeki şey hala yerindeydi.
Dolaptan ilk bulduğum şeyi aldım. Basit bir şey. Üzerime geçirdim. Sonra döndüm.
Hala oradaydı ve arkası dönüktü. Oradaydı ama bu sefer biraz daha uzakta.
“Giyindim.” dedim sakince ve hemen arkasını döndü. Göz göze geldik.
“Bakmadım.” dedi.
Gülmedim. Ama içimden bir şey gevşedi. İstemeden.
“İyi, baksaydın seni öldürmek zorunda kalırdım.” dedim.
Bir an ikimiz de ne yapacağımızı bilmeden durduk. Sonra gözlerim yatağa kaydı. Tek yatak.
Bu detayı başından beri görmemiş gibi davranmıştım. Ama artık görmezden gelmek mümkün değildi.
“Ben burada yatmam.” dedim.
“Ben de.”
Cevabı beklediğimden hızlı geldi.
“Ne demek o?”
“Birlikte yatmam.” dedi.
Bir an baktım. Uzun uzun… benim onunla yatacağımı düşünmüyordu herhalde. Derin bir nefes aldım. Biraz alay edesim geldi.
“İyi.” dedim. “Yatma.”
“Yatmam zaten.”
Birbirimize aynı şeyi söyleyip aynı yerde kalmak başlı başına sinir bozucuydu. Ama o tekrar bir şey söylemedi. Hareketlenip odanın bir köşesine gitti. Kapının arkasında duran rulo yapılmış halıyı alıp açtı.
Sonra da dolaba gidip bir yorgan aldı ve yere serdi.
“Ne yapıyorsun?” demekten başka hiçbir şey yoktu elimde.
“Yatacak yer hazırlıyorum.”
“Orada mı?” deyiverdim.
“Evet.”
“Manyak mısın sen?”
“Niye? Yanında mı yatayım Fadime Furtuna?”
Söylediği cümlenin ardından beni bir öksürük krizi tuttu. Onun da gözlerinde anlık bir telaş gördüm. Komodine uzanıp su bardağını aldı ve bana uzattı. Bir yudum alıp derin bir nefes aldım.
“Tükürüğüm kaçtı da…” dedim nefeslenirken.
“Anladım.” dedi hiç inanmamış gibiydi.
Biraz bekledikten sonra başını kaldırdı.
“Fadime.”
“Ne?”
“Yatakta yatmam.”
“Ben de seninle yatmam zaten.”
“Zaten onu diyorum. Sen yatakta ben yerde.”
Bir an sustu.
Sonra daha sakin konuştu.
“Sen yat.”
Cevap vermedim.
“Sen yat.” dedi tekrar ve ekledi. “Ben burada iyiyim.”
Bu sefer içimde garip bir şey oldu. Bu bir jest miydi? Yoksa sadece mesafe koymak mıydı?
“İstemiyorum.” dedim.
“Ne istemiyorsun?”
“Senin yerde yatmanı.”
Söylediğim an pişman oldum. Gözleri değişti. Çok hafif. Ama değişti ve ben onu gördüm. Söylediğim cümlenin gideceği yeri hiç düşünmemiştim.
“Niye?” dedi sesinin de tonu değişirken.
“Çünkü… saçma.” dedim yutkunarak.
“Değil. Bir yatak var. İki kişiyiz. Aynı yerde yatmak istemiyoruz. Birimiz yerde birimiz yatakta.”
“Saçma.”
Yatağa bir adım daha yaklaştım.
“İkimiz de yatmayalım.” dedim aklıma gelen anlık bir fikirle.
“Ne yapalım o zaman?”
“Ben de yerde yatayım en iyisi.”
“Fadime… Fadime… benim canım karım. Saçma sapan konuşma. Geç yat şuraya. Yerde yatmaya da çok meraklıysan sen yerde yat ben yatağa yatarım.”
Dediği kelime öbeğinin anlamını kendi içimde tartıp anlamlandırmaya çalışırken derin bir nefes aldım.
“İyi tamam. Sen yerde yat.” dedim ve hemen yatağa yattım. Yorganın altına girip, onun yattığı tarafın tersine döndüm.
O da biraz hareketlendi ve en sonunda yattığına emin olduğumda dönüp arkamı ona baktım. O da bana sırtını dönmüştü. Ne kadar kolay sırtımızı dönecek kadar güvenmiştik düşmanımla birbirimize.
“Uyudun mu?” dedim hızlıca.
“Daha yeni yattım Fadime, ne uyuması? Noldu?”
“Hızlı uyuyan tiplerden misin merak ettim ondan sordum. Hadi iyi geceler.” dedim ve yine dediğime pişman oldum. İyi geceler mi cidden? İso’ya iyi geceler dedim cidden.
“İyi geceler Fadime Furtuna.”
Bölüm etkileşimi
