6. bölüm · Direniş Devriyesi
Kaderine Terkedilen Bir Bebek
"Gözbebeğimsin; Seninle bakıyorum dünyaya. Seninle görüyorum yıldızları. Sen varsan korkmuyorum karanlıktan. Varlığın bana aydınlıkmış gibi hissettiriyor.”
~27 yıl önce
Karşı Ülke Sınır Bölgesi Gizli Operasyonu (27 Kasım 2018)
Savaş üç bölükten oluşmuştu. Ordudaki askerlerin yeterli ekipmanı kalmamıştı. Karşı taraf bastırıyordu. On sekiz asker rehin alınmıştı. Taarruz emri bekliyorduk. İki aydır sınırdaydık. Arkadaşlarım, kardeşlerim ölmüştü. Bir tek Veysel’le ben kalmıştık. Yanımızda şehitlerimiz vardı. Elimizde onların kanı. Düşman yaklaşıyordu. Karanlıktan onlarca silahlı asker beliriyordu. Veysel e döndüm. Komutanın bağlantısı kesilmişti. Bir başımıza kalmıştık. Ordudaki kalan askerler geri çekilmişti.
“Ne yapacağız Veysel?” dedim Umutsuzca. Daha çok gençtik. Yaşlanamadan ölecek miydik? Pantolonumun cebinden silahımı çıkarttım. Tek kurşunum vardı. Fener tutuyorlardı olduğumuz yere. Göğsümden bayrağımızı çıkarıp öptüm. Karım hamileydi. Kızım İncila’nın doğumunu göremeyecek miydim? Silahı şakağıma dayadım. Veysel’e döndüm. Gözünü kırpmadan gelen kalabalığı izliyordu. Şakağıma dayadığım silahı görünce kaşlarını çattı.
“Gerçekten bu mu şahane kurtuluş planın amınakoyim?” dedi alayla. Sırıttım. “Daha iyi bir fikrin varsa söyle de aydınlanalım.” Dedim. Künyesini kopartıp avuçları arasına aldı. Onun oğlu da yeni doğmuştu. Yekta. Kızımın abisi olacaktı. Veysel’ le boş zamanlarımızda çocuklarımızın geleceğini konuşurduk. Bizim hiçbir zaman göremeyeceğimiz geleceklerini.
Yüzüne baktım yine bir umutla. Çareler tükenmişti. Beklide çareler hiç olmamıştı. Biz sadece inanmak istemiştik. Gülümsedi künyesine bakarken. Kafasını kaldırdı. İkimizde son kez üzerimize gelen kalabalığa baktık.
“Yakalayın şunları!” diyorlardı. Bencillik yapıp kafama sıkmaya planladığım kurşunu gelen adamlardan birisine sıktım. Hepsinin birden silahı doğruldu kafama. Veysel’le ikimizin de dilinde tek bir cümle vardı. Her zaman söylediğimiz. Tekrarladığımız. Beynimize kazıdığımız.
“Vatan sağ olsun.”
*
Neredeydik bilmiyordum. Saat kaçtı? Kaç gün geçmişti? Hava nasıldı şuan. Yağmur mu yağıyordu? Belki de gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Veysel’le ben hiçbir şey bilmiyorduk. Pişman olma noktasına gelmeme ramak kalmıştı. Ama neye yarardı. Tek kurtuluşum o mermiydi belki de. Acısız bir şekilde ölebilirdim. Veysel’i yalnız bırakıp yok olmayı tercih edebilirdim. Ama ben çabalamayı seçmiştim. Kızım için, karım için. En çokta gururum için.
Ölümümün kendi kafama sıkmamla sonuçlanmasını kabul edemezdim. Bu yola boşuna çıkmamıştım. Askeriyede ki herkesin hayali bir gün nasip olursa şehit olmaktı. Şehit mertebesine ulaşmaktı. Korkaklığım yüzünden bir kez daha kendimden utanmıştım.
“Arkadaşlarınızın hepsi geberdi.” Dedi içeriye giren adam. Girdiği gibi yüzü ekşimişti. Havasızlıktan boğulacaktık. Yerin kaç kat altındaydık. Neredeydik. Hiç bir fikrim yoktu. Benden önce davranarak Veysel lafa girdi. Sırtını yakmışlardı. O kadar çok işkence çekmiştik ki acı neydi unutmuştuk.
“Şehit oldular.” Dedi gururla. Adam güldü. “Ne kadar aptalsınız.” Dedi kendi dilinde. Anlamamıştık. İçeriye bir kaç kişi daha girdi. Bizi kaldırdılar. Bir yere götürüyorlardı. Neresi olduğunun o kadar bir önemi yoktu ki bizim için. Ayakta duramıyorduk. Yürüyemiyorduk. Belli etmemeye çalışarak başımızı dik tutuyorduk.
Girdiğimiz oda aydınlıktı. Gözlerimiz acıyordu. Işık görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ne kadar uzundu yine bir fikrim yoktu. Bebek sesi duyuyordum. İncila’mın sesi miydi yoksa ? Doğmuş muydu? Heyecanlanmıştım. Yanmasını umursamadan gözlerimi açtım. Odanın içerisinde iki bebek vardı. Birisi daha yeni doğmuş gibi pusetindeydi. Diğeri bir iki yaşında gibi duruyordu. İkiside ağlıyordu.
Veysel’e döndüm. Kaşları çatılmıştı. Bizi getiren adamlar odadan çıktılar. İkimizin de ayakları daha fazla bedenimizi taşıyamadı. Yere yığıldık. Odanın içerisini dolduran bir ses geldi. Sahibini görmüyorduk. Hoparlörden geliyordu. Gülüyordu. Kahkaha atıyordu.
Veysel masadan destek alarak ayağa kalktı zar zor. Elini uzattı. Bende ayağa kalktım. Bizi görüyordu. Halimize gülmesine izin veremezdik. Bebeklerden ufak olanına takıldı bakışlarım. Ne kadar da masumdu. Ağlaması bitince uyumuştu. Ağzı açıktı. Salyası bile akıyordu hatta. Gülümsedim. Diğeri hala ağlamaya devam ediyordu.
“Ne oluyor! Ne istiyorsun ecdadını siktiğimin herifi!” diye kükredi Veysel. Sert bir bakış attım ona. Bebeğin ağlaması şiddetlenmişti. Aramızda uyumayı başarabilen tek kişiyi de uyandırmıştı.
“Önünüzdeki bebekler.” Dedi sesin sahibi. Kanım çekilmiş gibi hissettim. Elimi küçük olanın yanağına uzattım. Bana baktı. Ağlaması şiddetlendi. Çok mu korkunç görünüyordum. Diğer bebeği Veysel kucağına aldı. Kokladı. Sanki Yektaydı o an kucağındaki. Bırakmak istemedi.
Gözlerimle kamerayı aradım. Duvarın köşesindeydi. Ters bir bakış atıp diğer bebeği de ben kucağıma aldım. Ortam müsait olsa şuan Veysel le halimize anıra anıra gülebilirdim.
Veysel’e döndüm. Alayla kucağımdaki bebeğe bakıyordu. Fark etmeden pışpışlıyordum. “Eline yakıştı.” Dedi gülerken. İstemsizce bende güldüm. Kerpetenle tırnaklarımı koparmıştılar. Ayaklarımın tabanını yakmışlardı. Sırtıma çivi çakmışlardı. Veysel’e de bin bir türlü işkence uygulamışlardı ve biz şuan karşılıklı olarak bebek pışpışlıyorduk.
“Kardeşler mi?” diye sordum sesin sahibine. “Evet.” Dedi soğuk bir tonda. Gülümsemem büyüdü. “Kimin çocukları?” Diye başka bir soru yönelttim. Kahkaha attı. “Sizin ülkenizin veletleri.”
“Niye buradalar lan o zaman!” diye yükseldi Veysel. Kucağındaki bebeğe bakıp “Pardon, kusura bakma sende şuan.” Dedi nefes vererek. Kafasını kaldırınca gözlerimiz kesişti. “Ne bakıyorsun amınakoyim.” Dedi tersçe.
Ondan üst rütbeliydim ama şuan rütbemin de pek bir önemi yoktu. Kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım. “Umarım Yekta senin gibi küfürbaz olmaz.” Dedim. Göz devirdi. “ Senin kızda umarım cephede götüne mermi yağarken elit olacağım diye diksiyon kursuna yazılmaz.”
“Sohbetinize doyum olmuyor gerçekten.” Dedi sesin sahibi. Veysel yine sert çıktı. “Sen hele bir karşıma çık, bak ben seni nasıl güzel doyuruyorum.”
Sesin sahibi Veysel’in söylediklerini aldırmadan devam etti. “O bebeklerden birini seçeceksiniz. “ dedi sakince. Tüylerim ürpermişti. Elimdeki bebeği sıkıca sarmaladım. Veysel’in de gerildiğini hissettim. Adam korktuğumuzu anlayınca daha da haz dolu bir tınıyla devam etti. “Birisini alıp buradan gideceksiniz. “
“Ne anlatıyorsun orospu çocuğu!” diye kükredi Veysel. Sesimi çıkartmadım. Elimdeki bebeği pışpışlamaya devam ettim. “Veysel.” Dedi sesin sahibi. “Madem çocuğun var...”
“Çocuğumu karıştırma bak senin belanı sikerim!” dedi Veysel. Kahkaha attı tekrardan. Yutkundum. Boğazım acıyordu. Yine de bırakmadım bebeği. “Bunlardan birisini ona kardeş olarak götüreceksin. Diğeri bizimle kalacak. Seçin, beğenin ve alın.”
“Kabul etmezsek ne olur.” Dedim uzun süren sessizliğin ardından. Bebeği izliyordum. Yine uyumuştu bu gürültüde. Salyaları da akmayı ihmal etmemişti.
“O odada hepiniz havaya uçarsınız.” Dedi umursamazca. Bebekleri mi öldürecekti. Yapar mıydı gerçekten de? Veysel’e döndüm yüzümdeki yenilgin ifadeyle. Seçim yapmamız gerekiyordu. Peki ya hangisini arkamızda bırakacaktık.
“Ben. Ben yapamam. Veysel. Olmaz.” Dedim peş peşe sözcükleri sıralayarak. Olmazdı. Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. “Yaşamaları için.” Dedi çaresizce.
Kameraya baktım zavallı görünmemi umursamadan. “Kalanı öldürmeyeceksiniz değil mi?” diye sordum. Yine kahkaha attı.
“Ona yapacaklarımı bilseydin asker, ölmesini isterdin doğrusu.” Dedi zevkle. Yutkundum. Kalp atışlarım hızlanmıştı. Sıkıca sarmaladım bebeği. Devam etti iğrenç sesiyle. “Kayıtlarda ölü gözüküyor ikisi de. Ama birisi daha şanslı kendi ülkesinde sıcak bir ailede yanındakini babası bilerek büyüyecek. Ama diğeri gerçekten de çok bahtsız bir zavallıdan başka bir şey olmayacak.”
“Ne diyorsun. Açık konuş.” Dedi Veysel. Öfkesi dinmişti. Kabullenmişti. Buradan bebeklerden birini ardımızda bırakarak çıkacağımızı kabullenmişti. Bebeklerden birini evlat edinmeyi kabullenmişti. Kendi canı gram umurunda değildi. Bebeklerin canını düşünüyordu.
“Arkanızda bırakacağınız bebeğin bir ailesi olmayacak. Hiçbir zaman arkadaşı, sevdikleri olmayacak. Kendi ülkesini tanımayacak. Ayağı yere bastığı andan itibaren it gibi çalıştırılacak. Sizin çektiğinizin bin misli işkenceler çekecek. Ağır eğitimlerle yetiştirilecek. Canı yanacak. Can alacak. Duygusuz bir robottan farkı olmayacak. Kendi ülkesine karşı savaşacak ama bunu asla bilmeyecek. Seçim yapma şansı olmayacak. Tüm hayatını aldığı her nefesi, attığı her adımı bizzat ben planlayacağım. Yavaş yavaş ölecek. Çok acı çekecek. Bilmeden bir gün kendi ailesini öldürecek. Düşmanlarının elinde dayak yiyerek yetiştirilecek. Aklıyla oynayacağım onun. Ve bundan aşırı zevk alacağım.” Dedi adam alacağı zevk sesinden belli oluyordu.
Hangi bebeğe bu kaderi biçecektik. İkimizde elimizdeki bebekleri bırakmıyorduk. Seçtiğimiz bebek Veysel’le yaşayacaktı. Nasıl olacaktı bilmiyorduk. Gözlerimi yumdum. Bebeği yavaşça pusete bıraktım. Gözümden bir damla yaş düşmüştü yüzüne. Minicik, ufacık bir an gülümsemiş gibi hissettim. Her ne pahasına olursa olsun geri almaya çalışacaktım ki. İçeriye bizi getiren adamlar girdi.
“Seçiminiz belli oldu. Yazık zavallı küçüğe.” Dedi sesin sahibi yapmacık bir üzüntüyle. Sonra sesler kısıldı. Adamlar yanımıza yaklaşıyordu. Son bir kez eğilip alnını öptüm bebeğin. Kahverengi gözlerine baktım. Kulağına eğilip fısıldadım.
“Ailemin, şerefimin, doğmamış kızımın üzerine yemin ederim ki seni kurtarmadan ölmeyeceğim.”
O gece o binadan üç kişi çıkmışlardı. Arkalarında minicik bir bebek bırakarak. Ülkelerine dönmüşlerdi. Akşamdı ve dolunay vardı gökyüzünde. Esirlikleri yirmi sekiz gün sürmüştü. İkiside ömür boyu esir kalmaya, işkence çekmeye devam etmeyi yaptıkları seçime tercih ederdi ama iş işten geçmişti. Küçük bebeği arkalarında bırakmışlardı.
Veysel çocuğu nüfusuna almıştı. Adını Tibet koymuştu. Anlamlı gibi güçlü olsun istemişti. Askerliği bırakmıştı. Çocukları babalarının aslında asker olduğunu hiçbir zaman bilememişti. Ömrünü Tibet’e adamaya karar vermişti Veysel. Ona her baktığında yaptığı seçimden, geride bıraktıkları bebekten utanıyordu.
Süleyman hayatta yaptığı hiçbir şeyden pişman olmamıştı. Çünkü pişman olacağı şeyler yapmazdı. Yaptığı tek hata o gün o çocuğu orada bırakmaktı. Ve bunun vicdan azabını sırtlayarak yoluna devam etmek zorunda kalmak. Yaşadığı, nefes aldığı, uyandığı her yeni günde o bebeği aramıştı. Bir gün bulacaktı da. Belki de onu kendi attıkları cehennemden yine kendi elleriyle çekip çıkartacaktı.
Acaba adam dediklerini yapıyor mu diye düşünmekten kendini alamamıştı hiçbir zaman. Asla haberi olmasa da aslında aradığı çocuk kızının hevesle okuduğu mektuplarındaydı.
Kimse bilmese de o gün o binadan çıkamayan bir kişi daha vardı. Daha doğmamış laf arasında geçen bir kız çocuğu. Veysel’le Süleyman’ın asla aklına gelmeyen, ama sorulması gereken bir soru vardı. Neden çocuğu Veysel’e vermişlerdi. Neden kurbanı o seçmişlerdi. Aslında kurban o değildi hiçbir zaman. Süleyman’da değildi. Bebekte değildi. Kurban İncila’ydı. Bıraktıkları bebekten daha şansız olan aslında oydu.
Adam kurduğu saçma bir mektuplaşma oyunuyla İncila’nın hayatına o bebeği sokacaktı. Yıllar sonra karşılaşacakları anı bile hesaplamıştı. Bu yüzden o bebeğin adı Lisandro Gael’di. Anlamı denizden gelen yabancı demekti. Günün birinde o cepheye denizden gireceğini biliyorlardı. Lisandro Gael’in tek arkadaşının İncila olması da bu planın bir parçasıydı. İkiside kimsesizdi. İkisinin de sevgiye ihtiyacı vardı. Gael’in aklıyla oynamışlardı.
Ama İncila’nın hem aklıyla, hem de kalbiyle oynayacaklardı. Sevdiği adam tarafından ihanete uğrayacak ve delirecekti. Gael’e hiç tanımadığı iğrenç bir insan olan babasını öldürtmüşlerdi. Haberi bile olmadan abisinin yanına sokmuşlardı. Annesini arayacaktı ama elinde annesinin kanıyla İncila’ya resim yaptığını bilmeyecekti. Günün birinde belki de gerçekten herkesten saklamaya çalıştığı gözbebeğine ihanet edecek kadar aklını kaybedecekti.
O gece o binada herkesin kaderini belirleyen bir oyun planlanmıştı. Her detayı düşünülmüştü. Ama atladıkları bir şey vardı. Bu kadar akıllıca kurulan planı bozacak gücüde yine kendi elleriyle vermişlerdi.
O gücün adı aşktı. Gerçek aşk. Günün birinde iki göz arasında imzalanacak sessiz bir anlaşma bu oyunu bitirecekti. Ama bu oyundan sağ çıkan olacak mıydı? Kimse bilemezdi.
~20 yıl önce
Ağlayamam artık. Çünkü ağlasam sesimi duyarlar. Yine gelirler yanıma. Döverler beni. Daha yedi yaşındayım oysaki. Bedenim küçücük. Geçmeyen yaralarla dolu olsa da küçücük. Çocuğum daha. Ama onlar büyük. Hepsi kocaman. Elleri ağır. Yüzümde morluk, bedenimde iz bırakacak kadar ağır hem de.
Eskiden canım acıyor diyordum. Vurmasınlar artık diyordum kendi içimde. Yine dövüyorlardı. Yine aç bırakıyorlardı. Yine dışarıya atıyorlardı beni.
“Lisandro!” diye bağırdılar. Çıkmak istemiyordum dolabın içerisinden. Yine döveceklerdi. Dinlene dinlene kemiklerimi kıracaklardı. Zar zor odadan dışarıya çıkmıştım. Üstümdeki kıyafetler eski ve yırtıktı. Ayakkabım yoktu. Evden dışarı çıkmama izin vermiyorlardı. Annem neden yoktu. Babam içlerinden biriydi belki de. Bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı. Ben bu evde yaşamıyordum. Sadece acı çekiyordum.
Yanlarına gittim. Rakı sofrasında oturup keyif yapıyorlardı. Tavuk yiyorlardı. Canım çekmişti. Artıklarını getirip önüme koyduklarında bende yiyecektim. Beş tane adamla aynı evde yaşıyordum kendimi bildim bileli. Telefondaki bir adamdan emir alıyorlardı. Beni eğitmek için buradaydılar. Eğitimden kasıtları neydi merak ediyordum doğrusu. Bende okula gitmek istiyordum. Arkadaşlarım olsun, oyunlar oynayalım istiyordum. Bir çocuğa göre masum istekler değil miydi bunlar? Neden olmuyordu hiçbirisi. Belki de sorun bendeydi. Ben bir çocuk kadar masum değildim.
“Yarın okula başlayacaksın.” Dedi adam rakısını yudumlarken. Keyifsizdi. Akşam beni dövünce keyfi yerine gelirdi. “Gerçekten mi?” dedim büyük bir sevinçle. Sesim yüksek çıkmıştı. Umurumda değildi. İstediklerini yapabilirlerdi. Beni kandırmıyorlardı değil mi? Daha önce de yapmışlardı aynısını. Bu sefer gerçek olsundu lütfen.
İçlerinden birisinin yüzüme fırlattığı formayla cevabımı almıştım. Okula başlayacaktım yarın. Arkadaşım bile olurdu belki. Renkli renkli kalemlerim. Resimde yapardım.
“Kurallarını sayıyorum, bir daha tekrarlamayacağım. İyi dinle.” Dedi. Gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. Küçümseyici bir bakış atıp kuralları saymaya başladı.
“Özel bir sınıfta okuyacaksın. Kimseyle konuşmayacaksın. Zaten bu halinle kimsenin de seninle konuşacağını zannetmiyorum. Teneffüslerde bile sınıftan çıkmayacaksın. Hocalarınla konuştuk. Tüm sınav notlarını şimdiden belirledik. Sadece bizim istediğimiz derslere gireceksin. Tek başına oturacaksın.” Dedi. Yüzümdeki gülümseme silinmişti. Eğitim almamı istedikleri için gitmeyecektim okula. Sadece formaliteydi. Gözümden düşen bir damla yaşı sildim. Başımı tamam dercesine sallayarak arkamı dönüp kapıya ilerleyecektim ki birisi ensemden tutup havaya kaldırdı.
“Biz sana çıkabilirsin dedik mi!” diye bağırdı kulağıma. Özür dilememe fırsat vermeden kapıya doğru fırlattı beni. Kafamı çarpmıştım ama sorun değildi. Hızla yere düşen formalarımı aldım. Kirlenmesin onlar istedim. Kan bulaşmasın.
Odama dönünce tahta döşeğimin üzerine güzelce serdim kıyafetlerimi. Ayakkabılarımı da yanına koydum. Ellerimi yaslayıp onları izlemeye başladım. Heyecanlıydım. Sonunda dışarıya çıkabilecektim. Kendi yerime yeni ve temiz kıyafetlerimi yatırarak yerde uyuyakalmıştım.
*
Okulun bahçesinde yapayalnızdım. Yine ve yine yalnız. Tüm çocukların yanında aileleri vardı. Ellerini tutuyorlardı. Mutluydu hepsi. Gülüyorlardı. Kimi çocuklara aileleri hediye bile almıştı. Gökyüzüne baktım. Güneş vardı. Elimde sıkıca tuttuğum çantayla içlerinde yürüdüm. Yanından geçtiğim insanlar ya acıyarak bakıyordu, ya da tiksinerek. Kıyafetlerimin güzel olması için büyük bir çaba sarf etmiştim. Sorun neydi peki? Neden bana gülüyorlardı.
Sınıfa girdiğimde bana özel hazırlatılmış masayı bulmam pek zor olmamıştı. En arkada duvar kenarındaydı. Diğer sıralardan biraz farklıydı. Daha çirkindi.
Zil çaldığında içeriye çocuklar doldu. İstemsizce heyecanlandım. Minik bir tebessüm ettim. Belki birisi yanıma gelirdi, arkadaş olurduk onunla. Ama kimse yanıma gelmemişti. Görmezden gelmişlerdi beni. Belki de gerçekten görünmüyordum.
Öğretmen sınıfa gelince ayağa kalkmıştık. Yerine geçince konuşmaya başlamıştı. Diğer çocuklar içinde okulun ilk günüydü. Sırasıyla herkesi ayağa kaldırdı öğretmen. Kendilerini tanıtmalarını istedi. Her kalkan çocuk annesinden, babasından veya kardeşinden bahsediyordu. Ben neyden bahsedecektim. Kimsem yoktu ki.
En arka sırada olduğun için sıra bana gelmişti. Utanarak ayağa kalktım. Ellerimi önümde birleştirdim. Fazlasıyla zavallı gözüküyordum. Gözlerimle sınıfı taradım. Kıkırdıyorlardı. Öğretmene döndüm. Kaşları çatıktı. Baştan aşağı süzdü beni.
“Bu halinle okula gelmeye utanmıyor musun sen!” diye bağırdı. Herkes kahkaha attı. Bense başımı mümkünmüşçesine daha da aşağı eğdim. “Neyse kendini tanıt.” Dedi öğretmen sert sesiyle. Diğerleriyle bu tonda konuşmamıştı. Abiler öğretmenimle konuştuklarını söylemişti. Onunda mı bana eziyet etmesini istemişlerdi. Kendileri yetmiyor muydu?
“Be-Ben Lisandro Gael Montero.” Dedim ağzımda geveleyerek. Devamı. Daha ne söyleyecektim. “Sekiz yaşındayım herhalde. Ama aslında hiçte sekiz yaşında değilim.” Dedim. Yine güldüler. Öğretmenin kaşları daha da çatılmıştı. Ayağa kalkıp yanıma geldi. Yüzüme sert bir tokat attı. Yere yapıştım. Yine güldüler. Hep gülüyorlardı.
“Bir daha sınıfıma böyle gelme!” diye bağırdı. Çantamı kapıya doğru salladı. Sınıftan sürünerek dışarı çıktım. Çıkarken de bana gülüyorlardı. Okulu sevmemiştim. Hiç hem de.
Eve döndüğümde bir posta daha dayak yemiştim. Erken geldiğim için. Öğretmeni kızdırdığım için. Açıklama yapmaya çalışmıştım ama dinlememişlerdi. Yoruldukları zaman bırakıp gitmişlerdi beni. Bir ara gelip kafama bayat ekmek fırlatmışlardı, yemem için. Okul kıyafetlerim daha da kirlenmesin diye çıkarmaya çalıştım ama canım çok acımıştı. Yediğim dayaklardan daha çok hem de. Tişörtüm sırtıma yapışmıştı. Kurumuştu. Ondan herkes gülmüştü bana. Sırtım kan lekeleriyle doluydu. Çıkartmam lazımdı. Yıkamalıydım tişörtümü.
Yavaş yavaş formamı sırtımdan sökmeyi başarmıştım. Çok acımıştı. Çokun az kalacağı kadar acımıştı. Tekrar kanamaya başlamıştı. Kanaması sorun değildi. Ne kadar kanayabilirdi ki en sonunda duracaktı. Hep durmuştu. İyileşmişlerdi. Ne fayda ederdi ki sonra tekrar kanatıyorlardı.
*
Okul başlayalı bir kaç ay olmuştu. Öğretmenlere, öğrencilere karşı bir şekilde direniyordum. Alışmaya başlamıştım. Zorbalığa, şiddete, hakarete, sevgisizliğe. Bu halde bile sınıfın en iyisiydim. Okuma yazmayı sökmüştüm herkesten önce.
Öğretmen sınıfa girdiğinde elinde bir sürü zarf vardı. Merakla onu dinledik. Karşı ülkeden kardeş sınıfı seçilen sınıftan arkadaşlarımız bize mektup yazmıştı. Bizde onlara yazacaktık. Gerçi ben yapmayacaktım. Bana yasaktı. Ama hocanın önüme bıraktığı zarfla gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Bende mi bu etkinliğe dahil olmuştum. Kendi ülkemde arkadaşım yokken başka ülkeden bir arkadaşım mı olacaktı yani?
Mektubu titreyen ellerimle aldım. Üzerinde ismim yazmıyordu. İlk mektubu onlar yollamıştı. Kime yazdıklarını bilmeden. Karışık dağıtmıştı öğretmen. Bana da bu mektup düşmüştü. Zarfı özenliydi. Abilerin haberi yoktu belki de. Olsaydı izin vermezlerdi. Onlardan gizlemeli miydim? Belki gerçekten bir dostum olabilirdi. Uzakta da olsa bir arkadaşım.
Mektubu açtım. Gülümsedim. El yazısı felaket kötüydü. Satırlar bir aşağı, bir yukarıya doğruydu. Muhtemelen daha yeni yazı yazmayı öğrenmişti. Okumaya başladım. Daha doğrusu okumaya çalıştım. Gerçekten çok kötü yazısı vardı.
“Merhaba ben İncila. Yedi yaşına yeni girdim. Bir annem, bir babam var. Babam beni annemden daha çok seviyor. En çok beni seviyor. Annemi de seviyor ama hep prensesi olduğumu söylüyor. İkisini de çok seviyorum. İyi ki benim ailemler. Bir kedim vardı Rıfkı. Ama öldü. Babam sonra başka bir tane daha aldı. Onu çok çok seviyorum. Sende babanı seviyor musun? Yekta var onu da çok seviyorum. Başka arkadaşım yok. Biliyor musun benim gözlerim farklı renkte. Birisi mavi, birisi kahverengi. Saçımın, kirpiğimin, kaşımın üzerinde beyazlıklar var. İnsanlar sevmese de ben seviyorum. Benimle arkadaş olmak istemiyorlar korktukları için. Sen benimle arkadaş olur musun?”
Kaşlarımı çatmıştım. Benimle dalga geçmek için bu mektubu verdikleri çok belliydi. Niye inanmıştım ki zaten. Mutlu ailesini anlatıp beni üzmeye çalışıyorlardı. Ama üzülmemiştim. Böyle bir insan olamazdı hem. Farklı gözleri olan. Mümkün değildi. Ama yine de bir kaç dakika birisiyle sohbet ediyormuş gibi hissetmek bana iyi gelmişti. O yüzden cevap yazacaktım. Okuyup istedikleri kadar gülebilirlerdi.
Kağıdım yoktu. Sadece tek bir kalemim vardı. Teneffüs olunca birisinin defterinden kopartıp yazmaya başladım. İstemsizce gülüyordum. Sanki gerçekmiş gibi o kız.
“Merhaba ben Gael. Sekiz yaşındayım. Dokuz olmama az kaldı. Bende babamı çok seviyorum. Hep başımı okşar. Renkli renkli kalemler alır bana. Resim çizmeyi çok seviyorum. Kardeşim yok tek çocuğum bende. Hep beni seveceklerini söylüyorlar. Annem çok güzel. İyi ki var. Her gece bana masal okur. Ailemi çok seviyorum bende.”
Mektubumu özenle katlayıp zarfın içine koydum. Öğretmen sınıfa girince ona teslim ettim. Mutluydum. Anlattığım hikaye gerçekti sanki. Eve dönünde anneme sarılacaktım. Kokusunu içime çekecektim. Sahi anneler nasıl kokardı?
Camdan gökyüzüne baktım. Bir gözüm mavi demişti. Hangisi maviydi. Gerçekten böyle bir kız var mıydı acaba. Benimle arkadaş olmak isteyen. Onu da sevmiyorlarmış. Bence çok havalıydı. Farklı göz, farklı saç. Süper kahraman gibiydi.
*
Okulun bitmesine az bir zaman kalmıştı. Dolayısıyla İncila ile bir daha konuşamayacaktım. Yarın son mektubumuzu yollayacaktık. Gönderdiğim mesaja cevap geldikten sonra havalara uçmuştum. Benimle arkadaş olmak istemişti. Görse istemezdi belki. Yalancıydım çünkü. Ona resim çizmemi istemişti. Ama benim boya kalemim bile yoktu. Mektuplardan abilerin haberi yoktu. Gizliyordum. Bilseler beni öldürürlerdi. Niye kimseyle konuşmamı istemiyorlardı.
Odanın kapısı açıldı. Bir tanesi başıyla gelmemi işaret etti. Titreyen adımlarla peşinden gittim. Evden çıkmıştık. Karşımızda siyah kocaman bir araba vardı. İçinde takım elbiseli adamlar.
“Bin!” dedi abi. “Nere-“ dememe fırsat bile vermeden arabaya doğru ittirdi beni. İçerideki adamları daha önce hiç görmemiştim. Görmeyi de istemiyordum. Çok uzun ve korkutucuydular.
Ormanlık yolun içinden geçerek bir yere gelmiştik. Kocaman bir evdi. İçeriye girdiğimizde yine bir sürü takım elbiseli adam ve yanlarında kadınlar vardı. Her biri ayrı masalarda oturuyordu. Koca evdeki tek çocuk bendim ve neden buradaydım?
Alt kata indiğimizde gizli bir koridordan geçip bir odaya getirildim. Kocaman bir masa vardı. Ucunda bir adam oturuyordu. Yaşlıydı biraz. Başıyla masanın diğer ucuna oturmamı istedi. Başka şansım olmadığı için sandalyeye geçip oturdum. Ayaklarım yere bile değmiyordu.
“Beni siz mi çağırdınız?” diye sordum. Başını salladı. Herkes gibi o da üsten aşağı süzdü beni. “Ne kadar canım yandı?” diye sordu. Telefondaki adam olduğunu anlamıştım. Tüm emirleri aldıkları kişiydi karşımdaki. Yutkundum. Derin bir nefes alıp masaya doğru yaklaştım.
“Çok.” Dedim gözlerimi açarak. Yüzüne alaycı bir gülümseme yerleştirdi. O da masaya yaklaştı. Gözlerini açtı. Beni taklit ederek “Ne kadar çok?” dedi. Gülümsedim. “Aynaya baktığında utanmanı sağlayacak kadar.”
Kaşları havalandı. Arkama yaslandım. “Ne hissettin?” diye sordu haz dolu bir tonla. Dayak yerken ne hissettiğimi mi merak ediyordu? Yüzünü inceledim. “ Bir insanın ne kadar küçülebileceğini.” Dedim tiksinerek yüzüne bakarak. Ayağa kalktı. Yanıma doğru geldi. Duruşumu dikleştirdim. Gülümsemesi büyüdü. “Korkmuyorsun benden.”
Başımı onaylarcasına salladım. “Korkulacak değil, acınacak birisiniz.”
Kahkaha attı. “Akıllı çocukmuşsun doğrusu.” Dedi. Ayağa kalktım. “Keşke sizde olsaydınız.” Dedim. Bu cesareti kimden alıyordum, bilmiyordum. Burada ölemezdim. Yarın okula gitmeliydim. İncila’ya mektup yazacaktım.
Ensemden tutup kendine doğru çekti. “Tüm kemiklerini kırarım senin piç!” dedi. Sert bir tokat attı. Acı geçerdi. Düştüğüm gibi yerden kalktım. Ensemden tutup sürüklemeye başladı. Karşı koymuyordum. Dahası zerre korkmuyordum. İncila’ya son mektubumu yazamasam korkardım asıl.
Getirdikleri oda zifiri karanlıktı. Ama koku tanıdıktı. Kan kokuyordu. Havasızdı. Beni getiren adam arkamdan kapıyı kapatıp çıkmıştı. Hıçkırık sesi duydum. “Kim var orada!” diye bağırdım. Önüme doğru bir adım atınca bir şeye çarptım. Bir bedene. Eğildim. Işıklar yandı bu kez. Yerde genç bir kadın vardı. Dayak yemişti çok kötü. Hemen ellerimle yüzünü sardım.
“Abla iyi misin?” diye sordum endişeyle. Ağlıyordu. Kanıyordu yüzü. Adamın sesi geldi. Odada hoparlör vardı. “Ufaklık.” Dedi sahte bir üzüntüyle. Kaşlarımı çatıp yere oturdum. Bacağımı uzatıp ablanın kafasını ayaklarımın üzerine koydum. Çok kötüydü. Benden bile kötü.
“Ne istiyorsun ondan!” Diye bağırdım. Güldü. “Canını.” Dedi. Yutkundum. Kanım çekildi. Başımı eğip yüzüne baktım. Gülümsedi. “Onu sen öldüreceksin, çekmecede ki silahla.” Dedi adam.
Ellerim kadının saçları arasında kalmıştı. Kulaklarım çınlıyordu. Duymuyordum. Başımı hızla iki yana salladım. Bu delilikti. “Be-Ben, ya-yap-pmayacağım, sizde no-nolur yapmayın!” dedim telaşla. İlk kez bu kadar korktuğumu iliklerime kadar hissediyordum.
Güldü adam. İğrenç sesi kulaklarımdan içeri girdi. Başımı salladım iki yana. Kadını bırakıp kendimi geriye doğru ittim. Duvara yaslanıp bacaklarımı kendime çektim. Kafamı kollarımın arasına gömüp gözlerimi sıkıca yumdum. Yapmayacağım. Yapmayacağım.
“Yapacaksın.” Dedi adam. Ayağa kalktım bir çırpıda. “Beni öldür!” diye bağırdım. “Yalvarırım beni öldür! Benden bunu isteme!”
Sekiz yaşındayım. Elimde oyuncak olması gerekiyor. Silah değil. Benden ne istiyorlar. Benim ailem nerede? Ölmek istiyorum. Mektubumu yazdıktan sonra ölmek istiyorum.
“Eğer onu öldürmezsen kardeşini ve anneni öldürürüm.” Dedi. Gülümsedim. “Benim kardeşim mi var.” Dedim hevesle.
Bir ekran belirdi. Bir video vardı. İki tane bebek masanın üzerindeydi. Sonra iki adam geliyordu. Bebeklerden birini alıp gidiyordu. Kaşlarımı çattım. Kardeşimle ben miydik onlar.
“Bak kardeşini alan adamlar sizi ayırdı. Seni bırakıp gittiler. Biliyor musun seni bıraktıklarında başına gelecekleri anlattım onlara ama umursamadılar seni. Her gün döveceğimi söyledim. Yine de arkalarına bakmadan gittiler.” Dedi. İnanmak istemiyordum.
“Neden ben?” diye sordum. Güldü. Aşağılayıcı bir şekilde hem de. Zavallı diyordu gülüşünün altından bana. Bebekken terkedilmiştim. İğrenç insanlar beni bırakmıştı. Ne günahım vardı benim. Beni de alsalardı.
“Babam o adam mı?” diye sordum. Ekrana yaklaştım. Kardeşimi kucağında taşıyan adam mıydı? Diğeri kimdi? Amcam olabilirdi belki de.
“Bunlar babanın düşmanıydı. Seni kaçırdılar ve bize getirdiler.” Dedi. Tüm hayatımı alt üst eden iki kişi bunlar mıydı yani. Sadece babama olan nefretleri miydi?
“Annenler seni öldü biliyorlar yoksa ararlardı seni.” Dedi. Ekrandan gözlerimi alamıyordum. Beni bırakan adama bakıyordum. Başımı öpmüştü. Ağlıyor gibiydi koca adam. Niye bıraktı o zaman? İnanmak istemiyordum. Oyun oynuyorlardı bana. Emindim.
“Şimdi kardeşini ve anneni öldürmemi istemiyorsan o kadını öldüreceksin. Bu yüzden yıllarca seninle uğraşıyorum. İntikamını alacaksın onlardan. Seni bırakan adamdan. Savaşçı olacaksın. Seni bizzat yetiştireceğim.” Dedi hırsla. Gözü dönmüş gibiydi.
“Hem dediğimi yaparsan istediğin bir şeyi yapacağıma yemin ederim. Her ne istersen. Kardeşini anneni bile getiririm. Bir daha dövmem istersen. Tek bir dilek hakkı sunuyorum sana.”
“Gerçekten getiri misin annemi? Neden inanayım sana?” diye sordum. Boş bir soruydu. Cevaplamadı da zaten. Öldürürdü onları. Onlar ölmesin diye ben bir başkasını mı öldürecektim. Küçücük ellerimle. Daha kalem tutmayı yeni öğrenmiştim. Hemen mi elimi kirleteceklerdi. Gözlerimden boşalan yaşlara engel olmadım. Buradan çıkabilecek miydim onu da bilmiyordum. Çaresizce kadının yanına ilerledim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ağlamam şiddetlendi.
Zar zor yerinde doğruldu. Başımı göğsüne yasladım. Elini kaldırıp başımın arkasına koydu. Kulağıma fısıldadı. “Yap.” Dedi kararlılıkla. “Bitsin bu çile.” Kafamı geri çektim. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Hızla başımı iki yana salladım. “Olmaz, olmaz. Yapamam, asla.” Dedim. Gülümsedi içtenlikle. Tekrar kulağıma yaklaştı.
“Az önce yalvarıyordun bu adama beni öldür diye, şimdi bende sana yalvarıyorum, ne olur öldür beni. Ben zaten öldüm çoktan.” Dedi. Ardından gözleri kaymaya başladı. Acı çekiyordu. Acısı sonlansın diye ölmek istiyordu. Onu öldürmemi istiyordu. Omuzlarımda bu yükü nasıl taşıyacağımı zannediyordu?
“İyi birisin çocuk.” Dedi yerde kıvranırken yarım ağız. “Seni kötü yapmalarına izin verme. Sık kafama gitsin, önemli değil, unut bu anı. Bir daha hatırlama. Ben istedim bunu. Hem bana iyilik yapmış olacaksın, acılarım sonlanacak. Sen yapmazsan başkası zaten öldürecek. Benim buradan sağ çıkmam imkansız. O yüzden korkma. Sen kötü değilsin. Kötü olan bizleriz. Sen değil, sana bunu yaptırmaya mecbur bırakanlar utansın.”
Ayağa kalkıp çekmeceye ilerledim. İçerisinde silah vardı. Bu yaşta kullanmayı bilmem ne kadar da acıklıydı. Hiç düşünmeden tetiği çekip kafama yasladım. Kadının gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Yapma dedi dudaklarını oynatarak.
“Ne yaptığını zannediyorsun sen!” dedi adam öfkeli bir sesle. O da tahmin etmiyordu böyle bir şey yapabileceğimi.
Silahı kafama iyice yaslayıp gülümsedim. Kaşlarımı kaldırdım. “Ben asla sizler gibi olmayacağım!” diye bağırdım. Ekranda bir ev belirdi. Elimdeki silahın ağırlaştığını hissettim.
“Eğer o silahı hemen indirmezsen aileni yok ederim şuan.” Dedi. İçeriye iki adam daldı. Yanıma doğru geldiler. Ne yapacağımı düşünmeme fırsat bile vermeden elimden silahı aldılar. Sert bir tokat yeyip yere yapıştım. Tekmelemeye başladılar.
“Kesin şunu!” diye bağırdı adam. Durdular. “O kadını öldüreceksin.” Dedi emir verir gibi. Yapamayacaktım. “Çocuğum daha ben.” Dedim içli bir nefes verirken. Sadece bir çocuk. Tekrar güldü. “İçeride bana laf sayarken hiçte çocuk gibi durmuyordun.” Dedi nefretle. Devam etti. “Tutun ellerini!”
Elime silahı tutuşturdu adam. Parmağımı tetiğe getirip elini elimin üzerine bastırdı. Çırpınıyordum. Direniyordum. Kadın sık diyordu. Çok ölmek istiyorsa başkası sıksındı. Daha fazla gücüm yetmedi. Adam elini elimin üzerine bastırınca silah patladı. Gözlerimi hızla yumdum. Vuruluştu kadın. Ben vurmuştum. İstemeden de olsa ben vurmuştum.
Ben Lisandro Gael Montero, ilk cinayetimi sekiz yaşında işlemiştim.
Ellerimin üzerinde kan vardı. Yüzüme de fışkırmıştı. Yere yığılan cesedini taşımışlardı. Hareket etmiyordum. Ama beni izlediğini biliyordum. Gülümsedim. “Dileğimi dileyebilirim artık öyle değil mi?” dedim.
Verdiği nefesten güldüğünü anladım. “Kardeşini mi istiyorsun, hemen getirebilirim aileni.” Dedi. Gülümsemem daha da büyüdü. Başımı iki yana salladım. “Boya kalemi istiyorum.” Dedim. “Sadece boya kalemi.”
Dışarısı karanlıktı. Akşamdı. Gecenin bir yarısıydı ve ben ilk kez karanlıktan korkmuyordum. Önümdeki renkli renkli boyalara baktım. İncila ya resim yapacaktım. İstemişti. Ben göremesem de çok mutlu olacaktı. Çizeceğim şeyi planlamıştım. Beraber gökyüzünü izleyecektik. Ona sarılacaktım. Arkada bizi sevmeyen çocuklar top oynayacaktı. Ama biz mutlu olacaktık.
Hayaldi. Gerçekleşeceğine zerre inancım yoktu. Kendimi öldürecektim. Okul bittiğinde. İncila’yı da kaybettiğimde yaşamamın bir anlamı kalmayacaktı. Zaten şuan da pek bir anlamı yoktu.
Ona ulaşmasa da bazen çocukların sıralarından çaldığım kağıtlara güzel şeyler yazıyordum. Sanki o okuyacakmış gibi. O yazdığım satırlarda sıcak bir yuvada oluyorum her zaman. Kendimi iyi hissediyorum.
Kağıdımı çıkarıp resmi çizmeye başladım. Renkli boyalarımı elime aldım. Kırmızıdan özellikle uzak durdum. Kırmızı kandı. Gerek yoktu. Bir saat önce işlediğim ilk cinayetin, elimdeki kanıyla resim yapıyordum. İncila bunu bilmeyecekti. Bilse korkardı. Sevmezdi artık beni. Acırdı herkes gibi.
Resmi bitirince elime aldım. Gerçekten bu kirli dünya da gördüğün en masum şey olabilirdi. Onu da kirletmişlerdi. Yine kanla. Benim hayatımdaki her şey kandan ve acıdan ibaretti. Ama kirlettikleri ellerimle yaptığım bu resim incila’nında eline geçecekti. Korkunç bir şeydi.
Gün aymıştı. Ütüsüz çirkin kıyafetlerimi giyip okula gitmiştim. Üçüncü ders mektup yazacaktık ve ben sabırsızlanıyordum.
Hoca derste bir şeyler anlatıyordu. Dinlemiyordum. Ama dikkatimi çekmeye başlamıştı. Tahtada dünyanın resmi vardı. Dünyanın çoğunluğu denizdi. İncila’nın sol gözü gibi maviydi. Kalan kısımlar kahverengi topraklardı. İncila’nın sağ gözü gibi. Öğretmen kumandaya basınca dünya biraz daha çevrildi. Kutuplar gözüküyordu. İncila’nın saçındaki, kirpiklerindeki, kaşındaki beyazlıklar gibiydi tıpkı.
Dünyamın ondan ibaret olduğunu biliyordum ama ilk kez bu kadar net görüyordum. Renkler oydu. Dünyamın kendisi de oydu. O yoksa karanlıktı. Her şeyim olduğu gibi ışığım da oydu.
İnsanın korkusu, üzüntüsü, sevinci, mutluluğu hepsi gözbebeğinde gerçekleşirdi. Dışarıdan siyah içi dolu bir küre gibi gözükürdü ama önünden minicik bir ışık parçası geçince parlardı. Baktığın da kendi yansımanı en şeffaf haliyle gösterirdi. Ne olduğunu, ne olacağını karşındakinin gözbebeklerinde görebilirdin. Bu yüzden İncila benim gözbebeğimdi.
Onunla bakıyordum dünyaya. Renkleri onunla görüyordum. Yıldızların parladığını, güneşin doğduğunu. Her şeyi onun varlığıyla hissediyordum.
Ben Lisandro Gael Montero, karanlıktan gözbebeğim sayesinde artık korkmuyordum.
