5. bölüm · Dikenli Açelya
4.Bölüm:Kurtlar Sofrası ve Cam Fanus
"Kader, en korunaklı cam fanusları bile en karanlık yollardan birbirine bağlar; çünkü kaçtığını sandığın her adım, aslında seni doğrudan bekleyen o kaçınılmaz yangına götürür."
Saatler akıp gidene kadar odamdan çıkmadım. O siyah kılıfın fermuarını sonunda yavaşça aşağıya çektim ve içindeki o parçayı gün ışığına çıkardım.
Elbisenin tasarımı nefes kesiciydi. Gövde kısmı, vücudu kusursuz bir korse gibi saran, en ince detayına kadar titizlikle dikilmiş sert ve asil hatlara sahipti. Düşük omuzlu kesimi köprücük kemiklerimi açıkta bırakırken, omuz hatlarını çevreleyen siyah, fırfırlı ve kadifemsi detaylar elbiseye adeta tehditkâr bir hava katıyordu. Saten kumaş, odanın loş ışığında bile akışkan bir metal gibi parlıyor, belimden kalçama doğru kusursuz bir uyumla iniyordu. Kalçadan aşağıya doğru balık formunda daralan kesim, etek uçlarına doğru dalgalanarak yerdeki siyah kuyrukta son buluyordu. Belimin sol kısmından dökülen ve yerlerde süzülen o kumaş katmanı, hareket ettikçe arkamda ağır bir gölge bırakıyordu.
Aynadaki aksime baktığımda, gördüğüm kişinin ben olmadığını fark ettim. Bu, korumaların arkasında saklanan Açelya değil; babasının dünyasına, Bozkurt ailesinin varisine yaraşır karanlık bir kraliçeydi.
Saçlarımı omuzlarımdan dökülecek şekilde doğal dalgalarla serbest bırakırken, yüzüme hafif ama keskin bir ifade veren sade bir makyaj yaptım. Aşağıdan gelen araç sesleri, hazırlıkların tamamlandığını ve o kaçınılmaz anın kapıya dayandığını haber veriyordu.
Salona indiğimde babam Onur Bozkurt ve annem Efsun kapının önünde beni bekliyorlardı. Babam siyah takım elbisesiyle her zamanki gibi heybetli ve korkutucuydu; fakat beni o gece mavisi zırhın içinde gördüğünde gözlerindeki gurur dalgası parladı. Annem ise bana bakarken yutkundu, gözlerinde derin bir endişe dolaştı ama belli etmemeye çalıştı.
"Hazırım," dedim, sesimin olabildiğince net çıkmasını sağlayarak.
Babam kolunu bana uzattı. Koluna girdiğimde parmaklarımın hafifçe titrediğini hissetti ama bir şey söylemedi; sadece elini elimin üzerine bastırıp güven veren bir baskı uyguladı.
~~~~~~~~ ~~~~~~~~~
Davetin verileceği mekan, Boğaziçi’nin gözlerden uzak, tarihi ve yüksek taş duvarlarla çevrili devasa bir yalısıydı. Yol boyunca arabanın camından dışarıyı izlerken göğsümün ortasındaki o sıkıntı nefesimi kesiyordu. Yalının önüne geldiğimizde binlerce koruma kapıda kuş uçurtmuyordu. Arabadan indiğimiz anda yeraltının sessiz ama keskin bakışları üzerimize dikilmişti.
Babamın koluna girerek o ağır, oymalı ahşap kapılardan içeri adım attığım an, içerideki boğuk uğultu sanki bir komut almış gibi yavaşça azaldı ama tamamen kesilmedi.
Salon, dışarısı kadar karanlık ve ürkütücü bir ihtişama sahipti. Devasa kristal avizelerin loş ve sarımsı bir ışıkla aydınlattığı bu devasa mekanda, uzun bir masa yerine salonun tamamına yayılan, her biri siyah örtülerle kaplı şık yuvarlak masalar yer alıyordu. Masaların etrafında ailelerin liderleri ve korumaları ellerindeki kadehlerle ayakta duruyor, sessiz ama bir o kadar da tehlikeli bir satranç maçı oynar gibi etrafı süzüyorlardı. Her an patlamaya hazır bir barut fıçısının içindeydim.
Babam, annem Efsun ve ben birlikte içeri girdiğimizde, en önde olmamıza rağmen kalabalığın ve masaların yerleşimi yüzünden herkes bizi aynı anda net bir şekilde göremiyordu. Yavaş adımlarla salonun içine doğru ilerliyor, üzerimdeki o gece mavisi saten elbisenin bacağımda bıraktığı serinliği ve sırtımdaki dik duruşumu korumaya çalışıyordum. Annem, babamın diğer yanında, o sakin ve asil duruşuyla bana destek olurcasına sessizce yürüyordu; onun bu dışarıdan belli etmediği ama derinden hissettiği endişesini omuzlarımda taşıyordum.
İnsanların bakışları üzerimizde geziniyor, fısıldaşmalar aralarında dalga dalga yayılıyordu. Kimi şaşkınlıkla babama bakıyor, kimi ise ilk defa ortaya çıkan bu "Bozkurt varisini" çözmeye çalışıyordu. Salonun o boğuk havası, üzerimize çevrilen gözlerin ağırlığıyla biraz daha daralıyor, her adımım sanki görünmez bir ipin üstünde yürüyormuşum gibi hissettiriyordu. Masaların etrafında kümelenmiş olan adamların sert yüz hatları, yeraltının bu karanlık toplantısının ne kadar tehlikeli bir yolda ilerlediğini açıkça fısıldıyordu.
Atlas Soylu
Salonun en karanlık köşesinde, diğer masalardan izole edilmiş yuvarlak bir masanın kenarında durmuş, etrafı süzüyordum. Hayatım boyunca o omuzlarımdaki yükü taşımıştım; annem,babamı ve abimi çoktan toprağa vermenin, o soğuk ve yalnız mirasın tek sahibi olmanın verdiği ağırlıkla yaşıyordum.
Onur Bozkurt’un bu gece ne planladığını,babam ve abimin katili olduğunu bildiğim o adamın hangi kozunu ortaya süreceğini görmek için bekliyordum.
Yanımda, yıllardır kardeşimden öte tuttuğum, kimsesizliğimizi birlikte paylaştığımız yakın korumam ve sırdaşım Doruk Çağlar duruyordu.
Dorukla abi kardeş ilişmiz olmuştu herzaman onu hiçbir zaman çalışanım olarak görmemiştim.Ama birbirimizin tam tersiydik karakterlerimiz çok zıttı.Bu bizim için sorun değildi biz farklarımız ile birbirimizi tamamlıyorduk.
İkimizde kapıya bakıyorduk.Ve kapı aralandı.
Onur Bozkurt ve yanında her zamanki gölge gibi duran karısı Efsun içeri adım attı. Ama hemen arkalarından gelen o silüet, nefesimi saniyesinde kesti.
O kız…
Günlerdir zihnimden atamadığım, AVM'nin ortasında dik dik yüzüme bakıp bana meydan okuyan o hırçın kız, buradaydı.
Zihnimde saniyeler içinde çarklar dönmeye başladı. Parçalar birbirine çarptı ve geride tek bir acımasız gerçek kaldı: O kız sıradan biri değildi. O, hayatımı ve ailemi benden alan adamın, Onur Bozkurt ve Efsun'un biricik kızı, yeraltına ilan edeceği varisiydi. Henüz adını bile bilmiyordum ama kim olduğunu anlamak zor değildi.
Gözlerim onun üzerinde, salondaki kalabalığın arasından süzülerek ilerleyişini izlerken yanımda duran Doruk'a dönmeden, sesimi alçaltarak baskın bir tonda fısıldadım:
"Doruk," dedim, gözlerimi o kızdan bir saniye bile ayırmadan. "Şu kızı… Onur Bozkurt'un yanındaki o kızı hemen araştır. Her şeyini bilmek istiyorum."
Doruk başını hafifçe sallayıp dikkatini o yöne çevirdi. İçimde yıllardır beslediğim o soğuk intikam ateşi bu kez bambaşka bir hırsla harlanmıştı. Onur Bozkurt en büyük zaafını kendi elleriyle salonun ortasına, kurtların arasına getirmişti ve ben bu fırsatı asla kaçırmayacaktım.
Açelya, babası Onur Bozkurt ve annesi Efsun’la birlikte masalara doğru yaklaşırken hâlâ etrafındaki tehlikenin ne kadar büyük olduğundan bihaberdi. Başını dik tutuyor, omuzlarındaki o ağır soyadının altından kalkmaya çalışıyordu. Üstündeki gece mavisi saten elbise, loş ışıkta adeta parlıyor, onun bu karanlık dünyaya ne kadar ait görünmese de nasıl bir hedef haline geldiğini bas bas bağırıyordu.
Onur Bozkurt’un gözlerindeki o gururlu ifadeyi gördükçe, içimdeki öfke katlanıyordu. Yıllar önce babamı ve abimi benden koparan o adam, şimdi en değerli varlığını, canının özünü benim tam karşıma, intikam ateşinin ortasına kendi elleriyle getirmişti. Hangi akla hizmet bu kızı bu kurt sofrasına çıkardığını bilmiyordum ama bu hatanın bedelini çok ağır ödeyecekti.
Dudaklarımda alaycı ve tehlikeli bir tebessüm peyda oldu.
"Bakalım," diye geçirdim içimden, bakışlarımı sabitleyip. "O dik başın, benimle göz göze geldiğinde de böyle dik kalabilecek mi?”
Gözlerimi kızın üzerinden bir an olsun ayırmazken, yanımda hafifçe hareketlenen Doruk sessizce bana doğru yaklaştı. Etraftaki kalabalığın ve uğultunun dikkat çekmemiz için mükemmel bir örtü oluşturduğunu bilen Doruk, başını hafifçe omzuma doğru eğdi. Yüzündeki o her zamanki muzip ifade, yerini kısa süreli bir şaşkınlık ve merak karışımına bırakmıştı.
Sesini salonun gürültüsünde kaybolacak kadar kısık, ama kelimeleri her zamankinden çok daha net bir tonla kulaklarıma fısıldamaya başladı:
"Abi," dedi, gözleri hala masanın o tarafındayken. "Kızın adı Açelya... Açelya Bozkurt. Tam yirmi yaşında."
Kaşlarım hafifçe çatıldı; gözlerimi Açelya’nın oturduğu yerden bir saniye bile çekmeden Doruk'u dinlemeye devam ettim.
Doruk yüzünü biraz daha yaklaştırıp fısıltısını sürdürdü: "Ve işin en tuhaf kısmı şu; okul hayatının tamamını evde, özel hocalar eşliğinde okumuş. Dış dünyayla neredeyse hiç teması olmamış. Onur Bozkurt bu kızı adeta cam bir fanusta, herkesten sakınarak büyütmüş. Bunların dışında kayda değer başka hiçbir bilgi yok. Kız adeta yeraltının hayaleti gibi; hakkında tek bir satır fazla bilgi bulamazsın."
Doruk’un anlattıkları zihnimde hızla tartılırken, yüzümdeki sert ifade daha da perçinlendi.
Cam fanus… Onur Bozkurt, hayatı boyunca üzerine titrediği, kimsenin yüzünü bile görmediği o değerli varlığını kendi elleriyle bu kurt sofrasına atmıştı. Dış dünyadan bu kadar habersiz, korumalarla çevrili bir hayat sürmüş olan o kız, şimdi buradaydı.
Gözlerimi bir saniye bile üzerinden ayırmıyordum. Açelya, babasının yanında kalabalığın arasından süzülen bakışları, istem dışı da olsa salonun en karanlık köşesinde duran bana doğru kaydı.
Ve o an, gözleri şaşkınlıkla irileşti.
AVM’nin ortasında bana meydan okuyan o hırçın kız, karşısındaki adamın kim olduğunu ve nerede durduğunu idrak etmeye çalışırken yüzündeki o anlık donakalmayı net bir şekilde yakaladım. Beni tanıdığı ve şu an bu ölüm masasında beni gördüğü için gerildiğini, o küçük saniyede nefesini tuttuğunu biliyordum.
Ama hemen ardından, o şaşkınlığı örtbas etmek için ne kadar büyük bir irade gösterdiğini izledim. Gözlerindeki paniği anında bastırdı, yüzüne o mesafeli ve soğuk maskeyi yerleştirerek sanki beni hiç görmemiş gibi başını çevirdi. Beni tanımamazlıktan geliyordu. Akıllıca bir hamleydi; bu karanlık dünyada hayatta kalabilmek için erken öğrenilmiş bir savunma mekanizması olduğu açıktı.
Açelya Bozkurt
Babamın kolunda, annemin sessiz desteğiyle birlikte salonun ortasındaki o karmaşayı yararak ilerledik. Sonunda masaya ulaştığımızda, etraftaki onca meraklı ve dik bakışı üzerimden kaldırmak istercesine derin bir nefes aldım.Bacaklarımın hâlâ o gece mavisi saten elbisenin etekleri arasında gerginlikle kasıldığını hissediyordum.
Annem yanıma geçip masanın altından elini elime uzattı; parmaklarımdaki o hafif titremeyi saklamak için onun elini sımsıkı tuttum. Babam ise yerine oturur oturmaz, masanın etrafındaki diğer liderlere karşı o mesafeli ve otoriter duruşunu takındı. Henüz kimseyle göz teması kurmamış, dikkatleri doğrudan üzerimize çekmemek için sakin kalmaya çalışıyordum.
Masadaki diğer ailelerin fısıldaşmaları, bardakların birbirine çarpma sesleri ve havada asılı kalan o boğuk gerilim yavaş yavaş etrafımı sarmaya başladı. Başımı hafifçe kaldırıp masanın düzenini, kimin nerede oturduğunu tartmak için etrafa şöyle bir göz gezdirdim. İşte o an, istemsizce de olsa salonun en karanlık, diğerlerinden tamamen izole edilmiş köşesine kaydı bakışlarım.
Ve orada duruyordu.
Kömür karası saçları, kusursuz siyah takımı ve o buz gibi keskin hatlarıyla doğrudan bana bakan Atlas'la göz göze geldik.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi şiddetli bir darbeyle tepe taklak oldu. AVM'nin o kalabalık ve gürültülü koridorlarında karşıma çıkan, bana o sinirli ve meydan okuyan bakışlarla bakan o adam, şimdi yeraltının bu en tehlikeli masasında, düşmanımın en büyük kalesindeydi. Nefesim boğazımda düğümlendi; gözlerim şaşkınlıkla irileşirken, içimdeki o anlık sarsıntıyı zihnimin en derinlerine gömmek için kendimi zorladım.
Beni burada, babamın yanında, bir Bozkurt varisi olarak göreceğini asla tahmin etmiyordu muhtemelen.Tıpkı benim, o hırçın adamın bu karanlık sofranın en kudretli isimlerinden biri olduğunu bilmediğim gibi...
Gözlerinin ardında yerleşen o tehlikeli parıltıyı, aramızdaki mesafeye rağmen net bir şekilde seçebiliyordum. Beni tanıdığı o saniyede yüzünde beliren ifade, omurgamdan aşağıya buz gibi bir su damlası düşmesine neden oldu.
Ama zayıflık gösteremezdim. Burası babamın dünyasıydı ve ben ilk sınavımı veriyordum.
Gözlerindeki o yoğun ve yakıcı bakışları üzerimde hissetmeme rağmen, irademin son damlasını kullanarak başımı yavaşça başka bir yöne çevirdim. Onu tanımamazlıktan geliyor, sanki o köşede hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordum. Fakat damarlarımda dolaşan o ateş, Atlas'ın o bakışlarıyla beni adım adım izlediğini fısıldamaya devam ediyordu.
Başımı başka bir yöne çevirip bakışlarımı önümdeki boş masaya sabitlesem de, o karanlık köşeden üzerime saplanan bakışların ağırlığı bir an bile hafiflemedi. Derin ve yavaş nefesler alarak göğsümün inip kalkmasını kontrol altına almaya çalışıyor, yanı başımda oturan babamın sesine odaklanmaya zorluyordum kendimi.
"Açelya," dedi babam, başını hafifçe bana doğru çevirerek. Sesindeki o otoriter ton, dışarıdan bakan herkese karşı ne kadar güçlü durmamız gerektiğini hatırlatan bir komuttu adeta. "İyi misin? İlk kez bu kalabalığın içindesin, gerildiğini biliyorum ama dik dur lütfen güzel kızım.”
Babamın gözlerindeki o baba şefkati ile yeraltı liderinin sertliğinin harmanlandığı ifadeye baktım. Başımı hafifçe salladım, dudaklarımda en ufak bir zayıflık emaresi barındırmayan net bir tebessüm oluşturarak, "İyiyim babam," dedim. "Sadece... ortamın havası biraz yoğun."
Kalbim hâlâ göğüs kafesimde düzensiz bir ritimle çarpıyordu. Atlas'ın o karanlık bakışlarının üzerimde olduğunu, beni her saniye izlediğini ve bu masada başıma gelebilecek en büyük tehlikenin o adam olduğunu biliyordum. Ama o an aldığım kararla sırtımı biraz daha dikleştirdim; eğer bu kurt sofrasında hayatta kalacaksam, o cam fanusun arkasındaki korkak kız olmadığını herkese, özellikle de o adama kanıtlamalıydım.
~~~~~~~~~ ~~~~~~~~~
Ortamın o boğucu havası, dakikalar ilerledikçe omzuma binen tonlarca ağırlık gibi hissettirmeye başlamıştı. Babam Onur Bozkurt, masanın diğer liderleriyle koyu, bir o kadar da tehlikeli bir pazarlığın içine gömülmüşken; herkes dikkatini karşılıklı atılan keskin cümlelere ve masada dönen dönüm noktası kararlara vermişti. Annem Efsun, masanın altında hâlâ zaman zaman elini elime uzatıp bana destek olmaya çalışsa da, bu kalabalığın içinde yavaş yavaş nefes almakta zorlandığımı hissediyordum.
O gece mavisi saten elbisenin korse kısmı kaburgalarımı sıktıkça, içerideki o ağır hava göğsümü daraltıyordu. Gözlerimi masanın üzerinden çekip salonda şöyle bir gezindim. Herkes kendi çıkarlarının, kendi savaşlarının peşindeydi; kimse kimsenin yüzüne gerçekten bakmıyor, herkes bir sonraki hamleyi hesaplıyordu.
Ve tam o an, istemsizce yine salonun en karanlık köşesine, Atlas’ın olduğu tarafa kaydı bakışlarım.
O, hâlâ yerinde dikiliyordu.Aradaki mesafeye rağmen bana yönelttiği o karanlık, delici bakışlar içimdeki tüm direnci yeniden tetikledi. Onu daha fazla orada izleyemezdim. Bu masada daha fazla kalırsam o dik tutmaya çalıştığım maskenin çatlayacağını, o cam fanusun kırıklarının ellerimi yeniden kanatacağını çok iyi biliyordum.
Yavaşça, kimsenin dikkatini çekmemeye özen göstererek başımı babama doğru eğdim. Sesimin etraftakiler tarafından duyulmayacak kadar kısık ama net çıkmasına dikkat ederek, "Babam," dedim. "Hava biraz boğucu oldu.Salonun dışına biraz temiz hava almaya çıkabilir miyim?"
Babam, anlattığı stratejik bir detayı yarıda kesip bana döndü. Gözlerindeki o sert ve tavizsiz ifade, beni gördüğü anda anlık bir yumuşamaya büründü. Yanımızdaki korumaların varlığını ve dışarıdaki güvenliği tarttıktan sonra, başını hafifçe salladı. "Çok uzaklaşma güzel kızım." diye mırıldandı uyarır bir tonla.
“Tamam babam teşekkürler.”diye onayladım onu.
Eteklerimin yerde bıraktığı o ağır saten hışırtı, masanın etrafındaki birkaç kişinin başını çevirmesine neden olsa da, onlara aldırış etmeden masadan uzaklaştım. Kalabalığın arasından, o dik ve asil yürüyüşümü bozmamaya çalışarak sıyrıldım. Salonun devasa, oymalı ahşap kapılarından dışarı adım attığım an, yüzüme çarpan o serin Boğaziçi esintisi sanki zehirli bir dumanı dışarı üflemişim gibi ciğerlerime doldu.
Yalının arka tarafına, doğrudan denize bakan, yüksek taş duvarlarla çevrili loş ve sakin bahçeye doğru yöneldim. Burası salonun o boğucu havasından uzaktı. Sadece dalgaların duvara vuran boğuk sesleri ve gecenin karanlığı vardı. Taş korkuluklara doğru yaklaştım, ellerimi soğuk mermere yaslayıp derin derin nefesler almaya başladım. Kalbim hâlâ göğüs kafesimde hızla atıyor, az önce yaşadığım o göz temasının bıraktığı izleri silmeye çalışıyordum.
"Sadece bir korkak gibi kaçtın, Açelya," diye fısıldadım kendi kendime, denizin üzerinden gelen yakamozlara bakarken. "O adama o memnuniyeti verdin."
Ama içeride kalıp o maskeyi düşürmektense, burada, gecenin ayazında nefes almayı tercih etmek şu an için yapabileceğim en akıllıca şeydi. En azından öyle sanıyordum... Ta ki arkamdaki karanlık koridordan, o ağır ve kendinden emin adımların mermer zeminde yarattığı o yankıyı duyana kadar.
Kanımın damarlarımda yavaşladığını, nefesimin yeniden boğazımda düğümlendiğini hissettim. Arkamı dönmeme bile gerek kalmamıştı; o koku, o varlık ve üzerimde hissettiğim o keskin ağırlık, kimin geldiğini açıkça fısıldıyordu.
